Duygular sadece misafirdir, gelip giderler. Bırak ne bulduğunu yesinler!
16 Ağustos 2022, bensenobizsizonlar
art blog(derogatory)
noise dept.
The Stonewall Inn
I'd rather be in outer space 🛸
Lint Roller? I Barely Know Her
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

ellievsbear
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Today's Document
Fai_Ryy
🩵 avery cochrane 🩵
The Bright Sessions

tannertan36
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Color Me Curious
Cosmic Funnies

bliss lane

Discoholic 🪩

Jimmy Eat World

seen from Germany
seen from Germany

seen from Colombia
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Ecuador

seen from Vietnam
seen from Türkiye
seen from Brazil
seen from Slovenia
seen from Bangladesh

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Mexico

seen from Türkiye
seen from Indonesia
seen from Malaysia

seen from Colombia
@bensenobizsizonlr
Duygular sadece misafirdir, gelip giderler. Bırak ne bulduğunu yesinler!
16 Ağustos 2022, bensenobizsizonlar

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bekleyiş / The Wait www.bensenobizsizonlr.tumblr.com #el #bekleyiş #thewaiting #tiaspetto #quite #silenzioso #yalnizlik #loneliness #manzara #theview #lavista #türkiye #turkey #turchia #solitudine #bensenobizsizonlar #bensenobizsizonlr #35mm #35mmfilm #35mmphotography #fotoğraf #fotograf #photography #fotografia (presso Özdere Menderes İzmir) https://www.instagram.com/p/CPe6auQDV4D/?utm_medium=tumblr
Gün batımından sonra / After the sunset www.bensenobizsizonlr.tumblr.com #gunbatimi #sunset #doga #nature #lanatura #iltramonto #yaz #summer #estate #türkiye #turkey #turchia #bensenobizsizonlar #bensenobizsizonlr #35mm #35mmfilm #35mmphotography #fotoğraf #fotograf #photography #fotografia (presso Seferihisar, İzmir) https://www.instagram.com/p/CPe5dkajl1R/?utm_medium=tumblr
Sessiz Yalnızlık / Quite Loneliness www.bensenobizsizonlr.tumblr.com #el #hand #lamano #sessiz #quite #silenzioso #yalnizlik #loneliness #solitudine #bensenobizsizonlar #bensenobizsizonlr #35mm #35mmfilm #35mmphotography #fotoğraf #fotograf #photography #fotografia (presso Özdere Ger-Tur Sitesi) https://www.instagram.com/p/CPeKmv_D5iO/?utm_medium=tumblr
CÖMERT ÂŞIK
(El Amante Liberal)
"Ey kahraman ve bahtsız müdafilerinizin kanları henüz çürümüş olan, talihsiz Lefkoşe'nin iç sızlatan harabeleri! Mahrum olduğunuz duyguya sahip olsaydınız bu işsizlik içinde beraberce dert dökebilirdik ve belki de, bu dertlerimizi paylaşabilmek acımızı hafifletirdi: Ey yıkılan küçük kuleler! Sizi uğrunda yıktıkları kadar haklı bir savunma için olmasa bile, yeniden yükseldiğinizi görebilmek ümidi içinizde kalmış olabilir. Fakat zavallı ben! Bulunduğum sonsuz sefalet içinde — şimdiki halden önceki halime dönsem de — ne umabilirim... Talihsizliğim öylesine ki hür iken saadet nedir bilmedim, esarette ise, bunu ummak bile boşuna."
Bu sözleri, kaybedilmiş Lefkoşe'nin harap surlarını bir tepeden seyre dalan, bir Hıristiyan esiri söylüyordu ve surlar kendisini anlayabiliyorlarmış gibi (bu, ıstırap içinde olan kimselerin halidir; hayallerinin peşinden giden bu kimseler akla aykırı şeyler yapar ve söylerler) onlarla konuşuyor ve acınacak halini onlarınkiyle mukayese ediyordu.
Bu sırada, ovada kurulmuş olan dört çadırdan birinden, çok iyi görünüşlü ve yakışıklı bir Türk delikanlısı çıktı, Hıristiyan esirine yaklaşarak:
— Dostum Rikardo, bahse girerim ki seni buralara sürükleyen, o daimi düşüncelerindir, dedi.
Rikardo (esirin adı buydu):
— Evet öyle, cevabını verdi. Fakat gittiğim her yerde onlardan huzur bulamadığıma göre neye yarar? Üstelik görünen bu harabeler de o düşünce ve kederlerimi çoğalttılar.
Türk: — Lefkoşe harabelerinden mi bahsetmek istiyorsun? dedi. Rikardo:
— Göze görünen başka harabeler olmadığına göre neden bahsedebilirim? cevabını verdi.
Türk:
— Bu düşüncelere dalarsan çok ağlaman lâzım gelir, dedi. Çünkü iki yıl önce bu ünlü ve zengin Kıbrıs adasını huzur ve sükûn içinde, sakinlerini beşer saadetinin insanlara bahşedebileceği her şeyden faydalanır bir halde görmüş olanlar, şimdi o insanları adadan sürgün edilmiş veya adada esir yahut sefil bir halde bulurlarsa onların felâket ve talihsizliklerine acımayıp da ne yaparlar? Fakat, mademki yapacak bir şey yok, bunu bırakalım ve senin işlerine gelelim; çünkü bunun bir çaresi olup olmadığını anlamak isterim. Bunu, sana göstermiş olduğum iyi niyete borçlu bulunduğum ve ikimiz de aynı memleketli ve çocukluğumuzda beraber büyümüş olduğumuzdan, seni bu kadar çok mahzun eden sebebi bana söylemeni isterim. Dünyanın en neşeli gönlünü kedere bürünmeye sadece esaretin yettiği bilinen bir hal ise de senin felâketlerinin daha uzak bir kaynaktan geldiğini tahmin ediyorum. Çünkü seninki gibi cömert ruhlar, adi felâketler karşısında boyun eğmezler: kurtuluşun için gereken parayı veremeyecek kadar fakir olmadığını bilmem beni buna inandırıyor; sen, arzu edilen hürriyete çok geç kavuşacak veya hiçbir vakit kavuşmayacak itibarlı birleşir gibi Karadeniz’in kulelerinde kapatılmış da değilsin, öyle ki, kötü talih senin elinden, hürriyete kavuşmak ümitlerini almamış olmasına rağmen yine de bahtsızlığın çok büyük; bunu görünce, kederinin kaybettiğin hürriyetten daha başka bir sebepten ileri geldiğini tahmin etmek zor değildir. Bunu bana söylemeni rica ederim. Sana elimden gelen yardım ve himayeyi sunuyorum. Kim bilir, belki de sana hizmet edebilmek için talih beni bu nefret ettiğim kıyafete sokmuştur.
Rikardo biliyorsun ki benim efendim bu şehrin kadısıdır (yani şehrin piskoposu gibi). Onun sahip olduğu nüfuzu ve benim ona tesir edebilecek bir insan olduğumu da bilirsin: bundan başka, içinde bulunduğum bu durumda1 ölmemek için içimde yanmakta olan arzuyu bilmez değilsin. Çünkü artık dayanamayacağım zaman gelecek, küçük yaşımda ve aklımın henüz ermediği sıralarda, beni ayırdıkları Hazreti İsa dinini yüksek sesle itiraf etmek ve etrafa yaymak zorunda kalacağım, ama biliyorum ki böyle bir itiraf hayatıma mal olacaktır; fakat ruhumu kaybedeceğime, vücudumu kaybetmeyi tercih ederim. Bütün bu söylediğimden şunu anlamanı ve
düşünmeni istiyorum, dostluğumun sana faydası dokunabilir ve felaketine nasıl bir çare ve teselli bulunabileceğini anlamak için — nasıl doktor hastanın izahlarına muhtaçsa — senin de onu bana anlatman gerek. Sana söz veririm ki onu en gizli bir şekilde saklayacağım.
Bütün bu sözlere karşı Rikardo sustu. Fakat kendisini mecbur görerek, şu cevabı verdi:
— Oh, dostum Mahmut! — Türkün adı buydu. — Felâketimi tahmin etmekte gösterdiğin isabeti gibi onun çaresini de bulabilseydin hürriyetimi kaybetmekten kendimi mutlu sayardım ve derdimi, tasavvur edilebilecek, en büyük bahtiyarlıkla değişmezdim. Felâketimin sebebini herkes bilse de dünyada buna bir çare değil hatta bir teselli bile bulacak tek kişi olamaz. Buna inanman için sana onu, mümkün olduğu kadar kısa hikâye edeceğim. Yalnız, başıma gelen fenalıkların karışık laberinto2'su içine girmeden efendim olan Hasan Paşa'nın Hidiv veya Türklerin Hidiv'lere dedikleri gibi, paşa olarak tayin edildiği Lefkoşe şehrine girmeden önce bu ovaya bu çadırları ve otağları niçin kurdurduğunu söyler misin bana?
Mahmut:
— Kısaca seni memnun etmeye çalışayım, cevabını verdi. Bilmelisin ki herhangi bir vilâyete hidiv (vali) olarak gidenlerin, seleflerinin oturduğu şehre, selefleri oradan çıkmadan ve kendi idarelerine ait serbestçe hesap vermeden önce, girmemeleri Türkler atasında âdettir. Yeni paşa hesap sorarken eskisi, kendisine yapılan ittiham ve şikâyetlerin neticesini beklemek üzere, ovada oturur. Bu ittiham ve şikâyetler, paşanın iğfal vasıtalarını ve dostluklarını müdahale ettirmesine - eğer bunları evvelce yapmamışsa - mahal verilmeden yapılır: hesap verme bitince bunun neticesi kapalı ve mühürlü bir parşömen vesika içinde, memuriyetten çekilen paşaya verilir. Bu paşa bir kâğıtla padişahın kapısına yani Türk'ün büyük kurultayına gider. Vesika (İspanya'daki kral meclisi başkanı ve müşavirleri mesabesinde olan) vezir paşa ve öteki daha küçük dört paşa tarafından görüldükten sonra, hesap verme raporuna göre, çekilen vali ya mükâfatlandırılır ya cezalandırılır. Vaka kabahatli çıkarsa para ile cezayı affettirir; ekseriya olduğu gibi, kabahatli çıkmaz ve mükâfatlandırılmazsa, hediye ve armağanlarla en çok arzu ettiği memuriyeti elde eder. Çünkü orada mansıp ve memuriyetler liyakat için değil, para için verilir: her şey satılır ve her şey satın alınır: mansıp ve memuriyetleri verenler bunlara
tayin edilenleri soyarlar, bunlar da daha çok kâr vadeden başka memuriyetler satın almaya mahsus parayı, tayin edildikleri memuriyetlerden çıkarırlar: işte her şey, dediğim gibi oluyor. Bütün bu imparatorluk şiddete dayanır. Bu ise onun devam etmeyeceğine delildir. Fakat bana kalırsa — ki hakikat bu olmalıdır — onu omuzları üstünde tutan bizim günahlarımızdır. Demek istiyorum ki, benim yaptığım gibi, Tanrı'yı hayâsız ve dolu dizgin surette gücendirenlerin günahlarıdır: O, büyüklüğü içinde beni hatırlasın!
İşte, söylemiş olduğum sebepten dolayı, efendim Hasan Paşa dört günden beri bu ovadadır. Lefkoşe paşası ise gerektiği şekilde çıkmadı, çünkü ağır hastadır, fakat şimdi iyileşti ve hiç şüphesiz, bugün çıkacak. Bu bayırın arkasında kurulu duran senin görmemiş olduğun çadırlarda oturacaktır. Efendin de ondan sonra şehre girecektir: bana sormuş olduklarından bilmen lâzım gelen işte budur.
Rikardo:
— O halde dinle, dedi. Fakat maceramı sana birkaç sözle anlatacağım hakkındaki vaadimi tutabilecek miyim? orasını bilmiyorum. Çünkü felâketim o kadar uzun ve bambaşka ki herhangi bir sözle ölçülemez. Bununla beraber elimden geleni, zamanın müsaade ettiği nispette yapacağım: Her şeyden evvel sana, memleketimiz Trapana3'da bütün Sicilya'nın en güzel kadını diye tanınan bir doncella'yı (genç kızı) tanıyıp tanımadığını sorayım: öyle bir genç kız, diyorum ki, bütün mütecessis diller onun için geçmiş zamanların ve halin sahip olduğu, geleceğin ise sahip olmayı ümit ettiği en mükemmel güzellikte olduğunu söylüyorlar ve en nadir anlayışlar bunu tekit ediyorlardı: bir genç kız ki onun için şairler saçlarının altın, gözlerinin parıltılı iki güneş, yanaklarının kırmızı gül, dişlerinin inci, dudaklarının yakut, gerdanının beyaz mermer olduğunu terennüm ediyorlardı; bir genç kız ki parçaları bütünüyle ve bütünü parçalarıyla hayret verici ve uygun bir ahenk teşkil ediyordu. Tabiat bu bütüne renklerden yapma tabii ve mükemmel bir tatlılık vermişti, öyle ki çekememezlik onda leke dokunduracak hiçbir şey bulamamıştı. Nasıl, onun kim ve adının ne olduğu hakkında bana henüz bir şey söylememen mümkün mü, Mahmut? Herhalde ya beni dinlemiyorsun, yahut da Trapani'de olduğun zaman duygudan mahrumdun.
