Ruhumda birbirine zıt iki kişilik yaşardı. Onların her söylediğine kulak kabartan ve ne yapacağını bilemeyen birde ben vardım. Hareketlerim bazen tutarsızlaşırdı. Bir an arkadaşlarımla gülüşüp sohbet ederken birkaç dakika sonra hiçliğin ortasındaymışım gibi hissedebilirdim. Küçük kız çocuğu hep benimleydi, şair ruhlu kadın gibi. Sarı, lüle lüle saçları vardı. O kadar güzel gülümserdi ki, o her gülümsediğinde ruhumda bir meşale yanar, etrafı aydınlatırdı. Gözleri hep umutla bakardı. Bütün hatalarımı affeder ve beni aydınlığına çekmeye çalışırdı. Her elimi tuttuğunda yaşadığımı hissederdim. Fakat o kadar narindi ki en ufak bir yanlış harekette gözlerindeki umut yerini hayal kırıklığına bırakırdı. O gözlerdeki hayal kırıklığını bir tek ben görürdüm, başka birisi onu kırsa bile. İşte o zaman beni tutan eli gevşerdi. O el gevşediğinde ise bu anı bekleyen şair ruhlu kadın yanına çekerdi beni. O siyah ve kan kırmızısından ibaretti. Dibi olmayan bir uçurumda sallanırdık onunla. Ne kadar düşersek düşelim dibi göremezdik, ama hep birlikte düşerdik. Gözlerindeki ifadesizlik beni afallatırken bazense acıyla bakardı. Öyle bir acı alevlenirdi ki onun gözlerinde, acısına ortak olmak isterdim ve olurdum da. Birbirimizden başka kimsemiz olmadığının bilincindeydik,bu yüzden sıkı sıkı sarılırdık. Küçük kız çocuğunun yaktığı meşaleyi kanaya kanaya söndürürdük. O kadın bana her sarıldığında öldüğümü hissederdim. Ne zaman bakışları sakinleşse, küçük kız çocuğu elimi bir anda tutuverir ve yanına çekerdi beni. Hayatım, aydınlık ve karanlık arasında savrularak geçiyordu fakat biliyordum ki eninde sonunda ya küçük kız çocuğu ya da şair ruhlu kadın ölecekti. Ve sonunda, kendimi küçük bir mezarın başında ağlarken buldum. Küçük kız çocuğunu kendi ellerimle ölümün ellerine teslim mi etmiştim, yoksa onu kurtarmak için uğraşmış mıydım?




















