Yazı ve sözün birliği:
Söz sesle yazılır, kulakla okunur.
Alisa U Zemlji Chuda
almost home
KIROKAZE
trying on a metaphor

blake kathryn

祝日 / Permanent Vacation

JBB: An Artblog!
we're not kids anymore.
AnasAbdin
Cosmic Funnies
One Nice Bug Per Day
h
dirt enthusiast
Jules of Nature
TVSTRANGERTHINGS


Janaina Medeiros
NASA

⁂

Discoholic 🪩

seen from Indonesia
seen from Singapore
seen from United States

seen from Sweden

seen from China
seen from Saudi Arabia
seen from United States

seen from Australia

seen from Tunisia
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Türkiye

seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from Czechia

seen from United States
@cauteverum
Yazı ve sözün birliği:
Söz sesle yazılır, kulakla okunur.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Tanım öncesi ve sonrası
Bir sözcük, yazı olarak okunduğunda ya da ses olarak duyulduğunda (ki bu her iki biçim anlama faaliyeti bakımından sözcüğün değerini etkiler) zihin kendini anlamaya verdiği sürece, insan muhayyilesinde kendiliğinden pek çok tasavvur ve mana meydana gelir.
Bunlar (1) birbirine ilgisiz (2) birbiriyle uyuşan (3) birbiriyle çelişen mana ve tasavvurlar olabilir. Kavrama faaliyetinde olmayan salt gözlemci bir zihin için, bunların toplamı, her biri sözcüğün esas imleneni olan şeyi ifade ettiği zannı taşıyan bir küme meydana getirir.Böyle bir durumda, şey için bir tanım (Arapça/İngilizce/Almanca/Fransızca/Latince: hadd/de-finition/De-finition/dé-finition/de-finition) yani "sınırlama" yoktur.Çünkü bu tasavvurların ve manaların toplamı, bu küme altında, birbirinin yanı sıra ve aynı değerde durur.Zira bunların yer aldığı zihinde kavrama meydana gelmemiş olup salt bir gözlem vardır.Bu zihne, tüm tasavvur ve manaları toplayan zihni kütüphane ya da bellek denebilir.
İşte tanım (Arapça ve Latince, hadd ve definition olarak, bunun kavramını sözcüğün kendisinde bile verir) bu kümeyi kavrayıp belirlemek, tüm mana ve tasavvurları tetkik ve tahkik edip şeye ve kavrama uygunluğunu ortaya koymak olmaktadır.
İlahiyatın kendi teknik alanı içerisinde yer alan pek çok mesele (İslam kelamında meşhur tartışmalardan ikisi olan ilahi kelamın kadimliği/hadisliği, vahyin mahiyeti gibi) bunlara yönelik tartışmalar derinleştikte "saf" felsefi bir mesele haline geliyor.Mesela ilahi kelamın hadisliği ya da ezeliliği tartışılırken tartışmanın bir noktasında naslar dışına çıkıp zamanın, alemin ve bu ikisi arasındaki irtibatın mahiyeti hakkında konuşmak zorunda kalıyorsunuz. Aynı şekilde vahyin mahiyetini tartışırken ruhun doğasını, psikoloji, lisanın ve anlama yetisinin hatta Tanrı'nın mahiyeti gibi hususlara değinmek zorundasınız. Kısacası, özellikle de itikada taalluk eden hususlarda, konuyu akli çerçevede ele aldığımızda sorun genelde saf felsefi bir sorun haline gelir.Bu nedenle İslamda (Fahreddin Razi, Gazali) Yahudilikte (Maimonides) ve Hristiyanlıkla (Aquinas) dinin temel itikadi meselelerini akli çerçevede işleyen kişiler aynı zamanda iyi birer filozof olmuşlardır.
