Gökyüzü, gri bir sessizliğe gömülmüştü. Gözlerini yukarı çevirmiş, kara bulutların ruhuna
sızmasına izin vermişti. Yağmur yağmıyordu ama güneş de tam anlamıyla kendini
gösteremiyordu; gökyüzü sanki unutulmuş anılarını bulutlara hapsetmiş gibiydi. Şehrin
kalabalık caddelerinden birine açılan dar bir sokakta yürürken, vitrini tozla örtülmüş eski bir
antika dükkânı dikkatini çekti. Camın ardında zamanın ruhundan düşmüş eşyalar
sıralanmıştı: paslı bir daktilo, yüzündeki detaylar silinmiş bir porselen bebek, kapağı
aralanmış tozlu bir müzik kutusu... Her biri, bir zamanlar bir hayatın anılarını taşıyordu; şimdi
ise o anılar tarafından terk edilmiş, tozlu raflara mahkûm edilmişlerdi.
Karşı kaldırımda birkaç dakika durdu, zamanın göz kapaklarındaki ağırlığını hissetti. Gözleri
vitrin raflarında dolaştıktan sonra bakışlarını yukarı, dükkânın tabelasına yöneltti. Tabelanın
boyaları yer yer dökülmüş, harfleri zamana yenilmişti. Zor seçilebilen isim, sonunda
dudaklarının arasında belirdi: “Kırık Zamanlar.” Tabelanın hemen altında bir satır daha vardı.
Sedefle yazılmış, zamana tutunmayı başaran harflerle şunlar yazıyordu: “Unutanların
Unutulanları.”
Tabeladaki kelimeler, içinde tuhaf bir ürpertiye yol açmıştı. Parmak uçlarına kadar yayılan bu
titreme, adımlarını istemsizce dükkâna doğru yönlendirdi. Kapıyı araladığında, üstteki küçük
çan tiz bir sesle çaldı. İçeriye adım atar atmaz, havada asılı duran yoğun ve nemli bir toz
kokusu burnuna doldu. Bu keskin koku, onu istemsizce hapşırttı.
Loş ışık, duvarlardaki çatlakları belirginleştiriyor; rafların gölgelerini yere uzun ve kıpırtısız
biçimde yayıyordu. Duvarın bir köşesinde, birbirinden farklı boyut ve biçimlerde onlarca eski
saat vardı. Kimi cep saati, kimi duvar saatiydi. Tüm kadranlar, akrebi ve yelkovanı aynı yerde
sabitlemişti: Saat 3. Bu garip tesadüf, dükkânın zaman geçse de bazı anlarla bağını
koparmadığına dair sessiz bir ilan gibiydi. Attığı her adımda, ayaklarının altındaki parke
tahtalar gıcırdıyordu. Bu yüzden adımlarını bilinçli olarak hafifletti; içgüdüsel olarak burada
yüksek ses çıkarmaması gerektiğini hissediyordu.
Normalde sessizlik onu korkutur, huzursuz ederdi. Fakat bu dört duvar arasına sıkışmış,
antika eşyalarla dolu ve sesten yoksun dükkân, ona alışılmış korkularını unutturmuştu.
Kadın, raflar arasında yavaşça dolaşmaya başladı. Eşyalara dokunmadan önce, her birinin
karşısında birkaç saniye duruyor, onları sanki geçmişin ardından izliyordu. Eski bir oyuncak
ayı, kulpu kırılmış bir çaydanlık, sarı çerçeveli bir fotoğraf makinesi… Hepsinin üzerinde
yılların ağırlığı, tozla karışarak birikmişti. Bazılarında zaman sanki tamamen durmuştu;
diğerlerinde ise yalnızca bir iz bırakıp sessizce geçmişti.
İçerideki tek canlı, duvara yaslanmış büyük bir kafeste oturan, tüyleri dağılmış yaşlı bir
papağandı. Kadına kısa bir bakış attı ancak tek kelime etmedi. Zaman, bu antika dükkânında
ona da gölge olmuş gibiydi. Kafesin etrafına üst üste yığılmış tozlu kitaplar, neredeyse önünü
tamamen kapatıyordu. Kitapların hemen yanında, tozun kamufle ettiği cam vitrinin içinde bir
atlıkarınca dikkatini çekti. Dükkândaki tüm eşyalar raflardayken, yalnızca o cam bir vitrinin arkasına saklanmıştı.
