e-broşür:
dirt enthusiast
Alisa U Zemlji Chuda
will byers stan first human second
he wasn't even looking at me and he found me
taylor price
Xuebing Du
Show & Tell

pixel skylines
Sade Olutola
Not today Justin
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Sweet Seals For You, Always
DEAR READER
YOU ARE THE REASON
Mike Driver

Love Begins

Janaina Medeiros

tannertan36
Three Goblin Art

seen from United States
seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Australia
seen from United States

seen from Czechia
seen from United States
seen from Hong Kong SAR China

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Germany

seen from France
seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from Germany
seen from Spain

seen from Singapore
@fotibenlisoy
e-broşür:

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kolay zaferler istemeyin
1848 devriminin geri çekilişinin ardından Marx, 1850 yılında, Engels’in de katkılarıyla üyesi oldukları Komünist Lig’in devrim sırasındaki faaliyetini ve güncel durumunu değerlendirdiği, son iki yılın deneyimlerini tartıştığı “Komünist Lig Merkez Komitesine Hitap” adlı metni kaleme alır.
Metnin merkezi argümanı, işçi sınıfı “partisinin” siyaseten diğer sınıflardan “bağımsız” olarak örgütlenmesi gereğiydi. August H. Nimtz’in belirttiği üzere, on sayfalık metnin dokuzunda “bağımsız olarak” ya da aynı anlama gelecek ifadeler defalarca zikredilir. Komünistlerin daha geniş demokratik eylem ve faaliyet içerisinde erimeleri, demokratik devrimin liderliğini orta sınıf demokratlara kaptırmış olmaları eleştirilir.
“Demokratik parti, küçük burjuvazinin partisi, Almanya’da giderek daha örgütlü hale gelirken işçilerin partisi tek sağlam dayanağını kaybetti, yerel amaçlar için ve en iyi ihtimalle tekil yerleşimlerde örgütlü kaldı; nihayetinde genel hareket içerisinde küçük burjuva demokratlarının mutlak hâkimiyet ve liderliği altına girdi. Bu durumun böyle devam etmesine izin verilemez; işçilerin bağımsızlığı yeniden sağlanmalıdır.”
14-28 Mayıs seçimlerine giden süreçte sosyalist hareketin geneli itibariyle, koşullar ne kadar farklı olursa olsun, Marx’ın yüz yetmiş küsür yıl önce kaleme alınmış bu metninde vurguladığı gibi, burjuva demokratların “mutlak hâkimiyeti ve liderliği altına girdiği” aşikâr. Düzen içi muhalefet, hiç değilse Adalet Yürüyüşü’nden beri, genel demokratik hareket içerisinde neredeyse mutlak bir stratejik inisiyatif üstünlüğü edinmiş durumda. Dolayısıyla seçim yenilgisinden sosyalistler adına çıkartılması gereken temel ders, sosyalist hareketi düzen içi muhalefetin stratejik hedef ve önceliklerinin fiilen bir eklentisi haline getirmiş olan bu durumun sorgulanması ve değiştirilmesi gereğidir. Marx’ın ifadesiyle, “bu durumun böyle devam etmesine izin verilemez; işçilerin bağımsızlığı yeniden sağlanmalıdır.”
Ana akım muhalefetin tüm “Erdoğan karşıtlarını” parlamenter sisteme dönüş asgari müştereğinde birleştirerek rejimi referandum niteliği taşıyacak bir seçimde alt etme stratejisi tuzla buz olmuştur. Siyasetin liderin oylandığı plebisite indirgenmesi, “oyunun” tam da rejimin avantajlı olduğu sahada kurulması anlamına gelmiştir. Buna karşın, seçim sonrasında ciddi bir itibar yitimine uğramış bu stratejinin, muhalefette sular durulur durulmaz ve yerel seçimler yaklaşırken (elbette başka, “seçilebilir” adaylar ve farklı söylemlerle) yeniden öne çıkması muhtemeldir. Kılıçdaroğlu daha şimdiden “altı değil, gerekirse on altılı masa” diyerek bunun işaretini vermektedir.
Sosyalist hareketin ve genel olarak toplumsal muhalefetin böylesi bir “birlik” hülyasına bir kez daha teslim olması ihtimaline şimdiden karşı çıkmak gerekiyor. Muhalif bir %48’in varlığıyla avunmak, rejim karşıtı siyasal stratejinin bir kez daha o toplam üzerine kurulmasını önermek, siyaseti bir kez daha tam da şefçi rejimin isteği doğrultusunda bir plebisite dönüştürmek anlamını taşıyacak. Erdoğancılık nasıl birleşmesi gerekenleri (emekçiler) bölen, ayrışması gerekenleri birleştiren (emek ve sermaye) bir “birlik” üzerine temelleniyorsa düzen içi Erdoğan karşıtlığı da aynı temelde varoluyor. Böyle bir “birlik” artık aklımızın ucundan geçmemeli.
Sözü yine Marx’a verelim: “Şu anda, demokratik küçük burjuvalar her yerde baskı altındayken, proletaryaya genel birlik ve uzlaşma vaaz ediyorlar; dostluk eli uzatıyorlar, demokratik görüşlerin her tonunu kucaklayacak büyük bir muhalefet partisi kurmanın peşindeler (…) Böyle bir birlik, yalnızca onların yararına ve proletaryanın tamamen aleyhine olacaktır. Proletarya, zor kazanılmış tüm bağımsız konumunu kaybedecek ve bir kez daha resmi burjuva demokrasisinin yalnızca bir uzantısı durumuna düşecektir. Dolayısıyla bu birliğe en kararlı şekilde karşı çıkılmalıdır. İşçiler ve her şeyden önce Lig, kendilerini şakşakçılık yapan bir koro düzeyine indirmek yerine, işçi partisinin bağımsız bir örgütünün yaratılması için çalışmalıdır”.
Yakın zamanda kaybettiğimiz John Molyneux’nun hatırlattığı üzere, Marx’ın burada kullandığı “parti” tabiri bugün bizim bildiğimiz anlamda (açık seçik tanımlanmış üyeliği, tüzüğü, programı ve örgütlülüğüyle) kitlesel siyasal partilere denk düşmez. Marx, farklı tarihsel koşullarda değişken, esnek parti tanımları kullanır. Kendi ifadesiyle, “parti teriminden sözcüğün geniş tarihsel anlamında partiyi” kasteder.
Dolayısıyla çıkış noktamız “tarihsel partimizin” ana akım muhalifliğin, burjuva demokratlığının bir eklentisi konumundan çıkarmak olmalı. Düzen içi tüm demokratik siyasal eğilimlerle arasındaki sınır çizgileri belirgin, sınıf bağımsızlığı ve sınıf tarafgirliğini esas alan, ayrıksı, potansiyel olarak birbirine alternatif burjuva blokların hakimiyeti altındaki tüm emekçilere hitap edebilen, “plebyen” bir rejim karşıtı çizginin oluşturulması günün görevidir.
Düzen içi muhalefetin muazzam bir moral ve meşruiyet krizine sürüklendiği bugün, sosyalist hareketin otokratik rejime karşı demokratik mücadelenin liderliğini üstlenme cüret ve iddiasıyla öne çıkmasının zamanıdır. Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, “bugün sosyalist işçi hareketinin demokrasinin tek dayanağı olduğu ve olabileceği ve sosyalist hareketin kaderinin burjuva demokrasisine değil, tam tersine, demokratik gelişimin kaderinin sosyalist harekete bağlı olduğu” açıktır.
İşimiz elbette zor, çok zordur. Hızlı sonuçlar, kolay zaferler çağında değiliz. Kendimizi aldatmanın alemi yok. Gineli antiemperyalist devrimci Amilcar Cabral’ın zamanında dediği gibi, “Hiçbir zorluğu, hatayı, başarısızlığı gizlemeyin. Kolay zaferler iddiasında bulunmayın…”
Seçimler, özeleştiri ve “yeniden baştan başlamak”
“Çok yüksek, sarp ve şimdiye kadar keşfedilmemiş bir dağa tırmanan bir adam hayal edelim.” Lenin, 1922 yılının Şubat ayında yayımlanan ve muzaffer iç savaşın hemen ardından özel mülkiyet ve piyasaya geniş alan açan Yeni Ekonomi Politikası’na (NEP) doğru geri çekilmek gereğini açıkladığı yazısında, bir dağcı analojisine başvurur. Dağcı daha önce hiç kimsenin tırmanamadığı yüksekliklere tırmanmıştır tırmanmasına ama bulunduğu noktadan zirveye ulaşması da mümkün değildir. Sarfettiği onca çabaya, altettiği onca zorluğa, üstesinden geldiği sayısız tehlikelere karşın dağcı bir çıkmazla karı karşıyadır. Bulunduğu noktadan daha ileriye gitmesi, daha yukarı çıkması mümkün görünmemektedir. “Geri dönmek, alçalmak, belki daha uzun ama zirveye ulaşmasını sağlayacak başka bir yol aramak zorundadır.” Ancak hayali dağcımız için geriye dönmek, ulaştığı noktadan aşağı inmek, yukarıya tırmanıştan daha zor ve tehlikelidir. İnerken kayıp uçuruma düşmek, basacak sağlam bir zemin bulamamak mümkündür. Dahası, bir önceki tırmanışın coşku ve heyecanı da artık kalmamıştır. Zirveye giden başka bir yol bulabilmek için gerisin geriye inen dağcının zaman zaman umutsuzluğa kapılması neredeyse kaçınılmazdır. Ancak zirveye gerçekten varılmak isteniyorsa yapacak başka şey de yoktur, tutulan yol çıkmaza girdiyse geriye dönmek, baştan başlamak gerekir. Komünistler, tıpkı o hayali dağcı gibi, “olağanüstü zor bir hedefe ulaşmak için tekrar tekrar baştan başlamak esneklik ve gücünü muhafaza etmek” zorundadırlar. 14-28 Mayıs seçimleri “tekrar baştan başlamayı” zaruri kılan bir büyük yenilgi, bir çıkmaz. Uzun zamandır yürürlükte olan ve hiç değilse 2019 yerel seçimlerinin ardından muazzam bir çekim ve ikna gücüne sahip olmuş bir stratejik doğrultunun sonuna tanıklık ettik. Birleşmiş ana akım muhalefetin öncülüğünde, parlamenter sisteme dönüş asgari müştereği temelinde şefçi rejimi seçimle alt etmeye dönük stratejinin sınırına dayandık. Sosyalist solun ve toplumsal muhalefet güçlerinin ezici çoğunluğunun, alternatif bir stratejik hipotezin yokluğunda, bu stratejik doğrultunun fiilen bir parçası, adeta eklentisi haline geldiği sürecin sonuna geldik. O yüzden yeniden baştan başlamak güç ve esnekliğini ortaya koymanın tam zamanı. O zaman mümkün olduğunca geriye, en başlara gidelim ve hayli eski bir uyarıyla başlayalım: Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) kurucularından (ve Karl Liebknecht’in babası) olan Wilhelm Liebknecht, 1866 tarihli bir konuşmasında genel oy hakkının, yani seçimlerin halk için “kutsal bir hak” olduğunu vurgular. “Ancak”, diye ekler, “tek başına, sivil özgürlüklerden koparılmış, basın özgürlüğü olmadan, örgütlenme özgürlüğü olmadan, polisin ve askerin kılıcına tabi olan, yani kısacası mutlakçı devletin varolduğu koşullarda genel oy, mutlakçılığın bir aleti ve oyuncağı olmaktan başka hiçbir işe yarayamaz.” Liebknecht seçimlere katılmaya ya da sosyal demokrat işçi temsilcilerinin parlamentoda yer almasına kategorik olarak karşı çıkmaz. Ancak Bonapart ve Bismarck tipi figürlerin hâkim olduğu mutlakçı (Bonapartist/Sezarist) rejimlerde sosyal demokratlar açısından seçimlerin siyasal mücadelenin merkezi unsuru olamayacağını vurgular. İğneyi hemen kendimize batırmakta tereddüt etmeyelim. Düzen içi muhalefetin seçim merkezli siyasal geçiş stratejisine bizim cenahtan elbette pek çok eleştiri yöneltildi. Rejime karşı mücadeleyi seçmen davranışına indirgeyen, iktidarın kendi yarattığı çelişkilerin altında kalmasını pasifçe bekleyen ve dolayısıyla da rejime karşı her türden toplumsal muhalefet biçimini soğuran düzen içi muhalefetin tutumunu çok eleştirdik. Ancak bu eleştiriler somut bir alternatif stratejik doğrultuya açılmadığı koşullarda pek de bir işe yaramadı. Rejimin hangi toplumsal güçler temelinde, hangi siyasal güç ve ittifaklar aracılığıyla ve hangi koşullarda geriletilebileceğine dair somut yanıtlar üretemediğimiz için aslında inisiyatifi kaçınılmaz olarak ana akım muhalefete terk ettik. Hal böyle olunca da siyaseti esas itibariyle alternatif ve birbirine rakip elitler arası mücadeleye indirgeyen, toplumsal mücadelelerden arındırılmış ve geniş kitleler açısından oy vermeyi tek anlamlı siyasal müdahale şekli kılan bir muhalefet anlayışı hâkim oldu. Bu hatamız elbette önemli ölçüde koşulların, somut güç ilişkilerinin, yani toplumsal muhalefetin özellikle 2015’ten itibaren aldığı darbelerin, işçi sınıfı hareketinin içerisinde bulunduğu namüsait şartların bir neticesiydi. Bu hatanın sadece bize özgü olmadığını, benzer koşullarda bulunan hareketlerin sıkça başına geldiğini hatırlatmak açısından (madem başa dönüyoruz) Engels’in verdiği bir örneğe başvurmakta yarar var. 1877 yılında Fransa’da monarşist güçlerin cumhuriyete karşı bir komplo girişimi karşısında işçi sınıfı hareketinin Cumhuriyetçi güçlerin arkasına dizilmesi hakkında Engels şu yorumu yapıyordu: “Hiç şüphe yok ki bunda orta sınıf Cumhuriyetçilerin ve Radikallerin kuyruğu gibi davrandılar, ancak basını, toplantıları, kulüpleri, siyasi dernekleri olmayan bir işçi sınıfı, Radikal orta sınıfların partisinin kuyruğundan başka ne olabilir ki? Siyasi bağımsızlığını kazanmak için, genel olarak halka ve dolayısıyla işçilere de bağımsız örgütlenme izni verecek özgürlükleri sağlamak zorunda olan tek partiyi desteklemekten başka ne yapabilir?” Gayem Engels’in ardına sığınarak yapılan yanlışlara mazeret üretmek değil elbette. Ancak karşı karşıya kaldığımız meydan okumaların da yaptığımız hataların da sadece “bizim” hatalarımız olmadığını hatırlatmak. Engels’in sorduğu soru, yaşadığımız çağda bizler açısından belirleyici bir sorun alanına işaret ediyor. İşçi sınıfının bir sınıf olarak siyasal alana müdahale etme kapasitesinin neoliberal karşı devrimle büyük ölçüde zaafa uğradığı bir çağda, otoriterizme karşı mücadelenin nasıl ve hangi yollarla gerçekleştirilmesi gerektiği bir büyük muamma. Üstelik bizatihi demokrasinin yaşadığı erozyonun müsebbibi de işçi sınıfının bir siyasal fail olarak sahneyi önemli ölçüde terketmiş olması. Tam manasıyla bir fasit daire ile karşı karşıyayız: İşçi sınıfının kendi kaderine sahip çıkma gücü tamir edilemediği müddetçe otoriter yuvarlanış derinleşecek, otoriterizm derinleştikçe de işçi sınıfının siyasal kapasitesi tahrip olmaya devam edecek. İşte bu nedenle başa dönmeliyiz. Başlangıçta, uluslararası sosyalist hareketin şekillenmesi ve kitleselleşmesinin iki ayrıksı evresi de esas itibariyle otokratik/otoriter rejimlere karşı gerçekleşmiş olduğu için. Almanya’da sosyal demokrasinin gelişiminin de Rusya’da Bolşevizmin ete kemiğe bürünmesinin de hep otokratik/mutlakçı rejimlere karşı mücadele içinde ve o mücadele aracılığıyla gerçekleştiğini sıklıkla unutuyoruz. Proletaryanın bütün düzen içi akım ve eğilimlerden ayrı ulusal çapta bir siyasal güç olarak örgütlenmesinin demokrasi mücadelesinin merkezinde yer aldığını unuttuğumuz gibi. Bir “dönek” olmadan önce Kautsky’yi de Lenin’i de birleştiren husus, proletaryanın otokratik bir rejimi yıkma kapasitesine sahip yegâne toplumsal güç olduğuna dair inançtı. Ruslar buna “demokratik devrimde proletarya hegemonyası” diyeceklerdi. Dolayısıyla Lenin’in deyimiyle “yeniden başlayacağımız başlangıç noktamızın” tam da bu olması gerekiyor. Yani proletaryanın Lassalle’in sözleriyle “bağımsız bir siyasal parti olarak örgütlenmesi” ve işçilerin eski tabirle bir “dördüncü zümre” haline getirilmesi, Rusya sosyal demokrasisinin efsanevi yayın organı Iskra’nın ifadesiyle, proletaryanın “bütün demokratik devrimci hareketin önderi işlevini” yerine getirmesidir. Eksiğimiz de hatamız da zaafımız da buradadır. Bu yüzden başa dönmek, yeniden baştan başlamak hepimiz için elzemdir. Devam edeceğiz…
“Millet TOGGmuş” ya da plebyen istibdat karşıtlığı
Engels, “uygun koşullar oluştuğunda evrensel oy hakkının kitlelerin baskı altına alınması için bir araca dönüştürülebileceğini gösterdiği için” Louis Napoléon’un “Avrupa burjuvazisinin idolü” haline geldiğini yazar. İtalyan tarihçi Luciano Canfora, “Fransızların ikinci imparatoru burjuva Avrupa’ya evrensel oy hakkından korkmamayı, bilakis onu ‘evcilleştirmeyi’ öğretti” derken aynı vurguyu yapar. Gerçekten de Louis Napoleon’un başarısı, o zamana kadar hâkim sınıfların daima ürktüğü evrensel oy hakkına dayanan seçimlerin nasıl manipüle edilebileceğini ve bizzat mülk sahibi sınıflar için yararlı bir araç haline getirilebileceğini göstermesiydi.