Mahmut cevap vererek:
— Hakikaten, Rikardo, bu kadar sonsuz güzelliğe sahip olduğunu anlattığın insan, Rodolfo Florencio'nun kızı Leonisa değilse, kim olduğunu bilmiyorum, çünkü senin söylediğin şöhret yalnız onda vardı.
Rikardo:
— Tamam odur, ey Mahmut! cevabını verdi. Evet, dostum, bütün saadetimle bütün felâketimin başlıca sebebi odur: gözlerimin kendisi için hesapsız göz yaşı dökmüş ve dökmekte olduğu, dökeceği kimse, iç çekmelerimin yakın ve uzak havayı kendisi için yaktıkları kimse, sözlerimin, onları dinleyen gökyüzünü ve onları işiten kulakları kendisi için rahatsız ettikleri kimse odur, yoksa kaybedilmiş hürriyetim değildir: beni deli veya, hiç olmazsa, az cesur ve küçük ruhlu hükmetmenin sebebi de odur: benim için Leona4, başkası için mülâyim kuzu olan, bu Leonisa beni şu sefil ve perişan hale sokan kadındır. Çünkü bilmelisin ki ben en genç yaşımdan veya hiç değilse aklımı kullanmaya başladığımdan beri, onu yalnız sevmedim, fakat sanki dünyada ve gökyüzünde hizmet edilecek veya tapınılacak başka uluhiyet yokmuşçasına ona tapındım ve hizmet ettim. Onun akrabaları ve ebeveyni (anası ve babası) benim arzularımı biliyorlardı, ama bundan hiç alınmadılar, çünkü arzularımın namuslu ve faziletli bir gayesi olduğunu anlamışlardı. Birçok defa, beni koca olarak kabul etmesini temin için, bunu Leonisa'ya söylediklerini biliyorum. Fakat, senin de yakından tanıdığın, Askanyo Rotulo'nun, oğlu Kornelyo'ya (yakışıklı, terbiyeli, yumuşak elli ve kıvırcık saçlı, tatlı sesli, âşıkane sözlü, nihayet, kehribar ve şekerlemeden yapılmış gibi olan ve sırmalı elbiseler taşıyan) göz koymuş olan Leonisa gözlerini, Kornelyo'nunki kadar zarif olmayan, benim yüzüme çevirmek istemediği gibi kendisine yaptığım birçok ve devamlı hizmetlerime teşekkür etmek şöyle dursun, benim aşkıma hakaret ve nefretle mukabelede bulundu. Kendisine olan aşkım o dereceye vardı ki Kornelyo'ya, namuslu da olsa açıkça iltifatlarda bulunmaktansa beni hakaret ve nankörlükleri altında ezmesini âdeta saadet sayacaktım: hakaret ve nefret meşakkatine kıskançlığın en büyük ve en merhametsiz kudurması da eklenince böyle öldürücü iki vebanın dövdüğü ruhumun ne hale geldiğini sen düşün: Leonisa'nın ana ve babası kızlarının Kornelyo'ya gösterdiği yakınlığı saklıyorlardı. Haklı olarak sanıyorlardı ki, delikanlı kızın eşi olmayan harikulâde güzelliğinin cazibesine kapılarak onunla evlenmek isteyecekti. Böyle onun şahsında benden çok daha zengin bir
damat bulacaklardı. Bu, böyle, pekâlâ olabilirdi. Ancak tevazuu bir yana bırakarak, denilebilir ki onda ne benim durumumdan daha iyi bir durum, ne daha yüksek duygular, ne de benim tanınmış olan yararlığım bulunabilirdi.
Bu aşk taleplerim sırasında bir mayıs gününde — ki bugün bir sene, üç gün ve beş saat oluyor — Leonisa ve ebeveyni ile Kornelyo ve ebeveyninin, yanlarında bütün akrabaları ve hizmetçileri olduğu halde Askanyo'nun, Tuzlalar yolu üzerinde sahile yakın bahçesine gezmeye gittiklerini öğrenebildim.
Mahmut:
— Ben de orasını iyi bilirim, Tanrının isteğiyle, orada dört günden fazla hoş vakit geçirdim, dedi.
Rikardo:
— Bunu öğrenir öğrenmez ruhumu öyle şiddetli ve kuvvetli bir kıskançlık hiddeti, kızgınlığı ve cehennemi kapladı ki, ne yapacağımı bilmez oldum. Hemen onların bulunduklarını duyduğum bahçeye koştum, oradakilerin çoğunun eğlendiklerini, bir ceviz ağacı altında da Kornelyo ile Leonisa'nın birbirinden biraz uzak olarak, oturmakta olduklarını gördüm.
Onların beni görür görmez ne hale girdiklerini bilmiyorum, fakat benim onları görünce gözüm hiçbir şey görmez oldu, bir söz söyleyemeden ve hiçbir harekette bulunamadan âdeta bir heykele döndüm. Ancak öfkenin gazabı, gazabın kalbimdeki kanı, kanın da kudurganlığı uyandırması ve kudurganlığın elleri ve dili harekete getirmesi için çok zaman geçmedi. Ama önümde bulunan güzel yüze, gösterilmesi lâzım gelen saygı fikri, elleri bağlı tuttu. Fakat dilim şu sözlerle sessizliği bozdu: "Gözlerimin daimi ve ıstıraplı bir ağlayış içinde olmasını icap ettirecek sebebi kendi gözlerinin önünde bu kadar sükûnetle bulundurduğun için memnun olmalısın, ey, benim huzurumun öldürücü düşmanı! Yaklaş, biraz daha yaklaş, gaddar, seni arayan bu faydasız gövdenin etrafına ağlarını sar. Seni ılıkçasına arzu eden bu yeni Ganimedes5'ini saçlarını tara veya kâküller yap. Kendisine hayranlıkla baktığın bu gencin haylaz yıllarına kendini terk et artık. Çünkü sana ulaşmak ümidini kaybettiğimden dolayı nefret ettiğim hayatıma da onunla bir son verilmiş olsun. Buna benzer hallerde dünyada kullanılan kanunların ve hakların, ancak senin için mi bozulması ve eksilmesi lâzım geldiğini sanıyorsun, mağrur ve saygısız kız? Demek istiyorum ki zenginliğinden dolayı mağrur, güzelliğinden dolayı küstah,
gençliğinden dolayı tecrübesiz, soyundan dolayı kendine güvenen bu gencin aşkında sebat göstermek isteyeceğini ve sebat edebileceğini, paha biçilmez olan şeye değer biçmek isteyeceğini ve edebileceğini, olgun ve tecrübeli senelerin bildiğini öğrenmek isteyeceğini ve öğrenebileceğini mi zannediyorsun? O halde aldanıyorsun. Çünkü dünyanın yaptıklarını daima aynı şekilde tekrarlamaktan başka bir tarafı yoktur; çünkü bir kimse ancak kendi cehaleti yüzünden aldanabilir.
Gençlerde sebatsızlık; zenginlerde gurur; küstahlarda övünme; güzellerde hor bakma vardır ve bütün bunlara malik olanlarda ise, her kötülüğün anası olan ahmaklık mevcuttur.
Senin gevşekçe arzularından ziyade benim hakir arzularıma ait olması lâzım gelen bir mükâfatı o kadar zahmetsizce kazanmayı isteyen ey genç! Neden üstünde uzandığın çiçeklerden yapılmış kerevetten kalkmıyor ve senin canından bu kadar nefret eden canımı almaya gelmiyorsun? Senden nefret edişimin sebebi hareketlerinle beni rencide etmen değil fakat talihin sana bahşettiği nimeti takdir etmeyi bilmemendedir. Zarif elbiselerinin kalıbı bozulacak korkusuyla onu müdafaaya koşmak istemeyişin, ona pek az kıymet verdiğini açıkça gösteriyor. Senin bu rahat halin Akilles'te6 olsaydı Ulises7, ona daha çok pırıldayan silâhlar ve çelikten kılıçlar gösterseydi dahi, teşebbüsünü başaramayacağından pek emin kalırdı. Git, git ve annenin doncella (hanım kız) ları arasında eğlen ve orada saçlarını ve, sert kılıcı kavramaktan ziyade yumuşak ipeği bükmeye alışık olan ellerine ihtimam et!"
Bütün bu sözlere rağmen Kornelyo, kendisini oturmuş olarak bulduğum yerden hiç kalkmadı; bilâkis, sihirlenmiş gibi bana bakarak, kımıldanmaksızın, sakin sakin durdu. Senin bu duyduklarını kendisine yüksek sesle söylediğim için bahçede dolaşanlar toplanmaya başladılar ve Kornelyo'ya söylediğim daha başka ağır hakaretleri dinlemeye koyuldular. Kornelyo, oraya koşuşan halktan cesaretlenerek —- çünkü hepsi veya büyük kısmı onun akrabası, uşakları veya yakınlarıydı — kalkar gibi davrandı. Fakat o daha ayağa kalkmadan ben elimi kılıcıma atarak yalnız ona değil fakat orada duran herkese saldırdım. Kılıcımın parladığını görür görmez Leonisa'ya şiddetli bir baygınlık geldi. Bu hal bana daha büyük bir cesaret ve istihfaf duygusu verdi. Bana saldırmış olan birçokları, çılgın bir deliden kendilerini müdafaa eden kimseler gibi, müdafaadan başka çare
görmedikleri için mi, yoksa iyi talihim ve maharetim bana yardım ettiği için mi, yoksa beni daha büyük felâketler için saklayan Tanrının lütfu mudur nedir, sana söylemeyeceğim, çünkü hakikatte, yakınımda olanlardan yedi sekiz tanesini yaraladım.
Çevik olması Kornelyo'ya yaradı. Çünkü tabanlarına öyle bir hız verdi ki, elimden kaçarak kurtuldu. Bu kadar aşikâr bir tehlike içinde bulunduğum, hakaret gördüklerinden dolayı benden öç almak isteyen düşmanlarım tarafından sarılmış olduğum bir anda, talih öyle bir çare ile yardımıma geldi ki hayatımı, akla gelmedik bir tarzda kurtardım. Ama onu saatte bin defa kaybedeceğime, orada kaybetmiş olsaydım daha iyi olurdu. Şöyle ki, Bizerte korsanlarına ait iki çektirmeden bir sürü Türk çıkarak bahçeye girdiler; bu Türkler limandaki kulelerde bulunan nöbetçiler tarafından görülmeden, sahil koşucuları veya muhafızları tarafından sezilmeden, yakın bulunan bir koydan karaya çıkmışlardı. Hasımlarım, Türkleri görür görmez beni bırakarak büyük bir süratle saklanmaya koşuştular. Türkler bahçede bulunan üç kişiden ve baygın bir halde olan Leonisa'dan başkasını esir edemediler. Beni, dört berbat yara almış olduğum halde, yakaladılar. Fakat bu yaraların öcünü daha önce yaraladığım dört Türkü yere cansız sermekle, almıştım. Bu hücumu Türkler kendilerine has çeviklikle yaptılar, başarılarından pek de memnun kalmayarak gemilerine bindiler, derhal denize açılarak yelkenle ve kürekle kısa bir müddet sonra Fabyana8 adasına sığındılar. Aralarından kimlerin eksik olduğunu anlamak için yoklama yaptılar; Levent denilen gemideki en iyi, en babayiğit askerlerden dördünün öldüğünü görünce öcünü benden almak istediler. Amiral gemisinin kaptanı beni asmak için antenanın indirilmesini emretti. Kendine gelmiş olan Leonisa bütün bunları seyrediyordu. Kendisini korsanların elinde gördüğünden bol bol gözyaşı döküyordu; nazik ellerini bükerek ve bir söz söylemeksizin, Türklerin dediklerini dikkatle anlamaya çalışıyordu. Fakat kürekteki Hıristiyanlardan biri — beni göstererek — ona İtalyanca, reisin bu Hristiyan’ın asılmasını emrettiğini, çünkü kendisini müdafaa ederken çektirmelerin en iyi askerlerinden dördünü öldürmüş olduğunu söyledi.