Tozlanmış camın ardından atlıkarıncanın detaylarını seçemiyordu. Elini cama götürüp yüzeyi
usulca sildi. Havaya karışan tozları umursamadan, camın ardındaki atlıkarıncayı uzun uzun
incelemeye başladı.
Vitrini tamamen kaplayan atlıkarıncanın renkleri solmuştu; kırmızıyla beyazın sınırları
birbirine karışmış, altın rengi boyası yer yer dökülmüştü. Üzerindeki minik atlar, zamana
karşı gelerek hareket etmeye çalışıyor gibiydi oysa ki çoktan yenik düşmüşlerdi.
Kadın onu inceledikçe, ruhunu beyninin açıklayamadığı bir huzursuzluk sarıyordu. Midesinde
beliren o tanımsız boşluk, giderek ağırlaşan bir yüke dönüşüyordu fakat nedenini
kestiremiyordu. Bu oyuncak, geçmişten bir anıyı canlandırmak ister gibiydi ancak ne zaman,
nerede, kiminle yaşandığını bir türlü çıkaramıyordu.
Elini vitrine götürüp kapağını açmayı denedi. Uyguladığı hafif bir kuvvet, vitrinin eskimiş
kilidini kırmaya yetti. Bunu umursamadan, atlıkarıncayı ellerinin arasına aldı, beklediğinden
daha ağırdı.
Tam o anda, ellerinin arasındaki atlıkarınca birden hareket etmeye başladı. Bu beklenmedik
hareket onu ürküttü; atlıkarınca parmaklarının arasından kayıp yere düştü. Küçük dükkânın
dört duvarı arasında tok bir ses yankılandı. Gürültünün hemen ardından, o ana dek
hareketsiz duran papağan kafesinde panikle hareketlenmeye başladı. Atlıkarınca ise yere
çarpmış olmasına rağmen, kendi melodisi eşliğinde dönmeye devam ediyordu.
Birden papağanın tiz sesi, atlıkarıncanın melodilerine karıştı: “Atlıkarınca anılarına kavuştu.
Atlıkarınca anılarına kavuştu.”
Sözcükler tekrar tekrar yankılanıyor, gürültüye tuhaf bir uğultu katıyordu. Kadın, beklenmedik
bu cümleler karşısında korkuyla titredi. Geri adım atarak atlıkarıncadan uzaklaştı; içindeki
ses ona ardına bile bakmadan kaçmasını söylüyordu ama bedeni kıpırdaymıyordu bile.
Dönüp gitmek üzereydi ki, aralık duran bir kapı dikkatini çekti. Antika eşyalarla dolu vitrinlerin
arasında kaybolmuş gibiydi; oysa tüm dükkânı gezdiğini sanıyordu. Bu kapının az önce
orada olmadığına emindi.
Atlıkarıncanın melodisiyle papağanın tekrar eden sesi başını ağrıtırken, gözünden kaçan o
kapıya doğru yöneldi. Kapının ardında, aşağıya inen dar taş merdivenleri ancak eğilip
bakınca görebildi.
İlk adımı tereddütsüz attıktan sonra, dükkândaki hakim gürültüye karışan akrep ve yelkovan
sesleriyle donakaldı. O saatlerin hepsinin hareketsiz olduğuna emindi. Gözlerini ovuşturup,
kafasını kapıdan dışarı çıkararak saatlere çevirdi. Bir anda durdular. Duvardaki tüm saatler
hareketten yoksundu; yanlış duyduğunu düşünerek merdivenlerden inmeye devam etti.
Fakat o an, saatlerin akrep ve yelkovanları, zamanın yeniden canlanmasını istemiş gibi
hafifçe kıpırdadı. Hızlanan adımlarıyla antika dükkânının tozlu raflarından uzaklaştığı için bu
kıpırtı kulaklarına ulaşmadı. Her basamakta hava biraz daha serinliyor, küf ve nem kokusu
giderek ağırlaşıyordu.
Alt kata indiğinde kendini farklı bir zaman diliminin içinde buldu. Raflar bu kez antika
eşyalarla değil, baştan sona cam kürelerle doluydu. Her küre, avuç içine sığacak kadar
küçüktü ve içinde sis gibi dalgalanan belirsiz görüntüler vardı. Bazıları hareketsizdi,
bazılarıysa hafifçe parlıyor, içindeki görüntülerin hareket ettiğini hissettiriyordu. Tüm raflar,sayısız kürelerle doluydu ve ilk bakışta birbirinin aynısı gibi görünseler de her biri kendi
içinde başka bir zamana aitti.
