"ISSIZLIĞIN KÖKENİNE YOLCULUK" TANITIM
Bir kitabı yazmaya hemen başlayamıyorsun.
Önce bir şey kırılıyor içinde; çıttt! diye bir ses çıkıyor. Ses ruhunda yürümeye başlıyor. Yayılıyor zihnindeki evrende. Biri bağırmaya başlıyor içinde çılgınlar gibi: “Ben herkesin kırılışıyım!” Sonra bir bulut konvoyu gelip yerleşiyor üzerine. Sırtüstü uzanıp söyleşiyorsun onlarla. Bulutların diliyle konuşuyorsun. Bulutların dili; şiirin, hiçliğin ve el değmemiş sözcüklerin serpildiği düşsel bir ülkedir. Serpiliş: Renklerin imparatorluğu… Roman ve şiir, farklı yönlere uzaklaşan iki tren olsa da geniş bir daire çizip aynı istasyonda buluşurlar. Bulutlar bilir bunu, çünkü bulutlar o iki trenin ölümcül yakıtı olan “Anlam” ihtiyacını karşılar.
Issızlığın Kökenine Yolculuk, felsefi bir çığlıktır.
Başka bir gezegenin cehennemi olduğu iddia edilen (Aldous Huxley demiştir) bu dünyada, her şey akıl, felsefe, mantıkla çözülemediği için -parçalanmış gerçekliğin- saldırısına karşı insanın çaresizliğidir. Duyul-ma-ma-nın tarlasıdır Issızlığın Kökenine Yolculuk. Ölüm, yaşam, varoluş ve uçurum tadında bir aşkı barındırıyor içinde. Duyguların toplantı salonunda alınıyor bütün kararlar.
Sonra bulutların işaretiyle yolculuk başlıyor.
Yolculuğun sadece bir yerden başka bir yere gitmek olduğunu zannedenler yanılırlar. İnsan zihninin en ücra yerlerindeki hareketlilik, bir yerden çok yere, sonsuzluğun içinde güç oluşturan ANLAR topluluğuna götürür insanı. İmge, tanrıdır orada. İmgen yoksa anıların da yoktur, anıların yoksa bugünün ve geleceğin düşsel ülkesinde hislerin en yoksulusun.
Ey Adalet, ne kadar kolay kuşatıldın!
Haksızlığa ve adaletsizliğe karşı verilmeyen her mücadele insanın yenilgisidir. Kırılan başka bir şey daha yayılmaya başlar birden. Yükselir acının sanatı. Genişler kırılışlar atölyesi. Tınnn’ diye metalik bir ses duyulur yine: “İnsan herkesin kırılışıdır.”
Anlıyorsun; bu dünya yaşamak için uygun bir yer değil. Çünkü insan doğuştan sorunlu bir tür. Onu iyileştirme şansın yok. İki yol var: Ya kayıtsızlık şenliği ya da katlanma! “Yeryüzüne katlanmanın acemisiyim!” dedi adam kadının yaralarına bakarak ve yüzündeki şiiri göstererek… Kadın, “Öyleyse bana uçurumlarını göster!” dedi bir hüzün ustası olarak.
Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault’un “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” sözlerindeki kadar korkunçtur. Bu belki de taşların en uzun söyleşisidir. Derinlik gerekiyordu yeryüzüne katlanmayı seçenler için. Mutluluğu bulmanın imkânsızlığının kesinleştiği bu kronik karanlıklar çağında, insanı huzura sadece derinlik götürür. Derinlik yoksa bakışlar bulanıktır. Dostluklar, sevgiler ve yolculuklar bulanıktır. Aşk bulanıktır ve kuşkuyla doludur: Senden sürekli uçurumlarını göstermeni ister, inanmak için… Onlar dünya dilleriyle, sen ise bulutların diliyle konuştuğun için yapayalnızsındır… Yapayalnızsındır… Bir ordu kadar yapayalnız… Dokunduğun herkes yaşamaya kaldığı yerden devam eder ama sen kimsenin duymayacağını bile bile sırtüstü uzandığın yerden seslenirsin: “Ben herkesin ölüsüyüm!”
Bu ağır melankolinin ardından kitabımızın (roman) arka kapak yazısı şu şekilde oluşturdu kendini:
“Devam etti Sarp ve konuşurken büyülü yolların sesini kullanan, eskimiş, önceliği yitirilmiş bir adamdan bahsetti: “Düşünce acı çektirir.” diye yazıyordu adamın göğsünde, yazmaktan çok kazımışlardı göğsüne bunu. “Düşünce acı çektirir.” Onu ıstırabın ağır işçisi saymışlardı. Koştu, insanlara çarpa çarpa, yerlere düştü, kalktı, tekrar düştü, yine kalktı. Dönüp bakmadılar ona. Son bir hamle yapıp çağın sahnesine çıktı. Herkese göstermek için açtı göğsünü, göstermek istemişti kâinatın kalp atışını. Gösteremedi. Hayat, tüylenmiş bir kazak gibi kaşındırıyordu bedenini. Yoruldu düşüncenin Zerdüşt’ü. Oturdu dünyanın uçurumlarla dolu kenarına. Kendi kendine konuşmaya başladı, kelimeler birbirine benziyordu. Ellerine baktı; kanıyordu elleri gölgelerin ölümünü temizlemekten. Bir kedi ellerini kiraladı onu sevmesi için. Bir avuç masumiyet oluştu. Bakışlardaki en tenha mahalleydi yaşama sanatı. Devam ediyordu serüven, yanında yürüyen duygu ordusuyla. Bu görünmeyendi. Görünen ise karanlıklar musluğu akarken herkesin ağzını o musluğa dayamasıydı.”
Belki bir gün yine, sözcüklerin günbatımında
başka bir roman yazmaya başlarken
yakalanırım anlam taşıyan kuşlara.
(https://www.edebiyatdefteri.com/251504-yazi/)