“birazdan pılımı pırtımı toplayıp bir yere gidecekmişim de her şeyi orada halledecekmişim, yaşamaya orada başlayacakmışım gibi şimdi ve burada sadece bekledim. sanki bir istasyonda bir durakta hep bekledim, bekliyorum. otobüs gelecek, bineceğim, bir yere gideceğim, her şey orada başlayacak. beni gerçek hayatımın başlayacağı yere götürecek bir araç, –tren, gemi, uçak ne olursa– mutlaka gelip beni alacak. benim hayatım bu değil, olamaz. bir gün bir şey olacak, bir şey kökten değişecek ve gerçek hayatım başlayacak, ben de onu yaşayacağım, yaşarken de diyeceğim ki hah işte buydu. o zaman bütün eylemsizliklerimin, tereddütlerimin, kelimelere dökülmemiş muhteşem görüşlerimin, içimde sır gibi tuttuğum heveslerimin, vermediğim müjdelerimin, dilemediğim özürlerimin, inmediğim yokuşların, edip de dönmediğim vaatlerin bir açıklaması olacak.”
– nefaset lokantası, tuğba doğan
kitapta kendimle özdeşleşen bir karakter seçecek olsaydım salih'i seçerdim. buna bu paragrafı okuduğum an karar vermiştim. çünkü ben de en az salih kadar korkak, çekingen ve -maalesef- kendi iç dünyasında yaşayan biriyim. ha unutmadan bir de sürekli bir “bekleme” sürecinde olmam var… hep bekliyorum: doğru anı, insanı, fırsatı… e tabi beklemenin de bir sonu gelmiyor… bir kere daha yazmıştım galiba beklemek korkakların işidir diye ya da buna benzer bir şey işte…
bu aralar, aslında çok uzun zamandır, kendimle bir derdim var. bir kabullenememe, sürekli birileriyle kıyas, küçümseme… buna engel olamıyorum. eskiden bu kadar takılmazdım kendime… ne zaman ki kendimi çok kurcalamaya başladım o zaman yolumu şaşırdım.
