Peki bu nasıl mümkün oluyor? İnsanların bizzat kendi çıkarları aleyhine oy kullanması nasıl gerçekleşir? “Evrensel” ya da “genel” oy hakkının “gericiliğin” bir aracı haline gelmesi, yani bizzat demokrasiye karşı işlemesi hangi koşullarda söz konusu olur? Marx, muhatabı olmadığı bu soruya, “kitleler kendi kendilerini temsil edemeyip temsil edilmek zorunda kaldıklarında” cevabını verirdi muhtemelen. Bilindiği gibi Marx, alafranga Bonapartizmin sosyal tabanını, bir çuvalın içindeki patateslere benzettiği küçük köylülükte bulduğunu aktarır.
Konuyla ilgili meşhur pasajında şöyle yazar: “Milyonlarca köylü ailesi, kendilerini birbirlerinden ayıran ekonomik koşullarda yaşadıkları ölçüde ve yaşayış şekillerini, çıkarlarını ve kültürlerini, öteki sınıflarınkilere karşı tuttukları ölçüde, ayrık bir sınıf teşkil ederler. Fakat küçük toprak sahibi köylüler arasında yalnız komşuluk bağı bulundukça ve çıkarlarındaki benzerlik, aralarında bir birleşme, bir ulusal bağ ve bir politik örgüt yaratmadıkça, bu aileler bir sınıf teşkil edemezler. Bu yüzden de, sınıf çıkarlarını, kendi adlarına iş görecek ya bir Parlamento ya da bir Meclis aracılığıyla savunamazlar. Kendi kendilerini temsil edemezler; temsil edilmek zorundadırlar. Bu temsilciler, köylülere, efendileri olarak, üstün bir otorite olarak ve onları öteki sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmur ve güneş gönderen bir hükümet gücü olarak görünmek durumundadırlar. Dolayısıyla, küçük toprak sahibi köylülerin politik anlayışı, toplumun yürütme gücüne bağlılığı ile anlatılabilir.”
Alaturka Bonapartizmin, yani Türkiye’deki şefçi rejimin sosyal tabanının önemli bir bölümü de kendi çıkar, kültür ve yaşayış şekillerini öteki sınıflara karşı konumlandıramayan, aralarında bir birleşme, ulusal çapta bir rabıta, bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi kuramayan, yani bir sınıf olarak davranabilme ve eyleyebilme kudretini şu neoliberalizm dediğimiz yenilgiler silsilesi dolayısıyla önemli ölçüde yitirmiş emekçilerdir. Tıpkı alafranga Bonapartizmde söz konusu olduğu gibi kendi kendilerini temsil edemezler ve bir “koruyucu” tarafından temsil edilmeleri gerekir. Onları temsil eden de onlara, adeta gökyüzünden yağmuru ve güneşi gönderen bir güç gibi görünür. Berat Albayrak’ın zamanında “Ay’a yol yapacağız desek inanacak seçmenimiz var” derken kastettiği, herhalde bu durumla alakalıdır. Meselenin cahillikle, “çomarlıkla”, Sözcü denen gazetenin ifadesiyle “milletin togg” olmasıyla ya da küçük burjuva muhalefetin kendi kültürel sermayesiyle şişinmesinden başka şeyi açıklamayan benzer aklıevvelliklerle alakası yoktur.
Mesele, sınıf siyasetinin önlenemez gerileyişinin yarattığı ayrışmış ve yalıtılmış bireylerin, izole olmuş insan yığınlarının, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş emekçilerin kendi kendilerini örgütleme ve temsil etme kabiliyetinin dumura uğramasıdır. Bu durumun yarattığı sosyal apati ve ataletin Bonapartizmin esaslı koşulu ve temel destek kaynağı olmasıdır.
Ekinsu Devrim Danış ve Murat Uysal, seçim öncesinde Evrensel gazetesinde yayımlanan haber-analizlerinde bu durumu isabetle ortaya koyuyorlardı: “Ödeyemediği kirasını, sendikasızlığını, çalışma koşullarını, geçinebilmek için gittiği ek işi siyasetin konusu olarak görmüyor. Bu konular ancak işçilere sorunca anlatılan, yine işçiler tarafında hızla geçiştirilen konular haline geliyor. (…) Çünkü işçiler çalışma hayatında karşı karşıya geldiği zorlukları vekil adayı ile tartışmaya değer bir problem, ya da siyasetin bir parçası olarak da görmüyor. Ustabaşı ile arasındaki gerilim, fabrikadaki disiplin mekanizmaları ya da ek mesai ücretlerinin yatırılmaması gibi gündelik sorunlarını kendi ‘özel’ sorunları olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla işçiler, fabrikada gündelik olarak deneyimlediği temel sorunları etrafında bir araya gelmek yerine, kendi bireysel stratejileri doğrultusunda baş etmeye çalışıyorlar. Çalışma hayatı onun artık diğer işçi arkadaşları ile bile konuşmadığı siyaset dışı, özel sorunu iken; ülke ekonomisi, büyük yatırım ve projeleri konuşmak daha öncelikli gelebiliyor.”
Bu durum, yani emekçilerin kendi maddi varoluş koşullarını ve o koşullardan kaynaklı sorunları özel, bireysel bir mesele olarak siyaset dışı atfetmeleri, tanımlayıcı özelliği üretim ve bölüşüm ilişkilerinin depolitize edilmesi, bireyselleştirilmesi olan neoliberalizmin topluma ne kadar derinden nüfuz ettiğinin bir işareti.
Hal böyle olunca iktidarı adeta otomatik olarak yıpratması gerektiği düşünülen pahalılık, yoksulluk gibi meseleler siyasal alanın dışına çıkarılmış oluyor. Bu sorunlar siyasetin değil, bireysel beka stratejilerinin konusu haline geliyor. Gelince de iktidarın sosyal yardım ve kayırmacılık ağları aracılığıyla yönetilmeleri mümkün hale geliyor. “Büyük ve güçlü Türkiye” söyleminin halk arasında bir karşılık bulmasını, Togg ya da TCG Anadolu’nun maddi varoluşun sefaletini bir ölçüde de olsa telafi eden kolektif bir milli gurur vesilesi olarak deneyimlenmesini sağlıyor.
Bu durumu tersine çevirebilecek şey, siyasal istibdadı fabrikadaki sermaye istibdadıyla, evdeki patriyarkal istibdatla birlikte hedefine koyan ve üretim ve bölüşüm ilişkilerini yeniden siyasallaştıran, siyasal alanın konusu kılan “plebyen” bir istibdat karşıtlığının ayrıksı bir çizgi olarak örgütlenmesidir. Siyasal güç ilişkilerinin ancak toplumsal-sınıfsal güç ilişkilerinin değişmesiyle mümkün olabileceğini savunan, neoliberalizmin depolitize ettiği alanları siyasetin merkezine taşıyan “kızıl” bir istibdat karşıtlığının olası toplumsal tabanı muhtemelen sandığımızdan da geniştir.
Seçimde dikkate değer bir başarı elde eden Türkiye İşçi Partisi böylesi bir çizginin toplumsallaştırılması açısından kritik bir konumdadır. TİP, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın diğer bileşenleriyle birlikte, şefçi rejim karşısında kuvvetler ayrılığı ya da parlamenter rejim savunusunun kendi başına yeterli olacağı zehabındaki “patrisyen istibdat karşıtlığının” sınırlarına ve yetersizliklerine işaret edebilir. Daha da önemlisi, saray rejimine karşı muhalefetin toplumsal-sınıfsal içeriğini derinleştiren güçlü bir rol oynayabilir. Eskilerin tabiriyle “demokratik görevlerle sosyalist görevlerin” belki de hiçbir zaman olmadığı kadar kaynaştığı bir devirdeolduğumuzu bir an bile unutmamalıyız.
Benden Sonra Tufan
“Güzel bir mayıs sabahı, zarif bir amazon, al renkli muhteşem bir kısrağın üzerinde Boulogne Ormanını’nın çiçek açmış yollarından geçiyordu.” Elli yaşlarında bir devlet memuru olan Joseph Grand’ın üzerinde uzun zamandır çalıştığı romanın giriş cümlesidir bu. Albert Camus’nün Veba’sının en akılda kalıcı karakterlerinden olan Grand, bu ilk cümle üzerinde çalışmayı bir türlü bitiremez, onun herkesin “şapka çıkartılacağı” mükemmellikte olmasını arzular. Bu nedenle ne demek istediğini tam olarak ifade edecek sözcükler ararken cümleyi sürekli değiştirir, onu farklı şekillere sokup dururken romana bir türlü devam edemez.
Pandeminin müsebbibi olduğu korku, hezeyan ve panik ataklar, kâbus ve hayaller arasında kaleme alınan elinizdeki çalışmanın “şapka çıkartılacak” bir girişi yok. Bu yönde gerçekleştirilen birkaç deneme başarısızlıkla sonuçlanınca Grand’ın azmine sahip olmayan yazar, bu işi erteledikçe erteledi. Böylece genelde “giriş” ya da “başlangıç” olarak adlandırılan bölüm de en sona kaldı. Dolayısıyla yazar kendini, yeniden eski boyuna kavuşup aradığı güzel bahçeye giden yola ulaşmayı planlayan Alice ile benzer bir durumda buldu: “Planın mükemmel gözüktüğüne kuşku yoktu, çok titiz ve basit bir şekilde hazırlanmıştı; tek kusuru neresinden başlayacağına dair Alice’in bir fikrinin olmamasıydı.”
Kusur Alice’de değil elbette. Marx, Kapital’in ilk baskısına girişte, “Her başlangıcın zor olması, bütün bilimler için geçerlidir” demiyor muydu? Hem zaten Alice’in planı da mükemmel değildi. Harikalar Diyarı’nda gerçekleşen onca şaşırtıcı olay, onca olağanüstü şey arasında hiçbir planın tıkır tıkır işlemesi mümkün değildi. Aynı şey (eğer dijital bir versiyonunu okumuyorsanız) elinizde tuttuğunuz kitap için de geçerli. Başı olmayan, ister istemez ortadan başlayan ve karşısına mütemadiyen çıkan canavarlar, zaman yolcuları, büyücüler, vampirler, zombiler, uzaylılar yüzünden planladığı rotadan sürekli olarak sapmak durumunda kalan bu çalışmanın dört başı mamur bir planı olması mümkün değil. O nedenle de bu sona kalmış zoraki başlangıç bölümünde çok istememe rağmen, “şu bölümde evvela şunu anlatıyor ve şu şu meseleleri tartışarak şu sonuçlara varıyorum” gibisinden akademik yazına has bir rehberlik hizmeti veremiyor, müstakbel okurun işini kolaylaştıramıyorum.
Aslında bu çalışma zaten aynı mesele etrafında dönüp dolaşıp çatallanan koridorlardan oluşan bir labirente benzetilebilir. Dolayısıyla bu labirentte gezinirken hep aynı temaya, bizleri bir felaketten bir başkasına sürükleyen kapitalist canavarlığın kıyamet döngüsü kırılamadığı takdirde genelleşmiş bir yıkımdan, hatta yokoluştan kaçınamayacağımız düşüncesine dönülüyor. Ekolojik krizin bir tezahürü, hatta bir tür kostümlü provası sayılması gereken COVID-19 pandemisinden hareketle kapitalizmi bir üretim tarzından ziyade acilen durdurulması, çarklarının sökülmesi gereken bir yıkım tarzı olarak düşünmeye çağırıyor.
Stanley Kubrick’in yönettiği korku filmi The Shining’de (1980) yazar Jack Torrance (Jack Nicholson), şehir dışında Rocky dağlarında eski bir otelde ailesiyle birlikte inzivaya çekilir. Torrance’in amacı otel ve çevresinin ıssızlığından istifade ederek yazmaktır. Ancak hiçbir şey beklendiği gibi gelişmez. Otelde ürkütücü olaylar birbirini takip eder ve Jack’in zaten kırılgan olan ruhsal dengesi sarsılırken bir ara eşi Wendy (Shelley Duvall), onun yazdığı sayfalara göz gezdirir. Dehşet içerisinde Jack’in aslında yüzlerce sayfayı aynı cümleyle doldurduğunu farkeder. Bu metni yazarken aynı korkunç duruma düşüp düşmediğimden emin olamadığım anlar olmadı değil. Ne de olsa Torrance’den çok farklı koşullarda olsa da bu metin de bir tür izolasyon ortamında ortaya çıkmıştı. Neyse ki yazdıklarım editörden geçince bu korku (bir nebze olsun) dağıldı. Ancak gene de elinizdeki kitap, Torrance’inki gibi tek bir cümleden ibaret olabilirdi pekâlâ. Üstelik bu cümle bana ait de değil. Karl Marx’ın Kapital’de yazdığı bir cümle: “Benden sonra tufan, her kapitalistin ve her kapitalist ülkenin parolası budur”. İçerisine girmek üzere olduğunuz labirentin hemen her köşesinde karşı karşıya kalacağınız cümle bu.
Bu kadar ipucu, hatta “spoiler” yeter. İsterseniz, artık başlayalım…
Not: Bu kısa yazı, 2021 yılında Habitus Yayın tarafından yayımlanan “Kapitalist Kıyamet Sermaye mi Dünya mı?” başlıklı kitabın giriş bölümüdür.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Akşener, Kılıçdaroğlu ve “Dayanışma”
6 Şubat sabahı partisinin genel merkezine girerken gazetecilerin sorularını yanıtlayan Meral Akşener, “Bugün devletimizin sesini duyma günümüz, bugün hepimizin susma günü” diye konuşmuştu. Aslında depremin hemen ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Akşener’den çok farklı bir tutum almamıştı. Kılıçdaroğlu, deprem günü düzenlediği basın toplantısında birlik ve beraberlik çağrısında bulunuyor, “gün hepimizin ortak çalışma ve ortak mücadele etme günüdür” diyordu: “Türkiye'nin seferber olması lazım. Seferberiz aslında beraber çalışıyor emek harcıyoruz yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz.”