Kadın, rafların etrafında yürümeye başladı. Her birine yakından baktı ama dokunmadı. Ta ki
sağ köşede, diğerlerinden biraz daha yukarıda duran bir küreye gözü takılana kadar.
Diğerlerinden farkı yok gibiydi ama ruhunun o küreyi sardığını hissediyordu. Diğer kürelere
nazaran onun içinde dalgalanan sis daha yoğundu. Adeta dışarıya sızmak için daha yoğun
dalgalanıyordu. Kürenin içinden yayılan sıcaklık, kadının parmaklarına dokunmak istiyor
gibiydi.
Anlık bir dürtüyle elini küreye uzattı. Küre soğuktu, ama içindeki sisin kıpırtılarının sıcaklığını
parmaklarının ucunda hissedebiliyordu. Tam elini geri çekecekken, kürenin içindeki sisler
daha hızlı hareketlenmeye başladı. Ardından, ruhuna tanıdık gelen bir ses, kürenin
derinliklerinden yükseldi ve tepeden tırnağa titretti onu: “Onu da, sevgini de istemiyorum.
Onu da, sevgini de istemiyorum.” Bu sözler tekrarlandıkça sesi daha yakından duymaya
başladı. Küreyi ellerinin arasına aldı; kürenin içindeki güç, adeta kalbini çekiyordu.
Tanıyamadığı hislerin ve bastırılmış korkuların içinde, küreyi içgüdüsel olarak kalbine doğru
yaklaştırdı. O anda, gözlerinin önünde anlık görüntüler belirmeye başladı:
Kendini bir lunaparkta buldu. Havanın kapalı olduğu bir gündü; gri bulutlar gökyüzünü
tamamen örtmüş güneşin varlığı ise yalnızca silik bir ihtimale dönüşmüştü, tıpkı bugünkü
hava gibi. Gözlerini sol bileğindeki saate getirdi, akrep ve yelkovan saat üçü gösteriyordu.
Kalabalığın uğultusu, uzaktan gelen çocuk kahkahaları arasında, atlıkarıncanın tam önünde
duruyordu. Elinde, sarı kâğıda sarılmış küçük bir hediye paketi vardı. Titreyen parmaklarıyla
sıkıca tutuyordu onu. Bekliyordu. Gözleri kalabalığın arasında birini arıyordu; bir yüz, bir
silüet, bir çift tanıdık göz...
Derken, uzakta bir figür belirdi. Onu her gördüğünde, kalbi öyle hızlı çarpardı ki kimi zaman
nefes almakta zorlanırdı. Sevgisi, hayranlığa karışmıştı zamanla; gözleri dolacak kadar
güçlüydü hissettikleri.Ancak bu kez kalbindeki sarsıntının nedeni sevda değildi.
Adam onun varlığından bihaberdi. Yanında bir kadın vardı, gülüyordu. Ama gülüşü, ona
değil, başka bir kadınaydı. Son zamanlarda kendisine yorgun ve hissiz bakan gözleri, şimdi
başka bir çehreye hayranlıkla bakıyordu. Kadının nefesi düzensizleşti. Elindeki sarı paket,
biraz daha sıkıldı avuçlarının arasında. Adamın bakışları, bir anlığına onunla buluştu. Sonra
hiçbir şey olmamış gibi, yanındaki kadının yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Ardından,
yavaş adımlarla ona doğru yürüdü.
Kadın, konuşmak ister gibi oldu lâkin kelimeler boğazında takılı kaldı. Dudakları aralandı
fakat sesi çıkmadı. Adamın gözleri, kadının ellerinde tuttuğu pakete kaydı. Kadın tek bir
kelime etmeden hediyeyi uzattı. Adam paketi açtı. İçinden, cam vitrinde gördüğü o
atlıkarıncanın aynısı çıktı. Bir anlığına döndü; içinden boğuk bir melodi yükseldi.
Atlıkarıncanın melodileri kalabalığın gürültüsüne dahil oluyordu.
Zaman birkaç saniyeliğine askıda kaldı. Sessizlik, gürültüyü ardında bırakıp doğrudan
onların arasına çöktü. Ardından, adamın dudaklarından soğuk, keskin bir cümle süzüldü:
“Onu da, sevgini de istemiyorum.” Sözcükler sadece havayı değil, kadının ruhunu da delip geçti. Bakışları, sesi kadar acımasızdı. Ardından, atlıkarıncayı kadının ellerinden aldı ve
zemine fırlattı. Oyuncak, zeminde kırılmadan önce bir kez daha döndü; sonra sustu.