Leonisa bunu işitince — ilk defa olarak bana acır göründü — beni asmamalarını, çünkü büyük bir necat fidyesini kaybedeceklerini, Trapani'ye döndükleri takdirde beni derhal fidye mukabilinde kurtaracaklarını Türklere söylemesini esirden istedi. Bu, Leonisa'nın bana karşı yapıp yapacağı ilk ve
son hayırseverlik oldu. Bütün bunlar bana daha büyük fenalık getirdi. Çünkü Türkler Hıristiyan esirin söylediklerini duyunca ona inandılar, menfaat düşüncesi hiddetlerini değiştirdi. Ertesi sabah barış bayrağını çekerek Trapani'ye döndüler. O geceyi tasavvur edilebilecek derecede bir ıstırap içinde geçirdim. Fakat bu, yaralarımın sebebiyet verdiği acıdan daha çok merhametsiz düşmanım olan kadının o barbarlar arasında maruz kaldığı tehlikeyi düşünmekten doğan bir ıstıraptı.
Şehre ulaşınca çektirmelerin biri limana girdi, ötekisi dışarda kaldı. Bütün liman ve sahil derhal Hıristiyanlarla dolup taştı; yakışıklı Kornelyo ise, uzaktan, çektirmede olup bitenleri seyrediyor olmalıydı.
Benim kurtarılmamı konuşmak üzere bir mayordom'um (kâhyam) geldi. Ona, benim hürriyetimle asla meşgul olmayarak Leonisa'nın hürriyetini konuşmasını ve onun için bütün malımın bedelini vermesini söyledim, ayrıca karaya dönmesini, Leonisa'nın ana ve babasına kızlarının serbest bırakılmasını müzakere etmeyi kendisine bırakmalarını ve onu merak etmemelerini söylemesini emrettim. Bundan sonra, Rum’dan dönme Yusuf adındaki baş reis Leonisa için altı bin, benim için de dört bin eskudo istedi, yalnız birimizi vermeyeceğini ancak ikimizi birden bırakabileceğini ilâve etti. Bu kadar çok para istemesinin sebebi, sonradan öğrendiğime göre, Leonisa'ya âşık oluşu ve onu salıvermek istemeyişiydi. Elde edilen ganimetleri öteki çektirmenin reisiyle yarı yarıya bölüşmek mecburiyetinde olan Yusuf beni, dört bin eskudo hesabıyla ve ayrıca bin nakit eskudoyu — ki topu beş bin ediyordu — ötekisine verecek ve kendisine, diğer beş bin eskudo mukabilinde, Leonisa kalacaktı. İkimize on bin eskudo değer biçmiş olmasının sebebi buydu. Leonisa'nın ebeveyni, mayordom'umun benim namıma onlara yapmış olduğu vaatten sonra kendilerince hiçbir ücret teklif etmediler: Kornelyo ise Leonisa'nın lehine dudaklarını bile kımıldatmadı. Bu suretle, birçok talep ve cevaplardan sonra benim mayordom'um Leonisa için beş bin ve benim için üç bin eskudo vermeyi teklif etti. Arkadaşlarının kandırmaları ve bütün askerlerinin kendisine söylediği sözlerin zoru ile Yusuf bunu kabul etti. Fakat mayordom'umda bu kadar birikmiş para olmadığından kendisi onları toplamak için, mallarımı yok pahasına satarak kurtarılışıma yetecek parayı tedarik maksadıyla, üç gün mühlet istedi. Yusuf, pazarlığın yürümemesi için bu müddet zarfında bir bahane bulacağı
düşüncesiyle, bu teklife memnun oldu ve Fabyana adasına dönüleceğini, üç gün mühlet bitince para için geri geleceğini söyledi.
Ancak, beni fena muamelelere maruz kılmaktan yorulmamış olan nankör talih adanın en yüksek yerine dikilmiş olan bir Türk nöbetçisinin uzakta denizden gelen altı Lâtin yelkenlisini keşfetmesini istedi. Bunların ya Malta filosu veya Sicilya yelkenlilerinden bazıları olması mümkündü ki bu da doğru çıktı. Telâşla haber vermeye indi ve kimi yemek pişirmekte, kimi çamaşırını yıkamakta olan Türkler bir lâhzada gemiye bindiler, görülmemiş bir sürat ve maharetle demir alarak suya kürek daldırdılar, rüzgâra yelken açtılar.
Gemilerinin pruvalarını Berberistan'a doğru çevirerek iki saatten daha az bir müddet içinde kadırgaları gözden kaybettiler. Böylece, adayı ve yaklaşan geceyi siper yaparak düşmüş oldukları korkudan kendilerini kurtardılar.
Oh, dostum Mahmut, umduğumun bu kadar aksi olan yolculukta ve hele ertesi günü, iki çektirme, güney cihetinde bulunan Pantanalea9 adasına gelince Türkler kendi dediklerine göre, odun ve et almak üzere karaya indikleri ve reislerin sahile çıkıp, almış oldukları bütün ganimetleri paylaşmaya koyuldukları zaman ruhumun ne hale geldiğini düşünmeyi artık sana bırakıyorum. Her hareketleri benim için ölümden beterdi.
Benimle Leonisa'nın taksimine gelince Yusuf, dördü küreğe verilmek ve ötekileri çok güzel iki Korsikalı oğlan olmak üzere, altı Hristiyan’ı ve onlarla beraber beni Fethullah'a (öteki çektirmenin reisinin adı bu idi) verdi. Kendisine de Leonisa'yı ayırdı. Fethullah buna pek memnun oldu. Bütün bunlarda hazır bulunmuş olmama rağmen dediklerini, yaptıkları taksimi anlayamıyordum. Eğer Fethullah bana yaklaşıp da İtalyanca: "Hıristiyan, artık benimsin, seni bana iki bin altın eskudo değerindesin diye verdiler, hürriyetini istersen dört bin vermelisin, yoksa şuracıkta ölürsün" dememiş olsaydı paylaşma tarzını o zaman hiç anlamayacaktım.
Hıristiyan kadının da kendisine ait olup olmadığını sordum: bana, hayır, dedi. Onun Yusuf'a kaldığını, Yusuf'un da kadını Müslüman yapıp onunla nikâhlanmak istediğini söyledi. Hakikat de buydu. Çünkü kürek mahkûmlarından Türkçeyi iyi anlayan biri de bana bunu söylemişti. Kendi Yusuf ile Fethullah konuşurlarken işitmişti. Efendim olan Fethullah’a Hıristiyan kadın kendisinde kalacak surette hareket etmesini, yalnız onu
kurtarmak için kendisine on bin altın eskudo vereceğimi söyledim. Bana verdiği cevapta buna imkân olmadığını, fakat Hıristiyan kadın için teklif ettiğim büyük meblâğı Yusuf'a bildireceğini söyledi. Kim bilir, menfaat saikasıyla Yusuf niyetini değiştirir, kadını salıverirdi. Fethullah dediği gibi yaptıktan sonra çektirmesine mensup olan herkesin derhal binmesini emretti. Çünkü Trablusgarb'a gitmek istiyordu; kendisi oralıydı.
Yusuf da Bizerte'ye gitmeye karar verdi ve korktukları kadırgalar veya soyacakları gemiler gördüklerinde gösterdikleri hızla, gemiye bindiler. Havanın fırtına alâmetleri gösterir surette değişmesi onları çabuk harekete getirdi.
Leonisa karada bulunuyordu, fakat kendisini görebileceğim yanda değildi. Yalnız gemiye bineceğimiz sırada sahilde yan yana geldik. Yeni efendisi ve âşığı onu elinden tutmuş götürüyordu; karadan çektirmeye uzatılmış olan iskeleye gireceği sırada gözlerini bana doğru çevirdi: kendisinden ayrılmayan gözlerim ona o kadar müşfik bir duygu ve acı ile baktılar ki, önlerine nasıl konduğunu bilmediğim bir perde görme gücümü yok etti, nasıl olduğunu anlayamadan yere yıkıldım: bana sonradan, Leonisa'nın da başına aynı şeyin geldiğini söylediler, çünkü onun iskeleden denize düştüğünü ve Yusuf'un, arkasından denize atlayarak, onu kolları arasında çıkardığını görmüşlerdi. Ben hiçbir şey hissetmeden beni bindirmiş oldukları, efendimin çektirmesinde bunu bana hikâye ettiler. Fakat baygınlığımdan sıyrılıp da kendimi çektirmede yalnız gördüğüm ve öteki çektirmenin ayrı bir rota alarak kendisiyle beraber ruhumun yarısını, daha doğrusu, bütününü götürüp bizden ayrıldığı sırada yeniden bir baygınlık geçirdim, bir kere daha talihime lânet ettim ve yüksek sesle ölümü çağırdım. Teessür ve kederimi o suretle belirtiyordum ki beni işitmekten usanmış olan efendim iri bir sopa ile, susmadığım takdirde bana fena muamele edeceği tehdidinde bulundu.
Gözyaşlarımı tuttum, iniltilerimi bastırdım. Bunları yapmak için sarf ettiğim kuvvetle bir yerimin çatlayacağını böylece, bu sefil vücudu terk etmeyi bu kadar arzu eden canıma bir yol açılacağını zannediyordum. Fakat beni bu kadar berbat bir sıkıntı içine atmış olmaktan memnun olmayan felek, bütün teselli ümitlerimi elimden alarak, her şeyin bitmesini istedi. Korkuyla beklenmekte olan fırtına bir anda baş gösterdi; güneyden esen ve prova tarafından üstümüze gelen rüzgâr o kadar şiddetlenmeye başladı ki
ona pupayı çevirmeye ve gemiyi rüzgârın istediği tarafa götürmek mecburiyeti hâsıl oldu.
Reis, adanın önünden geçerek, kuzey tarafına sığınmak niyetindeydi. Fakat onun düşündüğünün tamamen aksi oldu. Çünkü rüzgâr o kadar şiddetle esti ki iki günde almış olduğumuz yolu on dört saatten daha az bir müddet içinde yaparak kendimizi hareket etmiş olduğumuz adadan altı veya yedi fersah mesafede bulduk. Kurtuluş çaresi olmadan, adanın üzerine, herhangi bir kumsala doğru değil, fakat gözümüzün önünde yükselen ve hayallerimizi kaçınılmaz bir ölümle tehdit eden çok yüksek kayalara doğru, bindirmek üzere idik. Yanı başımızda, Leonisa'nın bulunduğu öteki çektirmeyi gördük. Oradaki bütün Türkler ve esir kürekçiler oldukları yerde kalmak ve kayalara çarpmamak için gayret sarf ediyorlardı. Bizim gemidekiler de aynı şeyi, görünüşe göre daha faydalı ve daha gayretli bir surette yaptılar. Çünkü işten yorulmuş ve rüzgârla fırtınanın gücü karşısında yenilmiş olan öteki gemidekiler kürekleri bırakarak, gözümüzün önünde, kayalara çarpmaya kendilerini bıraktılar. Çektirme oraya öyle büyük bir gürültü ile çarptı ki hemen paramparça oldu.
Gece olmaya başlamıştı. Kaybolanların bağrışmaları ve gemimizde mahvolmak korkusu içinde bulunanların heyecanı büyüktü.
Reisimizin emrettiklerinin hiçbiri işitilmiyor ve yapılmıyordu. Yalnız kürekleri elden bırakmamaya dikkat ediliyor, provayı rüzgâra çevirmek ve iki demiri atmak suretiyle muhakkak gelecek ölümü, bir müddet için durdurmak çaresine bakılıyordu.
Ölmek korkusu herkeste umumi olmakla beraber bende tamamıyla aksiydi. Çünkü az evvel ayrılmış olduğum o kadını ahirette görmenin aldatıcı ümidiyle, çektirmenin batmakta veya kayalara çarpmaktaki her gecikme ânı benim için yüzyıl süren en azaplı bir ölüm gibiydi. Geminin ve benim başımın üstünden aşan yüksek dalgalara dikkatle bakıyor, onlarla beraber bahtsız Leonisa’nın vücudunun gelip gelmediğini görmek istiyordum.
Felâketimi kısaca anlatmak hususunda evvelce vermiş olduğum söze karşı gelmemek için, sana o uzun ve acı gecede duyduğum ve yaşadığım heyecanları, korkuları, ıstırapları, düşünceleri uzun uzadıya anlatmayacağım, oh, Mahmut! Sana şunu söylemek yeter; o esnada ölüm gelseydi canımı almak için ona yapacak pek az şey kalırdı.
