Tarihi silmek istedim ve son zamanları boylu boyunca ele almanın sayılardan bağımsız bir şekilde daha rahat hissettireceğini düşündüm.
Günlerdir beynimde dönüp duruyor: 'Tüm pencereleri açmak istiyorum.'
Freud ne düşünürdü merak ediyorum, ona dair tüm o şarlatan laflarına inanan yanlarıma rağmen. Efendim, elimizde analiz edilecek bir dizi rüya bulunmakta, onları masaya sırayla diziyoruz ve ardından ellerimizle hepsini birbirine çarparak dağıtıyoruz. Hangisini tutup yakından baksak kaygı ve korkuyla kaplı keskin kokularını derinden duyumsuyoruz. Bunca yıl kapatmaya çalıştığın onca pencereye rağmen hiç sonu gelmediğini nasıl fark etmedin, daha kaç pencereyi kapatman gerekiyor, birinin oradan düşüp ölmesini engellediğine inanmak için, kurtardığına ikna olmak için sevdiğin her şeyi?
Soruyorum, rüyalarda ölümle savaşmanın bir sonu var mı, insan ölüme rüya aleminde dahi yenilir mi? İplerin nerede koptuğunu çok iyi hatırlıyorum efendim, lakin ipin doğasındaki kopmayı engellemek için kendi doğamı yıkmak pahasına kanunları değiştirmeye çalışıyorum. Ölüme inanmıyorum bir türlü. Ölüm adını verdikleri bu zerreciklere ayrılmanın belirsizliğinin ardına elimi sokmak ve sırları oradan çıkartmak istiyorum. Çünkü oradalar, Lavoisier bile söylemiyor mu, kütlenin korunduğunu. Madem kanunlardan konuşarak anlatacağız dertlerimizi, kütlenin korunumu gereği sevdiğim hiçbir şeyin kaybolabileceğini kabul edemem, bir başka versiyonda, binbir zerreye bölünmüş olsalar bile varlıklarının izini sürmeliyim.
Sitemlerim işe yaramıyor sonra, kanunlar bile işe yaramıyor, çünkü hayatın içinr baktığımda, gözlerimden ötede yer alan bütün bu mekanlara ve sokaklara bakışlarımı diktiğimde kocaman bir labirent görüyorum. Hangi yöne gidersem gideyim, hatta koşayım boylu boyunca, yine de ölenleri bulamayacağımı biliyor çok derindeki bir yanım. Var olanlara dair büyük bir telaş duymaya başlıyorum o an. Ne varsa elimde, sıkıca kapatırsam avuçlarımı ve asla açmazsam, acıtsa bile onu sıkmak, açmazsam kaybetmem diyorum. Oysa kadim öğretilerde altını çizdiğim cümleyi defalarca okumuştum, ruhuma işleyeyim de unutmayayım diye: Yedi Ezgi'nin üçüncüsü koruma sanatıdır ve der ki, taş bir kafes bile önünde sonunda toz olur. Bir şeyi korumanın en iyi yolu onu özgür kılmaktır.'
Sevdiğim ruhları bırakmakla alakalı olduğunu düşündüm başlangıçta. Herhalde dedim, gözlerimi biraz çekmeliyim üstlerinden, bakışlarımı daima onların üzerinde tutarak koruduğumu zannetmek, onlardaki en ufak değişimi bile fark ettiğim bir ilgiyle üstlerine titremek fark etmeden avuçlarımın arasında onları sıkmamla sonuçlanıyor. Ellerimi serbest bıraktım, kaygının ve sevgimdeki çözemediğim dalgaların müsebbibi olarak kendimi seçtim. Ki hafiflediğimi düşünüyordum, bakışlarımdaki korumayı onlardan aldığımda gözlerimin sunduğundan daha özel bir korumayla içimde yaşadıklarını, etrafımda kendi istekleriyle uçuştuklarını görüyordum sevdiğim tüm ruhların. Enerjileri beni sarıp sarmalıyordu, başardığımı düşündüm. Gemimin kaptanıydım, biraz sallanmıştık ama ipleri bırakmayı öğreniyorduk, rüzgârla işbirliği içindeydik, yelkenlerimizin ilerlediğimiz yol ile uyumunda adeta bir büyü hissetmiştik ve gidişata güvenmeyi seçtik.
