[RP] You are My Slave
LELOUCH LAMPEROUGE
"montumun sağ cebinde." babamın cevabıyla askıda ki monta ilerledim. elimi sağ cebine attım. elime gelen ilk şey sümüklü mendil olmuştu.daha sonrasındaysa para. "burada yok. diye bağırdım arkam hala ona dönükken. deri koltuğun gıcırdamasından, yerinden kımıldayıp bana doğru baktığını hissedebiliyordum. arkamdan "orada olması gerek." diye söylendi. elimi diğer cebine attım. bir şişe vardı. şişeyi çıkardıktan sonra elimi soktum. işte. arabanın anahtarları buradaydı. anahtarları arka cebime atarken gözüm minik şişenin üstündeydi. metal şişenin içinde süt olmadığı aşikardı. kapağı yavaşça parmaklarım arasında çevirip kaldırdım. şişeyi burnuma yaklaştırıp kokladım. rom. gözlerimi devirerek koltukların olduğu yere yanaştım. "bana bir açıklama yapmak ister misiniz bay sparrow." dedim babama. rom bana oldum olası pirates of the caribbean filmini anımsatırdı. ne dediğimi anlayınca suratını büzüştürdü. "oraya bunla gitmeyi düşünmüyordun. değil mi? dedim tek kaşımı kaldırıp şişeyi havada sallayarak. babam baskınlık kurup konuyu kapatmaya çalıştı. "şişeyi aldığın yere koy ufaklık."dedi. aman ne güzel. bana sürekli dikkatli olmamı söylüyordu. fakat kendisi yanına içki bile almıştı. tam bir ironiydi. "sanırım söylediklerini daha az kaile almalıyım." dedim montunun yanına yürürken. yooo... bunu oraya geri koymayacaktım. onun montunu elimin tersiyle itip kendiminkinin açığa çıkmasını sağladım. cenin fermuarını indirirken babam yeniden uzun hava okumaya başlamıştı bile. "ben ciddiyim lelouch. burası galler'e benzemez. burada baskın taraf biz değiliz. işi daha ciddiye almalısın." dedi. yeterince ikna edici konuşmuyordu açıkçası. yanlarına yaklaşırken "hmm oq."dedim alaylı bir şekilde. koltuğa oturup ona baktığmda o da bana bakıyordu. kaşlarını çatmıştı. sinirli değildi. ama bu tarz şakalar hoşuna gitmiyordu. ben tiyatral halimi sürdürürken "bana öyle homo homo bakma." dedi. bir kahkaha patlatmıştım. interseksüel olduğumun farkındaydı. daha neyi zorluyordu ki? ☠ ☠ ☠ toprak zeminde yatmayı sürdürüyordum. ağaçların olduğu ormanlık taraftaydık. karşımızda ise iki katlı lüks bir ev vardı. içeriye bir baskın düzenleyecektik. tıpkı galler'de olduğu gibi. gir, yakala ve çık. önümde ki tüfeğin dürbününden malikanenin camına bakarken konuştum."sanırım kısır olucam." nemli toprak fazlasıyla soğuktu. ve saatlerdir yerde yatıyordum. bel altım komple üşümüştü. babam gözleri malikanedeyken beni cevapladı. "güzel. anda'ya bir sonra ki altın gününde seni servis etmesini söylerim." dedi. içimden öğürme isteği gelmişti. bu iğrenç bir şakaydı. espri anlayışı da yemek kabiliyeti kadar kötüydü. "bu şartlar altında daha fazla çalışamam." derken yavaşça ayaklandım. arka tarafa doğru gidiyordum. "dur. lelouch! nereye?" babamın sesinde ki itiraz tınısını duymazdan geldim. "sıkıldım."dedim sadece. iki tane vampir yakalayacaklardı işte. ben yokken de yapabilirlerdi. babam arkamdan söylenmeye devam ederken onu dinlemeyi çoktan bırakmıştım. yerini bırakmak ya da dikkat çekmek istemeyeceğinden orada kalacaktı. ben de ormanın derinliklerine inip daha eğlenceli şeyler yapabilirdim. kayalarla bakışma yarışması yapmak mesela. evet. babamın esprilerinden daha iyi olacağı kesindi. ve cebimde ki romu hatırladım. işte bu. sanırım günüm güzelleşmeye başlıyor.