Gün doğdu; fakat fırtına alâmetleri düne göre daha büyüktü. Geminin kayalardan epeyce uzaklaşıp adanın bir burnuna ulaşarak istikamet değiştirmiş olduğunu gördük. Burnu dönmek üzere olduklarını gören Türkler ve Hıristiyanlar yeni ümit ve yeni gayretlerle canlandılar, altı saat uğraşmadan sonra burnu döndük ve denizi daha mülâyim ve daha yatışmış bulduk. Artık kürekleri daha büyük bir kolaylıkla kullanabiliyorduk. Adanın siper teşkil etmesinden istifade eden Türkler, bir gece önce kayalara çarpmış olan çektirmeden bir şeyler kalıp kalmadığını görmek üzere karaya çıktılar. Fakat Tanrı, Leonisa'nın vücudunu kollarımda görmek suretiyle elde etmeyi umduğum teselliyi bana vermek istemedi. Bu vücudu, ölmüş ve delik deşik olmuş halinde dahi görmekten, iyi arzularımın lâyık oldukları üzere o vücutla birleşmeme yıldızımın koyduğu o imkânsızlığı kırmış olacağımdan dolayı, sevinç duyacaktım. Böylece, karaya çıkmak isteyen bir dönmeden Leonisa'yı aramasını ve denizin onu sahile atıp atmadığına bakmasını rica ettim. Fakat evvelce dediğim gibi, Tanrı bütün bunları benden esirgedi. Çünkü aynı anda rüzgâr yeniden kudurmaya başladı, öyle ki artık adanın teşkil ettiği siperin hiçbir faydası olmuyordu.
Bunu gören Fethullah, kendisini bu kadar kovalayan kadere karşı gelmek istemedi. Trinkete serenini direğe koymalarını ve biraz yelken açmalarını emretti. Pruvayı denize ve pupayı rüzgâra çevirdi. Dümenin başına bizzat kendisi geçti ve önüne hiçbir engelin çıkmayacağından emin olarak gemiyi engine doğru yol verdi.
Bordolarda kürekler hep bir gidiyor, herkes sıralarda veya mazgallarda oturmuş bulunuyordu. Daha büyük bir emniyet için kendisini pupa direğine sıkıca bağlatmış olan "gardiyanbaşı"ndan başka çektirmede hiç kimse ortada görülmüyordu. Gemi o kadar hafiflikle uçuyordu ki üç gün üç gecede Trapani, Melazo ve Palermo'dan görünür bir mesafeden geçerek, gemide bulunanların ve karadan onlara bakanların hayret verici bir korkusu içinde Messina feneri önünden boğaza girdik. Nihayet, fırtınayı anlatmakta, fırtınanın devamda inat etmesi kadar uzun ve karışık olmamak için, diyorum ki, hemen bütün Sicilya adasını dönüp dolaştıktan sonra yorgun, aç ve bitkin bir halde Berberistan Trablus'una (Batı Trablus'una) vardık. Burada Efendim (leventleriyle ganimetin hesabını yapmadan, onlara hisselerini ve padişaha âdet olan, beşte biri vermeden önce) öyle bir sancıya yakalandı ki üç gün içinde cehennemi boyladı. Trablus kralı (valisi) derhal
bütün malına kondu ve padişahın (ki, bildiğin gibi, arkalarında vâris bırakmayanların mirasçısıdır) oradaki miras memuruyla beraber ikisi, Efendim Fethullah'ın bütün malını aldılar. Ben de o zaman Trablus hidivi olan bu adamın eline düştüm.
Aradan on beş gün geçmeden kendisine Kıbrıs hidivliği beratı geldi. Kendimi kurtarmak niyeti olmaksızın, onunla buraya kadar geldim. Fethullah'ın askerleri valiye benim mühim bir kimse olduğumu söylediklerinden beni serbest bırakacağını birçok defalar söylemiş olduğu halde buna hiçbir vakit yanaşmadım. Hatta kendisine, benim zenginliğimden bahsetmiş olanların kendisini aldattıklarını söyledim. Eğer bütün düşüncemi söylememi istiyorsan, Mahmut, bilmelisin ki beni hiçbir şeyin teselli edemeyeceği bir yere dönmek istemiyorum ve Leonisa'nın ölümünün beni hiçbir vakit bırakmayan düşünce ve hâtıralarının esirlik hayatıma karışması suretiyle bana bu hayatı hiçbir vakit sevdirmemelerini istiyorum. Sonra sonsuz acıların ister istemez bitmeleri veya onları çekeni bitirmeleri doğru ise benim acılarım bunu yapamamazlık edemezler, çünkü isteğim hilâfına taşıdığım bu sefil hayata birkaç gün içinde kıyacak surette onlara katlanmayı düşünüyorum.
Oh, işte, Mahmut kardeşim, benim hazin maceram budur. Feryat ve gözyaşlarımın sebebi budur. Bunları kalbimin derinliğinden çıkarmak ve onlara yaralı göğsümün kuraklığı içinde hayat vermek için bu maceranın kâfi gelip gelmediğini şimdi sen gör ve düşün. Leonisa öldü. Onunla beraber de benim ümidim öldü. Vaka, kendisi yaşadıkça bendeki ümit ince bir kıla bağlıydı; ama ne de olsa, ne de olsa...
Bu sözlerle de dili damağına yapıştı, öyle ki ne bir söz söyleyebildi ne de gözyaşlarını tutabildi. Bu gözyaşları, yüzünden, damla damla ve söylenmesi mutat olduğu üzere, yeri ıslatacak kadar, bol bol dökülüyordu. Mahmut da onunla beraber ağladı. Fakat acı hikâye içinde tazelenen hâtıranın sebebiyet verdiği buhran geçince Mahmut söyleyebildiği en güzel sözlerle Rikardo'yu teselliye çalıştı; fakat Rikardo sözlerini keserek dedi ki:
— Senden istediğim şey, dostum, bana Efendimin ve kendileriyle temasta bulunacağım bütün kimselerin gözünden düşmem için ne yapacağımı tavsiye etmektir. Öyle ki onun ve ötekilerin gayz ve nefreti üzerime çevrilince, hepsi bana öyle fena muamele etsinler ve beni öyle tazip etsinler
ki ıstıraba ıstırap ve acıya acı katmak suretiyle kısa zaman içinde arzu ettiğim şeye yani ölüme kavuşayım.
Mahmut:
— Duyulabilen şey söylenebilir, diye bir söz vardır. Onun doğru olduğunu şimdi anladım, dedi. Çünkü bazen duygu dili susturur. Mamafih nasıl olursa olsun (ister ıstırabın, sözlerin kadar olsun, ister sözlerin ıstırabından fazla olsun) Rikardo, sen benim şahsımda gerek yardım için gerek öğüt için daima gerçek bir dost bulacaksın. Her ne kadar yaşımın küçüklüğü ve bu kisveyi giymekte ettiğim gariplik, sana sunduğum bu iki şeyden hiçbirine güvenmek veya hiçbirini beklemek lâzım gelmeyeceği hissini veriyor ise de bu şüphenin doğru çıkmamasını temin edeceğim. İstediği şey değil, fakat kendisine uygun olan şey verilen bir hastaya yapıldığı gibi, senin için en uygun olanı yapmaktan, sen öğüt edilmeyi yardım görmeyi istemiyorsun diye, vazgeçecek değilim. Bütün bu şehirde, Efendim olan Kadı kadar kadir ve yararlı hiç kimse bulunmadığı gibi bu şehrin hidivi (valisi) olarak gelen senin Efendin dahi o kadar kudrete malik değildir. Hal böyle olunca diyebilirim ki ben bu şehrin en kudretli insanıyım, çünkü patronuma istediğimi yaptırırım. Sana bunu, Efendime geçebilmen, onun esiri olabilmen imkânı kendisinden temin edilebilir diye söylüyorum; benim arkadaşlığımda olunca, zaman bize, seni avutmak için — avunmak istiyorsan veya avunabilirsen — benim bu hayattan daha iyi bir hayata veya hiç olmazsa, hayatı terk ettiğim zaman hayatımın daha emniyette olacağı bir yere varmam için, ne yapacağımızı söyleyecektir.
Rikardo:
— Yapacağın bütün şeylerle benim neyime yarayacak bir şey yapamayacağından emin olmakla beraber sunduğun dostluktan dolayı sana teşekkür ederim, Mahmut, dedi. Şimdilik bunu bırakalım da çadırlara gidelim. Çünkü gördüğüme göre, şehirden büyük bir kalabalık çıkıyor. Hiç şüphe yok ki, Efendime şehre girmesini sağlamak üzere eski hidiv (vali) dışarı çıkıyor olmalı.
Mahmut:
— Evet öyledir, dedi. Gel Rikardo, onların nasıl törenle kabul edildiklerini göreceksin. Hoşuna gideceğini sanırım.
Rikardo:
— Haydi gidelim, dedi. Kim bilir, Efendimin esirlerinin, Korsika'lı bir dönme olan ve pek merhametli olmayan gardiyanı tesadüfen benim mevcut olmadığımı görmüşse, sana ihtiyacım olacaktır.
Bunun üzerine konuşmalarını bırakarak vaktinde çadırlarına vardılar. Çünkü eski paşa yaklaşıyor, yenisi de onu çadırının kapısında istikbal etmeye çıkıyordu.
Ali Paşa’ya (vazifesinden çekilenin adı böyleydi), Lefkoşe'nin Türkler tarafından alınmasından sonra bu şehrin normal garnizonunu teşkil eden ve takriben beş yüz kişi olan bütün Yeniçeriler refakat ediyordu. Bazıları tüfeklerle bazıları yalın yatağanlarla silahlı olarak iki kanat veya sıra üzerine gidiyorlardı.
Yeni paşa olan Hasan Paşa'nın kapısına gelerek hepsi etrafını sardılar. Ali Paşa gövdesini eğerek Hasan Paşa'ya selâm verdi. Hasan Paşa daha az eğilerek onu selâmladı. Onun üzerine Ali, Hasan'ın otağına girdi.
Türkler Hasan Paşa'yı çok zengince süslenmiş güçlü bir at üstüne bindirdiler. Atı çadırların etrafında ve ovanın büyük bir kısmında dolaştırarak yüksek sesle kendi dillerinde: "Yaşasın, yaşasın Sultan Süleyman. Onun adına yaşasın Hasan Paşa!" diye bağırıyorlardı. Bunu, seslerini ve haykırmalarını artırarak birçok defalar tekrarladılar. Sonra kendisini, Ali Paşa'nın bulunduğu çadıra götürdüler. Ali Paşa, kadı ve Hasan Paşa çadıra kapanıp bir saat orada kaldılar.
Mahmut Rikardo'ya, Ali'nin başlamış olduğu işler hakkında en uygun olanı müzakere etmek üzere çadıra kapandıklarını söyledi.
Ondan bir müddet sonra kadı çadırın kapısına çıkarak Türk, Arap, Rum dillerinde, Ali Paşa aleyhinde adalet veya herhangi bir şey isteyecek bütün kimselerin serbestçe girebileceklerini, padişahın Kıbrıs'a hidiv olarak gönderdiği Hasan Paşa'nın orada bulunduğunu, kendilerine bütün hak ve adaleti tatbik edeceğini bağırarak söyledi. Bu müsaade üzerine yeniçeriler çadırın kapısını açık bırakarak isteyenlerin girmesine imkân verdiler. Mahmut, Rikardo'nun kendisiyle beraber içeri girmesini temin etti. Hasan'ın esiri olduğundan girmesine mümanaat edilmedi.
Gerek Hıristiyan Rumlar gerek bazı Türkler adalet istemeye girdiler. Hepsi o kadar az ehemmiyetli şeylerden şikâyet ediyorlardı ki bunların ekserisini kadı, hasım tarafa müddeinin iddialarını bildirmeden, usulsüz, talepsiz ve cevapsız halletti. Çünkü bütün dâvalar (evlenmeye müteallik
olanları müstesna) ayaküstü çabucak herhangi bir kanuna dayanmaktan ziyade hâkimin kanaatine göre halledilir. O barbarlar arasında — bunda da barbar iseler — kadı bütün dâvalara bakmaya salahiyetli bir hâkim olup onları bir çırpıda telhis eder ve bir anda hükmünü verir. Kararları başka mahkemece istinaf edilmez.
Bu aralık içeriye bir çavuş — Türklerde alguacil gibi bir şeydir — girerek çadırın kapısında, çok güzel bir Hıristiyan kadını satmak isteyen bir Yahudi olduğunu söyledi. Kadı onun içeriye alınmasını emretti. Çavuş çıktı ve derhal döndü, içeriye, Berberistan kıyafetli bir kadını elinden sürükleyen, saygıdeğer bir Yahudi girdi. Kadın o kadar mükemmel kılıkta ve süslü idi ki, Cezayir kadınları incilerinin çokluğu itibariyle önde gelmekle beraber, süslenmek hususunda bütün Afrika kadınlarını geride bırakan Fas ve Merakeş kadınlarından en zengin Arap kadını bile bu kadar iyi süslenemezdi. Yüzü kırmızı bir canfesle örtülü idi. Ayağın açık olan üst kısmında, görünüşte safi altından iki karkahe (Arapçada bileziklere bu isim verilir) görünüyordu. İnce krepten yapılmış bir gömlek altından görünen veya gömlek arasından parlayan kollarda üzerleri birçok incilerle müzeyyen başka bilezikler vardı. Sonunda, elbiseye gelince, çok zengin zarif surette süslüydü.
