Kusursuz olarak yaratılmamıza rağmen her gün kendimizden ne çok şey eksiltiyoruz. Bakan gözlerimizi kör ediveriyoruz… Dünyadaki milyonlarca renk tonunu göz ardı ediyoruz. Gökkuşağını saatlerce izlemekten aciziz. Gözlerimiz gökyüzüne öyle sığ bakıyor ki göremiyoruz o eşsiz sonsuzluğunu, derinliğini, maviliğini… O güzelliği her gün görebilmemizin bir lütuf olduğunun bile farkında değiliz.
Geçenlerde canım nasıl sıkkın, çıktım ormanda yürümeye. Gördüğüm bütün çiçeklerle konuştum -başka kimsenin duyamayacağı şekilde-, gülümsedim onlara. İlerde boynu bükük bir papatya gördüm. Belli ki ezip geçmiş ‘göremeyen’ biri. Elimle tuttum çiçeğinden : “Anladım kırmışlar seni de.” dedim. “Ama böyle olmaz! Yaşıyorsan dik durmak zorundasın…” Bir insanı elinden tutup kaldırır gibi kaldırdım papatyayı. Bükülen beli doğruldu. Aslında eskisi gibi dik durabileceğinden umudum yoktu çünkü öyle kuvvetli bir şey ezmişti ki onu epey yara almıştı. Fakat inanın o çiçek sanki hiç ezilmemiş gibi dik durabildi. Diğerlerinden hiçbir farkı yoktu görünüşte. İlla ki kalbi kırılmıştır ama gücünden bir şey eksilmemişti. Bir kez daha hayran kaldım papatyanın güzelliğine, doğanın yüceliğine…
O çiçeği ezen yanlışlıkla mı ezmişti, yoksa hiç umursamadan üzerine mi basmıştı, düşündüm durdum. “Her yer çiçek zaten, bir çiçekten ne olacak.” dedi belki de. Çünkü insanlar çiçeğin kıymetini anlamak için solmasını beklerler. Kaç insan konuşmuştur ki yerdeki bir papatyayla? Kaç insan, rengini incelemiştir, kokusunu almaya çalışmıştır, dokunmak, hissetmek istemiştir? Kaç insan o papatyayı görmüştür? Bakıyoruz fakat görmüyoruz. Her şeyin üzerine basıp geçecek kadar körüz. Oysa ki çocukken nasıl sevgi doluyduk…
Her şeyle konuşan bir çocuktum ben. –Hala öyleyim neyse ki- Ağaçlarla, hayvanlarla, çiçeklerle, eşyalarla, taşlarla, kayalarla… Hiçbirinden cevap almıyordum zannedersiniz siz şimdi. Aksine hepsinden cevaplar aldım, bir çok şey öğrendim onlardan. Benim sırlarımı hep sakladılar. Duygusuz insanlara ‘taş kalpli’ derler mesela, bunun nedeni taşların soğuk olmaları olabilir fakat unutulmamalı ki yazın gölgedeki taşlar kıymetli olur. Mesela ben yaz aylarında avuç içlerim ateş gibi olduğunda gölgeden topladığım taşlar ellerime üflerdi, serinlerdim. Teşekkür eder, severdim onları. Kuşlarla konuşurdum, nasıl uçtuklarını sorardım. Anlatırlardı, gülerdim. Özgürce uçmalarına imrenirdim ama görürdüm ki onlar da yoruluyorlar. Ne kadar yüksekten uçsalar da dinlenmek için alçalmaları gerekiyor. Ve onlar da kötü yaratıklarla dolu dünyaya inmek zorunda kalıyorlar. Hayatta herkes için engeller olduğunu öğrendim.
Ağaca çıkmayı hiç başaramazdım. “Biraz yardım etsen ne olur sanki!” diye kızardım bazen onlara. Ama severdim. Nefret etmeyi bilmezdim. Çünkü çocuktum, değer verirdim. En sıradan şeyler bile benim için önemliydi. Dünyamda hayran kalınacak o kadar çok şey vardı ki…
Şimdi hepimiz görme yetimizi kaybetmiş gibi yaşıyoruz. Hiç kimse yanından geçtiği ağacı incelemiyor, kimse yiyeceğini paylaşmıyor kuşlarla, denizin maviliği konu olmuyor sohbetlere, perdeler indiriliyor kadının kutsallığının üzerine, sevgi terk-i diyar ediyor sessizce, insanlar ölüyor, çocuklar acılar içinde yanıyorlar cayır cayır… Güzelliğini göremiyoruz dünyanın ve insanların yarattığı vahşeti de göremiyoruz. Peki ne görüyoruz biz kendimizden başka? Her birimiz koca evrende belki bir toplu iğne ucu kadar bile yer kaplayamıyorken nasıl kendimizi bu kadar büyük görebiliyoruz? Bunca acının ortasında nasıl uyuyabiliyoruz? Uyanın. Uyanalım. Uyanmak zamanıdır yaşamak için. İpleri içinizdeki çocuğa bırakın…
Pınar ÖZER
