HWANG YEJUN
aptal kan torbaları. ormanın karanlığında çökmüş bedenlerinin kalp atışlarını ve kokularını alırken dilimi sivri dişlerimin üzerinde geçirdim. tuzağa düşürebileceklerine inanmaları komikti. lamperouge ailesinin yıllar geçtikçe daha fazla aptalca hareket ediyor olması gibi. çatının gerisinden gelen tıkırtıyla ryu'nun döndüğünü anladım. beklemekten sıkılmıştım. "diğer çocuklara da söyle beklemekten sıkıldım. ayağımıza kadar geldiklerine göre artık ziyafet zamanıdır." bedenimi çatıdan aşağı bıraktım ve çalılıkların üzerine iki ayağımın üzerinde düştüm. vampir olmanın faydaları. ölü bir beden daha fazla ölü olamaz. gölgelerde hızla hareket eden vampirler ormana doğru hareket ederken, keyiflenerek bende hızla hareket ettim. ve ilk çığlık. sonra bir tane daha. ve bir tane daha. çığlıkları kulaklarıma müzik gibi geliyordu. birkaç vampir ötede iki bedeni yere sabitlemiş kanlarını içerken, ağaca yaslanmış adam dikkatimi çekti. malikaneye bile adım atamadan kaybetmişlerdi. yazık. hoş böyle bir malikanede yaşadığımı düşünmeleri de aptallıktan başka bir şey değildi. insanlar. ne kadar zayıflardı. dudağımın kenarında ki kanı silerken adama doğru sakin adımlar attım. "bay lamperouge, kendinizden utanmalısınız, galler avcılarının yüz karasısınız. böyle aptalca bir planla intikamınızı alabileceğinizi düşünmeniz.yazık." boynundan yakaladım ve yukarıya doğru kaldırdım, ayakları ucu ucuna dokunuyordu yere. dişlerimi boynuna geçirmek üzereyken vampirlerden biri arkamda sürüklediği bedenle durdu. "ormanın derinliklerinde buldum şunu, kız gibi ciyaklıyor. üzerinde lamperouge kokusu var."evet. omzundan geriye dönüp jong'un boynundan tuttuğu kıvranan bedene baktım. genç ve taze. "oğlun mu?"cevabı bilmeme rağmen sormadan edememiştim. kalp atışları hızlanmıştı. çarpık bir gülümseyle lamperouge'a döndüm. "tüm soyunu kurutabilirim. ama..." boynunu sıktığım elini gevşettim ve ıslık çaldım. çevrede ki vampirler, dişlerini gömdükleri bedenlerden kafalarını kaldırdılar. "oyun oynamayı ne kadar sevdiğimi bilirsin." jong, ince bedeni yere bıraktı. öksürüyordu ve tüm dehşetten dolayı yüzünde kusacakmış gibi bir ifade vardı. avcılar her nesilde daha zayıf. pıh. saçından yakaladım ve kafasını geriye yatırırken, çömeldim ve dişlerimi boynuna değdirdim. "lamperouge tatlarını denemek her zaman hoşuma gitmiştir." yeniden ayağa kalktım ve saçlarını bıraktım. "hayatta kalan tek kişi sen olacaksın. umarım evinin yolunu bulursun. dikkat et kurtadamlara denk gelme. dolunay dönümü çok tehlikelidir. ve... küçük oğlunu da tüm bu zahmet için hediyen olarak alıyorum. tekrar görüşmek üzere, bay lamperouge." dedim ve vampirler, lamperouge haricinde ki tüm bedenleri süpürmeye tekrar başlarken gülümsedim ve yerde dizlerinin üzerinde kalakalmış çocuğu boynundan yakalayıp kaldırdım ve bedenini vücuduma bastırıp, hızla hareket ederek oradan uzaklaştım. şimdi kendi malikaneme dönme zamanıydı.