Bir süre bu güzel düşüncelerle yaşadım, sevdiğim ruhların etrafımda uçuşmasını izledim, kaygı sızı gibi ufak bir biçim alarak varlığını sürdürüyordu lakin önemi yoktu artık, çok hafifti çünkü. Kuş tüyü gibi içimi gıdıklayıp güldürüyordu. Güldüğüm günlerden birinde yolun ortasında beklerken, nereden geldiğini anlamadığım bir acı duydum, önce boğazımdaydı, yavaşça büyüdü, yumruya dönüştü ardından, ben yutkundukça kocaman bir dağa dönüşmeye başladı. Yurda gittim, odama girdim, perdeler açıktı, hepsini çekip içeriyi karanlığa bürüdüm. Yeterince karardığını hissettiğimde yatağa uzandım ve kıvrıldım. O kadar acı çekiyordum ki kıvrılmaların sonu hiç gelmeyecek sandım, kıvrılmaların bir sonu olduğunu öğrenene dek ağladım. Bitap düşmem ve kıvrılamayacak kadar güçsüzleşmem gerekiyordu, öyle de oldu. Acının verdiği spazmlar dindi. Ağlamaların böylesi bana kendimi kozama kapatmışım ve fırtınayı atlatmayı o yeraltı çekirdiğimde bekliyormuşum gibi hissettiriyor. Öyle içerideyim ki, zararın beni yok edemeyeceğine eminim, yine de öyle acı veriyor ki kıvranmalarım güneş ışığından uzak bir köşede kimsenin gürültüsü olmadan gerçekleşmese Kont Draculalar misali toza dönüşebilirim.
Peki beni bu kadar kıvrandıran ne?
Gözyaşının sunduğu sakinlikte ilk düşündüğüm soruydu bu. Tam her şeyi toparladığımı zannederken dağılmanın eşiğine gelişimiz ciddi bir işaret olsa gerek, peki bu işaretler nereden geliyor? Kaynak içimin hangi köşesinde. Sanılandan daha derin bir inceleme yapmamız gerekiyor, hayır bu yazı kısa sürmeyecek ve hayır, ne gramere ne de edebi gidişata takılamayacağım kadar mühim bir meselenin içinde olsak da yazıya kaba saba adımlarla giremeyiz. Her şeyin ince ince işlenmesi icap ediyor, hikâye burada bitmiyor ve anlatılmadıkça da aydınlanamayacak.
Aradan haftalar geçti, iki paragraf arasında haftalar süren bir inceleme mevcut. Çok tanıdık bir yolda, sırf her yanına alışığım, atmosferini biliyorum diye yıllarca yürüdüğümü fark ettim. O yolda sürünmeyi, düşüp debelenmeyi, yerlerde ağlayıp sızlansam da bildiğim yolsun, o halde benimsin demeyi, acıyı kendime yakın seçmeyi, keyiflerime yabancılaşmayı sürdürdüğüm bir uzun sürüncemedeymişim. Adı üstünde, sürünceme, sürsen de sürdürsen de sürünsen de toprağına yüzünü de sürsen hayatın tek bir yoldan ibaret olmadığını anlamadıkça hiçbir zaman kenarlarında çiçek açmayan patikayı evin belleyeceksin. Hiçbir zaman binbir renkte dizili çiçeklerden, aklının sınırlarını aşan derin duygulardan, mutluluğun kıpırtısından, büyüyüp genişlemekten ve evreninin her bir noktasını keşfetme arzusuna düşmekten haberin olmayacak. Bir anıya takılmak, takılı kalmak hayatın içinde, bir ömrü oltadaki balıklar gibi yaşamak için çırpınarak ama asla özgürce okyanusta dolaşamayacak tutsaklıkta geçirmeye benziyor. Kimi sahip olduğuna kimi olamadığına, kimi duygularına kimi de düşüncelerine karşı obsesif bir uğraş içerisinde kendini sınırlıyor, diye düşünmeye başladım. Ve ben bunun neresindeyim? Benim de obsesyonlarım, bir balık gibi zihnimin köşelerini oltasına taktığım, kurtulmak için bazen çaba bile göstermediğim takıntılarım yok mu?
