Karşımda bir buçuk yıldır beni görmeyen, duymayan, bastonumu ve kilomu bana bir 'kusur' gibi hissettirmeye çalışan o görünmez kalabalık...
Elindeki bardağı yükselten kadın ise 33 yıllık devasa bir emeğin sanatı.
Siz beni sadece bugün, o sığ algılarınızla görüyorsunuz.
Oysa ben 19 yaşıma kadar hafif bir engelle yaşarken, o yıl geçirdiğim kazayla günden güne bastona yürüyen, o herkessizliğin ve duygusal boşluğun içinde kilolara sığınan o kadını da sevgiyle kabul ettim; çünkü o kadın da bendim.
24 yaşında, babamı kaybetmeden üç gün önce, ismini bile bilmediğim bu hastalığı araştırmaya karar verdiğimde babamdan izin istemiştim.
Yıllarca beni hastalığımı deli gibi araştırdığını bildiğim babamın ağzından duymak istemiştim o gerçeği.
Cuma günü yanına gidip "Ben gelişmek, dönüşmek istiyorum" dediğimde arkamda durdu, o hafta bir mucize gibi çok güzel vakit geçirdik.
Pazar günü Ankara’ya döndüm, pazartesi günü babamı kaybettim...
Ama o cuma günü babamın karşısında kurduğum hayallerin, verdiğim sözlerin hepsini tek tek gerçekleştirdim.
Gitmek istediğim tüm tiyatrolara, konserlere, şehirlere gittim; eğitimler aldım, etkinliklere katıldım, kendime yetemediğimde koçluk ve mentörlüklerle ruhumu besledim ve kendimi sıfırdan inşa ettim.
Bugün sizin o sığ vizyonunuzla beni aşağı çekmenize, değersiz hissettirmenize anlık olarak izin verdiysem, bu sadece fırtınanın geçmesini bekleyen bir ağacın esnekliğidir.
Unutmayın: Ben izin vermesem, hiçbiriniz benim dünyama adım bile atamazsınız.
Şimdi arkama yaslanıp size, o hadsizce beni düşürmeyi hak görenlere bakıyorum ve içimden diyorum ki: "Ne diyorsun sen kardeşim? Sen benim kalemim bile değilsin!"
Bu bira; babasına verdiği sözü tutan, acıyı güce dönüştüren ve kendi değerini bir saniye bile unutmayan o muhteşem, o sarsılmaz kadına...