Daha sonra deprem bölgesine giden Kılıçdaroğlu, 7 Şubat’ı 8’e bağlayan gece, sosyal medya hesabından 4 dakika 37 saniyelik bir video paylaşır. Kılıçdaroğlu, "insanlarımızın halini gördükçe öfkem artıyor. Birileri bu ülkenin kaynaklarının nereye harcandığının hesabını vermek zorundadır. Onun için birilerinin felaketi yumuşatma çabalarına destek vermeyi asla düşünmüyorum” sözleriyle hükümeti sert sözlerle eleştirir. Dahası, "halkımızın halini yerinde gördüm. Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalanmayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyasetinin sonucudur. Erdoğan'la, sarayıyla ve rant çeteleriyle hiçbir zeminde buluşmayacağım. Ben halkımın kavgasını vereceğim" diyerek depremi “siyaset üstü bir afet” olarak tanımlayan devletlu anlatıyı karşısına alır. Kılıçdaroğlu’nun bu açıklaması ve sonrasında da iktidarın felaketteki sorumluluğunu teşhire dönük sert tutumu, Millet İttifakı’nda oluşan yarığın elbette sebebi değil. Ancak Kılıçdaroğlu’nun depremden yaklaşık 48 saat sonra ortaya koyduğu sert ve hesaplaşmayı öne çıkaran, “rant siyasetini” hedefe koyan duruşun İyi Parti’nin Kılıçdaroğlu adaylığına karşı zaten bilinen itirazını daha keskin bir biçimde sergilemeye iten belirleyici bir neden olduğu pekâlâ söylenebilir. Peki ne olmuştu da Kılıçdaroğlu afet karşısında oluşması devlet adabı muaşeretinden addedilen tutumdan kendisini böyle net bir biçimde ayırabilmişti? 6 Şubat gününden itibaren beklenmedik bir süratle gelişen toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma dalgası aslında daha felaketin birinci gününde siyasal iktidarın felaketteki sorumluluğunu teşhir işlevi gören bir seferberliğe dönüşmüş, deprem konusunda iktidar lehine işleyecek siyasetler üstü bir uzlaşı havasının oluşmasına set çekmişti. Binlerce insan enkaz altında ölüm kalım mücadelesi verirken sosyal medyaya erişim kısıtlanması getirilmesi ya da Erdoğan’ın “deftere not ediyoruz” şeklinde tehditkâr bir üslubu benimsemesi, iktidarın felaketin ilk günlerinden itibaren bu dalganın yarattığı tehdidin farkında olduğunu ortaya koyuyor. “Ahbap” gibi aslında iktidarın rahatlıkla kendi resmi yardım aparatına dahil edebileceği bir mecranın bile tedirginlik yaratması, ilk günlerden itibaren aşağıdan yardım ve dayanışma girişimlerinin engellenmeye çalışılması hep bu tehdit algısının eseri sayılmalı. Erdoğan deprem bölgesinde OHAL ilanını açıklarken “devlete fitne gruplarına müdahale imkânı verilecek” demesi, aşağıdan gelişen dayanışma seferberliğinin bastırılmasının iktidarın “afet yönetiminin” önceliklerinden biri olduğunun bir itirafıydı. Birgün gazetesinden İsmail Arı’nın haberine göre Emniyetin daha depremin dördüncü gününde, yani enkaz altındakilere ulaşmak için vinç bulunamazken 50 bin kutu 100 mililitrelik biber gazı alımı için ihale ilanı yayımlaması, iktidarın önceliğinin ne olduğunu ortaya koyuyor. Afet yönetiminin hızla güvenlikleştirilmesi ve toplumsal dayanışmanın denetim altına alınması, onun daha politik ve radikal sektörlerinin de zorla bastırılması iktidar için temel önemde. İktidar karşısında gelişen öfkenin adı konmamış fiili bir toplumsal dayanışma hareketine dönüşmesi, onun hareket alanını daraltmış, iktidarı savunmada kalmaya zorladı. Böylece fiilen felaketin bağrında bir siyasal mücadele şekillendi. Bir tarafta felaketteki sorumluluğunu örtmeye ve dahası felaketi yeni bir mülksüzleştirme ve el koyma yoluyla birikim vesilesi kılmaya çalışan iktidar. Diğer yandaysa hızla yaygınlaşan ve istese de istemese de iktidarın felaketin asli faili olduğunu teşhir eden, iktidarın felaket sonrasına dair planlarına set çekebilecek toplumsal seferberlik. Kılıçdaroğlu’nu “radikalleştiren” felaketin ortasında gelişen bu siyasal mücadeleydi. Kılıçdaroğlu daha önce Gezi’de de olduğu gibi, gelişen toplumsal teyakkuzu dikkate almak, ona uyum göstermek, ona uyarlı bir siyasal hat belirlemek seçeneğiyle karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla mesele Kılıçdaroğlu’nun “sağlam durmasından” çok onun adı konmamış, fiili bir toplumsal seferberliğe uyum sağlamak ihtiyacını hissetmesiydi. Millet ittifakı bağrında yaşanan yarılma, bu “uyarlanmanın” elbette tek başına yaratmadığı ama büyük ihtimalle tetiklediği bir artçı şok sayılmalı. Deprem sonrasında gelişen toplumsal dayanışma hareketi ülkenin siyasal atmosferinde keskin bir dönüşüme yol açtı. Bu dönüşümün etkisi büyük siyaset sahnesine de ister istemez sirayet etti. “Deprem komünizminin” açığa çıkardığı enerji, bir önceki dönemin siyasal apati ve ataletini önemli oranda dağıttı. Dolayısıyla bu toplumsal seferberliğin oluşmasında boyunu aşan bir rol oynayan solun ve toplumsal muhalefetin tüm renklerinin “tarihsel sorumluluğu”, bu fiili hareketin etkisiyle görece “radikalleşmiş” Kılıçdaroğlu’nu takip etmekten ibaret olmamalı. Aksine “tarihsel sorumluluğumuz”, daha şimdiden sarsıcı bir etki yaratmış, büyük siyaset sahnesinde daha önceden öngörülmesi zor kırılmaları tetiklemiş bu fiili hareketin daha da gelişmesi, iktidarın ancak “felaket kapitalizmi” olarak tanımlanabilecek “yeniden inşa” programının önünde durabilecek yeni formlar alması için çalışmak olmalı. Aksi takdirde hiç beklemediğimiz bir hızla eski normale dönmek pekâlâ mümkün.
Mezar ve mezar kazıcıları
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, yeni yayınladığı “Küresel Makro Görünüm” raporunda Maraş merkezli depremin tahrip ettiği bölgelerdeki yeniden yapılanma faaliyetlerinin etkilerini hesaba katarak Türkiye için 2023 ve 2024 GYSH büyüme projeksiyonlarını yüzde 2 ve yüzde 3’ten sırasıyla yüzde 2.3 ve yüzde 4’e çıkartarak revize etmiş.
Yıkımın kapitalist büyümenin temeli olduğunun daha sarih bir itirafını bulmak gerçekten güç. On iki milyonu aşkın insanın yaşadığı devasa bir alanı etkileyen deprem yeni bir mülksüzleştirme ve el koyma dalgasının vesilesi kılınıyor. İnşaat odaklı büyüme modelinin müsebbibi olduğu felaket inşaat sermayesinin daha da büyümesinin zemini haline getiriliyor.
Bu durum Türkiye kapitalizminin “gelişmemiş” ya da “ahbap-çavuş” ilişkileriyle dejenere olmuş “norm dışı” karakterinden falan kaynaklanmıyor. Aksine kapitalizmin tarihi felaketin sermaye birikim süreçlerini derinleştirmek için bir kaldıraca dönüştürülmesinin örnekleriyle dolu. Kapitalizm metalar üretmekle kalmaz, yaşayan emeği ve doğayı bir yamyam misali yiyip bitirerek düzenli olarak felaketler de üretir. Istvan Mészaros’un belirttiği üzere kapitalizm, “sonuçları ne kadar felaketli olursa olsun ne ‘gelişme’ ile yıkım, ne de ‘ilerleme’ ile israfı ayırabilir. Üretici güçlerin önünü daha fazla açtıkça yıkım güçlerini daha da ortaya salar.”[1]
Joseph Schumpeter gibilerin “yaratıcı yıkım” diyerek yerlere göklere sığdıramadığı yıkım, kapitalizmin işleyiş yasalarından biridir. “Kapitalist toplum şimdi olduğu gibi her zaman sonu olmayan bir dehşettir” diye yazan Lenin tam da bu duruma işaret eder. Sermaye yıkmadan yaratamaz, Bordiga’nın ifadesiyle “yaşayanları da ölüleri de öldürmeden” gelişemez, büyüyemez. “Felaket kapitalizmi” sadece afetleri yeni bir kâr kapısı, bir fırsat olarak değerlendirmekle kalmaz, aynı zamanda bilfiil felaket üretir, felaketi temel alır.
Tam da bu nedenle depremin akabinde çadır, erzak, hatta kan ticareti yapan Kızılay’ın yaptığı, Medeni Kanun’un tabiriyle “basireti bir tüccar” gibi davranmaktan ibarettir. Depremzedeye giden “ihtiyaç fazlası” giysileri küresel bir atık toplayıcı şirket olan AJ Internatonal’e satanların, depremde hasar gören fabrikaya eşya çıkarmak için soktuğu işçinin ölümüne sebep olan Maraşlı patronun ya da depremi kiraları yükseltmek için fırsat sayan emlakçıların yaptığı da bundan ibarettir. Sermayenin “basireti”, ceset birikimine sermaye birikiminin eşlik etmesini gerektirir.
Annalee Lewitz’in ifadesiyle, “kapitalizmin tarihi, başından sonuna kadar bir canavarlık hikâyesi olarak anlatılabilir”.[2] “Kendi başına bırakılsa”, yani mesela köle ve sömürge haklarının ayaklanmalarının ve emekçilerin direniş ve mücadelelerinin basıncı olmasa, kapitalizmin bu canavarca doğasını bir ölçüde de olsa sınırlamak mümkün olmayacaktı. Sermayenin yıkıcı güçlerinin belli bir ölçüde de olsa denetim altına alınması ancak aşağıdan gelen tepki ve mücadeleyle söz konusu oldu. Halk sağlığı önlemlerinden sosyal güvenlik ağına sermayenin vampir iştahına dönük kısmi de olsa ne kadar bariyer konulmuşsa bunlar hep sermayeye zorla dayatılmıştır.
Son otuz yılda bu iki mücadele dalgasının geri çekilmesiyle meydanın yeniden Marx’ın meşhur deyişiyle, “tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelen” sermayeye kaldığı malûm. İşçi sınıfının sınıf olarak eyleyebilme kudretindeki muazzam düşüşün, sömürge karşıtı ya da antiemperyalist mücadelelerin yerini Ortadoğu’da mezhepçi-fundamentalist şiddete, Sahra-altı Afrika’da savaş beyleri arasında bitimsiz iç savaşlara bırakmasının, kapitalizmin cinai doğasını yeniden kontrolsüz hale getirdiğini söylemek mümkün.
Neoliberalizm tam da sermaye birikim sürecine dayatılmış tün siyasal ve toplumsal sınırların bertaraf edilmesini önüne koyan bir karşı devrimin adı. Örneğin yapı denetim sisteminin özelleştirilmesi ya da Kızılay’ın şirketleştirilmesi hep bu karşı devrimci saldırının birer sonucu. Amerikalı kodaman Warren Buffett bu karşı devrimi bundan yıllar önce, “sınıf savaşı elbet var; ancak savaşı yapan benim sınıfım, zengin sınıf ve biz kazanıyoruz” diye mükemmel bir biçimde özetlemişti. Bir felaketten bir başkasına sürükleniyor olmamızın nedeni tam da bu karşı devrimin, bu “yukarıdan yürütülen” sınıf savaşının başarısı.
“Saray rejimi” sermayenin her tür sınır ve bariyerden sıyrılmaya dönük bu karşı saldırısının en başarılı, en pervasız yürütücülerinden biri. Bu rejim, mesela pandemi sırasında “üretim çarklarının dönmeye devam etmesi” adına nüfusun belli bir bölümünü feda etmekten imtina etmeyen o “bırakınız ölsünler” zihniyetinin arsız bir mümessili. Binlerce işçiyi “iş kazası” adı altında kapitalist büyümenin sunağında kurban etmekte hiçbir beis duymayan kapitalist ölüm kültünün bir temsilcisi.
Rosa Luxemburg o meşhur “ya sosyalizm ya barbarlık” deyişini ortaya koyarken, işçi sınıfının muzaffer olamaması durumunda büyük insani kayıpların söz konusu olması ihtimalini öne sürmüştü. Birinci Dünya Savaşı sırasında yazan Luxemburg’a göre “emperyalizmin zaferi”, insan nüfusunun “tırpanlanması”, dünyanın “ıssızlaşması” anlamına gelecekti. Sonuç “çok büyük bir mezarlık” olacaktı.[3]
Mezarlık demişken: Marx ve Engels Komünist Manifesto’nun belki de en meşhur bölümlerinden birinde işçi sınıfını kapitalizmin “mezar kazıcısı” olarak tanımlarlar. İki kafadara göre kapitalizm kendi yıkımını mümkün kılacak potansiyelleri taşıyan bir sınıfı, proletaryayı yaratmaktaydı. Tam da ikilinin öngördüğü gibi bugün insanlık tarihinde belki de ilk defa proletarya dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Ancak bu dönüşümün bedeli çok ağır olmuş, kapitalizmin imhacı güçleri insanlığı ve tüm canlı yaşamı bir uçurumun kenarına getirmiştir: “Kapitalizm, Marx’ın yüz elli yıl önce tahmin ettiği gibi, onun mezarını tamamlayacak yeterli mezar kazıcısını üretti; ancak bunu yaparken de onlara miras kalacak tek şeyin mezarlık olmasını temin etti.”[4]
Dünyanın sermaye adı verilen vampirin eliyle koca bir mezarlığa dönüşmemesi için onun mezarını kazmaktan başka çare yok. Bir vampir avcısı olan Baron Vordenburg’un dediği gibi, “canlıların kanına duyduğu korkunç şehvet” dolayısıyla “vampirlerin tabiatında çoğalmak, sayılarını artırmak vardır”.[5] Yani vampir, Komünist Manifesto’daki ifadeyle, “kendi suretinde bir dünya yaratmaya” mahkûmdur. O dünya da koskoca bir mezarlıktır. Vampir bu nedenle muhakkak durdurulmalıdır. Çünkü o, istese de istemese de “hiç durmadan, bizi korkuyla dolduran o Ölü Olmayanlardan yaratmayı sürdürecek”, yıkıma ve felakete yol açmaya devam edecektir.[6]
Ancak tüm gücüne karşın vampir sermaye yenilmez değildir. Vampir avcısı Profesör Van Helsing, Kont Dracula’yı ortadan kaldırmak için biraraya gelen genç yoldaşlarına, “Nosferatu, arı gibi, bir kez soktuğu için ölmez. Yalnızca daha da güçlenir ve güçlendiği için kötülük yapacak daha çok gücü olur” der. Ancak vampire karşı mücadelede kararlı olanlar vampir karşısında bütünüyle savunmasız da değildir. “Ama biz de güçsüz değiliz” diye konuşur yaşlı profesör, “yanımızda birliğin gücü var –vampir cinsinden esirgenmiş bir güce, bilimin kaynaklarına sahibiz, hareket etme ve düşünme özgürlüğüne sahibiz, günün ve gecenin saatleri eşit olarak bizim. Aslında, güçlerimiz büyüdükçe dizginsizleşiyor ve biz de onları kullanmakta özgürüz. Bir amaca adanmış özverimiz ve ulaşılacak, bencil olmayan bir son var.”[7]
Not: Bu satırların yazıldığı sırada Yunanistan tarihinin en büyük demiryolu kazasına dair haberler geliyordu. Onlarca kişinin öldüğü “kaza”, son yirmi yılda kademe kademe özelleştirilen demiryollarında yolcu güvenliğinin sermaye açısından gözardı edilebilir bir maliyet kalemine indirgenmiş olmasının eseri. Demiryolu işçileri sendikası daha yirmi gün önce kamuoyunu yaklaşan felaket hakkında uyarmış, sermayenin felaket sonrasında timsah gözyaşları dökmesine izin vermemeye çağırmıştı. Sermaye onu gömemediğimiz için tüm dünyada mezarımızı kazıyor…
[1] Aktaran Ian Angus, Facing the Anthropocene Fossil Capitalism and the Crisis of the Earth System, Monthly Review Press, New York, 2016, s. 126.