LELOUCH LAMPEROUGE
hoşuma giden bir ağacın yanında durdum. cebimdeki şişeyi çıkarıp kapağını açtım. on yıl önceki gallerdeki minik çocuk olsam onlar işini bitirene kadar sıkılarak arabada bekleyebilirdim. sadece son birkaç yıldır ciddi bir şekilde katılıyordum baskınlara. onlar da galler'deydi. sadece birkaç aydır buradaydık ve bu kore'deki ilk baskınım olacaktı. heyecan verici olması gerekirdi. eğer ilgilenseydim. rom'u kafama dikerken buraya geliş sebebimizi hatırladım. uzak uzak uzak bir kuzenim burada bir vampir tarafından öldürülmüştü. yasını tutmuştum. ama bu durumu fazla büyütecek değildim. insanlar her gün ölüyorlardı. ben de bir gün ölecektim. köpeğim dog da. çığlık. olduğum yerden sıçradım. bu sesi biliyordum. "roy!" bağırdıktan sonra elimde ki şişeyi bıraktım. çığlıklar ardı ardına gelirken ben de seslerin yoğunlaştığı yere doğru koşuyordum. baba. onun sesini henüz duymamıştım. ardı ardına bağırtılar gelirken her bir seste bunun o olmadığına şükrediyor, bir yandan da kendime kızıyordum. tüm akrabalarım. tek tek çığlık atıyorlardı. korkuyordum. kalbim göğsümü delercesine çarpıyordu. gözlerim alev alev yanıyordu. dizlerim uyuşmuştu sanki. birbirine dolanan ayaklarım yuvarlanıp düşmeme neden oldu. düşerken acıyla tiz bir şekilde inlemiştim. gözlerim kapanmıştı. derin derin solurken boynumdan tutulup havaya kaldırıldım. hızlı nefes almamın etkisiyle aşınıp acımış olan soluk borum, şimdi tek bir oksijen zerresine hasretti. elimi boynuma atıp gevşetmeye çalıştım. yararı yoktu. hareket edip başka bir yere geçtiğimizi hissettim. ama bu fazla hızlı olmuştu. gözlerim neredeyse ters dönecekken birden boğazımda ki el gevşedi. kendimi yerde buldum. derin derin soluyordum. öksürüyordum. nefesim fazla düzensizdi. etrafımda ki gürültülere anlam veremiyordum. midem bulanmıştı. ilk defa kendimi bu kadar çaresiz hissetmiştim. etraftaki iğrenç koku içinde ki öğürme hissini artırıyordu. "hayır!" bu babamın sesi. kendimi zorlayıp kafamı kaldırdım. ben daha gözlerimi açmaya fırsat kalmadan soğuk bir his beni sardı. rüzgarı hissediyordum. hızla hareket etmeye başlamıştım bir kez daha. zar zor araladığım gözlerimden manzaraya baktım. yerdeki insanlar. kan. vahşet. gözümün önünde patlayan siyah ve beyaz noktalar. ve görüşüm tamamen karanlığa gömüldü. bilincimle birlikte. ☠ ☠ ☠ kan kokusu. kanlı bedenler. kanlı çığlıklar. bilincim yavaşça yerine gelirken gördüğüm şeyle midem ağzıma gelmişti. hızla doğrulup yan tarafıma dönerek kustum. midemde ki her şey zemine boşalıyordu. bense sadece bulunduğun yatağın üzerinde, içimden çıkanlara bakıyordum. dönen başım yavaşça normale dönüyordu. midem tamamen boşalmıştı, üstüne birkaç kez de boşa öğürmüştüm. bu midemi acıtmıştı. yerdeki kusmuğa baktım. iğrenç. kafamı kaldırdım. bordo renginin hakim olduğu, loş ve geniş bir odadaydım. iki kişilik bir yatağın üstünde tek başıma oturuyordum. bedenimi kaydırıp yataktan indim. büyük aynadan kendime baktım. berbat görünüyordum. saçlarım dağılmış, rengim atmıştı. masanın üstünde ki bezi alıp ağzımı sildim. sonrasındaysa yere tükürdüm. hala iğrenç. aynaya bir kez daha baktım. rengim yavaşça normale dönüyordu. yanaklarım kızarmaya başlamıştı bile. bedenime tekrar can doluyor gibiydi. kendime gelmiş sayılırdım. bulunduğum odaya göz gezdirdim. nasıl geldim buraya? ben en son... babam! belli belirsiz hatırladıklarım bana hiç hoş leyker düşündürmüyordu. koşarak kapıyı açtım. dışarı fırladım. "heey!" diye bağırdım. buraya yalnız gelmiş olamazdım. ve beni getiren kişi. burada bir yerlerde olmalıydı.