Kadının ruhundan bir şey koptu. Boğazına oturan o tanımsız ağırlık, bir çığlığa
dönüşemeden yutuldu. Gözlerinin önündeki görüntü silinmeye başladı, lunaparkın uğultusu
çekildi, renkler geri döndü, kalabalık dağıldı. O ise, tüm gerçekliğiyle şu ana geri döndü. Küre
hâlâ ellerindeydi. Ancak elleri artık onu taşıyamıyordu. Parmaklarının arasından kaydı.
Zemine düşmek üzereyken, gölgelerin içinden çıkan siyah şapkalı bir adam, ani bir hareketle
küreyi havada yakaladı.
Küre, parmaklarının arasına neredeyse usulca indi; düşerken çıkardığı ağırlık yok olmuştu.
Parmakları küreyi nazikçe sardı; varlığının artık geçmişe değil, şu ana ve geleceğe
çarpmasını istiyordu.
Kadının gözleri, aniden karşısında beliren adama kilitlendi. Göz göze geldiklerinde, ruhları
tanıdık ama adı unutulmuş bir duygudan geçti.
Kadın, zihin labirentinde dolanıyordu; kalbinin hızla atan ritmine rağmen o adamın kim
olduğunu çıkaramıyordu. Çıkarıyordu belki, lâkin buna inanmaya yanaşmıyordu. Kalbi,
özlediği ritmi yakalamış olmanın huzuruyla atıyor; zihni ise açıklayamadığı durum karşısında
huzursuzdu.
Adam başını eğdi. Bir zamanlar, onun gözlerine bakmaya cesareti olmadığında da aynı
şekilde başını eğerdi. Sessizlik aralarına çöktü. Kadının kalbinde ise, “Seni tanıyorum,”
cümlesi yankılanıyor, göğüs kafesinden dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu; dudaklarının
kenarında tuttu ama seslendiremedi.
Küre bir süre daha avuçlarında kaldı. Ardından yavaşça dudaklarını araladı, sesi adeta
duvarlara çarpıp kadının ruhuna gölge yapıyordu: “Ruh, yalnızca özlediği anılara sarılır.
Sayısız küre, sayısız anımız arasından... Neden kalbin, seni en çok yaraladığım anıyı
hapsettiğim küreyi seçti?”
Kadın adamın ona yönelttiği soruya cevapsız kaldı, sözcükler dilinin ucundaydı ama sese
dönüşemiyordu. Adam birkaç adım attı, cam küreyi ait olduğu rafa dikkatle yerleştirdi. Sanki
yerine dönmesi gereken bir parça gibiydi... Ardından kadına yaklaştı, gözlerinin içine
bakarak konuşmaya başladı: “Çünkü kalp, en çok kanadığı yeri asla unutamaz. Ruh, kalbin
kanadığı yerden açığa çıkar. İnsan bazen en çok acıyan anısını özler, çünkü ruhunu o anıyla
şekillendirir. "
Bir an sessiz kaldı, gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan devam etti:
“İlk heyecanını son kırgınlıklarla değiştirdim. İlk Gözyaşlarını son gülüşlerinle bastırdım. O
günden sonra ne hatırlarsan hatırla, sebebini bilmemeni istedim. Çünkü bilseydin… bana
böyle bakamazdın. Sana benden sadece aşkın kaldı. Geriye kalan her şeyi ben aldım.”
Belirsiz duygulara sarılan kadının kalbi, adam konuştukça sakinleşiyor, ruhu huzur
buluyordu. Bir şeylerin kıyısına geldiğini fark etti, ancak ne adı, ne nedeni ne de yarası vardı. Kadın istemsizce bir adım geri çekildi. Sesi tanıdık geliyordu; o seste huzur bulduğunu
yankılıyordu kalbi. Sessizliğin neden onu huzursuz ettiğini şimdi anlamıştı, sessizlik demek
onun sesinden ruhunun mahrum kalmasıydı; bu da huzursuzluk demekti.