Tinin Okuma Hareketi
Okumanın temel nesnesi olan yazı ya da yazınsal dediğimiz şey zihnimizin dışında uzaysal, maddesel bir şeydir. Bu noktada okuma eyleminde zihin kendi içselliğinden çıkıp dışsallaşmalı, dışsal olan yazı ya da imle dolayıma girmelidir. Dışsallaşmış zihin bu dolayımdan ve en önemlisi de belirlenmişlikten yine kendi içine dönerek anlamı, kavramı, tasarımı veya ideayı üretir. Ama bu üretim bir süreçtir ve okuma devam ettikçe dışsallaşma-dışsalıktan kendi içine dönme sarkacı devam eder ve ilk okumada üretilen anlam daha da zenginleşir ve değişir. Buna zihnin okuma hareketi diyoruz; bu okuma sadece yazıyla, kitapla değil bir anlamı olduğu niyetiyle yaklaştığımızda doğa ve insan için de geçerlidir.
Okuma Kavramı ve Felsefesi
Okuma, tinin (der Geist) duyusal olanla, özelde gözle, (gözün nesnesini teşkil eden ve varlığı itibariyle) göz-için-olanla, özelde göz-için-olanın bir türü olarak yazı ile olan dolayımıyla başlar; Tin bu duyusal, (kendinde ve kendi için olan Tinin bu içselliğine) dışsal, görsel, maddesel ve verili olanı, yani İmi/Yazıyı, bizzat kendisi, kendine özgü (okuma) hareketiyle bu duyusal alandan kavramsal alana yükselmekle kavrama dönüştürerek (Hegel’den alacağımız bir ifadeyle) kendinde ve kendi-için yeniden üretir.
Demek ki yukarıda belirtilen dolayımla başlayan bir süreç olarak okumada, Yazıyı, İmi tüketip onlara aşkınsal olan bir alana, yani Kavramın dünyasına yükseliriz. Ancak okuma süreci kesintisiz bir biçimde, tüketilecek yeni yazı ve imlerle beslenip sürdüğü sürece, tinin bir yönü onun içselliğindeki kavram dünyasında olduğu gibi diğer bir yönü de kavram dünyasına intikal ettirmek tarassuduyla peşi sıra akıp gelen imlere, yazıya yönelmiş haldedir. Bu sebeple okumada, Tin, “okuma sürecinin sürekliliği” için sürekli Kavram dünyasından yine sözü edilen dolayımın başlangıç zeminine geri dönmeli, sonra Yazının/İmin dünyasından yine oraya geri dönmelidir.
Dolayısıyla okuma faaliyeti, tinin, “doğrusal” olduğu kadar “dairesel” hareketidir.Doğrusaldır çünkü anlam çoğalır ve birikir, ileriye doğru zenginleşir.Ama tin, “okuma sürecinin” “sürekliliği ve yaşamı” için zorunlu olarak duyusal (görülen olarak yazının varlık zemini) olanın zeminiyle kavramsal olanın (okumada dışta olan yazının aşılmak suretiyle “silinip” ulaşılan ve salt tinde yani içte olan anlam, idea) zemini arasında gidip gelmelidir.Burada Tin besinini yazı, im olarak alıp kendi varlığına içkin yapısını, yani Kavramı ve yine kendi iç devinim ve işleyişini yani psişik süreçlerini üreten tinsel bir canlı gibi davranır. İşte bu dışsaldan içsele, içselden dışsal olan üretici ve gelişimsel gidiş gelişe diğer bir ifadeyle İmin/Yazının dünyasıyla Kavramın dünyası arasındaki mekik dokumaya “Tinin okuma hareketi” diyoruz. Okuma ister dışsal ister içsel olsun İmin ve Yazı(sal)in olduğu her yerde geçerlidir, ve İm, Yazı tükeninceye dek okuma mutlak surette bitmez. Peki İmin, Yazının mutlak surette tükenişi mümkün müdür, İm ya da Yazı