HWANG YEJUN
eski malikanenin tozlu ve loş geniş salonunda antik koltuklardan birine kurulmuş, şöminede hareket eden kızıl, turuncu alevleri inceliyordum. gözlerim şömineden aşağı inen ağıyla küçük örümceğe kaymışken yukarıdan gelen bağırtıyla ölü bedenimi koltuktan kaldırdım ve şöminenin yanına ilerleyip bakışlarımı yeniden ateşe götürdüm. merdivenlerden inen aceleci ayak seslerini, kalbinin hızlı atışını, kanının kokusunu alabiliyordum. iştah açıcıydı. salonun geniş kapısını gürültüyle açtı. tozlu salonun havası ciğerlerini rahatsız etmiş olacak ki birkaç sefer öksürdü. ve onun tatlı kokusu da burnumu dolduruyordu. birkaç adım gerimde durduğunda ölü bedenimi yeni fark etmiş olacak ki duraksadı. yavaşça doğruldum ve sessizce ona doğru döndüm. salon kadar antik ve ölüydüm. koca malikanede yalnız başındaydı. onu korumaktan aciz ailesi vampir ziyafetinin ana öğünleri olmuştu. sadece babası hayattaydı ve o ormandan canlı çıkabileceğini hiç sanmıyordum. yazık. hızlı hareket ederek bir göz kırpmalık anda arkasına geçtim ve boynuna doğru konuşmaya başladım. "küçük dilini yutmuş gibisin, kan torbası." dedim boğuk sesimle. beslenmemiştim ve kokusu içimi doldururken, gözlerimin altında belirmeye başlayan kızıl damarlara engel olamıyordum. dişlerimi yumuşak ve pürüzsüz beyaz tenine geçirmek çok zevkli olacaktı. ama... henüz değil. kanının damarlarında daha hızlı ve canlı akmasını istiyordum. korkmasını. dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirdim ve geriye çekilip, yavaş adımlarla önüne doğru ilerledim. küçük bir geyiği andırıyordu. yanakları kızarmıştı, gözlerimi kanının dolaştığı çıkık yanaklarından alamadım. bir lamperouge'un böyle mükemmel olabileceğini tahmin etmemiştim. tam karşısında durdum. korku, öfke gözleri birçok duyguyla doluydu. artık hissedemediğim birçok duyguyla. sadece kan ve boşluktu hayat benim için. ama... lamperouge ile oynadığım oyunun zevkini getirecek olan kişiydi. evet. belki de boş hayatıma biraz zevk katabilirdim.
LELOUCH LAMPEROUGE
koşarak aşağı indim ve içgüdülerimi izleyerek bulduğum ilk büyük kapıyı açtım. tozlar. çok fazla toz vardı. biraz öksürdükten sonra ilerlemeye devam ettim. orada sıcak bir ateş vardı. ışığı takip ettim. ağır adımlarla ilerledim. ama karşılaştığım bedenle aniden kalakaldım. sadece cansız ve soğuk gözlerine baktım. sadece gözleri bile şöminenin sıcaklığıyla arama duvarlar örmeye yetmişti. bir anlığına gördüğüm beden aniden ardıma geçti. "küçük dilini yutmuş gibisin, kan torbası." nefesini çıplak ensemde hissedebiliyordum. yutkundum. ürkütücüydü. ve de iğrenç. kusmuğumdan bile iğren. kafamdaki sorular şekil değiştirirken için tiksinti, dehşet ve nefretle doluyordu. nerede olduğumun ve nasıl geldiğimin bir önemi yoktu. bütün ailem gitmişti. bunu hissedebiliyordum. içimde büyük bir boşluk vardı. ve nedensiz bir şekilde ayakta kalma isteğim. "neden hala hayattayım?" dedim toparlanmaya çalışarak ve bir o kadar da çaresizce.
HWANG YEJUN
"neden hala hayattayım?" çarpık gülüşümle ona bakmaya devam ettim ardından ellerim cebimde şömineye doğru yaklaştım. "lamperouge'ların zeki olduğunu sanıyordum. sence küçük avcı vampirin malikanesinde halen hayatta olan bir insanın nasıl bir amacı olabilir? bir düşünelim. oh, doğru. normal bir insandan dahi daha alçak bir seviyede bir besleyici olmak için." sözlerimin sonunda donuk bakışlarımı yüzüne çevirdim. sessiz ve yavaşça attığım adımlarla yeniden titrek bedenine yaklaşırken sırıttım. "her gece lamperogue kanıyla beslenmek mükemmel olacak. ve emirlerime uyarsan hayatın boyunca hiç yaşamadığın kadar geceler boyu zevk alacağından emin olabilirsin." gözlerimi vücudunun üzerinde bir süre gezdirdikten sonra başımı kaldırdım yeniden. kanını tatmayı sabırsızlıkla bekliyordum.