Bu ilk görünüşten hayret ve takdir içinde kalan kadı ile öteki paşalar, herhangi bir şey söylemeden ve sormadan önce Yahudi’ye Hıristiyan kadının yüz örtüsünü kaldırmasını emrettiler. Kaldırdı, uzun bir karanlıktan sonra kapalı bulutlar arasından kendini, arzu edenlerin gözüne sunan güneş gibi, etraftakilerin gözlerini kamaştıran ve gönüllerini neşelendiren bir yüz ortaya çıktı.
İşte esir Hıristiyan kadının güzelliği, şuhluğu ve şakraklığı böyleydi. Fakat meydana çıkan harikulâde ışığın, üzerinde en çok tesir yaptığı kimse, onu herkesten iyi tanıması itibariyle, zavallı Rikardo oldu. Çünkü bu kadın, kendisinin o kadar çok defa o kadar çok gözyaşı döktüğü ve ölmüş sandığı merhametsiz ve sevgili Leonisa'sıydı.
Hıristiyan kadının nadir güzelliğinin ani surette görünmesi üzerine Ali'nin yüreği sanki delindi. Hasan'ın yüreği de aynı derecede bu yaraya maruz kaldı. Kadınınki de sevda yarasından uzak kalmadı.
Herkesten fazla apışıp kalmış olan kadı gözlerini Leonisa'nın güzel gözlerinden ayıramıyordu. Aşkın kudretini yükseltmek için şunu bilmelidir
ki aynı anda her üçünün kalbinde, Leonisa'yı elde edip, ona sahip olmak ümidi doğdu. Bu suretle kızın nasıl, nerede ve ne vakit Yahudi’nin eline geçtiğini bilmek istemeksizin Yahudi’ye onun için ne fiyat istediğini sordular. Haris Yahudi dört bin dobla yani iki bin eskudo cevabını verdi.
Henüz fiyatı söylemişti ki Ali Paşa kız için bu parayı verdiğini ve parayı alması için derhal kendi çadırına gelmesini söyledi. Fakat hayatı tehlikeye de girse, kızdan vazgeçmeyecek gibi görünen Hasan Paşa söze karıştı:
— Ben de kız için, Yahudi’nin istediği dört bin dobla'yı veriyorum. Ali'nin de, haklı bulacağı sebep olmasa, yani bu zarif kadın içimizden hiçbirine değil fakat yalnız padişaha ait olmasaydı, ben ne bu parayı verir, ne de Ali'ye karşı koymak isterdim. Böylece ben kızı padişah namına satın alıyorum. Bakalım şimdi onu elimden almaya kalkacak cüretkâr kimdir?
Ali:
— Ben, dedi. Çünkü onu aynı maksat için satın alıyorum. Sonra onu derhal İstanbul’a götürmek kolaylığı itibariyle bu hediyeyi padişaha sunmak ve onunla padişahın iradesini celbetmek benim daha çok işime gelir. Gördüğün gibi, Hasan memuriyetsiz kalan bir adam sıfatıyla bunu elde edecek vasıtaları aramak zorundayım. Sen ise üç sene müddetle güven içindesin, çünkü bu çok zengin olan Kıbrıs krallığını ancak bugünden itibaren hükmün ve iraden altına alıyorsun. İşte bu sebeplerden dolayı ve Hıristiyan kadına ilk önce ben fiyat vermiş olduğum için Hasan, onu bana bırakman hakkımdır.
Hasan:
— Kadını padişaha tedarik etmek ve göndermek, bunu hiçbir menfaat saikasıyla yapmadığım nispette benim için iltifatı mucip bir şeydir. Onu oraya götürmek kolaylığına gelince, bunun için kendi kürek mahkûmlarımla ve esirlerimle bir çektirmeyi donatıp yola çıkaracağım.
Bu sözler üzerine Ali hiddetlendi, ayağa kalkarak yatağına el attı ve bağırdı:
— Ey Hasan! İkimizin de niyeti aynı, yani bu Hıristiyan kadını sultana götürmek ve hediye etmektir. Ben ilk alıcı olduğum için onu bana bırakman hakka ve adalete uygundur ve fikrinde ısrar edersen elimdeki bu yatağan hakkını müdafaa edecek ve senin küstahlığını cezalandıracaktır.
Olup bitenlere dikkat etmekte olan ve ikisinden de daha az tutuşmamış bulunan kadı, Hıristiyan kadının elden gideceğinden korkarak, kendisinde
yanan büyük ateşi nasıl yatıştıracağını ve bununla beraber kendi zararlı niyeti hakkında hiçbir şüphe sezdirmeden Hıristiyan kadını nasıl elde edeceğini düşündü. Ayağa kalktı. Zaten ayakta olan iki adamın arasına girdi ve dedi:
— Sakin ol Hasan; sen de sus Ali. Ben buradayım, anlaşmazlıklarınızı, ikinizin de niyetlerinizi yerine getirecek ve padişaha, arzunuz gibi, hizmet edebilecek şekilde uzlaştırabileceğim.
Kadı'nın sözlerine derhal itaat ettiler. Aralarında, başka daha güç bir mesele olsaydı dahi aynı şeyi yapacaklardı (bu insanların ihtiyarlarına gösterdiği saygı böylesine fazladır). Bunun üzerine kadı şöyle devam etti:
— Sen Ali, Hıristiyan kadını padişah için istediğini söylüyorsun, Hasan da aynı şeyi söylüyor. Sen diyorsun ki ilk önce sen fiyat verdiğin cihetle onun sana ait olması lâzım gelir: Hasan da aksini iddia ediyor; iddiasını bir temele oturtamamakla beraber, ben onun da senin gibi aynı hakkı haiz olduğunu zannediyorum. O hak da, kadını aynı maksat için satın almayı istemek hususundaki, hiç şüphe yok seninki ile beraber aynı zamanda doğmuş olması lâzım gelen, kasıt ve niyettir. Sen yalnız kendini ilk alıcı olarak göstermek üstünlüğünü haizsin. Fakat bu, onun asıl arzusunun yerine gelmesinden mahrum kalmasına sebep teşkil etmemelidir. Böylece şu şekilde aranızı bulmanın iyi olacağını sanıyorum: Esir kadın ikinizin olsun; mademki onun ne suretle kullanılacağı, kendisi için satın alınmış olan padişahın arzusuna kalmış bir şeydir, kadının ne olacağını emretmek de ona düşer. Böylece, Hasan sen iki bin dobla ödeyeceksin; Ali de öteki iki bin dobla'yı verecek. Esir kadına gelince, ikinizin adına İstanbul’a yollamam için, o bende kalacak. Çünkü hiç olmazsa burada hazır bulunmuş olmam suretiyle mükâfatsız kalmış olmayayım. Böylece, esireyi, kendisine gönderilen zata karşı gösterilmesi lâzım debdebe ve saygı ile masrafları bana ait olmak üzere, yollamaya söz veriyorum. Padişaha burada olup biteni ve ona hizmet yolunda gösterdiğiniz isteği yazacağım.
İki sevdalı Türk buna karşı söyleyecek bir şey bilmediler, bilemediler; ne de söylemek istediler. O yoldan muratlarına erişemeyeceklerini görmekle beraber, her biri kendi içinden şüpheli de olsa, kendi hararetli arzularına kavuşmayı va'deden bir ümide kapılarak, kadı'nın sözlerine rıza göstermeye mecbur kaldılar.
Kıbrıs valisi olarak kalan Hasan, kadıya o kadar çok hediye vermeyi düşünüyordu ki, neticede minnet altına giren kadı esir kızı kendisine bağışlayacaktı. Ali ise, arzu ettiği insanla beraber yola çıkmasını temin edecek başka bir şey düşündü. İkisi de kendi niyet ve tasavvurunun gerçekleşmesini muhakkak gördüklerinden kadı'nın arzularını kolaylıkla yaptılar ve kendi rıza ve istekleriyle kadını derhal kadıya teslim ettiler, Yahudi’ye ikişer bin dobla ödediler.
Yahudi, kadını üstündeki elbiseleriyle beraber veremeyeceğini çünkü bunların da iki bin dobla kıymetinde olduğunu söyledi. Hakikat de böyleydi. Çünkü kadının (kısmen çözülü olarak omuzlarına düşen, kısmen örgülü olarak alnından geçen) saçlarında, bu saçlarla son derecede bir zarafetle sarmaş dolaş olan bazı inci dizileri görünüyordu; keza ayaklarda ve ellerdeki bilezikler de iri incilerle tezyin edilmişti. Elbise düz yeşil bir entari olup hep işlemeli ve altın sırmalıydı. Velhasıl, Yahudi’nin elbise için istediği fiyat herkese az göründü ve kadı, iki paşadan daha az cömert görünmemek için ve Hıristiyan kadın padişahın huzuruna bu kıyafette çıksın diye, bu fiyatı ödemek istediğini söyledi. İki rakip, her biri her şeye konacağını sanarak, bunu yerinde buldular.
Şimdi Rikardo'nun, ruhunun "artırma" ya çıkarıldığını görmekten neler duyduğunu, o esnada aklına gelen düşünceleri, sevgilisini bulmuş olmanın onu tamamen kaybetmek için bulduğunu görmekten gelen korkuyu ve helecanları söylemek kalıyor: Rikardo gördüklerinden, gözlerine bile inanmayarak uykuda veya uyanık olduğunu anlayamıyordu. Gözlerini ebediyen kapamış olduğunu düşündüğü kadının beklenmeksizin, gözleri önüne çıkıverdiğini görmek kendisine imkânsız bir şey gibi görünüyordu. Bu aralık dostu Mahmud’a yaklaşarak:
— Onu tanımıyor musun, dostum? dedi. Mahmut: — Tanımıyorum, diye cevap verdi. Rikardo cevap verdi:
— Öyle ise bil ki bu, Leonisa'dır. Mahmut: — Ne diyorsun Rikardo? dedi. Rikardo:
— İşittiğini, dedi.
Mahmut:
— O halde sus ve onun kim olduğunu meydana çıkarma, dedi. Mademki efendimin emrine giriyor, talih onu iyi ve müreffeh olarak eline geçirmeni arzu ediyor, demektir.
Rikardo:
— Onun beni gözetleyebileceği bir yerde durmamı doğru bulur musun? dedi.
Mahmut:
— Onu heyecanlandırmaman veya senin heyecanlanmaman için, hayır, dedi. Hem onu tanıdığını veya evvelce görmüş olduğunu belli etme. Çünkü bu tasavvuruma zarar verebilir.
Rikardo: — Öğüdünü tutacağım, cevabını verdi. Böylece gözlerinin Leonisa'nınkilerle karşılaşmasından kaçındı. Bütün bunlar olup biterken Leonisa gözlerini, gözyaşları dökerek, yere
mıhlanmış tutuyordu. Kadı yanına yaklaştı ve onu elinden tutarak Mahmud’a teslim etti. Onu şehre götürmesini, hanımı Halime'ye teslim etmesini ve hanımına onu padişahın esiresi gibi muamele etmesini söylemesini emretti. Mahmut öyle yaptı ve Rikardo'yu yalnız bıraktı.
Rikardo yıldızını, Lefkoşe'nin surları arkasında kayboluncaya kadar, gözleriyle takip etti. Yahudi’ye yaklaşarak bu Hıristiyan esireyi nerede satın aldığını veyahut onun ne şekilde eline düştüğünü sordu. Yahudi onu Pantanalea adasında, orada kazaya uğramış Türklerden satın aldığı cevabını verdi. Sözüne devam etmek isterken Rikardo'nun bilmek istediği aynı şeyi kendisinden sormak isteyen paşalar tarafından çağırtılması üzerine, sözünü bitiremeden Rikardo'dan izin alıp gitti.
Çadırlardan şehre giden yolda Mahmut İtalyan dilinde Leonisa'dan hangi memleketten olduğunu sormaya imkân buldu. O, Trapani şehrinden olduğu cevabını verdi. Aynı suretle Mahmut kendisinden o şehirde Rikardo adında zengin ve asil bir kabalyero tanıyıp tanımadığını sordu. Leonisa onu duyunca kuvvetle içini çekti ve:
— Evet, felâketim için tanıyorum, dedi. Mahmut: — Nasıl felâketiniz için? dedi.