[2] Annalee Lewitz, Pretend We Are Dead Capitalist Monsters in American Pop Culture, Duke University Press, Londra, 2006, s. 22.
[3] Rosa Luxemburg, “Junius Broşürü: Alman Sosyal Demokrasisi’nin Bunalımı”, Rosa Luxemburg Kitabı Seçme Yazılar içinde, der. Peter Hudis – Kevin B. Anderson, çev. Tunç Tayanç, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013, s. 478.
[4] “The Tragedy of the Worker: Towards the Proletarocene”, https://salvage.zone/editorials/the-tragedy-of-the-worker-towards-the-proletarocene/
[5] Sheridan Le Fanu, Carmilla, çev. Yiğit Yavuz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018, s. 100-1.
[6] Bram Stoker, Dracula, çev. Zeynep Bilge, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s. 293.
[7] Stoker, age, s. 323, 325.
“Deprem Komünizmi”
Yirminci yüzyılın edebi klasiklerinden sayılan William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanı (1954), onları taşıyan bir uçağın düşmesi sonucu Pasifik Adası’nda bir adada mahsur kalan bir grup çocuğun serüvenini aktarır. Kendilerini bir anda cennetvari ıssız bir adada bulan bu iyi eğitim almış çocuklar, önceleri ortak işlerini yürütmek adına ortaklaşa bir düzen kurmayı deneseler de zamanla saldırgan-rekabetçi eğilimler sergilemeye başlayıp rakip “kabilelere” bölünürler. Çocuklar bir savaş gemisi tarafından kurtarıldığındaysa adanın büyük bir bölümü alevlere teslim olmuş, çocuklar birbirlerini yakalamak için av partileri düzenlemeye, birbirlerini katletmeye başlamıştır. Romanın sonunda birbirleriyle savaş halinde olan “güneşten kararmış, karınları, küçük vahşilerin karnı gibi şişmiş” çocukları yanmakta olan adadan kurtaran geminin kaptanı, onların “barbarlığa yuvarlanışına” hayıflanır adeta: “Ben de sanırdım ki, bir yığın Britanyalı çocuk… Hepiniz Britanyalısınız, değil mi? Sanırdım ki, bundan daha iyi idare edebilirlerdi durumu”.[1]
Sineklerin Tanrısı’nın bir felaket sonucu medeniyetten ayrı düşmüş çocukların hızla barbarlığa yuvarlanışına dair hikâyesi, insanların kooperasyon ve kendi kendilerini yönetme yetilerine dair karamsarlık ve sinizmin en güçlü ve “gerçekçi” bulunan anlatılarından biridir. Oysa romanın yazılışından on yıl sonra bir grup çocuk bu kez gerçekten ıssız bir adaya düştüğünde olaylar Sineklerin Tanrısı’ndan bambaşka bir istikamette gelişir. 1965 yılında altı çocuk bir deniz kazası sonucunda Pasifik Denizi’nde bulunan Tonga ada grubunun güneyindeki küçük Ata adasında, 15 ay boyunca mahsur kalır. Bu zaman zarfında çocuklar, daha sonra onları kurtaran geminin kaptanı Peter Warner’ın deyimiyle “küçük bir komün” kurarlar. Çocuklar yağmur suyunu depolamak için ağaç gövdelerini oyar, bir meyve bahçesi oluşturur, basit bir jimnastik alanı, hatta bir de badminton sahası yapar. Kazazede çocuklar bahçede, ortak mutfakta ve diğer işlerde sırayla çalışıyorlardı. Bazen kavga da ediyor ama oluşan tartışmaları hep beraber çözüyorlardı. Balık tutuyor, müzik aletleri yapıyor, aralarından biri hastalandığında ona bakıyorlardı.[2]
Velhasıl kelam bir grup çocuk medeniyetle herhangi bir bağı olmayan gerçekten ıssız bir adaya düştüğünde birbirinin kurdu kesilmemiş, “Sineklerin Tanrısına” kurban etmek üzere birbirini avlar hale gelmemiş, tersine uyum, işbirliği, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma temelinde bir örgütlenmeye gitmiştir. Bugün Ata adasının çocukları hatırlanmıyor. Golding’in “herkesin herkese karşı savaşında altta kalanın canı çıksıncı” kurgusu ise bir klasik addediliyor ve çeşitli yollarla popüler imgelemi etkilemeye devam ediyor. Onun ruhu uluslararası bir “hit” olan Survivor programında dönüşerek yaşamaya devam ediyor.
Ata adasında geçen gerçek “Sineklerin Tanrısı” hikâyesinin “kıssadan hissesi” aşikâr aslında: Bir felaket sonrasında insanların postapokaliptik Mad Max filmlerinin o herkesin herkese karşı amansız ve acımasız mücadelesinden ibaret “doğal” hallerine geri döneceği varsayımı, burjuvazinin kendi suretinde yarattığı mevcut “medeniyetin” insanlığın “doğasına” dair karanlık bir fantezisinden ibaret.
Aslında eşitsizlikleri, tahakküm ilişkilerini görünür hale getiren, onları adeta teşhir eden felaketler mevcut olandan kopuşu gündeme getirebilen birer kırılma noktasıdır. Felaketle birlikte siyasal ve toplumsal iktidar yapıları bir an için dahi olsa kırılarak işlemez hale gelir. Rebecca Solnit’e göre, sanılanın aksine, bir felaket sonucunda hâkim toplumsal düzen geçici olarak çöktüğü ya da ciddi anlamda zaafa uğradığında karşılıklı yardımlaşma, işbirliği ve dayanışma temelli “felaket toplulukları” ortaya çıkar. Bunlar, Ata adasındaki gibi, kapitalist toplumsal nizamın o güne dek bastırdığı dayanışmacı kapasitelerin beklenmedik bir biçimde açığa çıkmasına neden olur. Hâkim yaşama biçimi şu ya da bu nedenle kısmen de olsa askıya alındığında insanlar bireyciliği, edilgenliği ve rekabetçiliği esas alıp teşvik eden kural ve pratikleri ihlal edebileceklerini görürler.
Solnit, “korkunç olsa da felaket bazen cennete açılan bir arka kapıdır” diye yazar.[3] Gerçekten de felaket, düne kadar yok sayılmış ütopik enerjilerin açığa çıkmasına pekâlâ vesile olabilir. Hem unutmayalım, kıyamet çok eskilerden beri, dünyanın tersine döndüğü bir kurtuluş umudunu güdeme getirir. Deprem bölgesinde onca yıkım ve acının ortasında yeşeren dayanışmacı pratikler bunun son örneği.
Kimileri bu dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma seferberliğini haklı olarak “deprem komünizmi” olarak adlandırıyor. Mesela Ali Ergin Demirhan şöyle yazıyor: “Deprem bölgesinde mülkiyet ve piyasa ortadan kalkmıştır, para hükmünü yitirmiştir ancak hayat sürmektedir. İnsanların peşinde olduğu şey de mülkiyet, para ya da piyasa değil barınma hakkı, beslenme hakkı, enerji hakkı, sağlık hakkı, iletişim hakkı, eğitim hakkı, ulaşım hakkı gibi temel toplumsal haklarının ihtiyaçları doğrultusunda karşılanmasıdır. Devletin enkaz altında bıraktığı halkı yaşatmak üzere harekete geçen toplumsal seferberlik ise ‘herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacına göre’ ilkesi ile işlemektedir. İşte bu ilke komünizmin en sade tanımıdır.”[4]
Levent Dölek’in isabetle vurguladığı üzere deprem koşulların da zorunluluğun dayatmasıyla oluşmuş “bu komünist ilişkiler kalıcı ve istikrarlı değil” elbette. “Kapitalizm ve sermaye deprem bölgesinde geçici bir süreliğine hâkim ilişki tarzı olmaktan çıktığı halde deprem bölgesinin sınırlarından başlayan büyük bir kapitalist kuşatma var.”[5] Deprem komünizmini hayata geçiren “felaket toplulukları” son derece kırılgan ve kendini toparlayan iktidarın her türden saldırısına açık.
Felaket anında geçerli olmuş ilişki ve pratiklerin felaket sonrasının “yeni normaline” de taşınabilmesi kolay iş değil elbette. Kriz anında karşılıklı yardımlaşma temelinde sermaye ve devletten kurtarılmış alanlar yaratmak kritik önemde olsa da sermaye güçleriyle merkezi düzeyde girişilecek ve güçler dengesinde niteliksel dönüşümlere yol açacak muharebeler yaşanmadığı sürece bu alanlar geçici ve kısmi kalmaya mahkûm.
Yine de karşı karşıya olunan güçlükler ne olursa olsun fiili “deprem komünizmi”, yani deprem sonrasında açığa çıkan büyük toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma hareketi, ülkenin siyasal iklimini bütünüyle değiştirmiş, iktidarı hayli zor durumda bırakmıştır. “Deprem komünizmi” siyasal güçler dengesinde daha düne kadar tahmin edilmesi mümkün olmayan, ana akım muhalefetin kendi başına asla başaramayacağı bir etkide bulunmuştur. Tam da bu nedenle bu toplumsal seferberliği tüm güçlüklere karşın daha da büyüterek derinleştirmek, onu kurucu bir kolektif iradeyle donatmak hepimizin görevi olmalı.
[1] William Golding, Sineklerin Tanrısı, çev. Mina Urgan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020, s. 247.
[2] Rutger Bregman, Humankind A Hopeful History, Bloomsbury Publishing, Londra, 2020, s. 35-56.
[3] Rebecca Solnit, A Paradise Built in Hell The Extraordinary Communities That Arise in Disaster, Viking, New York, 2009, s. 3.
[4] Ali Ergin Demirhan, “Hatay’dan deprem notları (2): Koordinasyon krizi ve deprem komünizmi”, https://sendika.org/2023/02/hataydan-deprem-notlari-2-koordinasyon-krizi-ve-deprem-komunizmi-677617/
[5] Levent Dölek, “Deprem Komünizmi”, https://gercekgazetesi1.net/politika/deprem-komunizmi
“Nefret Etmeliyiz”
Aşikâr olanı tekrar ederek başlayalım: Hatay merkezli 6.4 büyüklüğündeki depremin ardından işçilerinin fabrikadan çıkmasına izin vermeyen Antepli sanayicilerle Hatay’da 138 saat kaldığı enkaz altından kurtarıldıktan hemen sonra “param yok, ne olur beni özel hastaneye götürmeyin” diyen Emine Hanım tabii ki aynı gemide değil. Felaketin hemen ardından hisseleri tavan yapan çimento ve inşaat firmalarının sahipleriyle enkaz altında kalanları kurtarmak için canları pahasına didinen maden işçileri “tek yürek” olmuş değil.
Aksi yöndeki tüm laf kalabalığına karşın deprem gibi felaketler mevcut eşitsizlik ve hiyerarşileri ortadan kaldırmak bir yana bunları daha da pekiştirir. Naomi Klein bu hususta şöyle yazıyor: “Köklü adaletsizliklerin genelde ırksal fay hatlarını takip ettiği son derece eşitsiz toplumlarda felaketler, bizleri pofuduk bir insanlık ailesinde birleştirmez. Evvelden var olan ayrımları alır ve onları daha da derinleştirir, böylece felaketten önce zaten çokça sıkıştırılmış olan insanlar felaket sırasında ve sonrasında ekstra acı dozuna tabi tutulur.”[1]
Felaket karşısında “aynı gemide olduğumuz” iddiası koftur. Gemi aynı olsa da hepimizin o felakete sürüklenen gemideki yeri ve dolayısıyla yolculuğu sağ salim tamamlama ihtimali bambaşkadır. Kapitalizmde felaket karşısında kaynaklar, “Titanik paradigmasına” göre, yani “Titanik’teki tahliye sandalları gibi” örgütlenmiştir. Mike Davis bu hususta şöyle yazıyor: “Şirketin katı tutumu nedeniyle birinci sınıf yolcuların bir kısmı, hatta mürettebatın bir kısmı boğularak hayatını kaybedecektir; üçüncü sınıfta yolculuk eden yoksullarınsa tek bir cankurtaran sandalları bile olmayacak, bu yüzden hepsi buz gibi sularda yüzerek hayatlarını kurtarmaya çalışmaktan başka bir şansa sahip olamayacaklardır.”[2]
Ancak felaketin sadece yıkıcı sonuçları eşitsiz dağılmakla kalmaz, yıkım aynı zamanda sermaye için bir fırsattır da. 1999 depremi inşaat odaklı bir sermaye birikimin rejiminin nasıl müşevviki olduysa şimdi de inşaat ve müteahhitlik firmaları depremin yarattığı yıkımın üzerine açılacak ihalelerden pay kapmak için yarışıyor. Canlı yayınlanan sadaka ayinlerinde döktükleri timsah gözyaşlarına bakmayın. Timsah gözyaşları malum, timsahın kurbanını yerken gözünün sulanmasından ibarettir.
Marx Kapital’de, “toplumdan gelen bir zorlama olmadığı sürece, sermaye, işçinin sağlığına ve ömrünün uzunluk veya kısalığına karşı kayıtsızdır” diye yazıyordu. Ona göre emekçilerin hayatını yıkım getiren büyük küçük felaketler karşısında sermayenin tutumu açıktı: “İşçinin beden ve ruhça bozulduğu, zamansız öldüğü, aşırı çalışma işkencesi altında kıvrandığı yolundaki yakınmaya onun cevabı şudur: Bu acılar keyfimizi (kârımızı) artırdığına göre, niye bizi dertlendirsin?”
“Bırakınız yapsınlara” (laissez- faire) “bırakınız ölsünlerin” (laissez-mourir), yani nüfusun bir bölümünü ölüme terketme, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bırakma gücünün eşlik etmesi, bilhassa neoliberal kapitalizmin adabından. Türkiye’de yirmi küsür yılı geride bırakmış siyasal iktidar bu “adabı” adeta bir yönetim tekniği haline getirmiş, açıkça imhacı bir eğilimi temsil eder hale gelmiştir. İktidara içkin bu yıkıcılığın teşhirine, iktidarın felakete yol açan koşulların oluşumundaki sorumluluğunun hatırlatılmasına dönük her girişimin adeta bir öfke nöbetiyle, açık bir nefretle, küfürlerle karşılanmasının nedeni de bu.
Bu öfkeye hakkettiği öfkeyle, nefrete hakkettiği nefretle karşılık verilmesi zorunlu. Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı’nda burjuvazinin “sınıf politikacılarına” karşı duyulan “soylu bir proleter kinin”, emekçiler için gerçekte “bilgeliğin başlangıcı” olduğunu vurguluyordu. Elbette sadece bir başlangıç ama kaçınılmaz bir ilk adım. Çünkü aşağılananlar, hor görülenler, ölüleri üzerinde tepinilenler ancak mukabil nefretle doğrulabilir, ayakları üzerinde durabilirler.
Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda burjuvazinin sosyal cinayet düzenini teşhir ederken “bugünkü toplumumuzda işçi, ancak burjuvaziye karşı nefret duyarak ve ona karşı çıkarak insanlığını kurtarabilir” diye yazarken tam da bu hususu vurgular. Engels için nefret, “işçiyi amacına yaklaştıran tek doğru yol”dur. Nefret, emekçilerin saygınlıklarını yeniden elde etmeleri, kendi kaderlerine egemen olabilmeleri için zaruri bir duygudur. Emekçilerin “özgür kişiler gibi düşünmeleri ve hissetmeleri”nin yolu, “ancak kendilerini ezen, onları bu duruma sokan ve makinelerin düzeyine düşüren bu düzene karşı besledikleri nefretleri”dir.
Bu elbette bir “sınıf nefreti” olmalıdır. Üzerimizde hâkimiyet kuran, emeğimizi ve bedenlerimizi tahrip eden bir toplumsal güce yöneltilen bir nefret. Bu nefretin kör bir öfkeye yönelmemesi, hedefinden saparak yozlaşmaması için elbette örgütlülükle ve stratejiyle donanması zaruri. Ancak bu düzenin bitimsiz zorbalık ve barbarlığı karşısında radikal ve “yapısal” bir nefreti örgütlemek ilk adım olmalı. Üzülmek kadar öfkelenmek, yas tutmak kadar kin tutmak da elzem. China Miéville’in dediği gibi, “Bizleri tüketen, solduran ve öldüren bu nefret dolu, nefret yayan ve nefret tellallığı yapan zulüm sisteminden nefret etmeliyiz”.[3]
[1] Naomi Klein, On Fire The (Burning) Case for a Green New Deal, Simon & Schuster, New York, 2019, s. 183.
[2] Mike Davis, Kuş Gribi Kapımızdaki Canavar, çev. Aykut Tunç Kılıç – Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2007, s. 193-4.
[3] China Miéville, “Communism, the Manifesto, and Hate”, https://salvage.zone/communism-the-manifesto-and-hate/
Vampir sermaye ve bir fırsat olarak felaket
AKP’nin Merkez Yönetim Kurulu önceki gün deprem konulu altı saat süren bir toplantı gerçekleştirmiş. Erdoğan’ın depremin ilk gününde yaşanan “aksaklıklar” nedeniyle parti kurmaylarına “sert uyarılar” yaptığının belirtildiği toplantıya Kalyon İnşaat’ın sahibi Cemal Kalyoncu da katılmış. Cumhuriyet gazetesinde Selda Güneysu imzasıyla yayımlanan habere göre Erdoğan, Kalyoncu’ya, “deprem bölgesindeki konteyner kent ve konutların inşasında aktif rol alması gerektiğini” söylemiş.
Devlet formunu almış bu parti-şirket, deprem sonrasının ilk şaşkınlığını üzerinden atarak teyakkuza geçmiş durumda. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un ifadesiyle "Cumhuriyet tarihimizin en büyük afet konutu seferberliğini başlatıp, 1 yıl içerisinde tamamlamayı” hedefliyor. Erdoğan da deprem bölgesinde inşaatların bir ay içerisinde başlanacağını defaten duyurdu.
Pelin Ülker’in DW’de çıkan haberine göre şehir planlama, inşaat, deprem ve jeoloji alanında çalışan uzmanlar deprem bölgesinde yeni inşa edilecek konutlarla ilgili sürecin fazla süratli işlediğine dair endişelerini aktarıyor. Bu hız, bölgede acele kamulaştırmaların yapılacağı ve Kamu İhale Kanunu’nun ihalelerin kapalı kapılar ardında yapılabilmesini sağlayan 21/b bendinin devreye gireceği anlamını taşıyor. Bu kapsamdaki ihalelerde ihale koşullarına, kime, nasıl ihale verildiğine ilişkin bilgiler kamuoyuyla paylaşılmıyor. Olası usulsüzlüklere dair şikâyet başvurusu imkânı da ortadan kalkıyor. Yani devlet formuna girmiş parti-şirketin elini bütünüyle serbest bırakıyor.
Kısacası deprem, son yirmi yılda iyiden iyiye semirmiş inşaat ve müteahhitlik firmalarına muazzam bir fırsat kapısı aralıyor. Pelin Ülker’in konu hakkında görüştüğü Özgür Orhangazi de aynı yorumu yapıyor ve bunu da yirmi küsür yıldır görülen ve belli sermaye gruplarına rant aktarmaya odaklanan politikalara dayandırıyor: “Bunun değişeceğine dair herhangi bir emare yok. Tam tersine bu kadar hızlı zamanda bu kadar konutu yeniden yapacağız demek, bunu daha da hızlandırarak bu felaket bölgesinde sürdüreceğiz anlamına geliyor”.
Devlet formuna bürünmüş parti-şirketin yaptıkları yapacaklarının teminatı. Ancak onun felaketi sermayenin belli sektörleri için bir fırsata dönüştürmeye ilişkin istidadı kapitalizmin adeta jenerik bir özelliği. İtalyan Komünist Partisi’nin kurucularından ve “sol komünist” hareketin tarihsel önderlerinden Amadeo Bordiga tam da bu hususu vurgulayan isimlerden biridir. Bordiga’ya göre kapitalizm, “felaket ve yıkıma olan yırtıcı bir iştaha” sahiptir, felakete adeta ihtiyaç duyar. Felaketin tahrip ettiği büyük yapılar, altyapılar, köprüler, yollar vs. hep “eski kristalleşmiş emeğin”, ölü emeğin ürünleridir. Bunlar inşa edilirken büyük kârlar elde edilir; ancak bu yapım süreci sadece bir kez gerçekleşir. Tabii bunlar yok edilip bir daha üretilmeleri gerekmezse… İşte felaket sermayeye bu imkânı sağlar. Felaket, “planlı eskitmenin” (bir ürünün belli bir süre sonra eskiyerek veya işlevsiz hale gelerek sınırlı bir kullanım ömrüne sahip olacak şekilde tasarlanmasının) işlevini kitlesel ölçekte görür adeta.
Felaketle birlikte “yok olan zenginlik geçmişe ait, çok eski emektir. Felaketin etkisini ortadan kaldırmak için devasa miktarda bugüne ait, yaşayan emeğe ihtiyaç vardır.” Böylece “modern sermayenin (…) ölü emeğin ürünlerinin olabildiğince kısa sürede kullanılmaz hale gelmesinde ve böylece canlı emekle, yani kâr ‘emebileceği’ tek emek tipiyle bunların yenilenmesinin dayatılmasında muazzam büyük çıkarı vardır. Bu nedenle sermaye, savaş çıktığında yedinci cennettedir ve felaket pratiğinde oldukça iyi eğitimlidir.” Bordiga’ya göre, “sermayenin, yaşayan emeği sömürebilmek için hâlâ yararlı olan ölü emeği yok etmesi gerekir. Genç kanı emmeyi sevdiğinden, cesetleri öldürür.” Yani “yaşayanlar üzerinde tahakküm kuran kapitalizm, aynı zamanda ölülerin de katilidir.”[1]
Bordiga’dan çok farklı teorik öncüllerine ve politik konumlanışına karşın, “risk toplumu, felaket toplumudur” diye yazan Ulrich Beck de benzer bir noktayı vurgular: “Kazananların bakış açısından modernleşmenin riskleri büyük çaplı iş demektir. Sanayi toplumu, yarattığı risklerin ekonomik sömürüsü üzerinden risk toplumunun tehlike durumlarını ve siyasi potansiyelini üretiyor.”[2]
Marx sermayeyi boş yere vampire benzetmez. “Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir”. Marx için vampirin kan iştahı, öncelikle sermayenin birikime dair doymak bilmezliğinin bir metaforudur. Sermaye gibi vampir de sınırsız büyümeye, egemenlik alanını sürekli genişletmeye yönelir. Sermaye kurbanlarına mütemadiyen yeni kurbanlar eklemeye adeta mahkûmdur. Hiçbir felaket onun bu iştahına sınır koyamaz.
Sermaye düzeni felaketi bir başka felaketle aşmakta, krizden fırsat çıkarmakta mahirdir. Sermayenin önüne çıkan her sınır onun için yeni bir başlangıç ve genişleme imkânıdır. Kapitalizmin krizler karşısındaki “yaratıcı” esnekliği, yeni pazarlar, yeni teknolojilerle felaketin ertelenmesi ya da sonuçları ancak daha sonraya ötelenebilen bir başka felaketle örtülmesi, bitimsiz bir felaketler silsilesine neden olur.
Vampir bu nedenle muhakkak durdurulmalıdır. Çünkü sermaye, Bram Stoker’ın Dracula için yazdığı gibi, istese de istemese de “hiç durmadan, bizi korkuyla dolduran o Ölü Olmayanlardan yaratmayı sürdürecek”tir. [3]
[1] Amadeo Bordiga, “Murder of the Dead”, https://www.marxists.org/archive/bordiga/works/1951/murder.htm
[2] Ulrich Beck, Risk Toplumu Başka Bir Modernliğe Doğru, çev. Kâzım Özdoğan - Bülent Doğan, İthaki Yayınları, İstanbul, 2011, s. 28.
[3] Bram Stoker, Dracula, çev. Zeynep Bilge, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s. 293.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Felaket ve “normale dönüş”
“Doğal” bir afet geleneksel olarak hayatın normal akışını kesintiye uğratan tekil bir olay olarak görülür. Felaketle felaket öncesi “normallik” arasında bir neden-sonuç ilişkisi olup olmadığı sorgulanmaz, felaketin yıkıcı etkilerinin etkin bir “afet yönetimi” ile izale edilerek hızla eski normalliğe geri dönüş hedeflenir. Bu yaklaşım böylece felaketi depolitize eder, felaket sonrası yardım ve yeniden inşa süreçlerini de esas olarak yine siyaset dışı teknik meseleler olarak görür.
Oysa bir “olay” olarak cereyan eden “ani” felaketle bir “süreç” ya da “koşullar” olarak deneyimlenen “ağır çekim” felaketler arasındaki sınır hiç de kesin değildir. Bir olay olarak felaketi, onu koşullayan ve yaratan felaketli koşullardan ayırmak mümkün değildir. Gelmekte olan felaketin sebep ve koşulları çoğu zaman doğal kabul edilen normalliğin bağrında şekillenir, normallik felaketi çağırır.
Olağanüstü bir felaket olarak depremin koşullarını yaratan “olağan” felaket, Türkiye’deki inşaat odaklı büyüme modelidir. Mesele tek adam rejiminin aşırı merkeziyetçiliğinin neden olduğu hantallıktan, liyakate, uzmanlığa ve bilimsel bilgiye değer verilmemesinin afet yönetimini felç etmesinden ibaret değildir. Sorun, bir zamanlar uluslararası platformlarda bir başarı öyküsü olarak alkışlanan ve inşaat sektörünün lokomotifi olduğu sermaye birikim rejimidir. Felaketin müsebbibi, insanların barınma ihtiyacının metalaştırılması ve inşaat ve müteahhitlik firmalarının sınır tanımaz rant iştahı temelinde oluşan bir “büyüme” anlayışıdır.
Karşı karşıya olduğumuz doğal bir afetten ziyade, Engels’in tabiriyle bir “sosyal cinayet”, hatta bir sosyal katliamdır. Engels sermaye düzeni için, “binlerce kişiyi yaşaması için gerekli olanlardan yoksun ve yaşayamayacağı koşullar altında bıraktığında (…) ve bu binlerce insanın yok olacağını bile bile bu koşullar içinde kalmalarına göz yumduğunda bir bireyin işleyebileceği cinayetten hiç de farklı olmayan bir cinayet işlemiş sayılır” diye yazıyordu. On binlerce insanı kendi tabutları olacak evlerde yaşamaya mecbur bırakan bu düzen, bu toplu kıyımın failidir.
Hemen hatırlatmalı: Felaket kapitalizmin işleyiş yasalarına içkindir. Kapitalist büyüme kontrol edemediği yıkıcı güçleri sürekli olarak açığa çıkartır. Bu yüzden sermaye, Marx ve Engels’in deyimiyle, “büyüler yaparak çağırdığı cehennem zebanilerine artık söz geçiremeyen büyücüden farksız bir duruma” düşer. Kapitalizm metalar üretmekle kalmaz, kendi varoluş koşullarını tahrip ederek düzenli olarak felaketler de üretir. Üretici güçlerin önünü daha fazla açtıkça yıkım güçlerini daha da ortaya salar. Kapitalizm bir üretim tarzı olduğu kadar bir yıkım tarzıdır da.
Marx kapitalizmin açığa çıkardığı o muazzam üretici güçlerin aynı zamanda devasa yıkıcı güçler olduğu, felaketin sermaye birikim süreçlerinin ayrılmaz parçası olduğu hususunda netti. Kapital’de, “kapitalist üretim, tekniği ve toplumsal üretim süreçlerinin birleşmesini, ancak, bütün zenginliğin iki kaynağını, toprağı ve işçiyi kurutarak ilerletir” diye yazar. Yani kapitalizm gerek doğayı gerekse insanları, yani tüm zenginlik kaynaklarını tahrip etmeye meyillidir. Ona göre burjuva çağında ilerleme ve büyüme, “nektarını ancak katlettiklerinin kafataslarından içen o iğrenç pagan putuna” benzer.
Neoliberalizm sermaye düzenine içkin bu yıkıcılığının önüne geçtiğimiz yüzyılda büyük mücadeleler sonucu dikilmiş çoğu engeli tarumar ederek kapitalizmin Engels’in andığı o cinai potansiyellerini dizginsiz bırakmıştır. Neoliberal piyasacılıkla devletçi otoriterizmin nevi şahsına münhasır bir melezlenmesi sayılabilecek Türkiye’deki rejim de sermaye düzenine içkin bu yıkıcı potansiyelleri (iş cinayetlerinden yaygın eko-kırıma) en uç noktasına kadar taşıyan bir mizaca sahip. Potansiyel felaketlerin koşullarını aktif bir biçimde üreten, felaketi ancak bir başka felakete davetiye çıkartacak şekilde öteleyen, felaketi siyasal/ekonomik güç ve olanaklarını artırmak için fırsata dönüştürmeye meyilli iktidar, “felaket kapitalizminin” tam teşekküllü bir temsilcisi.
Bu iktidar, adeta tabiatı icabı, “olağanüstü” felaketi otoriterizm, yoksulluk ve eşitsizlik gibi “olağan felaketlerin” yenilenmesi ve pekiştirilmesi için bir fırsat olarak kullanmaya eğilimlidir. Muktedirlerin deprem sonrasında daha insanlar enkaz altındayken bir “inşaat seferberliğinden” bahsetmelerinin nedeni budur. Amaç evsiz kalmış insanların barınma ihtiyaçlarını karşılamak değil, felaketi bir yeni birikim olanağı olarak fırsata çevirmektir. Tam da bu nedenle felaketin bir mücadele alanı olarak düşünülmesi, felaket karşısında eski “normale” dönüşü değil, bir olağanüstü halin karşısına başka bir olağanüstü hali koyan bir toplumsal seferberliği gündeme getirmek anlamını taşımalıdır.
Deprem sonrasında açığa çıkan toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma seferberliği, iktidarın sadece ihmal ve kifayetsizliklerini değil, aynı zamanda onun şu son yirmi yılda alamet-i farikası olmuş büyüme modelinin sorgulanmasını da gündeme getirme potansiyelini taşımaktadır. Dahası bu yardımlaşma faaliyetlerinin yarattığı enerjinin bu toplu cinayetin sorumlularından hesap sorulması ve yeniden inşanın inşaat ve müteahhitlik firmalarının değil de emekçi halkın çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmesi için verilecek mücadelelere sirayet etmesi kaçınılmazdır. Dayanışma ve yardım inisiyatiflerinin yarattığı toplumsal teyakkuz bu nedenle iktidar açısından (hele hele seçimler bu kadar yakınken) büyük bir tehdittir. İktidardakiler bu tehdidi bertaraf etmek için her türlü yola başvurmak eğiliminde olacaktır. HDP’nin yürüttüğü yardım çalışmaları çerçevesinde Pazarcık’ta bulunan kriz koordinasyon merkezine ilçe kaymakamlığı tarafından el konulması, gelmesi muhtemel karşı saldırının bir örneğidir.