LELOUCH LAMPEROUGE
ellerini cebine atıp arkasını döndü. şömineye doğru ilerliyordu. benden uzaklaştığında her saniye daha az geriliyordum. böylece söylediklerine odaklanabilmiştim. "lamperouge'ların zeki olduğunu sanıyordum. sence küçük avcı vampirin malikanesinde halen hayatta olan bir insanın nasıl bir amacı olabilir? bir düşünelim. oh, doğru. normal bir indan dahi daha alçak bir seviyede bir besleyici olmak için." içimde ki her bir his söyledikleriyle kademeli bir şekilde artıyordu. daha fazla nefret. daha fazla dehşet. ve daha fazla tiksinti. tekrar bana dönüp yaklaşmaya başladı. cansız suratıyla bir zombiyi andırıyordu. "her gece lamperouge kanıyla beslenmek mükemmel olacak. ve emirlerime uyarsan hayatın boyunca hiç yaşamadığın kadar geceler boyu zevk alacağından emin olabilirsin."gözleri üzerimde dolanırken derinlerde farklı bir duygu gün yüzüne çıktı. korku. geri geri yavaş adımlar atarken emin olamıyordum. buradan kaçmanın imkansızlığını biliyordum. ama umutlu bir yanım 'acaba' diyordu. o da bana doğru adımlar atıyordu. "dur." geriye doğru adımlarım hızlandı. "KES ŞUNU!" dedim. duygusuz bir katile kendimi sunmak istemiyordum. peki ya zevk meselesi? teknik açıdan düşününce bunun zevk verdiğini biliyordum. mutualist bir ilişki gibi görünüyordu uzaktan. ama bu tarz zevklerle kendimi kandırmak, acımı unutmak da benim işin değildi. bunu katti bir şekilde istemiyordum. ve elimden ne gelirse yapacaktım.
HWANG YE JUN
kendimi tutamayarak malikaneye yayılan bir kahkaha attım. "gerçekten kaçabileceğini düşünmüyorsun değil mi? hadi ama küçük geyik. ne olacağını biliyorsun. acı çekmektense zevk almaya bak." hızlı hareket ederek arkasına geçtim, geriye adım atmasıyla vücuduma çarptı. olduğu yerde irkilirken kollarını yakaladım ve arkasına kıstırıp, dudaklarımı uzun boynuna yaklaştırdım. kokusu ağzımı sulandırıyordu ve daha fazla dayanamayacaktım. hızla sivri dişlerimi boynuna geçirdim. acıyla inledi ama umurumda bile değildi. kanı ağzıma doğru akarken tamamen zevk alıyordum. dudaklarımı boynuna kapattım ve emmeye devam ettim. küçük geyik lamperouge tamamen bana aitti.
LELOUCH LAMPEROUGE
içten ve gerçekten de büyük bir kahkaha patlattı. "gerçekten kaçabileceğini düşünmüyorsun değil mi? hadi ama küçük geyik. ne olacağını biliyorsun. acı çekmektense zevk almaya bak." fazla realistti. söyledikleri mantıklı olduğu kadar ürkütücüydü de. geri adımlarımı sürdürürken bir anda görüş alanımdan çıktı. geriye attığım adımla soğuk bedenine çarptım. irkilmiştim. daha dönmeme fırsat bile kalmadan başka bir şok yaşadım. boynumda hissettiğim o garip his. bütün vücudumun uyuşmaya başlamıştı bile. kanlarımla birlikte sanki ruhumda da boynuma doğru çekiliyordu. afallamıştım. böylesini tahmin bile edemezdim. yoo. kendimden geçmemeliydim. sağ dirseğimi geriye doğru savurduğumda eliyle sıkı bir şekilde yakaladı. kafası solda olmasına rağmen nasıl da tam isabet... pes etmedim. sol ayağımı kaldırırp sertçe ayağına basacaktım. ama ayağını sadece hafif ve hızlıca geri çekmişti. bu kez sol kolumu savurdum. onu da tutmuştu. boynumda ki kafası kımıldadığı için canım yandı. kuvvetlice bağırdım. bir yandan da sinirlensem de. öbür yandan zevk alıyordum. ve bu sesimden de anlaşılıyordu.
