Geçmişin hayaletlerinden sonunda kurtulduğumu düşündüğüm sırada kalıtsal travmaların hücresel düzeyde insan bedeninde kaydolduğunu öğrendim. Yani kendini iyileştirip eski zihin ve davranış kalıplarını yıksan bile sonraki jenerasyon için bunun en azından bir tortusu kalacak. Talihsiz bir durum. Yine de benden sonra gelecek olanlar, benim şimdiki çabalarım sayesinde bunu en az hasarla atlatacak. Bu biraz da olsa teselli ediyor beni.
Yeni bir yaşa girdiğim 2025'in kasım aylarından itibaren yaklaşık 3 ay boyunca ciddi ve zorlu bir dönüşümden geçtim. Yaşadığım şeyin anksiyete mi yoksa daha majör bir durum mu olduğunu anlamaya çalıştım. Çarpıntı, panik hali, rutin hayata adapte olamama, kapalı alanda duramama, sürekli hareket halinde olma isteği, her an kötü bir şey olacakmış hissi beni sürükleyip durdu. Tabi bu ruh halleri gelgitler halinde döngülerden ibaretti ve bir ay boyunca da geçmedi. En sonunda birtakım tahliller yaptırmaya karar verdim. Tahlil sonuçları çıkınca anladım ki yaşadığım şey tamamen biyokimyasal bir durummuş, çünkü folik asit eksikliği kaynaklı metilasyon döngüm bozulmuş, bu da b12 ve magnezyumu düşürmüş. Üstelik demir seviyelerim de düşük çıkmıştı. Tüm bu biyokimyasal eksiklikleri takviyelerle yerine koyarken bir yandan somatik egzersizlere başladım, sinir sistemi regülasyonu hakkında makaleler okuyup videolar izledim. Vagus siniri, parasempatik sistem nasıl devreye sokulur öğrendim. Çocukluğumun bastırılmış ayrılık kaygılarına kadar gitmem gerekti bu yolculukta. Bu yaşadığım anksiyete ise neden şimdi ortaya çıkmıştı peki? Cevap basitti; ilk kez daha stabil ve sakin bir hayat düzeninde olduğum için şimdi bunu yaşadığımı fark ettim. Yani güvende hissetmeden tüm bu aksaklıklar yüzeye çıkmayacaktı, hayatım görece daha güvenli bir zemine oturunca artık yükleri atmak ve temizlenmek zamanı geldiğini düşündü beynim. 6 yıl önce İstanbul'dan taşındığımda tüm ailemi ve tanıdıklarımı geride bırakırken bu kadar zor gelmeyen uzaklık, tam da şimdi acı verici olmuştu ve öyle bir ihtiyaç doğmuştu ki içimde, orada bıraktığım, ailem olan herkesle iletişim kurmak, varlıklarına sosyal medyadan da olsa temas etmek istedim. Bu zamana dek geniş aile ve sürekli temasla sağlanan regülasyondan kopunca, bu yaşımda bağı, temas olmadan da hissedebilmeyi öğretmem gerekti kendime.
Denk geldiğim şu cümleler her şeyin özetiydi aslında:
"Uzun süre dalgalı bir iç iklimden sonra zemin sakinleştiğinde sinir sistemi 'bu kalıcı mı?' diye temkinli olur. Bu aslında travmatik değil, öğrenilmiş ihtiyat."
Biyokimyasal sebeplere dayansa da elbette sadece bu değil, iyileşmek için kendimle olan iç diyaloglarda da üslubumu değiştirmem gerekti. 'Ne istediğimi değil, neyi istemediğimi biliyorum' demek, hep negatif olanı vurgulayıp isteme, hayal etme lüksünden kendimi mahrum bırakmak, 'mağdur' psikolojisine bürünüp sorumluluktan kaçmak, mükemmelliyetçilik kisvesinin arkasına saklanıp başarısızlıktan korkmak vs. bunları bırakıp kendimi manipüle etmemeyi ve sınırlarımı korumayı, kendimi öncelemeyi geç de olsa öğrendim. Bunu söylerken 50 yaşına gelip daha henüz emekleyebilmiş bir kadın canlansa da gözümde kendimi kutluyorum tüm bunları geride bırakabildiğim ve çoğunluğun aksine antidepresanlara, psikologlara sarılmadan ayağa kalkabildiğim için.
Aldığım takviyelerle bedenim uyumlanmaya çalışırken de çok zorlandım, sosyal medyadan tamamen uzak kaldım, çünkü beynim sanki izlediğim her şeyi ve duyduğum her sesi 5 kat hızlı işliyor, aşırı tepki veriyor ve daha hızlı yoruluyordu. Ama en güzel kısmı artık neden kötü hissettiğimi biliyordum, neyin eksik olduğunu, nereyi iyileştirmek gerektiğini. Çünkü o belirsizlik ve cevap aramak korkunç bir hismiş. 'Bana ne oluyor, neden böyle hissediyorum?' diye sormak, yaranın nerede olduğunu bilmemek ama acı çekmeye devam etmek.
Bir diğer ilginç durum, belirsizlik yok olunca melankoli de öldü. Şöyle bir geriye baktığımda melankoliden fazlaca beslendiğimi görüyorum. Ve bundan gurur da duyuyordum o zamanlar. Yazdığım şarkılarda, dinlediğim müziklerde, izlediğim filmlerde hep melankoli vardı. Tuttuğum günlüklerde de baskın duygu hep melankoli. Aklıma yine Susan Sontag geldi, günlüğünde diyordu ki; "Bu defterleri baştan okudum da. Ne kadar bunaltıcı ve tekdüzeler! Kendim için aralıksız tuttuğum bu yastan hiç kaçamayacak mıyım?"
Hissettiğimiz hiçbir duyguda yalnız değiliz işte böyle. Ve seni çok iyi anlıyorum Sontag.
Artık gereksiz drama yok, bundan beslenmek yok. Son zamanlarda daha mutlu, daha umutlu, biten yası öven şarkılar çıkıyor içimden.