Hep aynı benzetme canlanıyor gözlerimin önünde, yani şu an bile bilgisayarın yukarısında tam karşı pencerede bir noktaya dalıyorum ve o sahneyi görüyorum. Kaygı öyle bir şey ki, ne kadar ip varsa kendine sıkıca doluyorsun, doluyorsun, hem canın acıyor sıkıca tutmaya çalışırken, hem de bir yanın bunun hiçbir zaman gerçek bir tutuş ve bağ olmadığını biliyor. Avucunun içerisinde kaçmasın diye tuttuğun ve sımsıkı sardığın ne varsa batmaya başlıyor. Ve sen biliyorsun; sevginin, bağ kurmanın yakınlaştıkça böyle bir acı tepkisi vermemesi gerektiğini, anlıyorsun, korku öyle büyük ki anlamak seni durdurmuyor, tüm ipleri kendine sara sara boğulmak, gerekirse acıdan ölmek ama kontrolsüz kaldığını görmektense sevgiden gelen acıyı bile kontrol altında tuttuğunu görmek istiyorsun.
Sevgiyi hep böyle deneyimlediysen üstelik, yıllarca yürüdüğün patikada gördüğün sevgi çiçeğinin rengi senin için sabitse, başka bir patika ve bir başka renkte sevgi düşleyemiyorsan, 'sevgiyle beni tutan ve sevgiyle tuttuğum tüm bu acı verici iplerin şerefine' diyerek kucak açıyorsun. İnsanın sevgi ile ilişkisi öyle garip ki, öyle büyük bir ihtiyaç ki bu, içine bir damla sevgi karışmış zehir dolu aşk şarabını içmek bize lezzet verir hale geliyor. Çünkü içinde bir damla sevgi var. Belki senin patikanda çok nadir rastladığın bir çiçek oluşundan, belki seninkinde hiç olmayan bir renkte sana görünüp seni büyüleyişinden, belki de tam olarak senin patikandakine tıpatıp benzer oluşuyla hissettirdiği tanıdıklıktan, insan hangi şekle bürünürse bürünsün, sevgi karşısında ateşin etrafındaki pervane oluveriyor.
Yenilgiyi kabullenmek zor, en azından benim için. Çocukluğuma gidip, geçmişteki anıları irdeleyip sevgi kavramının aklıma nasıl kodlanmış olduğunu anlamak da zor.
Ben sahiden çok uzunca zaman mutsuzlukla dolu bir patikada yürümüştüm. O patikadan ayrılıp kendi evrenimin uçsuz bucaksız -varsa eğer- sınırlarını keşfetme yolculuğuma çıkalı da çok oluyor tabi. Yine de ne zaman yeni bir yola atılacak olsam, ne zaman bulunduğum yolu değiştirme fikrine düşsem, aklımda belli belirsiz aynı korkuyu buluyorum. Tutmak istiyorum bir anda her şeyi, tüm ipleri dolamazsam kendime elimden kayıp gidecek ve düşecekler. Tüm pencereleri kapatmalıyım, kontrol de etmeliyim sürekli, ki düşmesinler, ölmesinler, kaybetmeyeyim hiçbir şeyi. Ey sevgilerini korumak isteyen aciz insan, ey bütün ipleri kendine dolayıp kendini boğmaya razı gelen, ne ipler, ne iplerin ucundakiler, ne sen, ne sevgi diye adlandırdığın ama tahayyülünden de öte anlamları içinde saklayan o büyülü duygu, hiçbir zaman sana ait değildi ve olmayacak da.
