Küçük yaşlarımda -ne zorumaysa- siyasete büyük ilgim vardı. Gündüzleri Susam Sokağı, akşamları ise ana haber bültenlerini izleyerek büyüdüm. Kabine üyelerinin isimlerini ezberleyip, annemlerim rakı masasında tam bir "büyümüş de küçülmüş" edasıyla siyaset konuşmaya çalıştığımı bilirim.
Bugün, hakkında neredeyse hiçbir şey söyleyemediğim kadar uzaklaştığım, ve hatta -doğal olarak- cahilleştiğim siyaset alanında konuşmaktan, güncel politika takip etmekten vazgeçmem ise, aslında iki nedene dayalıdır.
Bunlardan biri, 1999 depremi sonrasında günlük gazetelerin ve haber kanallarının gerçek anlamıyla "ölüm pornografisi" peşinde koşmaları ve haftalarca, hatta aylarca tutarlı bir habercilik yapmaktan aciz şekilde (ne ölü sayısı ne de deprem şiddetinin açıklığa kavuşamadığını hatırlatırım) insanların acısını kaşımaları, kronik bir durumu, bir krizi soğukkanlı aktarmaktansa düzenli olarak ajite etmeleri ve trajediyi fırsata dönüştürmeye çabalamalarıdır.
İkinci ve, şüphesiz, daha önemli diğer etken ise, Erbakan ile Çiller'in koalisyona girdiği dönemdir. Benim gibi manyak bir küçük kız çocuğu için, başbakanlık koltuğuna oturduğu anda ilahlaşan, rol modeline dönüşen Çiller'in, Erbakan ile güç ortaklığı yapmasını hazmedememiştim. Türkiye siyaset tarhinin bu aralığına ilişkin bugün elbette belli anlamlandırmalar yapabiliyorum. Ancak yeniden hatırlatırım, yaşım 9-10 idi. Ve seküler yetiştirilen bir kız çocuğu için, "Camiler kışlamız, minareler süngümüz" diyen, Türk parasını Osmanlı parasına dönüştüreceğini, ulusal dili Arapça'ya çevireceğini savlayan bir kişiyi izlemek, hele ki onun iktidara oynadığını görmek gerçek bir travma idi. "Travma" diyorsam, bu kez de kendimi ajite ettiğimi sanmayın. Ne zaman TV'de Erbakan'ın birbirinden zırva önergelerini dinlesem, sinirimden koltukta tepindiğimi, bağırmamak için yastıkları ısırdığımı hala hatırlıyorum. Yeniden hatırlatırım, yaşım 9-10 idi. İzlediklerim ağır geliyordu besbelli... Belki de kabahat biraz da ailemdedir. Ancak gördüklerimin gerçekleşme olasılığını tartışma/okuma yetisine yaşım itibariyle sahip olamadığım için, hissettiklerimin korkuyla donatıldığını çok iyi anımsıyorum.
İşte bu ikinci nedenin arkasındaki müsebbib, haberciler değildi. Ortamın ta kendisi idi. Ben günlük gazete ve televizyon kanallarını, gördüklerime katlanamadığım ve çocuk psikolojimi kötü etkilediğini fark ettiğim için takip etmeyi bıraktım. Fakat bazı şeyler için biraz geç kalmıştım. Nitekim derin bir islamofobi halihazırda baş göstermişti.
Peki, bunları neden yazıyorum, yazma ihtiyacı hissediyorum? Çünkü itiraf edeceğim şeyin, arka planını anlatmak zorunda hissediyorum. Kendimi aklamak için falan değil... Başbakan'ın, an itibariyle süren şiddetin yanlılarının ve polisin "Bizi de anlayın" feryatlarına eklemlenmek, en son isteyeceğim şey. Ne var ki ben, ilk gençliğim boyunca türbanın devlet okullarından, dairelerinden uzak tutulmasını ateşli bir şekilde savundum. "Okumak isteyen açar başını"dan tutun da, "Bu dini değil, siyasi bir simge"ye kadar ezberlenmiş, kokuşmuş tüm lafları etmişliğim vardır. O yıllarda yaptığım savunmaların naifliğinin, yanlışlığının, tutarsızlığının ayırdına varmam ise, ancak üniversite yıllarımda gerçekleşebildi. Kısacası, küçüklüğümden itibaren içimde yetiştirdiğim islamofobiden de, faşist tınıları olan ağır bir Kemalizm düsturundan da sıyrılmam, kadınlığa evrilişim ile eş zamanlıdır.
