Birkaç haftadır aklımı kurcalıyordu, yazsam kurtulacağım, en azından ruhum nefes alacak diyordum.
Hepimiz, bu dünyadaki her bir insan, en çaresizinden en rahatına kadar her insan, en azından bir sonraki gün için bir plan yapar. Bu plan illa da bir şey başarmak değildir, ‘yarın geç uyanayım’ da bir plandır ve biz o planı varlığımızın yarına kadar süreceğine inanarak yaparız. Eminizdir, yapılacak veya ertelenecektir o plan ama hala orada, yapılabilir bir biçimde bize bekleyecektir.
Genç bir insan olarak, sanıyorum ki, benden yaşça büyük insanlardan daha çok planım var. Demek istediğim, daha çok seçeneğim var. Dilersem bir anda bölümümü değiştirebilir ve tamamen farklı bir meslek seçebilirim. Çalışacağım yere gönül rahatlığıyla, ‘acaba çok mu yaşlıyım bu görev için’ endişesinden yoksun bir şekilde başvurabilirim. Planlarım var yani. Mesela tiyatroyla daha çok iç içe olma planım var. İspanyolca öğrenme planım. Saçımı küt kestirmek istiyorum.(hala cesaret edemedim) Bizim kızlarla kart oynayacağız daha. Annemlerle güzel bir rakı akşamı da yaparız.
Bu asla sonu gelmeyen planların ortasında hiç düşünmüyoruz, ‘ya olmazsa?’ diye. Yok, öyle bir ihtimal yok çünkü. Olacak.
Ocak ayından beri içimde anlam veremediğim, asla çözülmeyen bir düğüm vardı. Keyifsizdim, anlık mutluluklar beni tüm gün idare edememeye başlamıştı. Yorgundum. İçim yorgundu. Bir şey yaptığımdan değil. Aksine hiçbir şey yapmamaktan.
Mart ayı ortalarında migren krizlerim arttı. Bir Cuma günü, diş etlerimin şiştiğini hissettim. Sonraki gün ise dudağım davul gibi olmuştu. Yemek yiyemiyordum. Baş ağrısından da gözlerimi açamıyordum. Pazar günü de aynı cehennemin içindeydim, dudağım daha da şişti ve su içmek bile imkansız hale geldi. Pazartesi günü, Süreyya sağ olsun , hemen bir doktora gittik. Bana ağız enfeksiyonum olduğunu söyledi. Birkaç ilaç verdi. Dinlenmemi söyledi.
Gerçekten kendimi övdüğüm konulardan birinin bu olmasını istemezdim ama ağrı eşiğim geçmişten de öğrendiğim üzere, çok yüksektir. Buna rağmen üçüncü kez kan alındığında hissettiğim değil ama hissetmediğim bir acıyla ağladım. Birkaç günde beş-altı kilo verdim. Günlük serum taktırdım. O hafta öyle geçti. Sonraki hafta daha iyiydim. Dudağım inmişti, yemek yiyebiliyordum. Tekrar doktora gittiğimizde dört tane yirmilik yaş dişimin de ağrı yaptığını öğrendim. Tabii, fırsat bu fırsat, dördü de hünerlerini ziyadesiyle göstermişlerdi. Ancak gece üçte takılan iki uyuşturucu serum, bu dayanılmaz acıyı hafifletmişti.
İlaçlarımın son günü, her şey çok güzeldi. En azından kilo verdim ya diye kendimi avutuyordum. Çenem ve kulağım ağrıyordu ama kabul etmedim o gün ağrıları. Sadece güldüğümde suratımda bir yavaşlık olduğunu hissettim. Bunu da kabullenmek istemediğim için çok uyumama verdim. Akşama doğru, sol tarafım iyice hissizleşince, anneme sonra da doktora haber verdim. Hemen acile gittik, geçmiş senelerde ciddi bir beyin hastalığı geçirdiğim ve bir süre felçli kalmış olduğum için, daha da korkmuştuk. Hastaneye giderken sakindim. Sokaklar karanlık ve sarıydı. İlk hastalığımdaki en belirgin renk de sarıydı. Sokakları dikkatle inceledim. Arabaları, insanları, adımları. Acile gittik, bahsettiğim ciddi hastalığım döneminde üç ay kaldığım hastaneydi. İçim ürperdi. Elim elimde, avuç içimi tırnaklayarak koridorları aştık.
Acildeki yatağa oturdum. Suratsız bir hemşire, ilk tetkikleri yaptı. Yok burnuma değdirip parmağına değdireyim, ellerimi öne uzatıp gözlerimi kapatayım, toplu iğneyle suratıma dokunup hissediyor musunlar falan. Bir şeyin yok dendi gecenin sonunda ama yine de bir nöroloğa gitmekte fayda var dedik. Yine Süreyya sağ olsun, aynı hastanede bulunan nöroloğa gittik. Suratımda bir önceki günden fark yoktu. Bir kaç klasik tetkikten sonra bana, -genelleme yapıyorum ama- o doktor soğuk kanlılığıyla yüz felcim olduğunu söyledi. Ben hayatımda ilk defa gördüğüm kadına ağlayarak sarılıp ‘Ben bir daha bunu yaşayamam.’ Dedim. O hengamede ‘ben intihar edeceğim.’ Dediğimi zannetmiş, ‘aman kızım, küçük bir şey bu, bir aya geçer.’ Gibi yatıştırıcı cümleler söylemeye çabaladı.