Leonisa:
— Çünkü o beni kendi felâketi ve benim felâketim için tanıdı, cevabını verdi.
Mahmut:
— Acaba aynı şehirde kibar tavırlı, anası babası çok zengin, kişilik olarak çok yararlı, çok cömert, çok akıllı Kornelyo adında başka bir kabalyero'yu da tanıyor musunuz? diye sordu.
Leonisa:
— Onu da tanırım; hem Rikardo'dan çok felâketime o sebep olmuştur, diyebilirim, dedi. Fakat onları tanıyan ve onlar hakkında bana sualler soran siz kimsiniz, senyör?
Mahmut:
— Ben, dedi, Palermo'luyum. Çeşitli hâdiselerden dolayı bu kıyafette10 bulunuyor ve taşımak itiyadında bulunduğumdan farklı bir elbise taşıyorum. Onları da tanıyorum, çünkü birkaç gün evvel benim elimdeydiler. Kornelyo'yu Berberistan Trablus’u (Garp Trablus’u) Arapları esir ederek onu bir Türk'e sattılar. Türk de onu birçok ticaret eşyasıyla beraber geldiği bu adaya getirdi. Rodos tüccarlarından olan bu adam bütün malını Kornelyo'ya emanet ediyordu.
Leonisa:
— Malı iyi muhafaza edebilecektir, dedi. Çünkü kendisininkini çok iyi muhafaza etmesini bilir. Fakat bana söyleyin, senyor, Rikardo nasıl ve kiminle bu adaya geldi?
Mahmut cevap vererek:
— Onu Trapani sahilindeki bir bahçede esir etmiş olan bir korsanla geldi. Kendisiyle beraber, adını bana hiçbir vakit söylemek istemediği, bir genç kızı da esir etmiş olduklarını söyledi. Burada, Medine şehrinde bulunan Muhammed'in kabrini ziyarete gitmekte olan efendisiyle birkaç gün kaldı. Hareket edecekleri esnada Rikardo o kadar rahatsızlandı ve hastalandı ki efendisi, memleketlisi olduğumdan kendisini tedavi edeyim ve dönmesine kadar ona bakayım diye onu bana bıraktı. Buradan dönmediği takdirde Rikardo'yu kendisine İstanbul’a yollayacaktım. Orada olacağı zaman bana haber gönderecekti. Fakat Tanrının emri başka imiş. Çünkü bedbaht Rikardo, başına hiçbir kaza gelmeden, birkaç gün içinde, mütemadiyen bir Leonisa adını tekrarlayıp durarak, dünyaya gözlerini kapadı. Bana bu kadını
hayatından, canından çok sevdiğini, bu Leonisa'nın Pantanalea adasında parçalanmış olan bir çektirmede boğulmuş olduğunu söylemişti. Onun ölümünden dolayı, kendisi de can verinceye kadar, ağlıyor ve sızlanıyordu. Ben onun vücudunda bir hastalık görmedim, fakat ruhunda ıstırap alâmetleri sezdim.
Leonisa:
— Bana söyleyin, senyor, o bahsettiğiniz delikanlı11 sizinle olan konuşmalarında (ki, aynı memleketten, olduğunuz için çok konuşmalar yapmış olmalısınız) bazen hiç Leonisa'dan — kendisini ve Rikardo'yu ne suretle esir ettiklerini anlatırken — bahsetti mi?
Mahmut:
— Evet, dedi. Hem bana, bu adaya adı şu olan, şu ve bu alâmetleri bulunan bir Hıristiyan kadının ayak basıp basmadığını sordu. Bu kadını, bulup satın almaktan sevinç duyacaktı. Tabiî kadının efendisinin, kadının düşündüğü kadar zengin olmadığını görerek, aklını başına alıp onu satmak istemesi gerekti. Bununla beraber olabilirdi ki kadına sahip olduğundan efendisi ona daha az kıymet biçerdi. Herhalde üç yüz veya dört yüz eskudoyu geçmediği takdirde bu parayı kadın için kolaylıkla ödeyecekti; çünkü bir zamanlar kızı biraz sevmişti.
Leonisa:
— Mademki dört yüz eskudoyu geçmiyor, kızı pek az sevmiş olmalıdır, dedi. Rikardo daha cömert, daha yararlı ve akıllıydı. Tanrı onun ölümüne sebep olanı affetsin. Buna sebep olan benim; ölmüş diye ağladığı bahtsız kadın da benim ve benim felâketime karşı gösterdiği duyguya, onun felâketi önünde duyduğum duygu ile mukabele etmek için sağ olaydı Tanrı bilir ne kadar sevinecektim! Ben, senyor, size söylediğim gibi, Kornelyo'nun pek az sevdiği ve Rikardo'nun uğrunda çok ağladığı kadınım ve çeşitli sebeplerden dolayı bu sefil duruma düştüm. Bu hal çok tehlikeli olmakla beraber Tanrının lütfu sayesinde namusumu ve şerefimi kurtardım ve sefaletime rağmen, buna memnun olarak yaşıyorum. Şimdi nerede olduğumu, efendimin kim olduğunu, bana karşı koyan talihimin beni nereye götüreceğini bilmiyorum. Bunun için sizden, senyor, hiç olmazsa taşıdığınız Hıristiyan kanı hakkına eziyet ve meşakkatlerim içinde bana öğüt vermenizi rica ediyorum. Bu meşakkatlerin çokluğu beni biraz uyanık kılmışsa da başıma her an öyle şeyler geliyor ki ne yapacağımı bilmiyorum.
Buna Mahmut, bütün zekâsı, kuvvetiyle kendisine öğüt vermek ve yardım etmek suretiyle, hizmet için elinden geleni yapacağı cevabını verdi. Kendi yüzünden iki paşa arasında geçmiş olan anlaşmazlıktan ve İstanbul’da padişah Sultan Selim'e sunulmak üzere nasıl, efendisi olan kadı'nın elinde kaldığını kendisine anlattı. Ancak bunun olmasından önce kendisi, fena Hıristiyan olmakla beraber, inandığı gerçek Tanrının işi başka şekle sokacağını ümit ediyordu.
Leonisa'ya, kendisini İstanbul’a gönderinceye kadar elinde bulunacağı, efendisi kadı'nın karısı, Halime ile iyi geçinmesini öğüt etti. Kendisine Halime'nin durumu etrafında bilgi verdi ve efendisinin emri üzere Halime'nin eline kendisini teslim edinceye kadar, faydalı olacak daha başka şeyler söyledi. Halime Leonisa'yı bu kadar iyi giyinmiş ve bu kadar güzel görünce onu iyi bir şekilde kabul etti.
Mahmut, Leonisa ile arasında geçenleri Rikardo'ya nakletmek üzere çadırlara döndü. Onu buldu ve her şeyi noktası noktasına anlattı. Rikardo'nun öldüğünü söylediğinde Leonisa'nın hissettiklerini anlatınca Rikardo'nun âdeta gözleri yaşardı. Onda ne bir tesir yapacağını görmek için Kornelyo'nun esir edildiği hikâyesini nasıl uydurduğunu söyledi. Kornelyo'nun nasıl bir ılıklık ve kötülükle konuştuğuna işaret etti. Bütün bunlar Rikardo'nun yanık kalbi üzerine yapıştırılmış bir yakı oldu. Mahmud’a dedi ki:
— Dostum Mahmut, babamın bana anlattığı bir hikâyeyi hatırlıyorum. Babamın ne kadar meraklı bir insan olduğunu biliyorsun ve kendisine birçok şerefli harp vazifelerinde hizmet ettiği İmparator Beşinci Karlos tarafından ne kadar takdir edildiğini duymuşsundur. Babam bana hikâye etti ki, imparator Tunus üzerine vardığı ve onu Goleta12'nın kuvvetiyle aldığı zaman, ovada ve çadırında bulunduğu bir gün kendisine sunmak üzere, güzellikte eşiti olmayan bir Arap kadını getirdiler. Onu kendisine sundukları esnada çadırın bir tarafından bazı güneş şuaları giriyor ve kadının, sarışınlıkla güneşin şualarıyla yarışan saçları üzerine geliyordu. Bu hal, siyah saçlarıyla meşhur olan Arap kadınları için yeni bir şeydi. Babam anlatıyordu ki o vesile ile çadırda bulunan birçok kabalyero'lar arasında iki İspanyol kabalyero'su da vardı. Biri Endülüslü ötekisi Katalan idi. İkisi de çok akıllı ve şair kimselerdi. Endülüslü, kadını görünce, takdir ve hayranlıkla, İspanyolların koplas dedikleri ve zor kafiyelerle biten, beyitler
söylemeye başladı ve "kopla'nın beşinci mısraında, ne koplayı ne de cümleyi bitirmeden, durakladı. Çünkü onu bitirecek kafiyeler kolay kolay gelmiyordu.
Fakat onun yanında duran ve mısraları işitmiş olan öteki kabalyero, durduğunu görünce yarım kopla'yı ağzından çalarmış gibi, kopla'ya devam etti ve onu aynı kafiyelerle tamamladı. Güneşin şuaları kendisine dokunsaydı yalnız onları değil fakat bütün gökyüzünü, yıldızlarıyla beraber, karartarak, güzel Leonisa'nın paşanın çadırına girişini gördüğüm zaman ben de aynı şeyi hatırladım.
Mahmut:
— Lütfen yavaş, dedi. Kendini tut, dostum Rikardo! Çünkü her adımda senin güzel Leonisa'nın methiyelerini yapmakta hududu o kadar aşıyorsun ki, Hıristiyan olmaktan çıkarak, putperest görüneceğinden korkuyorum. İstersen bana bu beyitleri veya kopla'ları — yahut onlara ne dersen de — söyle de ondan sonra daha zevkli ve belki de daha faydalı olacak başka şeylerden konuşuruz.
Rikardo:
— Öyle olsun, dedi. Sana şurasını söyleyeyim ki mısraın beşini birisi, diğer beşini ötekisi ve hepsi de irticalen, söyledi. Mısralar şunlardır:
Alçak bir tepenin üstünü aşıp çıkarak ansızın bize görünen ve bakışıyla gözümüzü güneş gibi, kamaştıran
İçine kurt giremeyen pembe yakuttaşı gibi yüzün var senin, Ayşe; Muhammed'in sert mızrağı olan bu yüz, bağrımı deler. Mahmut:
— Çok ahenkli, dedi. Senin şiir okuduğunu görmek beni sevindiriyor Rikardo. Çünkü şiir yazmak veya okumak için, kendisini aşktan kurtarmış bir ruh gereklidir.
Rikardo:
— Ölüm duaları olduğu gibi ilahiler de okumak âdettir. Ve hepsi şiir okumak demektir. Fakat bunu bir tarafa bırakalım da sen bana söyle: bizim mesele hakkında ne düşünüyorsun? Sen Leonisa'yı götürmekte iken, paşaların çadırda konuştuklarını anlayamadığımdan, bana onları orada mevcut bulunan Türkçeyi iyi bilen, efendimin hizmetindeki bir Venedikli dönme anlattı. Her şeyden evvel yapılması lâzım gelen şey Leonisa'nın padişahın eline düşmemesi için bir yol aramaktır.
Mahmut:
— Yapılacak ilk şey senin, efendimin emrine girmendir. Bu olduktan sonra yapılması en uygun olan şey üzerinde birbirimizle danışırız.
Bu esnada Hasan'ın Hıristiyan esirlerinin gardiyanı gelerek Rikardo'yu beraberinde götürdü. Kadı Hasan'la şehre döndü. Hasan birkaç gün içinde Ali'nin hesaplarını gördü ve İstanbul’a hareket etmesi için hesabı Ali'ye kapalı ve mühürlü olarak verdi. Ali, Hıristiyan kadını kısa bir zamanda göndermesi ve padişaha kendi arzularına yarayacak surette yazması hususunda kadıya birçok tembihlerde bulunarak, derhal ayrıldı. Kadı, esir kadın için kül haline gelen bir yürekle, Ali'ye istediğini yapacağını vadetti.
Ali yalancı ümitlerle dolu olarak gitmiş oluyor, Hasan ise ümit içinde kalıyordu. Mahmut, Rikardo'nun kendi efendisinin eline düşmesini sağladı.
Günler geçiyor ve Leonisa'yı görmek arzusu Rikardo'da o kadar şiddetleniyordu ki kendisini bir an bile rahat bırakmıyordu. Rikardo, Leonisa'yı görmeden önce kendi adının onun kulağına erişmemesi için adını Maryo adına çevirdi. Onu görmek de çok zordu. Çünkü Moro (Arap)lar son derece kıskançtırlar ve kadınlarının yüzlerini bütün erkeklerden saklarlar. Vaka karılarının kendilerini Hıristiyanlara göstermelerinde erkekler bir fenalık görmezler. Kim bilir onlar esir olduklarından kadınlar kendilerine tam bir erkek gözüyle bakmazlar.