İlk günlerin şaşkınlığını üzerinden atan iktidarın karşı hamlelerine hazırlıklı olmalı, açığa çıkan toplumsal öfkenin yatıştırılması çabalarına set çekmeliyiz. Felaketin nedeni olmuş eski normale dönüş artık mümkün değil. Kaldırılması gereken esas enkaz, o normalin enkazıdır.
Deprem ve “halkın şok doktrini”
19 Eylül 1985’te, yerel saatle 07.17’de Mexico City, merkez üssü şehre 350 km. mesafede olan 8 şiddetinde bir depremle sarsılır. Şehrin büyük bir bölümünde çok ciddi bir hasara neden olan deprem sonucunda kaç kişinin hayatını kaybettiği bugün dahi tartışma konusudur. Resmi rakamlar beş bini aşkın kişinin öldüğü yönündeyken çeşitli yurttaş inisiyatiflerinin verileri bu sayıyı 30.000’e kadar yükseltmektedir.
Ölü sayısının tartışmalı olmasının nedeni, Meksika hükümetinin deprem sonrasında aldığı tutumla alakalıdır. Hükümet depremin hemen ardından ülkede bir yayın yasağı getirir. Deprem sonrasında hükümete bağlı kurtarma ve yardım kuruluşlarının afet bölgesine erişimi çok yavaş gerçekleşir. Üstelik hükümet yurtdışından gelen yardımların önüne geçer. Kurtarma ve yardım faaliyetinin ağırlıklı bölümü halkın oluşturduğu inisiyatif ve örgütlenmeler aracılığıyla gerçekleşir.
Depremin hemen ardından sermaye ve devlet, gecekondu mahallelerinde neticede yoksulların yerinden edilmesi anlamına gelecek bir kentsel yenilenme ve dönüşüm programı başlatır. Ancak gecekondu mahalleleri, özellikle de belli bir mücadele ve özörgütlenme geleneği olan mahalleler, sadece deprem sonrası yardım faaliyetlerini örgütlemekle kalmaz, bu planlara karşı da başarıyla direnir. Halkın yeniden inşa faaliyetinin aktif bir bileşeni olması, demokratik ve halkçı bir yeniden inşa sürecinin işletilmesi için büyük bir mücadele yürütülür.
Bu mücadeleleri incelemiş Harry Cleaver’ın ifadesiyle, “Mexico City’nin çok sayıda yoksul gecekondu mahallesinde yeryüzünün hareketlenmesi, binalardaki tahribatı ve siyasal iktidar yapılarında oluşan çatlakları baskıcı toplumsal ilişkilerden sıyrılmak ve yaşam koşullarını geliştirmek için kullanan halk hareketlerini ateşledi. (…) Depremin yarattığı tehlikeler kadar ortaya çıkan yeni olanaklar da muazzam ölçüde karmaşıktı.”[1]
Aslında her felaket, toplumsal ve siyasal güç ilişkilerinde bir kırılmayı gündeme getiren bir mücadele alanıdır. Dean Spade’in dediği gibi, “felaketler siyasal programlar arasındaki rekabette, çok şeyin kaybedilip kazanabileceği merkezi momentlerdir.”[2] Felaket, Naomi Klein’ın Porto Riko’yu 2017 yılının sonbaharında vuran “Maria” kasırgasının ardından yazdığı gibi bir “ütopyalar mücadelesini” kışkırtır. Bu “ütopyalardan” biri, özelleştirmeler ve deregülasyon yoluyla Porto Riko’yu “Karayiplerin Hong Kong’una” çevirecek bir distopyadır aslında. Diğeriyse gıda ve enerji egemenliğini, kamusal sağlık ve eğitim hakkını esas alan, ABD sömürgeciliğini karşısına alan bir ütopya. “Cennet” için verilen mücadele, felaketin müsebbibi olduğu cehennemde cereyan edecektir.[3]
Felaketler iktidar ve sermayenin gücünü pekiştirebileceği gibi, onların gücüne karşı potansiyel direnişin açığa çıkabileceği zeminleri de yaratabilir. Felaketin normalliği kısa devreye uğratması, kısa bir süre için, daha önce bastırılmış direniş potansiyellerinin açığa çıktığı, daha önce düşünülemez olanın düşünülebilir hale geldiği koşullara yol açar. Bu kısa aralığın değerlendirilmesi, inisiyatifin muktedirlere bırakılmaması hayati önemdedir. Çünkü egemen sınıf için felaketi fırsata çevirecek “şok doktrini” hazırdır, ilk bocalamanın hemen ardından devreye sokulacaktır.
“Şok doktrini”, yani felaketin travmatik etkisinin “normalde” gerçekleştirilmesi mümkün olmayacak değişiklikleri gündeme getirmek için bir fırsata dönüştürülmesi devlet ve sermayenin oldukça mahir olduğu bir alan. OHAL ilanı ve belki de önümüzdeki günlerde seçimin ertelenmesi, saray rejiminin deprem felaketini bir şok doktriniyle karşılamaya hazır olduğunu gösteriyor. Felaketi siyasal güç ilişkilerini kendi lehine değiştirecek radikal adımları atmak için bir fırsata dönüştürmek bu iktidarın zaten deneyimli olduğu bir husus.
Ancak bu tekel pekâlâ kırılabilir, felaket toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri pekiştirmek ya da iktidarın gücünü artırmak için değil, dayanışma, eşitlik ve özgürlüğü güçlendirmek, güçler dengesini aşağıdakiler lehine değiştirmek için bir olanağa dönüştürülebilir. Felaketin yarattığı şok daha önce düşünülemez olanı düşünmeyi mümkün kılıyorsa bunun ille sağa doğru bir radikalleşme anlamını taşıması gerekmiyor. Solun da tıpkı neoliberal sağ gibi kendine has bir “şok doktrini” olması gerektiğini savunan Graham Jones, tepkisel seferberliklerin ötesine geçmek için “solu şoklara hazırlık etrafında hizalayabilir ve böyle anlarda hızlı, geri döndürülemez değişimler gerçekleştirebiliriz” diye yazıyor.[4]
Halkın deprem sonrasında sergilediği teyakkuz, ortaya koyduğu o muazzam dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma seferberliği bu yönde çok ciddi imkânların olduğunu gösteriyor. Siyasal iktidar da zaten deprem sonrasında oluşan bu toplumsal dayanışma seferberliğinin kendisini siyaseten sıkıştıracağını, hareket alanını daraltıp savunmada kalmaya zorlayacağını biliyor. O nedenle de bu dayanışmacı mobilizasyonu zapturapt altına almanın yollarını arıyor.
Felaketin ortasında biz istesek de istemesek de bir mücadele şekilleniyor. İktidar bizi, felaketin bizzat nedeni olmuş o eski normale geri taşımak istiyor, her şeyin yıkıldığı bir anda hiçbir şey değişmesin istiyor. Bu yüzden bugün muktedirlerin şok doktrinine karşı halkın şok doktriniyle çıkmak hepimiz için kelimenin gerçek anlamıyla yaşamsal bir görev.
[1] Harry Cleaver, “The uses of an earthquake”, https://libcom.org/library/uses-of-earthquake-cleaver
[2] Dean Spade, Mutual Aid Building Solidarity During This Crisis(and the Next), Verso, Londra, 2022, s. 30.
[3] Naomi Klein, The Battle for Paradise Puerto Rico Takes on Disaster Capitalists, Haymarket Books, Chicago, 2018.
[4] Graham Jones, The Shock Doctrine of the Left, Polity Press, Cambridge, 2018, s.12-3.
Depremin “güvenlikleştirilmesi”: Mad Max ve ahlaki panik
“Çoktan unutulmuş nedenler yüzünden, iki güçlü kabile savaşa tutuştu. Yarattıkları cehennem hepsini birden yuttu. Yakıt olmadan onlar bir hiçti. Kumdan kaleler yapmışlardı. Gürleyen makineler tekledi ve durdu. Dünyaları çöktü. Kentler infilak etti. Bir yağma kasırgası, bir korku fırtınası. İnsanlar birbirlerini yemeye başladı. Yollar ise dehşetli bir kâbustu. Yalnızca artıkları toplayacak kadar hareketli ve yağmalayacak kadar vahşi olanlar hayatta kalabiliyordu. Çeteler otobanları ele geçirdi. Bir depo dolusu benzin için savaşmaya hazırdılar. İşte bu çürüyüş girdabında sıradan insanlar ezildiler.”
Mad Max serisinin ikincisi olan The Road Warrior (Yol Savaşçısı-1981), bu sözlerle başlar. İlki bundan otuz iki sene önce çekilen film, büyük bir felaket sonrasında hâkim olabilecek dehşetli sosyal parçalanma hakkında tahayyül dünyamızı öyle etkilemiştir ki “Mad Max” tabiri günümüzde toplumsal yıkım ve kaos için kullanılan bir kısaltmaya dönüşmüştür adeta. Bir felaket durumunda tıpkı Mad Max filmlerinde olduğu gibi, “insanın insanın kurduna dönüşeceğine”, toplumsal yaşayışın “herkesin herkese karşı savaşı” halini alarak hızla çözüleceğine dair beylik kanaat adeta bir klişe haline gelmiştir.
Fatih Altaylı deprem üzerine yazdığı ve “Sanki Mad Max filmi” başlığını koyduğu yazıda aynı klişeye başvuruyor: “Depremin ardından, depremin vurduğu illerde müthiş kaotik bir ortam oluşmuş vaziyette. Ciddi güvenlik sorunları herkes tarafından aktarılıyor. Kentlerde güvenlik yok. Polis jandarma sayısı yetersiz.Yağmalar soygunlar gırla. Suriyelilerin tavırlarından, yaptıklarından çok ciddi şikayetler geliyor. Sınır güvenliği bir kez daha tamamen ortadan kalkmış vaziyette. Kim giriyor, kim çıkıyor belirsiz. Havalimanlarında güvenlik yok. Uçağa binen kim, inen kim belli değil. Aynı şey bölgeden depremzedeleri tahliye etmek, kalabilecekleri yerlere götürmek üzere giden otobüsler için geçerli. Kim iniyor, kim biniyor bilinmiyor. Yardım araçlarının yollarda çevrilip soyulması bir yana, ölü soyucular türedi. Tam anlamıyla bir ‘post apokaliptik’ yani kıyamet sonrası görüntüler anlatılıyor, aktarılıyor.”
Altaylı çizdiği mahşeri manzaranın bu büyük felaket sonrasında bir “ahlaki panik” yaratmaya dönük çabanın bir parçası olduğunu bal gibi biliyor. Felaketi bir “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlamaya dönük bu girişimin siyasal işlevini biraz aşağıda ele alacağım. Ancak önce, Altaylı’nın iştahla harladığı ve basbayağı ideolojik bir muhtevaya sahip o klişenin arka planına kısaca da olsa bakalım.
Mad Max klişesine göre, devletin sınırlarını çizdiği normalliğin sarsıldığı, “yasa ve düzenin” bir an için dahi olsa ortadan kalktığı felaket zamanlarında, insanlar genelleşmiş bir sosyal yamyamlık olarak tasavvur edilen bir “doğal duruma” (yani “barbarlığa”) yuvarlanacaklardır. Hollandalı primatolog Frans de Waal, eleştirdiği bu yaygın yaklaşıma “cila kuramı” adını veriyor. Bu “kurama” göre insanlararası ilişkilerde görülen her türden dayanışma, karşılıklı yardımlaşma ve empati öğesi aslında varoluşumuz üzerindeki ince bir ciladan ibarettir. “İnsan iyiliği göstermelik bir şey, ahlak sevimsiz eğilimlerle dolu bir kazanın üzerindeki ince cila gibi görülmüştür.”[1] En ufak bir kriz anında bu cila dökülecek, insanların “özünde” varolduğu düşünülen “bencil doğa” kendisini hemen gösteriverecektir.
Cila kuramı, özellikle büyük felaketler zamanında akademiden ana akım medyaya hemen her köşede karşımıza çıkar. Mesela tarihçi Timothy Garton Ash, 2005 yılında New Orleans şehrini yerle bir eden Katrina kasırgasının hemen akabinde yazdığı ve “Medeniyetin İnce Cilası” başlığını taşıyan yazısında tam da bu temayı tekrar ediyordu. Ünlü tarihçi, Katrina kasırgası sonrasında ana akım medyada yer alan ve afetzede şehri kısa sürede katillerin, tecavüzcülerin ve yağmacıların eline düşmüş bir cehennem olarak tasvir eden haberlerden çok etkilenmiş olacak ki şöyle yazıyordu: “Organize, medeni yaşamın başlıca kopçalarını –gıda, barınak, içilebilir su, minimum kişisel güvenlik- sökün, sadece birkaç saat içerisinde Hobbesvari bir doğa durumuna, herkesin herkese karşı savaşına geri dönüveririz.” Ash’a göre Katrina Kasırgasından çıkartılacak “en büyük ders”, Bush yönetiminin insanı çileden çıkartan cinai beceriksizliği ya da yoksul siyahların nasıl kendi kaderlerine terkedildiği değil de “üzerine bastığımız medeniyet kabuğunun her zaman incecik olmasıydı.”[2]
Sonradan, kasırganın tarumar ettiği New Orleans’ı “sanki bir Mad Max filmi” gibi tasvir eden medya haberlerinin apaçık birer yalan olduğu açığa çıkacaktı. Kasırga, şehri “herkesin herkesin kurduna” dönüştüğü “sosyal-Darwinist” bir cehenneme filan dönüştürmemişti. Tersine yetkililer tarafından kendi kaderine terkedilen ahali birbirine yardıma koşmuş, şehirde karşılıklı kolektif yardımlaşma adına yaşamsal deneyimler ortaya çıkmıştı.
New Orleans’ta söz konusu olan bu kışkırtma bugün Türkiye’de deprem bölgesinde yaşanıyor. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak derdindeki depremzedeler “yağmacı” diye kriminalize ediliyor. Depremin mağduru olan mülteciler hedef gösteriliyor, saldırılara uğruyor. Sosyal medya mecralarında sistemli bir biçimde provokatif paylaşımlar yapılıyor, medya organlarında özellikle mültecilere dönük hepsi birer “nefret suçu” teşkil eden saldırgan yorumlar yapılıyor. “Cila kuramının” bütün klişeleri iştahla yaygınlaştırılıyor.
Oysa bir felaket sonrasında insanların Mad Max filmlerinin o herkesin herkese karşı amansız ve acımasız mücadelesinden ibaret “doğal” hallerine geri döneceği varsayımı, burjuvazinin kendi suretinde yarattığı mevcut “medeniyetin” insanlığın “doğasına” dair karanlık bir fantezisinden ibaret. Rebecca Solnit, 2009 tarihli A Paradise Built in Hell (Cehennemde İnşa Edilen Cennet) adlı çalışmasında tam da bu varsayımı sorgular. 20. yüzyılda yaşanan deprem, büyük yangın ve kasırga gibi bir dizi felakete “sıradan” insanların nasıl karşılık verdiğini ele alan kitabında, felaketin insan doğasının en “karanlık” yönlerini tetiklediği varsayımına meydan okur.
