yıllar yılı her pazar aile boyu televizyon karşısına geçip, sanki günün tek önemli şeyi oymuş gibi bizimkiler izleyen, şükrü bey ve ailesini görüp "evet! işte aile dediğin böyle olmalı! bir erkek bir de kız çocuk, türlü sorunlar ve fakat önünde sonunda tüm bu sorunları gerçek bir aile içi demokrasi ortamında tartışarak çözebilmek!" ve benzeri türlü "küçük" aydınlanmaya bulanmış fakat asla o ideal aile ortamını sağlayamamış bir ailenin tek çocuğuydu.
örneğin hiçbir zaman kahvaltı sofrasında babasına "baba bana bi kredi kartı mı çıkartsak? olmuyo böyle... biz de artık hesabımızı bilelim.." diyememişti. ve işte tam da bu sabah, pazartesi sabahı saat tamı tamına 10:52'de, çocukluğunu düşünerek geçirmekte, babasının o davudi sesiyle verdiği "işte aile bu!" nutuklarına "evet baba, aslında şöyle de olmalı değil mi?" şeklinde şahane biçimlerde servisler yaparak, hem mevzu bahis idealin ilerlemesinin asıl sağlayıcısı olup hem de idealden zerre ekmek yiyememenin ıstırabını ruhunun ta derinlerinde hissetmekteydi.
fakat tabi bu tip duygusal hezeyanlara kapılmak öyle sonsuz bir iş olamazdı. sonuç itibarı ile işe gitmesi gerekiyordu ve sırf geçmişiyle hesaplaşacak diye otobüsü kaçıracak değildi. zaten eşofman altını giymişti ve evden çıkması için sadece bir tişört değiştirmelik zamana ihtiyacı vardı. fakat adı gibi biliyordu ki tişört seçmek farklı bir ıstırap olacaktı ve dolaptaki, zaten az sayıda olan tişörtlere bakıp yine bir geçmiş hesaplaşması, ruhsal bir hezeyan yaşamaya başlayabilirdi.
o riski göze almadı ve uyandığında üstünde hangi tişört olduğuna bakmaksızın çantasını alıp evden çıktı.
sıradan bir otobüs yolculuğunu sıradan bir metro yolculuğu izledi. çalıştığı yere vardığında ise o sıradanlık insanı nefessiz bırakacak denli şiddetlenmişti. yapması gereken rutin işlerin her birini mükemmel bir hızla gerçekleştirdikten sonra biraz yorulduğunu fark edip bir kahve yaptı. kahveyi hak etmişti ve durumdan memnundu. postacı da tam kahvesini içerken gelmişti...
hayatında belki de ilk kez mektup almanın şaşkınlığıyla mı baş edecekti yoksa mektubun üzerinde gönderenin kim olduğuna dair herhangi bir işaret olmamasına mı kıllanacaktı? bilemedi. öyle ki postacının cebine 50 lira sıkıştırmaya kalktı. postacı yok abi mok abi demeye çalışırken 50 lirasından oluvermişti bir anda. çok üstünde duramazdı. etrafını saran gizem perdesi aklını başından alıvermişti adeta. dikkatsizce zarfı açması da bundandı.
zarfa gelince.. üzerinde "ee akşam ne yesek?" yazan koca bir sayfa vardı. başka da bir şey yazmıyordu. bu da neydi şimdi? şaka mı? böyle şaka mı olurdu? onca gizemli, esrarengizli hallere girmiş, aklından binbir türlü şey geçirmişti. postacının gelişinden zarfı açıp da kağıdı gördüğü o 3 dakikaya lanet olsundu. kahvenin bile tadını kaçırmıştı bu densiz şaka..
o gün işte hiçbir şey yolunda gitmedi. o patladı, bu çatladı, öteki su kaynattı. yorulmuştu. bir de muhatap olduğu insanlar.. usanmıştı artık cemiyetin türlü ihtirasından. bir de üstüne böyle bir gün..
erken çıkmak için izin istedi. aldı da.
dönerken metroyu kullanmıyordu, otobüsle evine döndü. evde bir şeylerin değişmiş olduğ hissine kapıldı fakat gündüz yaşadığı o lanet olay yüzünden bir kere daha gizemliymiş gibi hallenemedi. odasına gitti biraz oturup bir sigara içti ve aç olduğu aklına geldi. mutfağa doğru gitmek gerçek bir zulümdü artık. nasıl kalkacaktı bu koltuktan? nasıl bir şeyler hazırlayacaktı?
bir sigara daha içip mutfağa neredeyse sürünerek gitti ve evet, evde gerçekten değişen bir şeyler vardı. o ani mistilki, gizemli hava yeniden etrafını sarıyordu hızlıca. hemen kendine geldi ve ocağın üzerindeki tencereye ilişti gözü.
evet yanlış görmüyordu bir tencere bulgur köftesi ocağın üzerinde duruyordu ve üstelik sıcaktı da!!
neler olduğunu anlamaya, en azından anlamaya birazcık da olsa yaklaşmaya çalışıyordu ki kapı çaldı. gelen kuryeydi. elinde kocaman bir koli vardı. adına bir paket gelmeyeli yıllar olmuştu sanki. az önceki mistikli gibi hadise ve şimdi gelen kolinin verdiği haylaz mutluluk... hemen imza attı ve kurye çocuğa zorla 12 lira bahşiş verdi.
kapıyı kapar kapamaz canhıraş bir şekilde koliye girişti. kocamandı. açmayı başardığında ise dünya başına yıkılmıştı, koli boştu! içinde sadece ufacık bir kağıt vardı.
"yoğurt dolapta, tereyağını da üşenirsin diye erittim ama donmuştur. altını yak da yeniden erisin" yazan bu kağıt ocağın üzerindeki tencerenin gerçek olduğunun güvencesiydi adeta. evet tencere gerçekti, içindeki bulgur köfteleri de öyle. nasıl da şen köftelerdi onlar!
bir tabak yedi. ikinci tabağı da gözüne kestirmişti ama o tabaktaki üçüncü köfteden sonra pili bitmişti. daha fazla yiyemeyecekti. kalan köfteleri çöpe dökmek zorundaydı çünkü tencereye koyamayacak kadar sarımsaklı yoğurt ve tereyağına bulanmıştı köfteler. çöpe dökerken "bulgur" diye bir black metal grubu kurabileceğini bile düşündü. kelimenin tam da black metal grubuna isim olacak bir tınısı vardı. güzel bir fontla logo yapıp arkasına da hafif silik bir pentagram koydun mu...
uzun süredir olmadığı kadar mutluydu. derken aklına bir şey geldi..
hemen çatı katına çıkıp içi kitap dolu olan bir koliyi gelişigüzel boşalttı ve odasına indi. çekmecesinden bir kalem ve bir de küçük kağıt çıkarıp üstüne şunları yazdı:
"baba, bana bir kredi kartı mı çıkartsak? olmuyor böyle.."