Öyle oldu ki günün birinde Halime Hanım, esiri Maryo'yu gördü. Ona o kadar dikkatle baktı ki Maryo, yüreğinde menkuş ve hâfızasında sabit kaldı. Belki de ihtiyar kocasının gevşek kucaklayışlarından az memnun oluşu kolaylıkla onun kötü bir arzusuna yer verdi, aynı kolaylıkla meseleyi Leonisa'ya açtı. Hoş duruşu ve terbiyeli hareketiyle Leonisa'yı çok seviyor ve padişahın malı sayıldığı için ona çok saygı gösteriyordu. Leonisa'ya, kadı'nın eve nasıl hoş bakışlı ve yakışıklı bir Hıristiyan esiri getirmiş
olduğunu, kendi gözlerine göre bunun bütün hayatında gördüğü en güzel erkek ve kabalyero anlamında olan, çelebi olduğunu, dönme Mahmud'un memleketinden bulunduğunu, kendi arzusunu ona açtı diye Hristiyan’ın gözünde küçük düşmeden bunu kendisine nasıl anlatacağını bilmediğini söyledi. Leonisa Hristiyan’ın adının ne olduğunu sordu. Halime, Maryo olduğunu söyledi. Bunun üzerine Leonisa:
— O, kabalyero ve dedikleri memleketten ise onu tanımam lâzım gelir. Ancak Trapani'de Maryo adında kimse yoktur. Fakat senyora, benim onu görmemi ve onunla konuşmamı temin et. Sana onun kim olduğunu ve kendisinden ne umulabileceğini söylerim.
Halime:
— Çok iyi, dedi. Çünkü cuma günü kadı camide namazda iken Maryo'yu, kendisiyle yalnız konuşabilmen için içeriye alırım. Ona benim arzumu anlatmayı uygun bulursan bunu, yapabileceğin en iyi tarzda yap.
Halime Leonisa'ya bunu, dedi. Aradan iki saat geçmemişti ki kadı Mahmud’u ve Maryo'yu çağırdı ve Halime'nin yüreğini Leonisa'ya açmış olduğundan daha az olmayan bir tesirlilik ile ihtiyar âşık yüreğini iki esirine açtı, kendilerinden Hıristiyan kadından istifade etmek ve kadının kendisine ait bulunduğu padişaha karşı da ödevini yerine getirmek için ne yapması lâzım geldiği hakkında öğüt istedi, kadını bir defa padişaha teslim etmektense bin defa ölmeyi tercih ettiğini söyledi. Arap din adamı aşkını o kadar bir şiddetle söylüyordu ki onu âdeta iki esirinin yüreğine aktardı; esirler ise kadı'nın düşündüğünün tamamıyla aksini düşünüyorlardı.
Aralarında şunu kararlaştırdılar: Maryo, kadını tanımadığını söylemiş olmakla beraber, onun memleketlisi olması dolayısıyla önayak olacak ve ona efendisi kadının isteğini bildirecekti. Bu yoldan bir neticeye varılmadığı takdirde, mademki onun emrindeydi, kendisi kuvvet kullanacaktı. Bu da olunca, ölmüştür bahanesiyle kadını İstanbul’a götürmekten kendilerini mazur göreceklerdi.
Kadı, esirlerinin bu fikrinden çok memnun kaldı ve düşünülebilen bir sevinç içinde Mahmud'a o andan itibaren hürriyet vadetti ve ölümünden sonra malının yarısını ona bağışladı. Aynı suretle Maryo'ya da, istediğine nail olduğu takdirde, hürriyet ve memleketine zengin, şerefli ve memnun surette dönmesi için, para vadetti. Vadetmekte kadı ne kadar cömert davrandıysa esirler de, Leonisa ile konuşmak için kendilerine kolaylık
göstermesi şartıyla, yalnız Leonisa'ya değil fakat gökyüzünün ayına da kavuşmak hususunda ona bol bol hizmet teklifinde bulundular.
Kadı:
— Ben Maryo'ya istediğini vereceğim, cevabını verdi. Halime’nin birkaç gün için, Rum olan, ana ve babasının evine gitmesini temin edeceğim. O, evden dışarda olunca, Maryo'nun istediği zamanlarda eve bırakması için kapıcıya emir vereceğim. Leonisa'ya da canı istediği zaman memleketlisiyle konuşabileceğini söyleyeceğim.
Bu suretle Rikardo'nun talih rüzgârı, efendileri ne yaptıklarını bilmeksizin, onun lehine esmeye başladı. Üçler arasında alınan bu randevuyu en evvel tatbike koyan Halime oldu. Bunu kadınlığı itibariyle de yaptı; çünkü kadının tabiatı kendi hoşuna giden her şey için kolay ve atılgandır.
Aynı gün kadı Halime'ye istediği vakit baba ve anasının evine giderek orada kaç gün isterse eğlenebileceğini söyledi. Fakat Halime Leonisa'nın kendisine vermiş olduğu ümitlerin neşesi içinde olduğundan, ana ve babasının evine gitmek şöyle dursun Muhammed'in cennetine bile gitmek istemezdi. Böylece kadı'ya o aralık gitmek isteğini duymadığını, isteği olacağı zaman kendisine haber vereceğini o zamanda Hıristiyan esir kadını beraberinde götüreceğini söyledi.
Kadı:
— Bu imkânsızdır, dedi. Padişaha ait bir kadının herhangi biri tarafından görülmesi iyi değildir. Bundan başka onun Hıristiyan erkeklerle konuşmasına mâni olmalıdır. Çünkü biliyorsun ki padişahın yanına varınca onu saraya kapatacaklar ve istesin istemesin Müslüman yapacaklar.
Halime:
— O benimle beraber gittiği için ana ve babamın evinde kalmasında ve onlarla görüşmesinde bir zarar yok. Ben de onlarla görüşüyorum, fakat bu benim iyi bir Türk kadını olmama engel olmuyor. Bundan başka onların evinde en çok dört beş gün kalacağımı zannediyorum, çünkü size olan hasretim sizi görmeden o kadar ayrı kalmama müsaade etmez.
Kadı, kendi niyet ve maksadı etrafında karısında herhangi bir şüphe uyandırmamak için cevap vermek istemedi.
Cuma günü oldu ve kadı camie gitti. Buradan, aşağı yukarı dört saatten önce çıkamazdı. Halime evin eşiğinden uzaklaştığını görür görmez
Maryo'yu çağırttı. Halime avlu kapısında kapıcılık yapmakta olan Korsika'lı bir Hristiyan’a Maryo'yu içeri bırakması için haber göndermeseydi kapıcı onu içeri bırakmayacaktı. Böylece Maryo, sanki bir düşman ordusuna karşı savaşacakmış gibi mahcup ve titreyerek içeriye girdi.
Paşanın çadırına girdiği zamanki kıyafette olan Leonisa, koridorlara çıkan büyük mermer bir merdivenin alt kısmında oturuyordu. Başını sağ elinin avucu içinde ve kolunu dizleri üstünde tutuyordu. Gözlerini Maryo'nun girdiği kapının aksi tarafa çevirmiş bulunuyordu, öyle ki Maryo onun bulunduğu tarafa gittiği halde o, Maryo'yu görmüyordu.
Rikardo içeriye girdiği gibi gözleriyle bütün eve şöyle bir baktı. Bütün evde susmuş ve yatışmış bir sessizlikten başka bir şey görmedi, sonra bakışını Leonisa'nın bulunduğu yerde durdurdu.
Saadeti ve neşesi olan Leonisa'dan, yirmi adım ötede bulunduğunu görmekten, bir lâhza içinde, sevdalı Rikardo'nun kafasına o kadar çok düşünce üşüştü ki zorlukla nefes almaya başladı; sevinç içindeydi. Rikardo kendisini esir ve sevgilisini başkasının hükmü altında görüyordu. Bunlar kafasında tekrarlanıp durduğu halde yavaş yavaş yaklaşıyordu. Korku, he‐ yecan, neşe, keder içinde saadetini teşkil eden insanın bulunduğu yere yaklaşırken Leonisa, umulmadık bir zamanda, başını çevirdi ve gözlerini kendisine dikkatle bakan Maryo'nun gözleri içine dikti.
Bakışları karşılaşınca, ruhlarının duymuş olduklarını, farklı tesirlerle belirttiler. Rikardo durdu ve ileriye bir adım atamadı. Mahmud'un kendisine anlattığına göre Rikardo'yu artık ölü bilen Leonisa, onu böyle ansızın diri görünce korku ve dehşet içinde, gözlerini ondan kaldırmadan, ona arkasını çevirmeksizin dört beş basamağı gerisin geriye çıktı, göğsünden çıkardığı küçük bir haçı, herhangi bir hayal veya ahretten gelen başka bir şey karşısında bulunuyormuş gibi, birçok defa öptü, sonsuz istavroz işaretleri yaptı.
Rikardo sarhoşluğundan birden uyandı ve Leonisa'nın korkusuna hakiki sebep kendisi olduğunu görerek, ona şöyle dedi:
— Mahmud'un ölümüm hakkında sana verdiği haberlerin gerçek çıkmamış olmasından, ben müteessirim ey güzel Leonisa! Çünkü ölmemle, hakkımda mütemadiyen göstermiş olduğun şiddetin, şimdi de tamamen mevcut olup olmadığını düşünmekten doğan korkulardan kurtulacaktım. Sakin ol, senyora, ve oradan in. Eğer hiçbir vakit yapmamış olduğun şeyi
yapmaya yani bana yaklaşmaya cüret edersen, yaklaş! Göreceksin ki hayalî bir varlık değilim. Rikardo'yum Leonisa, Rikardo. Bahtiyarlığı senin elinde olan Rikardo'yum.
Leonisa bu sözler üzerine parmağını dudaklarına götürdü; Rikardo, bunun susması veya daha yavaş konuşması için bir işaret olduğunu anladı. Biraz cesaretlenerek, Leonisa'nın aşağıdaki sözlerini işitebilecek bir mesafeye kadar ona yaklaştı:
— Yavaş söyle Maryo — zannedersem şimdiki adın böyledir — ve benim sana bahsedeceğim başka şeylerden konuşma. Bil ki bizi işitmiş olmaları birbirimizi artık bir daha görmememiz için bir sebep teşkil edebilir. Sahibemiz Halime'nin bizi dinlediğini sanıyorum. O bana, seni tanıdığını söyledi. Beni içindeki alevin sözcüsü olmaya memur etti. Ona mukabele etmek istersen ruhtan ziyade vücudun bundan istifade eder. İstemesen bile, hiç olmazsa ben onu senden rica ettiğim için ve arzularını açıkça belli eden bir kadın buna lâyık olduğu için, bunu ister gibi görünmelisin.
Buna Rikardo cevap verdi:
— Güzel Leonisa, benden isteyeceğin şeylerin yerine getirilmeyecek şeyler olacağını hiçbir vakit ne düşündüm ne de düşünebildim. Fakat benden istediğin şey beni dalgınlığımdan uyandırdı. Bir kalbin arzusu, istenilen yere kımıldanacak ve sürüklenecek derece hafif bir şey midir? Yoksa bu kadar ağır şeylerde şerefli ve doğru bir erkeğin, yalancıktan davranması yaraşır mı? Böyle bir şey yapılması lâzım geldiğini veya yapılabileceğini zannediyorsan en çok hoşuna gidecek olanı yap, çünkü arzuma hâkim olan sensin.
Fakat bunda da beni aldattığını biliyorum, çünkü isteğimi hiçbir vakit tanımadın ve böylece onu ne yapacağını bilmiyorsun. Ancak bana ilk olarak emrettiğin şeyde benden itaat görmediğini söylememen için ben, benliğime borçlu olduğum haktan vazgeçmeye ve senin arzunu ve Halime'nin arzusunu, dediğin veçhile yalandan, tatmin etmeye hazırım, elverir ki bununla, seni görmek bahtiyarlığım artsın. Sen de, yalancı isteğimin ta şimdiden teyit ve tekid ettiği cevapları hoşuna gidecek surette uydur.
— Sana binlerce defa vermiş olduğum ruhumu yeniden verdiğim için, senin için bütün yaptıklarımın — ki zannıma göre yapabileceğimin azamisidir — karşılığı olarak bana, korsanların elinden nasıl kurtulduğunu
ve seni satmış olan Yahudi’nin eline nasıl düştüğünü kısaca anlatmanı rica ederim.