Solnit’e göre eşitsizlikleri, tahakküm ilişkilerini görünür hale getiren, onları adeta teşhir eden felaketler mevcut olandan kopuşu gündeme getirebilen birer kırılma noktasıdır. Felaketle birlikte siyasal ve toplumsal iktidar yapılarının bir an için dahi olsa kırılarak işlemez hale gelmesinin ardından insanlar bireyciliği, edilgenliği ve rekabetçiliği esas alıp teşvik eden kural ve pratikleri ihlal edebileceklerini görürler. Felaket ânında sadece korku, bencillik ve çıkarcılık hâkim olmaz. O güne kadar marjinalleştirilmiş dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma biçimleri de yıkıntılar arasında gün yüzüne çıkar:
“Bir deprem, bombalama ya da büyük fırtınanın ardından çoğu insan özgecidir; derhal kendileri ve etrafındakilerle, yani sevdikleri ve arkadaşlar kadar komşuları ve yabancılarla da ilgilenir, onlara yardım eder. Felaket zamanlarında bencil, paniğe kapılmış ya da vahşi insan imgesi gerçekçi değildir. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bombalamalardan seller, kasırgalar, depremler ve fırtınalara kadar felaket zamanlarındaki davranış biçimlerine dair gerçekleştirilen on yılların titiz sosyolojik incelemeleri, bu gerçeği ortaya koyuyor.”[3]
Aynı hususu, Humankind A Hopeful History (İnsanlık Ümitvar Bir Tarih) adlı çalışmasında Rutger Bregman da vurgular. “Otoriteler yaygın bir panik hali olacağını tahmin etmişlerdi. Yağmalamalar, ayaklanmalar. Böyle bir afet hiç şüphesiz insanların içindeki vahşiyi serbest bırakacak, onları herkesin herkese karşı yürüttüğü bir savaşa savuracaktı. Ancak neticede bunun tam tersinin doğru olduğu ortaya çıktı. Felaketler içimizdeki en iyi şeyleri açığa çıkarır. O sanki bizleri daha iyi halimize geri döndüren bir reset tuşuna basılması gibi bir sonuç yaratır.”[4] Bregman’a göre tarihsel kayıtlar, güncel araştırmalar Mad Max klişesinin tam tersine işaret eder: “Felaketler insanların en iyi yanlarını ortaya çıkartır. Bunca kesin kanıtla desteklenen ama kendinden emin bir şekilde yok sayılan başka bir sosyolojik bulgu bilmiyorum. Medya tarafından bize yedirilen manzara, felaket gerçekleştiğinde yaşananlarla istikrarlı bir biçimde ters düşer.”[5]
Cila kuramı da Mad Max klişesi de muktedirlerin bilinçli bir stratejisinin parçası aslında. Katrina sonrasında medyanın kışkırttığı “ahlaki panik”, felaketin “güvenlikleştirilmesine” neden olmuş ve Bush iktidarının afet yönetimindeki skandalların tartışılmasının önünde bir engele dönüşmüştü. Bizde kışkırtılan “ahlaki paniğin” de işlevi benzer. Felaketin güvenlikleştirilmesi, deprem sonrası oluşan büyük toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma dalgasını zapturapt altına almak, onu nihayetinde bastırıp kontrolü altına almak isteyen iktidarın elini güçlendiriyor. Güvensizliği ve korkuyu kışkırtarak deprem sonrasında oluşmuş toplumsal mobilizasyonu paralize etme işlevi görüyor. Dahası depremzedelerin bir bölümünü hedef haline getiren bu “ahlaki panik”, dikkatleri afet yönetimindeki cinai yanlışlardan uzaklaştırıyor.
Bunca kaybın ardından bu tuzağa düşme lüksümüz yok, olmamalı.
[1] Frans de Waal, Bonobo ve Ateist –Primatlar Arasında İnsanı Aramak, çev. Aslı Biçen, Metis Yayınları, İstanbul, 2014, s. 40.
[2] Timothy Garton Ash, “The thin veneer of civilization”, https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2005-sep-08-oe-gartonash8-story.html
[3] Rebecca Solnit, A Paradise Built in Hell The Extraordinary Communities That Arise in Disaster, Viking, New York, 2009, s. 2.
[4] Rutger Bregman, Humankind A Hopeful History, Bloomsbury Publishing, Londra, 2020, s. 241.
[5] Bregman, age, s. 21.
Felaket ve Karşılıklı Yardımlaşma
Maraş merkezli iki depremin ardından halkın adeta kendiliğinden teyakkuza geçmesi, büyük bir toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma seferberliğinin başlaması, şefçi rejimin hareket alanını daraltan, onun bu büyük afet hakkındaki söylem ve eylem tekelini daha baştan itibaren kıran bir işlev gördü, görüyor. İktidar tam da bu yüzden bu karşılıklı yardımlaşma dalgasını zapturapt altına alıp işlevsiz kılmaya, onun altını boşaltmaya çalışıyor.
Aslında toplumsal muhalefet hareketlerine kıyısından köşesinden de olsa bulaşmış herkesin malumu olduğu üzere, karşılıklı yardımlaşma her zaman toplumsal hareketlerin ayrılmaz bir parçası olagelmiştir. Bir grevle dayanışmak için para toplamaktan erkek şiddetine karşı sığınma mekânları oluşturmaya, pandemi sırasında insanlara dağıtılacak maskeler yapmaktan “kâğıtsız” göçmenler arasında sağlık taraması gerçekleştirmeye, toplumsal mücadeleleri farklı düzeylerde de olsa karşılıklı yardımlaşma pratikleri olmadan düşünmek mümkün değil.
Deprem sonrasında solun farklı renklerinin ve toplumsal muhalefet örgütlerinin dayanışma için hızla seferber olabilmesinin bir nedeni de bu deneyim elbette. Karşılıklı yardımlaşma pratiklerine dair “normal” zamanlarda toplumsal hareketler içerisinde elde edilen tecrübe, felaket zamanlarında hızlı ve etkili bir şekilde hareket edebilme kabiliyetini artırıyor.
Dean Spade, karşılıklı yardımlaşmanın ne anlama geldiğini şöyle tarif ediyor: “Karşılıklı yardım, birbirimizin hayatta kalma ihtiyaçlarını doğrudan desteklemek için toplumsal hareketler içerisinde yaptığımız, karşı karşıya kaldığımız krizlere yaşadığımız sistemin neden olduğunu ve bu krizlerin bu sistem tarafından daha da kötü bir hale getirildiğini ortaklaşa anlamımıza dayanan çalışmaları tanımlıyor.”[1]
Karşılıklı yardımlaşma girişimleri insanların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken bu yaşamsal ihtiyaçların mevcut toplumsal ilişkiler içerisinde neden karşılanmadığı sorusunu da gündeme getirir. Hayırseverlik ya da STK’cılıktan farklı olarak karşılıklı yardımlaşma girişimleri insanları seferber eder, dayanışmayı bir toplumsal hareket biçiminde örgütlemeye çalışır. Kurtarıcılara değil insanların kendi eylemine ve özörgütlülüğüne vurgu yapar, kolektif eylemi öne çıkartır. Rhiannon Firth, tam da bu doğrultuda, karşılıklı yardımlaşmanın kolektif düzeyde “bilinç yükseltmeye” dönük pedagojik boyutunun altını çizer. Ona göre karşılıklı yardımlaşma, hâkim siyasal ve toplumsal ilişkilerin yapısal bir eleştirisini gündeme getiren, toplumsal ilişkilerin mevcut olandan “başka” şekillerde de örgütlenebileceğini pratikte ortaya koyan “yüksek düzeyde politik” bir fenomendir.[2]
Felaket zamanında karşılıklı yardımlaşma daha da etkili hale gelir, belirleyici bir siyasal işlev üstlenir. Deprem ya da kasırga gibi büyük felaketlerin ardından karşılıklı yardımlaşma inisiyatifleri halkın yaşamını kendi elleriyle yeniden kurmasının kaldıracı haline gelir. Muktedirler bu girişimleri ya kriminalize edip zorla bastırmaya çalışır ya da onların altını boşaltmaya, onları STK’laştırarak ehlileştirmeye girişir. Bazen de felaketin bağrında söz konusu olabilen yağma, hırsızlık ve şiddet olaylarına ilişkin “moral panikler” yaratarak aşağıdan gelişen toplumsal enerjiyi paralize etmeye çalışır.
İçinde bulunduğumuz “felaket kapitalizmi” çağında karşılıklı yardımlaşma kritik bir dönüştürücü potansiyele sahip. Her gün farklı felaketli sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığımız çoklu krizler karşısında karşılıklı yardımlaşma, hayatta kalmanın ama aynı zamanda bizzat mevcut hayatı dönüştürmenin bir mecrası olarak öne çıkıyor. Dean Spade, bu hususta şöyle yazıyor: “Eğer olabildiğince çok insanla birlikte hayatta kalmak ve kısa ile uzun vadede kazanmak istiyorsak, felaket momentlerini insanlara yardım etmek ve aynı zamanda onları seferber etmek için kullanmak zorundayız. Karşılıklı yardımlaşma bunu yapmanın yolu.”[3]
Karşılıklı yardımlaşma pratiklerinin ortaya çıkmasının müsebbibi olan momentler gelip geçicidir elbette. Felaketin müsebbibi olduğu ilk şokun atlatılmasıyla tahakküm ve sömürü ilişkilerinde oluşmuş geçici çatlaklar hızla tamir edilecek, toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma pratikleri koopte edilerek ya da dağıtılarak “business as usual”a geri dönülecektir. Sistemin felaket anında aksaması, onun ıskartaya çıkartılması için bir imkân yaratsa da çoğu zaman sistemin yenilenerek güçlendirilmesi söz konusu olur. Felaketin bir an için teşhir ettiği tahakküm ve sömürü ilişkileri tadil edilerek pekiştirilir. 1999 Gölcük depreminin ardından büyük emeklerle oluşturulmuş gönüllü dayanışma ve işbirliği topluluklarının kolluk kuvvetlerinin yeniden iş başına gelmesi ve devletin “geri dönmesiyle” nasıl tecridi olarak dağıldıkları o dönem yardım çalışmalarına büyük bir özveriyle katılmış birçok sosyalist militanın belleğindedir.
Felaket anında geçerli olmuş ilişki ve pratiklerin felaket sonrasının yeni normaline de taşınabilmesi, felaket zamanında edinilmiş kolektif deneyimin süreğen kılınması zor ama zor olduğu kadar da yaşamsal bir görevdir. Bir felaketin bir başka felaketi takip ettiği kısır döngü ancak böyle kırılabilir. Rebecca Solnit’in ifadesiyle, “bir birey için ölüme yakın bir deneyim ya da büyük bir kayıp veya potansiyel olarak ölümcül bir hastalıkta olduğu gibi kolektif felaketler de bizi kim olduğumuz, kime güvenebileceğimiz neyin gerçekten önemli ya da önemsiz olduğu konularında uyandırır. Zorluk, normale dönüldüğünde de uyanık kalabilmektir.”[4]
[1] “Dean Spade: Karşılıklı yardım vaadi üzerine”, https://kaosgl.org/haber/karsilikli-yardim-vaadi-uzerine
[2] Rhiannon Firth, Disaster Anarchy Mutual Aid and Radical Action, Pluto Press, Londra, 2022, s. 6-7.
[3] Dean Spade, Mutual Aid Building Soldarity During This Crisis (and the Next), Verso, Londra, 2021, s. 30.
[4] Rebecca Solnit, “Foreword”, Marina Sitrin (ed.), Pandemic Solidarity Mutual Aid During the Covid-19 Crisis, Pluto Press, Londra, 2020 içinde, s. 17.
Deprem ve Irkçılık: Mağduru Mağdura Kırdırmak
1923 yılının 1 Eylül günü, yerel saatle 11.58’de Japonya’nın Honshu adasındaki Kanto vadisi, 7.9 büyüklüğünde bir depremle sarsılır. Deprem başta başkent Tokyo ve liman şehri Yokohoma olmak üzere çok sayıda yerleşim biriminin bulunduğu çok geniş bir coğrafyada büyük bir yıkıma yol açar. Depremi takip eden büyük yangınlar can kaybının daha da büyümesine neden olur. Bu büyük felaket sonucunda yaklaşık 140.000 insan hayatını kaybeder.
Depremin hemen ardından bu bölgede yaşayan Koreli göçmenlerin çeteler oluşturarak yağma eylemlerine giriştiklerine dair dedikodular yayılır. Hatta Korelilerin komünist ve anarşistlerle birlikte yangınlar çıkardıkları, içme suyu kaynaklarını zehirlediklerine dair “haberler” ortaya atılır. Ülkede Korelilere dönük düşmanlık ve önyargılar zaten yaygındır. Böylece depremden kısa süre sonra başta büyük hasar görmüş Yokohoma olmak üzere birçok yerleşim biriminde Korelilere dönük yaygın şiddet eylemleri ve linç girişimleri başgösterir. Bazı durumlarda kolluk güçleri de bu saldırılara katılır, hatta polisin Korelileri linççi kalabalıklara teslim ettiği vakalar yaşanır. Ordu ve polis bu şiddet dalgasından yararlanarak komünist ve anarşist muhalifleri tasfiye etmeye girişir. Bu ırkçı şiddet kampanyasının sonucunda altı binden fazla insan öldürülür. Bir büyük felaketin içinden bir başka felaket, bir katliam çıkar.
Kato depreminden yüz yıl sonra, bir felaketi ırkçı bir şiddet dalgasının izlemesi ihtimali bize hiç de uzak değil. Bundan daha iki yıl önce Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşanan büyük yangınlar sırasında ortaya atılan ve yangınların sorumluluğunu Kürtlere (bazen de mültecilere) fatura eden komplo senaryolarını hatırlayalım. Başta Manavgat olmak üzere, yangından etkilenen bir dizi yerleşim yerinde ahalinin bazen elde silah ormanları ateşe verdiği iddia edilen Kürt ya da göçmen avına çıktığını unutmayalım.
Maraş merkezli iki deprem sonrasında göçmen düşmanlığının körüklenmesi bu nedenle hiçbirimizi şaşırtmasın. Ana akım medya organlarında (hatta bunların “muhalif” sayılanlarında dahi) Suriyeliler “yağmacı”, “çeteci”, “yardım tırı hırsızı” olmakla rahatlıkla suçlanabiliyor, hedef haline getiriliyor. Sosyal medyada Suriyeli mültecileri hedef gösteren çok sayıda provokatif paylaşım yapılıyor, mülteciler yağmayla, depremzedelere saldırmakla suçlanıyor. Taraftar grupları mensupları güya depremzedeleri Suriyelilerden korumak adına beyanat veriyor. İsmi lazım olmayan kimi şahıslar kolluk güçlerine “vur emri” verilmesini talep ederek bilinçli olarak yangına körükle gidiyor. Sosyal medya mecralarında güya yağmacı olarak nitelenen ve göçmen oldukları anlaşılan insanlara eziyet edildiğini gösteren videolar coşkulu etkileşimlerle paylaşılıyor.
Sınır da milliyet ayrımı da yapmayan depremin kurbanı olmuş Suriyeliler böylece mağdur değil de birer tehdit haline getiriliyor. Felaketi en alttakileri hedef almanın bir aracı haline getirmeye dönük bu eğilimin karşısında muhakkak durulmalıdır. Bu ırkçı nefret kampanyası depremin travmatize ettiği insanları birbirine kırdırmayı hedefliyor. Bir büyük felaketi bir başka felaketin mazereti kılmaya çalışıyor, felaketin içinden bir başka felaket çıkartmaya girişiyor.
Deprem mağduru mültecilere karşı bu ırkçı nefret kampanyasına omuz verenler arasında kimi “muhaliflerin” olması hiçbirimizi yanıltmasın. Deprem bölgesinde bir “güvenlik sorunu” olduğu ve bunun da esas olarak mültecilerle alakalı olduğuna dair söylemler dönüp dolaşıp iktidarın elini güçlendiriyor. Siyasal iktidar, afet yönetimini “güvenlikleştirmek”, böylece depremin hemen ardından oluşan büyük toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma dalgasını zapturapt altına almak istiyor. OHAL’in ilanını "fitne fesat grupları"na ve "yağmacılar"a engel olma bahaneleri ile gerekçelendiren Erdoğan bunu açıkça itiraf ediyor zaten.
