Sonun Kıyısında
Deniz, avuçlarında hala o sıcaklığı hissediyordu; çocuklarının bir zamanlar tuttuğu ellerinin hayalet sıcaklığını. Bir anne için dünyanın sonu, evladının nefesinin kesildiği o ilk saniyedir aslında. O, bu kıyameti defalarca yaşamıştı. Önce büyük kızı, sonra küçüğü... Onların cansız bedenlerine bakarken sadece çocuklarını değil; kendi geleceğini, gülüşlerini ve tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu o küçücük dünyayı toprağa gömmüştü. Bir kadının evlat acısıyla kavruluşu, cehennemin yeryüzündeki en somut haliydi.
Ancak Deniz’in acısı, sadece bir annenin yası değildi artık. O iki kız çocuğu, bu yaşlı dünyada nefes alan son iki kadındı.
Deniz, 80 yaşında, yeryüzünde kalmış son kadın olarak bir yıkıntının üzerine oturdu ve Boğaz’ı seyretmeye başladı. Onun bebekleri, çocukları, kızları; yani insanoğlunun tüm umutları yok olup gitmişti. Dünya ve insanlığın sonu, tarih boyunca üzerine en çok senaryo yazılan konuydu; fakat bu sonu bizzat görecek olan o yegâne kişi, şimdi tam orada, yıkıntıların arasındaydı.
Zihni, çocukluğundan beri şahit olduğu, okuduğu ve maruz kaldığı şiddet anılarıyla birer birer dolup taşmaya başladı. Tarih boyunca kurban edilen sayısız kadının sessiz çığlığı, şimdi onun kulaklarındaydı. İnsanlığa şiddeti bitirmesi için defalarca şans verilmiş ama her seferinde o el kanla lekelenmişti. "Böyle şeyler nadiren oluyor" diyenlerin konforlu yalanları, bir soyun kurumasına yetecek kadar birikmişti. Sonunda, biriken o "bazenler", koca bir insanlığın sonunu getiren mutlak bir "her zaman"a dönüşmüştü.
Deniz, bunları anlamak için vaktinin kalıp kalmadığından artık emin değildi. Dünyada yapayalnız kalmış 80 yaşında bir kadın için anlamanın bir hükmü de yoktu. Yanında bir sigara olsa yakar, göğsünden kopup gelen o kuru ve sinirli kahkahayı rüzgara bırakırdı. Bu, bir neşenin değil, mutlak bir kabullenişin sesiydi. Şimdi o boy boy "ilham" mesajları paylaşanların samimiyetsizliği, suratlarındaki trajikomik şok ifadesiyle birlikte tarihin çöplüğüne gömülmüştü.
"Hiçbir şey için geç değildir" vaadi, artık koca bir yalandan ibaretti. Bazı şeyler için artık çok geçti ve bu gerçeği dünyada hiç kimse Deniz kadar çıplak bir kesinlikle göremezdi. Derin bir nefes alıp bakışlarını Boğaz’ın sularına dikti. Bir insanın, koca bir türün tüm kanlı mirasını tek başına sırtlanması mümkün değildi; oysa Deniz, bu yükün altında kalan son omuzdu. Çocuklarının gözü önünde canı alınan anneler, uğradığı saldırının faili ilan edilen kadınlar ve "aile meselesi" denilerek ölüme geri gönderilen ruhlar... Hepsinin hatırası şimdi Deniz'in zihninde birer kurşun gibi ağırlaşıyordu.
Dünya bu kıyıma sessiz kalarak kendi sonunu hazırlamıştı. Deniz farkındaydı; eğer zaman geri aksa ve o kırk yıl önceki vahşet anına dönülse, o eller yine aynı nefretle sıkılacaktı. İnsanlık, yok olmaya muhtaç olduğunu kendi elleriyle kanıtlamıştı.
Şimdi kabilenin son üyesi olarak kenara çekilme sırası ondaydı. Okuduğu eski hikayelerdeki gibi vedalaşacağı bir kimsesi kalmamıştı. Ruhu, herkesin gittiği o meçhul yere gitse bile, orada bir sığıntı gibi kalacağını hissediyordu. Tarihin en dışlanmış, en yalnız varlığı olarak bu dünyadan alacağını tahsil etmişti.
Son bir nefes daha çekti ciğerlerine. Kendini o çok önemli bulduğu adaşına; uğruna savaşlar verilen ama aslında sadece kendisinden bir parça olan o derin denize bıraktı.

