HWANG YE JUN
dişlerimi boynundan çektim ve tatlı kanının bulaştığı dudaklarımda dilimi gezdirdim zevkle. sıkıca tuttuğum kollarından hızla yüzünü bana döndürdüm ve solgun yüzüne baktım. kanlı dudaklarımdan süzülen kan çeneme doğru akıyordu. çarpık gülüşümle gözlerimi yüzünde gezdirirken cılız bedenini, bedenime yasladım ve dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. "kanın o kadar lezzetli ki küçük geyik aklımı kaybediyorum sandım. perilerden bile güzel tatlı." sonra kanlı dudaklarımı kulağından, çenesine oradan da yavaşça dudaklarına doğru hareket ettirdim. bir milim mesafe vardı. "kabul et hayatında yaşadığın en zevkli ve en acılı andı.konuşurken dudaklarım dudaklarına değiyordu. "seninle işim bittiğinde kanını içmem için bana yalvaracaksın küçük geyik." vampir dişlerimin değdiği dudaklarından hafifçe kan süzülmeye başladığında kan kırmızı gözlerimle kanı izledim. sonra da dudaklarını sertçe dudaklarımın arasında aldım ve akan kanı emmeye başladım.
LELOUCH LAMPEROUGE
yüzümü kendine çevirdi. "kanın o kadar lezzetli ki küçük geyik aklımı kaybediyorum sandım. perilerden bile güzel, tatlı. dedi nefesi kulağıma değerken. söyledikleriyle resmen baştan çıkmıştım. onun tarafından istenmek, kendimi müthiş hissetmeme neden olmuştu. dudakları önce çeneme sonra da dudaklarıma doğru geldi. beni sıkı sıkıya tutuyordu da. donuma boşalmam an meselesiydi. "kabul et hayatında yaşadığın en zevkli ve en acılı andı." dedi dudakları dudaklarıma değerken. inkar edemezdim. o kadar kitapsız değildim. "seninle işim bittiğinde kanını içmem için bana yalvaracaksın küçük geyik." dedi dişleri dudaklarımı kanatırken. oysaki ben çoktan yalvaracak kıvama gelmiştim. dudakları ve dudaklarım birbirine girdiğinde onu öpmüştüm. parçalanan dudaklarım ve çektiğim acı umurumda değildi. kendimi salmıştım artık. ben de onun kollarını tuttum. tırnaklarımı tenine geçirdim. kanlı dudaklarımdan bir inilti kaçırmıştım. dudaklarımdan dudaklarına ordan da ağzının içine giren kan... o kan olmak istemiştim.
HWANG YE JUN
dudaklarımı ayırdım ve hızla geri çekilerek onu öylece ağzı kana bulanmış, ayakta güçlükle dururken, elleri havada bıraktım. gülümseyerek işaret parmağımı çeneme vurdum. gömleğimin kollarını düzeltirken gözlerimi üzerinden ayırmadan konuşmaya başladım. "şu haline bak. bir avcı değil kan orospusu olmak için doğmuşsun küçük geyik. benim kan orospum. ayakları daha fazla güçlü kalamamış olacak ki dizlerinin üzerinde yere çöktü. ayaklarıma kapanıyormuş gibi olan görüntüsüne zevkle baktım. sonra da eğildim ve çevik bir hareketle boynundan tutup, döndürerek yere yatırdım. şimdi üzerindeydim. ve daha güzel görünüyordu. dudakları, boynu tatlı kanına bulanmıştı. ve... bu daha başlangıçtı. ne kadar çaresiz. üzerinde ki tişörtünü boyun kısmından tutup zorlanmadan ikiye ayırdım ve ortaya çıkan pürüzsüz beyazlıkta ki tenine alt dudağımı ısırarak baktım. milyonlarca yıllık hayatıma karşın böyle bir...av. dudaklarımı göğüsüne yaklaştırırken iki elimle kollarını yere sabitledim. "tüm ailen katledilmişken sen burada bir vampirin ısırığı için kıvranıyorsun. lamperouge'ların yüz karası bir avcı."dişlerimi beline geçirdim. tüm beyaz vücudunu ısırıklarım ve morluklarımla doldurmak istiyordum.