tükenmez ve sonsuz ise, bu haliyle kendisini sürekli üretmek durumunda olan bir doğaya sahipse, tek tek İmlerin ve Yazının bir üretim yasası var mıdır? Yani bu yasanın kavramı olacak olan bir İmsellik ve Yazısallık varsa bunun kendisi bir İm ya da Yazı mıdır? Tüm bu soru(n)lar “özünde” sadece “Text (metin) dünyasının” değil ama “Kainat kitabının” yani Doğanın, Tinin “dışındaki” dünyanın sorularıdır. Bu sebeple cevaplaması hayli zor olan bu soruları bu yazı dizimde ilerleyen haftalarda birlikte yanıtlamaya çalışacağız.
Meşhur dört kilise babalarından biri olan Athenagoras, Süleyman'ın Meselleri'nde geçen ''Rab, yolunun başlangıcında, kadim işlerinden önce beni teşkil etti.'' ifadesinin Baba'dan ilk südur eden Söz yani İsa'yı anlattığını söyler.Bu anlamda ayrı bir şahsiyet olarak Tanrı'dan ilk çıkan öge Söz ya da İsa' dır. Bu öğretiyle, İslam tasavvufundaki nur-u muhammedi öğretisi birebir aynıdır desek abartmış olmayız.Her iki yorumu üreten etken, temel dini metinlerin Yunan felsefesiyle okunması ve yorumlanmasıdır.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
YAZI VE DOĞA
Dünyanın [Welt] okunması nesneler, olgular ve dısşal var olan şeyleri düşünmek iken, kitapların okuması "doğrudan" düşüncelerin düşünülmesidir.Yazı ve yazısal bütünlük olarak kitap, okuma yoluyla, bizi doğrudan içsel ve tinsel karakterdeki düşünce dünyasını kurmaya, üretmeye ve düşünmeye götürür.
Bertha Boynton Lum, The land of the Bluebird, 1916.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Hiroshi Yoshida, A Little Restaurant, 1933.
Houses in Murnau on Obermarkt, 1908, Wassily Kandinsky
Rockwell Kent
Dolaysız ve salt kendinde olan olarak var olma isteği, böylece olumsuz ve soyut bir Ben olarak var olmak adına Başkasından ve Dolayımdan kaçış, özünde, GERÇEKTEN ve REALİTEDEN kaçıştır.Böyle bir Özne, kendinde bir hiç olduğu gibi Realiteyle de çatışma halindedir ki, pek çok ruhsal sorunlara gebedir.
Heidegger ve Metafiziğe Giriş
Heidegger'in ''Metafiziğe Giriş'' başlıklı kitabı, Varlık kavramı merkezinde kendine özgün bir biçimde yazılmış, bir tür ''Felsefeye Giriş'' olarak okunabilir.
Bu kitapta, özellikle de ilk bölümlerde ortaya koyulan çözümlemelerin sonuçları itibariyle, felsefenin ''en geniş, en derin ve en kökensel'' sorusunun Varlık sorusu [Varolan genelde neden [var]dır ve daha ziyade Hiçlik değil?] olduğunu kavramış oluyoruz.
Bu kavrayış zihnimde şekillenir şekillenmez aklıma hemen Sokrates'in ''felsefe ölüm hakkında düşünmeyle başlar'' sözü geldi.Çünkü ölüm hakkında düşünme, öncelikli olarak, ölümü imgelem yoluyla ve ölüme yaklaşan bir bilinçle ölmeden önce zihinsel olarak deneyimlemeyi, buna olanak tanıması itibariyle kişinin kendi varlığının olumsallığının bir bilincini taşır ki, bu olumsallıkta kişi, kendisini ''var olabildiği denli var olmayabilecek de olan'' olarak görür.Bu noktada, bu ''görüş'' her ikisini olanaklı görüp Varlık ve Hiçliği yan yana getirir ki, hemen, Heidegger'in yönelttiği o soruyla bağlantılı bir biçimde, Varlığın birinci tekil şahıs kipinde şu soru ortaya çıkar: Bir Varolan olarak Ben neden var''ım'' ve daha ziyade Hiçlik değil? Felsefe, Sokrates'in bakış açısına göre, böylece Benden başlar, daha doğrusu kendini-olumsal-bilen-Benden.Bu sözünü ettiğim olumsallık, daha ileri bir düşüncede, Benin yanı sıra dünyaya (Welt) da yayıldığında, sorgulama ''genişler'' ve nesnelleşir.Buradan da bildiğimiz anlamda felsefe ortaya çıkmış olur.