Lise çağlarımdaki savunduklarımdan ve bu savunmaları dinlemek/duymak zorunda bıraktıklarımdan ötürü derin bir üzüntü duyuyorum. Ve elbette bu üzüntüyü daima taşıyacağım. Taşıyacağım ki, dönüştüğüm kişinin tam olarak da neden ve nasıl dönüştüğünü unutmayayım. Naifliğime, olmamışlığıma, tartışmaya açık olmayışıma, verili bilgiler ile kanılara varmış olmama hep kızacağım. Kızacağım ki, tüm temsiliyetlerin sorunlu olduğunu, ancak o temsiliyetleri kaçınılmaz olarak ürettiğimizi ve başkalarının inandığı aşkınlıkları yuhalarken, kendi aşkınlık tahayyülerimize hapsolduğumuzu unutmayayım. Ancak çok daha önemlisi, modern bir toplum olmanın ön koşulunun demokrasi olduğunu, demokrasinin ise "bize benzemeyen" veya "bizimle aynı inancı taşımayan", "bizimle aynı fikirde olmayan" ile yan yana durabilmek olduğunu fark ettiğim yılları anımsayayım.
Bu çok gereksiz uzunluktaki metni yazdım, çünkü kendimizi, olduğumuz kişiyi tüm çıplaklığı ile anlatmanın tam da zamanı olduğunu düşünüyorum. Bir de şu nedenden yazdım:
Bir 28 Şubat mağdurunun "Tayyip Erdoğan, benim inançlarımı istismar ederek siyasî rant mı elde ediyor, çaresizliğimi maddî menfaatlere mi dönüştürüyor, benim üzerimden İslam anlayışımızı mı değiştiriyor, bunlar şu an umurumda değil" cümlelerini okudum bugün. Şöyle devam ediyordu: "Çünkü Tayyip Erdoğan bir kişi değil, bir değerdir. Bir düşünce tarzı, bir yaşam şeklidir. Ve beni temsil ediyor. (...) Başbakanın bu toplumu anlamadığını söyleyenler! Siz bu toplumu ne kadar anladınız ki, O’nu eleştiriyorsunuz!"
Benim islamofobimi atlatmam elbet zaman aldı. Kendi özgürlüklerimin kısıtlanacağı, olduğum kişinin zorla değiştirileceği, hayatıma hüküm edileceği korkusu, uzunca bir aralıkta ötekileştirmemi, korktuğum için yok saymamı tetikledi. Ama her modern birey gibi değişip, dönüştüm. Her gün değişiyor ve dönüşüyoruz. Ve ben, yukarıdaki satırların sahibine bugün kızmıyor, onu anlıyorum. "Beni temsil ediyor" sözlerinin ardındaki temsil edilme ihtiyacının toplumsal motivasyonlarını okuyabiliyorum çünkü. Ondan da, Ecevit ve Demirel'in "Arabistan'a gitsinler!", "Evlerinde örtünsünler!" demeçlerinin yarattığı yıkım gibi, Erbakan'ın yarattığı cihat çağrılı korku ortamının bir nesil üzerindeki sonuçlarını okumasını rica ediyorum.
Ama daha da önemlisi, şu çağrıda bulunuyorum: Ben, son 10 yıldır nasıl değiştiysem, kendi özgürlüklerimi muhafaza etme endişesi, tasavvuru ile bizzat talep etmediğim özgürlükleri görmezden gelmemin, dahası reddetmemin ortaya çıkardığı tutarsızlığı fark ettiysem, bunu sen de yapabilirsin. Yapmalısın! Sen temsil edileceksin diye benim siyasi temsiliyetimi hor görmemelisin. Gördüğün sürece, unutma, benim küçüklüğümden veya Ecevit'ten, Demirel'den bir farkın olmayacak. Değişmediğim sürece, mağduriyetinin nedeni olan zihniyetin "kısasa kısas" sloganlı bir örneği olarak kalacaksın. Ben 10 yıl önce değiştim. Senin de değişmenin vakti gelmiş olmalı...
Bu yazı, 6 Haziran 2013 tarihinde, 31 Mayıs'tan bu yana sürmekte olan Gezi Direnişi'nin (OccupyGezi) bir çıktısı olarak ve İnternet Haber'de yer alan imzasız "Neden Tayyip Erdoğan?" metnine cevaben kaleme alınmıştır. Söz konusu metne aşağıdaki linkten erişilebilir (12.06.2013 itibariyle):
http://www.internethaber.com/neden-tayyip-erdogan-543882h.htm