Kadının ondan geriye çekildiğini fark eden adam, kadına bir adım daha yaklaşarak
aralarındaki mesafeyi kapattı. “Beni hatırlamıyor musun?” Bu kez sesi daha içe dönüktü;
sanki soruyu kadına değil de kendi ruhuna, cevabını bildiği ama duymak istemediği bir
boşluğa fısıldıyordu. Kadının gözleri, onun yüzünde tanıdık bir çizgi aradı. Kaşlarının
arasındaki o belli belirsiz kırışıklık, gülümserken yanağının kenarında beliren çukur… Bir
zamanlar hafızasında aşka dair saklı duran detaylardı bunlar. Şimdi hepsi, puslu bir aynaya
bakmak gibiydi. Ruhunu görüyordu ama hissedemiyordu.
“Sen…” dedi kadın kısık bir sesle, “birini andırıyorsun ama...”
Adam gülümsedi. Ama bu gülümsemenin içinde ne mutluluk ne hüzün vardı; sadece
kabulleniş vardı: “ Bir zamanlar sana her şeyini andırıyordum, artık yalnızca birini
andırabilirim.”
Kadın, bu sözle birlikte içinde bir ağırlığın yer değiştirdiğini hissetti. Kalbinde bastırılmış bir
boşluk vardı; adı koyulamayan ama varlığı hep hissedilen bir eksiklik. Bu eksiklikle yaşamayı
öylesine öğrenmişti ki, onun bu ana dek kalbindeki yükünü artırdığını fark etmemişti. Bazı
eksiklikler, hassas kalplere yük olur… Taşımaya alışsan da bir gün durup gerçekten
hissettiğinde, ne kadar ağır olduklarını anlarsın. Kalpteki eksikliğe neden olan yaraları, başka
yaralarla tamamlamak ise imkânsızdır; çünkü yaralar, yalnız bir kalpte daha acı verici olur.
Varlığından bir haber olduğu o yara, şimdi tam karşısında duruyordu. Ve onun gözlerinin
kahvesinden uzaklaşma fikri, bu yaranın ağırlığını ilk kez bu denli derinlemesine
hissettirmişti. Çünkü anıların yükü, kürelere hapsedilse de kalpte hissedilmeye devam
ederdi.
Kadın bir süre sessiz kaldı. Adamın sözleri hâlâ ruhunda yankılanıyordu. Sonra, usulca
sordu: “Peki... Bunca zaman sonra neden buradasın? Neden bu antikacı dükkânını açtın?”
Adam, soruyla birlikte gözlerini kadınınkilerden kaçırdı. Zemindeki parkelerin oluşturduğu
atlıkarınca görseline, ardından cam kürelere baktı. “Çünkü zamanı geri saramadım, ” dedi.
“Ama geçmişe sığınmak... işte bunu yapabildim. Unutulmuş anılarını bir köşede tuttum,
onların bir gün bize geri dönmesi ihtimaline tutundum. Çünkü başka çarem yoktu. Bu
dükkân... bizim olmayan geleceğimizin müzesi oldu.”
Adam, rafların arasında yavaşça dolaştı. Gözleri, zamanın gölgesine hapsedilmiş anı
kürelerinde gezindi. Derken aradığı küreyi bulduğunda yüzünde belli belirsiz bir gülümseme
belirdi, ellerinin arasına aldı ve kadının karşısına geçti. Bu küre daha küçüktü; ama
diğerlerine nazaran içindeki sis, daha yoğun ve sıcaktı.
“Bu...” dedi adam, küreyi kadına uzatarak, “...senin bana verdiğin son gülüştü. O gün, sesin
titriyordu ama gözlerin parlıyordu. O gülüş, bana açılan son kapındı. Ben ise… o kapıyı da
kapattım."
Kadının elleri, ona uzatılan küreye dokunmadı; yalnızca baktı. İçinden bir ses, eğer ona
dokunursa her şeyin eski hâline döneceğini söylüyordu. Bu yüzden, elleri kendisini korumak istercesine geride durdu. O an anladı ki, hatırlamamak… bir zamanlar kalbini yaralayan
adamı hâlâ sevmekten çok daha fazla acıtıyordu.
Kadının gözlerindeki kararsızlığı fark eden adam, umutla dudaklarını araladı. Sesi, hem
pişmanlığı hem de içtenliği taşıyordu: “Anahtarı sana veriyorum. O kapıyı bir kez daha
aralarsan, söz veriyorum… bu kez birlikte geçeceğiz. Anılarımızı yeniden şekillendirme şansı
artık sende.”