Bu bir biblo değil, alıp rafına saklayamazsın. Duygular da, insanlar da, canlılar da, kendin bile, çerçeveletip korumaya alacağın bir eser değil hiçbiri, dinamik, capcanlı, yaşaması ve bir gün ölüp senin aklının alamayacağı bilinmeze ulaşması gereken, kendi bünyelerinde zamanın onlara özel işleyişinde devamlı dönüşen devinen bir gizem her biri. Sen de onların bir parçası oluşunla, maamâfih seni tüm yaşayanlardan ayıran şahsına has özünle uyumun içinde ve uyumun dışındasın. Yaşamdasın ve ölümde olacaksın. Mavi bir yıldızdan kırmızı bir yıldıza. Çocukluktan gençliğe ve oradan yaşlılığa. Mekandan mekana. Zamandan zamana. Duygudan duyguya. Düşünceden düşünceye. Bir sen'den bir başka sen'e. Geçmişten bugüne, bugünden geleceğe. Varlıktan hiçliğe. Bilinenden bilene, bilenden bilinmeze.
Neden varlığına iyi gelmeyen şeyde ısrar edersin, neden kendin varsaydığın o taştan sınırlarının ötesinde bir dünya olduğunu, sonsuz patikalardan bir tanesine sıkışıp kalmanın bir ömrü heba etmekten farkı olmadığını anlamakta gecikmeyi diretirsin? Neden özüne inmez, tezahürlerde ve bariz olanlarda kendini aramaya çabalar durursun? Varlığının kendinden öte bir yola bağlanmaktan geçtiğini, deneyimler diyarında ancak bir şeye delicesine tutunmak ve onunla var olduğuna inanmak ile kendini deneyimleyebileceğini sana düşündüren nedir? Aşkı deneyimlemek için kendinin ve korkularının eşiğinden bir adım atabilmen gerekmez mi? Kendini aşk içinde yanıp dönüşürken görmek için önce attığın adımdaki titremeyi durdurup, bir şeyi gönülden sevmenin eminliğiyle, gönlünün neden onu öylesine sevdiğinin hakikatiyle kendini bilmen icap etmez mi?
Bir şeyi korumanın en iyi yolu onu özgür kılmaktır. Koruma sanatı böyle der.
Kabullerime isyan edebilen biriyim fakat isyan ettiğim o vakit bu yazıya dönmek istiyorum. Kendime bir portal, bir geçiş kapısı bırakıyorum. Evren de, kendi içim de, anlamlar ve büyüler de, sandığımdan çok daha büyük.
Emin olduğum bir şey varsa o da bir patikaya sıkışmanın, bir anlamda takılı durmanın, korumak uğruna bir şeyi sımsıkı tutmanın, kollarıma hayali ipler dolamanın bana iyi gelmediğidir. Benim yaşamak için ruhumu akışa bırakmam gerekiyor.
Sevgiyi korkmadan deneyimleyip hayata karşı pilot koltuğundan kalkıp yan koltukta camdan dışarıyı izlerken 'sevgili tanrım, sana bırakıyorum, beni nereye götürmen gerektiğini zaten biliyorsun' demek istiyorum.
Aşktan bahsedip pervaneyi araştırırken denk geldiğim bir diyalogu eklemek istiyorum.
Birisi pervaneye şu sözleri söyledi:
«Hey miniminicik kuş. Haydi, sen kendine yaraşır bir dost tut. Biraz muvaffakiyet ümit edebileceğin bir yola git. Sen neredesin, mumu sevmek nerede? Semender değilsin, öyle ateşin etrafmda dolaşma. însan iptida yiğitliğini dene meli, sonra cenge girmelidir. Yarasaya bak, güneşten nasıl saklanır. Demir pençeli (başa çıkamayacağım) insan ile görüşmek bilmezlikten ileri gelir. Düşman bildiğin birisini dost tutmak akıl dışı değildir. Hey pervane, sana kimse, boşu boşuna mumun uğrunda ölüyorsun, iyi ediyorsun, demez. Bir dilenci, padişahın kızını isteyecek olursa, saçma fikir beslemiş olur. Yüzüne tokat, kafasına yumruk yer. Bir mecliste mum yandığı zaman, padişahların, bütün büyüklerin yüzleri ona dönüyor. Hiç böyle olan mum senin gibi âşıka ehemmiyet verir mi? Karşısında o kadar padişahlar, büyükler dururken senin gibi müflise iltifat eder mi? Bunu zannetme. Mum bütün halka yumuşaklık (nezaket) gösterse bile, sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen biçâresin.»