Dahası var: Irkçı nefret kampanyası iktidarın afet yönetimine dönük eleştirilerin hedefinin sapması riskini yaratıyor. Suriyelilerden bir “günah keçisi” yaratmak, sorumluluğunu perdelemek isteyen, bu enkazın oluşumundaki rolünü tartışma dışında bırakmak isteyen iktidarın tam da arzu ettiği puslu havayı yaratıyor. Göçmen karşıtlığı, tüm ırkçılık biçimleri gibi, aşağıda olanların ahını, onlardan daha aşağıda olanlara yöneltmenin adı. Bu tip bir tutumun iktidarın sorumlusu olduğu yıkımın faturasını muktedirlere değil deezilenlerin bir bölümüne çıkartmaktan başka bir anlamı ya da sonucu yok.
Tehdidin sadece mültecilere yöneldiği yanılsamasına da sakın kapılmayalım. Faşist saldırganlık, mülteciler gibidaha kırılgan, daha yaralanabilir, daha zayıf görünen nüfus gruplarını hedef yaparak bir tür talim yapıyor aslında. Eğer orada bir sınırla karşı karşıya kalmazsa, faşist şiddet orada durdurulamazsa daha da cesaretlenip başka toplulukları, başka grupları da hedef almakta bir beis görmeyecek.
Bu nedenle ırkçılığın, göçmen düşmanlığının deprem vesile kılınarak normalleştirilmesine izin vermeyelim. Faşizmin felaketin bağrında semirtilmesine mani olalım. Deprem mağdurlarının birbirine kırdırılmasına, deprem sonrasında oluşan haklı öfke ve tepkinin faşist barbarlıkça yozlaştırılmasına geçit vermeyelim.
Uyarı niteliğinde bir not: Dün yangınlar sırasında, bugün de depremin akabinde tedavüle sokulan ve çok alıcı bulan nefret söylemi de bunun sonucunda meydana gelen ırkçı seferberlik de sadece Türkiye’nin çürümüş siyasal iklimine has bir garabetler değil. Afetlerin, ekolojik yıkım ve felaketlerin, belli bir ulusu yerinden etmeye, onun demografik yapısını bozmaya, onu siyasal ya da ekonomik olarak zayıflatmaya dönük bir ırksal-ulusal komplo ya da saldırı olduğu düşüncesi, faşizmin ekolojik kriz çağına uygun bir yeni sureti olan “ekofaşizmin” tanımlayıcı özelliklerinden. İklim krizinin tetikleyeceği ardışık felaketler çağında ekofaşist bir çizginin kökleşerek giderek yaygınlaşması pekâlâ ihtimal dahilinde. Faşizm yakın gelecekte sayı, yoğunluk ve etkisi daha da artacak ekolojik felaketlerin sorumluluk ve faturasını göçmenlere, ulusal azınlıklara, toplumun daha kırılgan kesimlerine kesme eğiliminde olacak.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
“Ezilenlerin inceliği” rejime karşı
San Francisco şehri 1906 yılının 18 Nisan günü, yerel saatle sabah beşte, 7.9 şiddetinde büyük bir depremle yıkılır. Deprem ve sonrasında üç gün boyunca süren yangınlar sonucunda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybeder, otuz bine yakın bina tahrip olur, şehrin neredeyse yarısı evsiz kalır.
Deprem sonrasında şehirde muazzam bir karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma dalgası gerçekleşir. Kurtarma faaliyetleri organize edilir, kolektif mutfaklar kurulur, ortak yaşam alanları oluşturulur, şehir sakinleri beklenmedik bir dayanışma ve yaratıcılıkla bu büyük afetin yaralarını sarmaya koyulur. Şehirde yaşayan farklı etnik gruplar arasında daha önce yaşanmamış bir birlik ve kardeşleşme atmosferi hâkim olur.
Ancak devlet otoriteleri deprem sonrasında oluşan bu toplumsal teyakkuz ve yaratıcılık dalgasına bambaşka bir gözle yaklaşır. İktidar mevkiinde olanlar için söz konusu olan, zapturapt altına alınması gereken bir kargaşa, muhakkak disipline edilmesi gereken itaatsizlik sınırındaki bir güruhtur. Kısa zaman sonra depremzedelerin temel ihtiyaç maddelerine ulaşma çabası “yağma” ve “hırsızlık” olarak damgalanır ve bunlar gerekçe gösterilerek kolluk güçlerine vur emri verilir. Bu emir doğrultusunda üç bin kişinin canına mal olan bir afetin hemen ertesinde kimi tahminlere göre yaklaşık 500 şehir sakini kolluk kuvvetleri tarafından infaz edilir.
Depremzedelere, felaket mağdurlarına karşı sergilenen böyle bir kıyıcılık “uç” bir örnek sayılabilir. Ancak San Francisco depremi aslında çoğu çağdaş felaketle aynı örüntüye sahip: Bir büyük felaketin akabinde karşımıza sadece yıkım ve acı çıkmaz. Aynı zamanda halkın o güne kadar marjinalleştirilmiş kolektif dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma pratikleri de yıkıntılar arasından gün yüzüne çıkar. Hâkim yaşama biçimi şu ya da bu nedenle kısmen de olsa askıya alındığında insanlar bireyciliği, edilgenliği ve rekabetçiliği esas alıp teşvik eden kural ve pratikleri ihlal edebileceklerini görürler. Rutger Bregman’ın ifadesiyle, “felaketler içimizdeki en iyi şeyleri açığa çıkarır. O sanki bizleri daha iyi halimize geri döndüren bir reset tuşuna basılması gibi bir sonuç yaratır.”[1]
Bu toplumsal dayanışma pratikleri, karşılıklı yardımlaşma ve örgütlenme inisiyatifleri muktedirleri daima tedirgin eder. Aşağıdan gelişen dayanışmaya karşı sakınımlı ve hatta düşmanca bir tutum takınılır. Birçok durumda da toplumsal dayanışmacı girişimler bastırılmaya, bazen de San Francisco örneğindeki gibi açık şiddetle ezilmeye çalışılır.
Rebecca Sollnit’in vurguladığı üzere, büyük bir felaketin ardından hâkim toplumsal nizamın o güne dek bastırdığı dayanışmacı kapasiteler beklenmedik bir biçimde gündeme gelir. Felaket eski düzende çatlaklar yaratır ve hayatın bir başka şekilde örgütlenebilmesi için imkânlar açığa çıkartır. Egemenler bu potansiyellerden tedirgin olur, onları kontrol altına alıp soğurmaya, olmuyorsa da ezmeye çalışır. Felaket sonrası söz konusu olan toplumsal teyakkuzu denetlemeye, sindirmeye girişirler. Böylece hemen her felaketin bağrında belki de kaçınılmaz olarak bir iktidar mücadelesi şekillenir.[2]
Maraş merkezli iki depremin hemen ardından söz konusu olan, tam da böylesi bir mücadele. Depremler ülkede muazzam bir toplumsal mobilizasyonu, büyük bir karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma seferberliğini kışkırttı. Siyasal iktidar bu seferberliğin kontrolü dışına çıkması ihtimalinden korkuyor. Bu dalganın iktidarın yetersizliklerini, bu felaketin oluşmasındaki sorumluluğunu teşhir eden bir kuvvete dönüşmesi ihtimalinden endişe ediyor. OHAL ilanının en önemli nedenlerinden biri de zaten, depreme dair toplumsal dayanışmanın, aşağıdan inisiyatiflerin iktidarın kontrolü altına sokulması ve bastırılması.
Toplumsal atalet ve siyasal apati üzerine bina olmuş şefçi rejim, halkın harekete geçmesinden, depremin kışkırttığı o büyük toplumsal dayanışma dalgasından korkuyor. Çünkü dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma girişimleri insanların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken bu ihtiyaçların mevcut toplumsal ilişkiler içerisinde neden karşılanmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Felaketin açığa çıkardığı toplumsal enerjinin siyasal güç ilişkilerinde beklenmedik değişiklikleri tetikleme ihtimalinden tedirgin oluyor. Yardımlara dönük engelleme girişimlerinin de internete getirilen erişim engeli de bu korkunun bariz ifadeleri.
Bu karanlık günlerde Che’ye atfedilen “dayanışma ezilenlerin inceliğidir” sözü aklımıza kazınsın.[3] Çünkü dayanışma, hepimizin üzerine çökmüş bu enkazı temizlemek için de bu enkazın müsebbibi olanlardan hesap sormak için de elimizdeki en önemli güç. O güce sarılalım.
[1] Rutger Bregman, Humankind A Hopeful History, Bloomsbury Publishing, Londra, 2020, s. 241.
[2] Rebecca Solnit, A Paradise Built in Hell The Extraordinary Communities That Arise in Disaster, Viking, New York, 2009.
[3] Söz konusu ifadenin muhtemel kökeni için bkz. Barış Yıldırım, “Yanlış alıntıların izinde”, https://yazilamalar.wordpress.com/2016/03/16/yanlis-alintilarin-izinde/
"Doğal felaket” diye bir şey yok
1755 yılının 1 Kasım Cumartesi günü, sabah saat dokuz sıralarında Lizbon kenti şiddetli bir depremle sarsılır. Deprembilimcilerin günümüzde 7.7 şiddetinde olduğunu tahmin ettiği sarsıntı üç dakikadan fazla sürer. Neden olduğu yangınlar ve tsunami ile birlikte Lizbon’u neredeyse yok edip 30 ila 50 bin arası insanın ölümüne neden olan büyük deprem, kimilerince Aydınlanma çağının “Hiroşiması” olarak nitelendirilir. Bu büyük felaket neden olduğu insani trajedi dışında Portekiz’in okyanus ötesindeki sömürgeci gelişimine sekte vurmak gibi önemli siyasal sonuçlar da doğurur.
Avrupa’nın büyük bir bölümünde hissedilen Lizbon depremi, aralarında Voltaire, Kant ve Rousseau gibi abidevi isimlerin de yer aldığı Aydınlanma devri filozofları arasında da önemli tartışmaları kışkırtır. Bir dini bayram günü gerçekleşen deprem dolayısıyla Tanrı’nın inayeti, doğa olaylarının ilahi ya da seküler nedenleri gibi başlıklar ele alınır. Jean-Jacques Rousseau, bu tartışma bağlamında, doğal ya da ilahi nedenlere atfedilen depremin toplumsal nedenlerini tartışmaya açar, yaşanan felaketin sosyal içeriğini vurgular. Ona göre aslında depremi bir felaket haline getiren insan toplumlarının mevcut örgütlenme şekli, nerede ve nasıl yaşanılacağına dair tercihlerin toplamıydı. İnsanları kalabalık şehirlerde alt alta üst üste yaşamak durumunda bırakan toplumsal koşullar felaketin asıl failiydi. Açgözlülük hâkim olmasa ve insanlar başka türlü yaşamayı seçmiş olsalardı bu doğa olayı bu boyutlarda bir felakete yol açmayacaktı.[1]
Rousseau’nun söylediği aslında basittir: Deprem tek başına bir felaket değil, bir doğa olayıdır. Bu doğa olayını bir “felaket” haline getiren, insan yerleşimlerinin nerede, nasıl ve hangi koşullarda inşa edildiğini, kimin nasıl bir evde kaldığını tayin eden karar ve tercihlerdi. Bu tercihler de doğal olarak hâkim siyasal, ekonomik ve sosyal çıkarlarla bağlantılıydı. Bu durum bütün “doğal felaketler” için geçerlidir: Kasırgada kimin evinin yıkıldığı ya dasalgında kimin korunaksız kaldığı, kimin eve kapanıp kendisini izole edebildiği, kiminse çalışmak zorunda olduğu hep felaket öncesindeki toplumsal koşullarla, o koşulları mümkün kılmış çıkar ve tercihlerle alakalıdır.
Dolayısıyla “doğal felaket” diye bir şey aslında yoktur. Coğrafyacı Neil Smith 2006’da, Katrina Kasırgası’nın yarattığı felaketin hemen sonrasında kaleme aldığı “There's No Such Thing as a Natural Disaster” (Doğal Felaket Diye Bir Şey Yok) başlıklı makalesinde tam da bu sonuca işaret eder. Smith’e göre, “doğal” nedenlere atfedip geçtiğimiz felaketlerin çoğu, gerek nedenleri gerekse de yarattığı sonuçlar itibariyle sosyal ve siyasal fenomenlerdir. Felaket dolayısıyla kimin mağdur olduğu, felaket öncesinde hazırlıklı olunup olunmadığı, felaket karşısında nasıl bir yanıt verildiği, felaket sonrasında yeniden inşanın nasıl gerçekleştirildiği basbayağı siyasal meselelerdir. Katrina gibi özellikle New Orleans şehrinin yoksul siyahlarını vuran “olağanüstü” bir felaketin müsebbibi, aslında yoksulluk, evsizlik, kırılganlaşmış kamu hizmetleri, ırk ayrımcılığı gibi sosyal felaketlerdir.Tam da bu nedenle felaketin sözde “doğallığı”, felaketin belirli siyasal tercihlerin ve iktisadi çıkarların ürünü olan toplumsal, dolayısıyla da önlenebilir nedenlerini gizlemek için bir kamuflaj işlevi görür.[2]
Her felaket sonrasında olduğu gibi Maraş merkezli iki büyük depremin ardından da “şimdi siyaset konuşmanın zamanı değil” diyen çok. Ne kadar iyiniyetli olursa olsun bu tepkiler ister istemez bu büyük felaketin siyasal ve sosyal neden ve sonuçlarını görünmez kılan bir perdeleme işlevi görüyor, görecek. Kimse felaketin “hepimizi” birleştirdiğini, siyasal ayrımların felaket karşısında anlamını yitirdiğini, felaketin bizi sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitle haline getirdiğini iddia etmesin. İlk depremden hemen birkaç saat sonra açılan borsada çimento ve beton şirketlerinin tavan işlem görmesi, bu düzenin felaketi fırsata, depremi ranta çevirmek üzerine bina olduğunun en açık delili.
Öyleyse sormaktan çekinmeyelim: Hastanelerin ve diğer kamu binalarının nasıl olur da yıkıldığını, bilhassa 1999 sonrasında inşa edilmiş konutların nasıl olur kağıttan yapılmışçasına devrildiğini sormanın zamanı ne zaman gelecek? Deprem vergilerinin akıbeti ne oldu diye sormayacak mıyız? Rant ve talan temelli kentleşme politikalarının, inşaat merkezli büyüme modelinin enkaz altında kalmasının hesabı sorulmayacak mı? Uygunsuz zemine dayanıksız binaları diken müteahhitlerin, imar düzenlemeleriyle onlara yol veren siyasi kadroların sorumluluğunu tartışmayacak mıyız? Bilim insanlarının uyarıları dolayısıyla gelmekte olduğu aslında pekâlâ bilinen bu deprem dolayısıyla neden bir kez daha önlem alınmadı diye hayıflanmayacak mıyız? İlk depremden saatler sonra dahi Hatay’a kurtarma ekiplerinin ulaştırılamamış olmasını da mı “doğal” karşılamalıyız?
Şimdi elbette dayanışma zamanı, depremden etkilenen insanlarla yardımlaşma zamanı. Ancak unutmayalım: “Doğal” felaket diye bir şey yok. Felaket basbayağı ve bilhassa siyasal bir mesele. Bir olay olarak felaketi, onu koşullayan ve yaratan ekonomik ve sosyal nedenlerden, siyasal tercihlerden ayırmak mümkün değil. Dolayısıyla felaketin nedenleri kadar sonuçları da siyasal bir mücadele alanı. Bu nedenle dayanışma ve yardımlaşmayı siyasetle kuşatmaktan asla imtina etmeyelim. Etmeyelim ki bu düzenin felaket ve yıkıma duyduğu o doymak bilmez iştahına dur diyebilelim.
[1] Söz konusu tartışma için bkz. José O. A. Marques, “The Paths of Providence: Voltaire and Rousseau on the Lısbon Earthquake”, https://www.unicamp.br/~jmarques/pesq/Paths_of_Providence.pdf
[2] Neil Smith, “There’s No Such Thing as a Natural Disaster”, https://items.ssrc.org/understanding-katrina/theres-no-such-thing-as-a-natural-disaster/