LELOUCH LAMPEROUGE
avcı. koskaca avcı sonunda av olmuştu. haklıydı. lamperouge ailesinin yüz karasıydım. bütün sülalem katledileli belki de saatler bile olmamışken burda yas tutmak yerine kendimi bir vampirin kollarına bırakmıştım. elimde değildi. utansam da içimde şeye karşı koyamıyordum. 3 sülalemi de asla umurumda değildi şuan.bu kadar iradesiz olacağım aklıma bile gelmezdi. ama canımı burada teslim etmek pahasına onla birlikte olabilirdim. kafasını eğip dişlerini belime geçirdiğinde acıyla bağırdım. dişleri gerçekten canımı yakmıştı. ama sonrasında emdiği yerde duyduğum haz acımı unutmamı sağlıyordu. bunu tekrar tekrar yapıyordu. acılı bağırtıların yerini haz dolu inlemelere bırakışı artık alışılmış derece normal geliyordu kulaklarıma. her bir ısırığı bana daha fazla zevk vermekle birlikte canımdan bir parçayı da benle götürüyordu. gittikçe daha fazla yoruluyordum. daha fazla. nefes alışverişlerim hızlandı. bayılmamak için bildiğim tüm tanrılara dua etmeye başladım.
HWANG YE JUN
pürüzsüz beyaz teninde ki ısırık izlerine zevkle bakarken, soluk yüzü ve odaklanamayan gözleriyle ölümün eşiğinde gibiydi. eh. sanırım biraz fazla içmiştim ama böyle bir tat. kanlı dudaklarımı elimin tersiyle sildim ve yüzümü, yüzüne doğru getirdim. nefes nefeseydi. kendime hakim olmam gerekiyordu. yüzü de kanı kadar mükemmel görünüyordu. bu sefer onu öperken daha önce ki öpüşümün aksine daha yumuşaktım. dudakları kanlıydı, bedeninde ki tüm kanı tüketme isteğime engel olmaya çalışıyordum. peki neden? kan tadını aldığım zevk güzeldi ama şimdi aklımda başka bir şey vardı. bir elimle ensesini kavradım, diğer elimse... diğer elimse göğsünden karnına oradan da kanı içilirken aldığı zevkten dolayı kabarmış erkekliğine doğru indi. pantolonun üzerinden hafifçe okşadığımda zayıf bir sesle inledi. "ne kadar kötü bir çocuksun, baban o ormanda yalnız ve sen burada... tck tck tck. oh üzülme. o küçük insan zihnin bir daha benden başkasını asla düşünemeyecek."
LELOUCH LAMPEROUGE
yüzünü yüzüme yaklaştırdı. bakışlarımı ona odaklamaya çalışsam da kafam biraz uçuktu. o... gerçekten de harika görünüyordu. şimdiye kadar gördüğüm vahşi ve iğrenç vampir temalı görüntüden farklıydı bu. acı ve haz doluydu. elini enseme yerleştirip dudaklarımızı birleştirdi. bu çok daha farklı bir histi. boşaldıktan sonra penisime üflenmesi gibi. ya da tatlının kreması gibi. yumuşak ve baştan çıkarıcı. diğer eliyse kanlı ve delik deşik vücudumun üstünden hareket edip aşağı doğru indi. pantolonuma. kabaran erkekliğimi dışarıdan okşarken tiz iniltiler süzülmüştü paramparça dudaklarımdan. "ne kadar kötü bir çocuksun, baban o ormanda yalnız ve sen burada... tck tck tck." zevkten ve yorgunluktan kapanan gözlerim fal taşı gibi açıldı. BABAM HAYATTA! aman tanrım. ben... bu ihtimali daha önce hiç düşünmemiştim. utançla tüm vücudum kırmızıya dönerken aklımdan bir ton ihtimal geçiyordu. acaba ne yapıyordu? asıl ben ne yapıyordum? bana öğretilenin tam aksiydi bu yaptıklarım. evet, şimdiye kadar hep bencil bir çocuk olmuştum. sadece kendimi düşünüp, duygularımla hareket etmiştim. inatçıydım da. böyle bir konuma düşeceğimi nereden bilebilirdim? ama karşımda ki... o benim duygularımı da ele geçirmişti. tüm bedenim elinde bir kukla gibiydi. istediği her şeyi vermeye hazırdım. "oh üzülme. o küçük insan zihnin bir daha benden başkasını asla düşünemeyecek." benim küçük insan zihnim... bunların hepsi bir oyun gibiydi. o kanımı aldığı için zevk duyuyordu, bende... sağılan bir ineğin tahrik olması kadar absürttü bu durum. dışarıdan bakıldığında sadece birkaç yemeğiydim. sinirlendim. kendimi koyverişimin sinirini de üstüne ekledim. "kes şunu!" dedim sabit bir sesle. sesimin daha güçlü çıkmasını beklerdim. kabaran erkekliğime rağmen buradan kalkmak istemiştim. elimle yanlardan destek alarak kendimi yukarı kaydırdım. "yeterince tok görünüyorsun. şimdi beni rahat bırak." dedim baygın bakışlarıma çatık kaşlarımı da ekleyerek. sadece bir süre yalnız kalmak istiyordum. kesinlikle düşünmeye ihtiyacım vardı. ama büyük ihtimalle popomu ilk koyduğum yerde uyuyakalacaktım.