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sanatçının Karakteri
Yaşam aktüalite olarak, özünde bir üreme faaliyetidir.Elbette burada bahsedilen üreme, ilk ve bilindik anlamıyla salt bedensel bir üreme değil, onun da ötesinde (ama aynı zamanda onu kapsayacak şekilde) genel olarak ontolojik bir kavramı ifade etmektedir.Bunu ''almak ve vermek'' olarak tanımlıyorum, ilki maddeyi --verili olanı, cisimsel tözü-- ikincisi formu imler, ama verilen yani yaratılan form ve maddenin birliğindeki aktüel varlıktır.Bu bağlamda ancak üremenin bir türü olabilecek olan salt cinsel üremeyi bir imge olarak düşünürsek, üremede eril olanın dölleyen dişil olanın da döllenen olması gibi, düşünsel varlığımızda da eril ve dişil ögeler vardır.Bunların ayrıntısına girmeden doğrudan konuya değinmek gerekirse (buna bir başka yazıda değineceğim ama şimdilik kendiniz anlamaya ve kavramaya, açımlamaya çalışın.) sanatçı tam bu noktada eril ve dişil olanı tinsel bünyesinde taşır ki, ona hermafrodit Özne diyebiliriz.Zira hermafrodit olan yaşam ilkesinin her ikisine de yani eril ve dişil olana birlikte haiz olandır ki, üremeyi bir bütün olarak kendi bünyesinde taşır.Tabiri caizse, Sanatçı ilhamla hamile kalır, ilham onun tininde büyüyüp gelişerek esere dönüşür ve eser de vücuda bürünüp dışsallaşır.Cismani bir töz haline gelir.Sanatçı onunla dolayımlı olarak mutlu olmakla birlikte yeniden yaratma içgüdüsünü tazeler.Böylece bu, onun için, daha öte eserlerin yaratımına götüren bir muharrik ve tohumdur.Sanatçı yaşamın ta kendisidir.
Müzikal Enstrüman ve Özbilinç
Müzikal enstrüman sanatçıdan veya sanatçının onunla ilişkili olarak sergilediği sanat ediminden ayrı düşünüldüğünde "sessizce" orada-duran ve bu haliyle henüz kendinden sesin husule gelmediği -ses ve sedâ bakımından- belirlenimsiz tözdür.Sanatçı onunla ilişkiye girerek ona kendi İrade ve Tinini verir ya da onu İrade ve Tininin içeriği yaparak salt orada-duran şey olmaktan öte kendine yani "Özneye yükseltir", onu bu şekilde belirleyip ona varlık-anlamını ve "fonetik (sessel) sıfatlarını" verir.Bu "ilişkide" sanatçı onda kendini üreten olarak ve onun dolayımıyla kendine döner ki, böylece özbilince yükselir.Sonuç olarak sanatçı müzikal enstrüman dolayımıyla istencini edimselleştiren ve buradan yine kendine dönen Öznedir ki, bu ona manevi bir yükselme, kendilik bilincine gelme ve kendini bilme temin eder.Bunun biricik tezahürü müzikal enstrüman dolayımıyla sanatçının kendi ruhunun sesini duymasıdır, bu, en basit haliyle kendini enstrümanda gerçekleştirme ve buradan yine kendini ses olarak duymadır.