Hatırlıyorum, o küçük anda, kendi kafamdaki sarı odada (normalde beyaz bir oda), durup; ‘Ben bir daha bunu yaşamayacağım. Yaşayamam. Ama ölmek, kendini öldürmek değil çözümüm’dedim. Bir anlığına rahatladım. Ardından beni beyin MR’ına soktular. Daha doğrusu sokmaya çalıştılar. Her ne kadar yüz felci geçici ve çok ciddi bir hastalık olmasa da, 21 yaşında genç bir kızın duymak isteyeceği son şeylerden biri budur diye tahmin ediyorum. Bu nedenle suratımla ilgili yeni gelişmeden sonra beni kapalı ve sesli bir tübe değil, futbol sahasına koysanız rahat edemezdim. Beyin MR’ını bilmeyenler için, kafanıza ayrı bir plastik alet koyuyorlar ki hareket etmeyin. Ayrıca vücudunuzun başka yerlerine çekilen MRların on beş dakika sürmesinin aksine bu kırk beş dakika sürüyor. Annem beni yatıştırmaya çalışıyor, ben kendime gelemiyordum. Aslında bu beyin MR’ına da alışıktım. Zira eskiden günde iki kez giriyordum, her seferinde hayatım hakkında farklı hayaller kurup uyuyakalıyordum. Bu sefer Zanax yardımıyla yarı uyuşuk bir şekilde girdim bu sesli demir, plastik kütlenin içine. Kendimi susturdum. Annem kırk beş dakika boyunca ayağımı tuttu. Sanırım o olmasaydı, yok hatta sanırım değil, o olmasaydı o MR olmazdı. O benim çıkış yolumdu, rahatlatıcımdı. MR sonuçlarında anormal bir şey çıkmadı, fakat her ihtimale karşı hastaneye yattım. İstanbul’un demir vadisine bakan yerden tavana camlı bir odada kalıyordum. Nöroloğum her gün bana kontrole geliyordu. Ayaklarıma, ellerime, suratıma bakıyordu. Suratımın yarısı başlarda pek iç açıcı olmadığı için arkadaşlarım geldiğinde, ihtiyaç olmasa da suratıma apar topar maske takmıştı. Bu düşünceli ve oldukça pimpirikli kadın, ayaklarımda ve ellerimde güç kaybı yaşandığını fark etti. Bu da bir sendrommuş. Guillame Barret sendromu, ayak parmağından kafaya kadar her şeyin felç olmasıymış. Bende de bu sendromdan olduğundan şüphelendiği için hastanede bir hafta daha kaldım, kaslarıma elektrik verildi ve omuriliğimden sıvı alındı. Bu sırada neredeyse tüm sınavlarımı kaçırdım.
Şimdi, iyiyim. Kortizon kullandım, biraz daha dinlendim. Suratım eski haline döndü ve ben yine yapmamam gereken bir şey yaptım.
Geleceğimi, uzun vadeli planlarımı düşünüp kendimi dayanılmaz bir strese soktum. Yaşamanın ne olduğunu yine unuttum.Kendi yatağından değil de hastane yatağından kalkmanın, instagramdaki insanlara bakıp ‘ben niye sağlıklı değilim’ diye ağlamamanın, tuzlu bir şey yiyememin acısını yine unuttum. Ya da unutacağım diye korkuyorum.
Yüz felci büyük bir hastalık değil. Gerçekten değil. Belki cidden bana gelmeyecekti, yukarıda işler doğru gitmedi bir an, ‘Hass.. neyse ya! Bu ara çok huysuzdu, biraz kendine gelsin.’ Dendi. Kim bilir. Ama ben tekrar hatırladım. Hayatın ne kıymetli, ne güzel bir şans olduğunu. (Feci klişe,evet)
Bu yazıyı neden şuan yazıyorum, merak ediyorsunuzdur belki. Çünkü artık ben ne zaman, nerde yaşayabileceğimi bilemiyorum. Ben her seferinde bu kadar hayata tutunmaya çalışmışken, sevdiklerim benim için bu kadar üzülmüşken, alelade bir yerde, alelade bir zamanda vurulmayı hak etmediğim için yazıyorum. Hiç bir insanın kendi canını almasını hak görmediğim için, bir yabancının, size verilen en büyük hediyeyi hunharca almasını kabullenemediğim için yazıyorum. Hayatını kaybedenler ve kaybetme riskini taşıyanlar, kimse ölmeyi hak etmiyor. Kimse korkarak sokağa çıkmak istemiyor. Kimse kendini sadece ‘Allah’a emanet etmek’ istemiyor.
Bunu yazmamın bir diğer sebebi ise, eğer bir gün, ilerde herhangi bir saldırıda bana bir şey olursa, bilmenizi istiyorum: Ben her zaman yaşamak istedim. Kendi hayatımın en çaresiz zamanlarında bile öbür türlüsünü düşünmedim. Eğer kaybetmişsem hayatımı, bilin ki ben şehit değilim, ben sadece yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş, ülkemin durumdan hayal kırıklığına uğramış biriyim. Hayatımı kaybetmem benim suçum değil.
İnsanların tek bir isteği var. Yaşamak. Ciğerlerine çeke çeke yaşamak.