Yanık pervane bu sözlere bak ne cevap verdi: «Çok şey! Mum beni yakarmış, yanarmışım. Ne ehemmiyeti var? Yanarsam ne olur? Yanmadan korkum mu var? Yanarsam yanayım. Gönlümde İbrahim’in ateşi gibi bir ateş var. (Nemrud’un ateşi İbrahim’e gülzar olduğu gibi) mumun ateşi benim için güllük gülistanlıktır. Gönül cananın eteğini çekmez, belki cânanın aşkı canın yakasını çeker. Ben kendimi ateşe isteğimle vuruyorum, boynumda bir aşk zinciri var (o beni ateşe sevkediyor). Mumun ateşi nasıl ondan uzak iken beni yakmıştı, alevine kavuştuğum zaman değil. Yar güzellik icabı, sevilmek icabı olarak istediğini yapar. Ona: «Yazıktır, günahtır, yapma, etme!» denilemez. Ben yârimi severim. Ayakları altında can vermeğe hazırım, zevkim, emelim budur. Can benimdir; beni sevmeden, ölmeden kim menedebilir? Ben ölmeğe niçin can atıyorum. Çünkü dost varken bana varlık yakışmaz. îsterim ki yalnız o var olsun. Yârim pek güzel, her cihetçe beğenilmiştir. İsterim ki yanayım, isterim ki yanarken çıkardığım alev, ona sirayet etsin, onun ziyasına katılsın. Her öğütçü! Bana öğüt veriyor; kendine göre birisini bul, onu dost edin diyorsun. Bu öğüdün bana kâr etmez. Sen bilir misin, âşıka öğüt vermek, akrep sokmuş bir kimseye inleme! demeğe benzer. Ey acayip adam, öğüdün kâr etmiyecek kimseye öğüt verme. Bilir misin bu öğüdün neye benzer: Dizgini elinden gitmiş bir kimseye atını koşturma, yavaş yürüt demeğe benzer. Sen okumadın mı? Sindikat kitabında zarif bir nükte var, nükte şudur: Aşk ateş, öğüt yeldir. Yel ateşialevlendirir. Kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette öfkesi artar. Hey öğütçü! İyi görüyorum ki sen fenalık yapıyorsun. Çünkü yüzümü senin gibi soğuk kimseye dönmemi istiyorsun. Bu dediğin hüner değildir. Hüner yükselmektedir. Şimdi öğüdü sen benden dinle: Fırsat bul, daima senden iyisini ara. Çünkü kendin gibisi ile zamanını kaybedersin. Senin gibilerin arkası sıra putperestler, kendini beğenenler gibidirler. Nasıl ki, korkulu mahalleye sarhoşlar giderler. Ben bu aşk işine girişmek istediğim zaman bütün facialarını düşündüm. Başımı bu yola koydum da girdim. Eğer sâdık bir âşık isen canından elini çek! Canını vermeğe kıymıyan korkaklar dost değil, kendi şahıslarına âşıktırlar.
Her deneyim, kendimizi o hâl içinde görüp, anlayıp, dönüştürmek için bize sunulmuştur.
Açık pencereden düşenin acısını kabul ediyorum, pencereleri kapatmaya takıntının deliliğini kabul ediyorum, tüm pencereleri kontrol etmenin yorgunluğunu kabul ediyorum, tüm pencereleri açmak istiyorum, düşeceklerin üzüntüsünü kabul ediyorum, düşmemelerine dair umudu kabul ediyorum, düşecek olsalar bile sevmeyi kabul ediyorum, tüm pencereleri açmak ve ruhumu havalandırmayı kabul ediyorum. Kendimi kabul ediyorum. Geçiciliğimi, gürültümü, suskunluğumu, koruma isteğimi, korunma ihtiyacımı, hayat karşısındaki müthiş çaresizliğimi, hayat karşısındaki müthiş gücümü, seven yanlarımı, kırılan yanlarımı, kabullenmeyi kabul ediyorum.
Dipnot: Tüm pencereleri açmak istediğimi söyledikten sonra pencereleri kapattığım kabuslar hiç görmedim.