İnsanın yaşamla olan kavgasıyla barışması, barışması gerektiği perspektifini tekamül anlamında edinmesi ne zor şey. Sıkıntıların, dertlerin, sevdiğin şeyler, şikayet ettiğin şeyler bilumum tüm değdiklerin ve değmediklerin yine aynı ama bunlarlasın ve bunlarla olmaya devam edeceksin. Bir kavga ile değil, razı geliş ile. Sonra seviyorsun bu hayatın kavgasını. Öyle toksik bir ilişki gibi de değil. Seçeneksizlik deryasında bir seçeneğin olmadığı için acı ve çaresiz bir kabulleniş hiç değil. Razı olmak. Vasata razı olmakla. Vasat kelimesinin ihtiva ettiği anlamı umursamadan. O anlamla ilgisi olmadığını bilerek. O ilgiyi umursamayarak hatta. Sevdiğim bir yazarın söyleşisinde okumuştum da anlamamışım o zamanlar. Bunun ihtiva ettiği anlamı uzun uzadıya anlatıyordu. Şimdi anlıyorum ancak.
Tabii, Şule Gürbüz o. Hepsini buraya yığmayacağım ama en azından neticeye vardıran bir kısım bu.
“Sonra üzerime bir tat geldi. Halimi kabul geldi. Yani hafriyatla fazla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum. Bu hayatın bizzat kendisi bana olabilecek hayatların en manalısı geldi. Ve aslında kendim dururken önümden bütün bu zamanların, vapurların, trenlerin, otomobillerin, acele edenlerin, koşanların, geçenlerin, gidenlerin geçtiğini görmek aslında durmakla pek çok şeyin seyrine varılabileceğini hem kendi seyrimde hem kainatın seyrinde hissettirdi ve bu hissi beğendim.”