HWANG YE JUN
gözlerimi kısarak ona baktım. gerçekten istediklerini yapabileceğini mi düşünüyor halen? çenem kasılırken, doğrulmuş bedeninin hareketlerini takip ettim. hızlı bir hareketle boynundan yakaladım gibi ince bedenini benimle beraber ayaklandırdım. nefes almakta güçlük çeken haline yüzümü buruşturarak bakıyordum. "sanırım halen durumun ciddiyetini anlayamadın küçük geyik. burada ev sahibi değilsin. sevilen bir misafirde değilsin. dişlerimi gıcırdatarak yüzünü yüzüme yaklaştırdım, kaşlarımı çatarak. "sen küçük geyik benim kölemsin. ve ben ne istersem onu yapacaksın. eğer o dilini kopartmamı istemiyorsan da benden izinsiz konuşmayacaksın. yoksa... o ormana geri döner ve babanın bedenini paramparça eder hayvanlara yem ederim." boynunu tutan elimi sıklaştırdım ve hızlı hareket ederek bir anda ormandan döndüğümüzde onu bıraktığım odaya çıkarttım. bedenini bir çöpmüş gibi yatağa atarken yüzümde bariz bir tiksinti vardı.
LELOUCH LAMPEROUGE
yüzü ciddileşmişti. az önce beni tatmin eden güçlü eller şimdi canımı alırcasına boğazıma yapışmıştı. beni boynumdan kavrayıp ayağa doğru kalkarken ben de onunla birlikte yükselmiştim. ellerimi boynuma atıp sanki işe yarayacakmışçasına ellerini gevşetmeye çalıştım. gözlerim sıkıca kapalıydı. "sanırım halen durumun ciddiyetini anlamadın küçük geyik. burada ev sahibi değilsin. sevilen bir misafir değilsin." dedi dişlerini gıcırdatarak. gözlerimi açtım. yüzünü yüzüme doğru yaklaştırırken aynı ifadenin bir insanı nasıl hem mutlu hem de mutsuz edebileceğini görüyordum. "sen küçük geyik benim kölemsin. ve ben ne istersem onu yapacaksın. eğer o dilini kopartmamı istemiyorsan da benden izinsiz konuşmayacaksın. yoksa... o ormana geri döner ve babanın bedenini paramparça eder hayvanlara yem ederim." dedi. korku tekrar vücudumu sarmıştı. boynumda ki eli sıkılaşırken nefes almam iyice imkansızlaşmıştı. boynum gerçekten de acıyordu. gözlerimi tekrar sıkıca kapadım. ve rüzgarı hissettim. yumuşak bir çarpışma. gözlerimi açtığımda tekrar aynı yatağın üzerindeydim. dizlerim üstüne çıkıp hızla nefes alıp vermeye çalıştım. bu aceleci tavırlarımla tükürüğüm boğazıma kaçmıştı. suratında ki o ifade. tiksinti. bana değersiz birşeymişim gibi bakıyordu. öksürüğümle gözlerime yaşlar dolarken beni orada bırakıp çıkıp gitti. bir süre sonra öksürüklerim kesilmişti. kendimi yüzü koyun yatağa bıraktım. sonra dönerek sırtüstü yattım. derin derin soluyordum. nefesim düzene girene kadar öylece bekledim. tek elimi karnıma koyup izlerin üstünde gezdirdim. bu iğrençti. kullanılıp böyle buraya atılmak. ped paketlerine yapılan muameleden bile daha kötüydü bu. kendimi kötü hissettim. güçlü ol lelouch. bir lamperouge güçlü olmalıdır. titremeye hazır olan alt dudağımı dişimle tuttum. ama işe yaramamıştı. hissettiğim acıyla geri bırakmak zorunda kaldım. yatakta yan dönüp dizlerimi karnıma çektim. hiçbir şey düşünmek istemiyordum. sadece... biraz olsun dinlenmeliydim.



