Bu sözlerin ardından kadın, tereddütle de olsa elini küreye doğru uzattı. Parmak uçları cama
değdiği anda, kürenin içindeki sis hızla hareketlenmeye başladı. Ardından gözlerinin önünde,
kısa ama tarifsiz bir an canlandı: Bir bankta oturuyorlardı. Adamın elleri cebindeydi,
utangaçça bir şeyler söylüyordu. Kadın ise sessiz bir gülümsemeyle onu dinliyordu.
Görüntü aniden dağıldı. Kadın geri çekildi. Nefesi kesilmişti. Birkaç saniyelik sessizlikten
sonra, dudaklarından neredeyse fısıltı gibi bir cümle döküldü: “Sen… sendin.” Adam başını
eğdi. Sesi bu kez daha yumuşak, daha yaralıydı: “Ama artık ben, ben değilim… çünkü sen
yoksun.”
Kadın bir şey demedi. Çünkü bazı sözler geçmişten dönemezdi. Bazı yüzler, ne kadar
tanıdık olursa olsun, yıllar sonra bakıldığında aynı kalmazdı.
Adamın sesi yeniden yankılandı, bu kez derinden, pişmanlıkla yoğrulmuştu: “Anıların
ağırdı… Seni yakacak kadar. Ve bana kalan tek yol, onları senden almaktı. Ama aşkına
dokunamadım. Çünkü senden beni almaya gücüm yetmedi.”
Kadın yaklaştı. Gözleri dolmuştu fakat ağlamıyordu. Elini uzattı ve adamın avuçlarındaki ilk
küreyi aldı. Ellerinin titremesine rağmen onu sıkıca kavradı. Adam, gözlerini kadının ellerine
dikti ve dudaklarını araladı: “Elindeki küreyi ya kır… ya da kalbine bastır. Seçim senin.”
Kadın çok düşünmeden, küreyi yavaşça göğsüne, kalbinin tam üstüne, bastırdı. Camın
soğukluğu derisine değdiği anda, içinden sıcak, nabzı kadar hızlı atan bir ışık yayılmaya
başladı. O an, her şey değişti. Toz kokusuyla yoğrulmuş antika dükkânı eriyip, yerini rengârenk ışıklarla dolu bir lunaparka bıraktı. Hava sıcaktı, gökyüzü masmaviydi. Ne gri bir
bulut vardı ne de geçmişin ağırlığı. Bulutlar yükünü taşımayı bırakmıştı; güneş, çoktandır
saklandığı yerden çıkmıştı. Zaman bir çember çizmiş, onları son ana geri getirmişti; bu kez
akrep ve yelkovan ileri değil, geri dönüyordu; son anlar ilk anlara dönüşüyordu.
Ancak bu kez her şey farklıydı. Geçmişte elinde sarı pakete sarılı hediyeyle bekleyen, kadın
değildi artık; bu kez bekleyen adamdı. Gülümsüyordu, gözlerinde ışık, duruşunda kararlılık
vardı. Eskiden aşktan korkan o adamın yerinde şimdi, sevmenin cesaretine varmış biri
duruyordu.
Adam başını eğdi, geçmişi baştan yazma şansını elde ettiği için ruhunda tarifsiz bir heyecan
vardı. Elindeki sarı paketi onun ellerine bıraktı. Ve bu kez, o an atlıkarınca kırılmadan
tamamlandı. Adamın dudaklarından ise "Sevgini de, anılarımızı da istiyorum… Bu sefer
onları kürelerle değil, kalbimle hissetmek istiyorum. " cümlesi döküldü. Kadının elleri
arasındaki atlıkarınca dönmeye başladı, melodisi gökyüzüne karıştı. Artık havada geçmişin yükü değil; anın büyüsünden doğan bir gökkuşağı vardı.
Kadın gözlerini tekrar açtığında yine dükkândaydı. Ama hiçbir şey aynı değildi. Kürelerdeki
anılar artık kalplerdeki yerlerini almış, raflar ise çerçevelenmiş hatıralarla dolmuştu.
Kalbindeki eksiklik yok olmuştu. Her şey… olması gerektiği gibi tamamlanmıştı. Ve o an,
tahta tüneğinde ağır ağır gezinen papağanın sesi duyuldu: “Atlıkarınca anılarına kavuştu.
Atlıkarınca anılarına kavuştu…” Bu kez sesi ne huzurdan yoksundu ne de tedirgin ediciydi;
tam aksine, huzur dolu ve sakinleştiriciydi. Sanki dükkânın da, anıların da artık ait oldukları
kalplere ulaştığını ilan ediyordu, kendi sessiz töreniyle.
27.06.2025 —Sözlerin Ressamı