Leonisa:
— Felâketlerimin hikâyesi daha uzun zaman ister, cevabını verdi. Buna rağmen seni bir dereceye kadar tatmin etmek isterim. Ayrıldığımızdan bir gün sonra Yusuf'un gemisi şiddetli bir rüzgârla Pantanalea adasına döndü. Sizin çektirmeyi de burada gördük. Fakat bizimki, çaresiz, kayalara çarptı.
Akıbetinin bu kadar yakın olduğunu gören sahibim su dolu iki fıçıyı süratle boşalttı, ağızlarını sıkıca tıkadı ve iple onları birbirine bağladı. Beni onlar arasına koydu; kendisi derhal soyundu ve kolları arasına diğer bir fıçı alarak vücudunu bir iple fıçıya ve aynı ipin ucunu benim bulunduğum fıçılara bağladı. Büyük bir cesaretle denize atladı ve beni de arkasından sürükledi. Ben atlamak cesaretini gösteremediğimden başka bir Türk beni itti ve Yusuf'un arkasından attı. Denize kendimden tamamıyla geçmiş olarak düştüm ve kendimi karada iki Türk'ün kolları arasında buluncaya kadar ayılamadım. Bunlar beni ağzım yere doğru olarak tutuyorlardı; ağzımdan, içmiş olduğum büyük miktarda su çıkıyordu. Mütehayyir ve korkmuş bir halde gözlerimi açtım ve yanı başımda kafası paramparça olmuş Yusuf'u gördüm. Sonradan öğrendiğime göre karaya yaklaşınca Yusuf'un kafası kayalara çarparak ölmüştür. Aynı suretle Türkler beni iple çekerek hemen boğulmuş bir halde karaya çıkardıklarını söylediler.
Bahtsız çektirmeden yalnız sekiz kişi kurtulmuştu. Sekiz gün adada kaldık. Türkler bana, kız kardeşleri, hatta ondan fazla biriymişim gibi saygı gösterdiler. Bir mağarada saklanmıştık. Türkler adada bulunan bir kaleden Hıristiyanların inip kendilerini esir etmesinden korkuyorlardı. Denizin sahile attığı ıslak peksimet ile karınlarını doyurdular. Çektirmede bulundurulan bu peksimeti geceleyin çıkıp topluyorlardı. Felâketimin büyüklüğünden olacak ki felek, kalenin başsız kalmasını istemişti. Yüzbaşı birkaç gün evvel ölmüştü ve kalede ancak bir yirmi kadar asker bulunuyordu. Bunu, istiridye toplamak üzere kaleden inmiş Türkler tarafından esir edilen bir çocuktan öğrenmiştik.
Sekiz gün sonra sahile "Karamuzales" adını verdikleri bir Arap gemisi geldi. Türkler onu görünce bulundukları yerden çıkarak karaya yakın bulunan gemiye işaret ettiler. Gemi kendisini çağıranların Türk olduklarını tanıdı. Bunlar felâketlerini hikâye ettiler. Araplar da onları gemiye aldılar.
Bu gemide çok zengin bir tüccar olan bir Yahudi bulunuyordu. Geminin bütün hamulesi veya büyük kısmı ona aitti. Hamule, "burakan" yünü ve kilimleriyle Berberistan'dan Doğu'ya götürülen başka mallardan ibaretti. Aynı gemiyle Türkler Trablus'a gittiler ve beni yolda Yahudi’ye sattılar. Yahudi benim için iki bin dobla verdi. Yahudi’nin bana itiraf ettiği aşkı onu cömert kılmasaydı bu, fâhiş bir fiyattı.
Türkleri Trablus'a bıraktıktan sonra gemi yoluna devam etti ve Yahudi yüzsüzcesine bana musallat olmak istedi. Ben onu, hayâsız arzularının müstahak, olduğu surette, tersledim. Arzularına erişmekten ümitsizliğe düşen Yahudi ilk fırsatta beni başından savmaya karar verdi. Ali ve Hasan Paşaların bu adada olduklarını öğrenince ve öte taraftan evvelce Sakız adasında satmayı düşündüğü mallarını bu adada da satabileceğini hesaba katınca beni paşalardan birine satmak maksadıyla buraya geldi. Onların beni satın almak isteklerini körüklemek için de beni şimdi gördüğün şekilde giydirip kuşattı.
Beni, bu kadı'nın padişaha hediye etmek üzere satın aldığını öğrendim; bundan da az korkmuyor değilim. Burada senin yalancı ölümünü haber verdiler ve eğer inanırsan diyebilirim ki buna çok üzüldüm ve sana acımaktan ziyade gıpta ettim. Bunu, sana fenalık istediğimden değil — çünkü seni sevmemekle beraber nankör değilim — fakat hayatının trajedisine son vermiş oldun diye düşündüm.
Rikardo:
— Eğer ölüm seni tekrar görmek bahtiyarlığını benden almasaydı fenalık söylüyorsun, demezdim, senyora, cevabını verdi. Şimdi sana bakmaktan duyduğum bu saadet anını, ebedî saadet müstesna, arzumun hayatta veya ölümde bana sağlayabileceği herhangi bir bahtiyarlıktan üstün tutarım. Seninkilerden daha az çeşitli olmayan hâdiseler neticesinde eline düştüğüm Efendim Kadı'nın sana karşı olan arzusu da Halime'nin bana karşı olan arzusunun eşidir. Beni düşüncelerine tercüman olmaya memur etti. Bu vazifeyi ona hoş görünmek için değil, fakat seninle konuşmak imkânını yarattığından dolayı kabul ettim. Felâketlerimizin bizi sürüklediği akıbeti gör Leonisa seni, imkânsız olduğunu bildiğin bir şeyi benden istemeye, beni de aklıma bile getirmediğim, gerçekleştiğini görmektense can vermeyi tercih ettiğim, fakat şimdi seni görmeye yaraması itibariyle büyük bir bahtiyarlık gibi telâkki ettiğim bir şey için aracılık yapmaya sevk etti.
— Sana ne söyleyeceğimi, dediğin gibi, kısa süren bahtiyarlığımızın bizi içine koyduğu laberinto (labirent) dan nasıl çıkabileceğimizi bilmiyorum. Yalnız şunu söyleyebilirim ki bu ahvalde, bizim durumumuzda olanlardan beklenilmeyen şeyleri yapmamız yani yalancıktan yapma ve hile kullanma gibi çarelere başvurmamız lâzımdır. Bu suretle senin adına Halime'ye onu ümitsizliğe düşürecek değil fakat onu oyalayacak bazı şeyler söyleyeceğim. Sen de benim için kadıya şerefimi koruyacak ve onu aldatacak uygun bir şey söyleyebilirsin. Mademki şerefimi senin ellerine tevdi ediyorum, onun tamamiyet ve doğruluğuna, bunları geçtiğim yollar ve giriştiğim o kadar mücadeleler şüpheye düşürebilmekle beraber, inanabilirsin. Birbirimizle konuşmak kolay olacak ve bundan zevk duyacağım. Ancak şunu da önceden bilmelisin ki açıkça anlatmış olduğun duygularından bana hiçbir vakit bahsetmeyeceksin. Onu yaptığın anda seni görmekten vazgeçerim. Çünkü hürriyetin elde edemediği değerimin, esaretin elde edebileceği kadar az kıratta olduğunu düşünmeni istemiyorum. Tanrının inayetiyle, potada daha çok eridikçe daha saf ve temiz kalan altın gibiyim. Seni görmenin, eskiden olduğu gibi, beni sıkmayacağını söylüyorum; bununla yetin. Şunu bil ki, Rikardo, seni daima sevimsiz ve küstah buldum. Sen kendini lüzumundan fazla beğeniyordun. Aynı zamanda, aldandığımı da itiraf ederim; şimdi tecrübesini yapmak suretiyle hakikatin gözlerimin önüne doğruyu koyması ve aldanmadan sıyrılarak daha insani olmam mümkündür. Tanrıya emanet ol! Halime’nin bizi işitmiş olmasından korkarım, çünkü o, Hıristiyan dilini veya hiç olmazsa, kullanılan ve hepimizin duyduğumuz o diller halitasını bilir.
Rikardo:
— Çok iyi söylüyorsun, senyora, cevabını verdi. Beni hatamdan ikaz ettiğinden dolayı sana sonsuz derecede teşekkür ederim; bunu, bana seni görmeye müsaade etmek lütfunda bulunuşun kadar değerli sayarım ve dediğin gibi, belki tecrübe sana durumumun, bilhassa sana tapınmak için, ne kadar sade ve mütevazı olduğunu anlatacaktır. Bana olan muamelende bir şart ve hudut koymasan da sana karşı muamelem o kadar namuskârane olacak ki sen daha iyisini arzu etmeye lüzum görmeyeceksin. Kadıyı oyalamaya gelince merak etme. Halime ile aynı şeyi yap. Şunu da anla ki, senyora, seni gördükten sonra bende, arzu edilen hürriyete çabuk kavuşacağımıza inandıran bir ümit doğmuştur. Şimdilik Allah’a ısmarladık!
Başka bir zaman bana, senden ayrıldıktan veya daha doğrusu, beni senden ayırdıklarından sonra, feleğin beni içinden geçirdiği dolambaçlı yolları hikâye ederim.
Bunun üzerine, birbirlerinden ayrıldılar ve Leonisa Rikardo'nun sevimli muamelesinden dolayı memnun, Rikardo ise Leonisa'nın ağzından sert olmayan bir söz duymuş olmaktan ziyadesiyle mesuttu.
Halime odasında kapanmış, Leonisa'ya tevdi ettiği iş hakkında kendisine iyi bir haber getirmesi için Hazreti Muhammed'e dua ediyordu. Kadı camide bulunuyordu ve karısının arzularına kendi arzularıyla mukabele ediyordu. Bu arzularını, esirinden işitmeyi ümit ettiği cevaba bağlamış bulunuyordu. Bu esirini Leonisa ile konuşmaya memur etmişti. Halime evde olmakla beraber bu işi yapabilmesi için Mahmut kolaylık gösterecekti.
Leonisa, Maryo'nun elinden gelen her şeyi yapacağı hakkında kendisine iyi ümitler vererek Halime’nin şehvani arzusunu ve aşkını çoğalttı. Ancak kendisinden daha çok Maryo'nun arzu ettiği bir şeye nail olmadan önce iki ay geçmesini beklemek gerekiyordu. Bu zaman ve mühleti de kendisine hürriyet bağışlaması için Tanrı'ya yapacağı ibadet ve dua için istiyordu. Halime, sevgili Maryo'sunun mazeretinden memnun oldu. O, Maryo'ya, arzusunu yaptığı takdirde, ibadete hasredilen müddetten önce dahi hürriyetini vermeye razıydı. Müddetten vazgeçmesini ve mühleti kısaltmasını Maryo'dan rica etmesini Leonisa'dan istedi. Halime ona, Kadı'nın kendisini azat etmesi için isteyeceği parayı verecekti.
Rikardo ise efendisine cevap vermeden evvel, bu cevap etrafında Mahmut'la konuştu. Rikardo'nun kadı'yı ümitsizliğe düşürmesi ve ona Leonisa'yı, mümkün olduğu kadar çabuk İstanbul’a götürmesi ve yolda, arzu ile veya zorla, arzusunu tatmin etmesi öğüdünü vermesi ikisi arasında kararlaştırıldı. Padişaha karşı olan ödevin yerine getirilmemesi mahzuruna gelince başka bir cariye satın almak ve yolda Leonisa'yı hastalanmış gibi göstererek gecenin birinde, satın alınmış Hıristiyan kadınını denize atıp bunun, padişahın cariyesi olan ve ölmüş bulunan Leonisa olduğunu söylemek en iyisiydi. Bu da, gerçek hiçbir vakit meydana çıkmayacak surette yapılabilirdi ve yapılacaktı. Kadıya gelince padişaha karşı kabahatsiz kalacak ve hevesinin tatmin edildiğini görecekti. Ondan sonra kendi zevk ve safasını sürmesi için münasip ve daha faydalı bir yol bulunacaktı.
Zavallı ihtiyar Kadı o kadar kördü ki, kendisine böyle binlerce saçma şey söylense dahi, ümitlerini gerçekleştirmeleri yolunda olmaları şartıyla, hepsine inanacaktı. Üstelik kendisine söylenen her şeyin yolunda gittiğini ve mutlu bir başarı vadettiğini sanıyordu. Eğer iki öğütçünün kastı gemiyi ayaklandırmak ve kadı'ya, delice düşünceleri yerine, ölüm sunmak olmasaydı, hakikat de bu merkezdeydi.
Kadı'nın hayalinde, karşısına çıkabilecek zorluklardan daha büyük, başka bir zorluk da vardı. O da karısı Halime’nin kendisini götürmedikçe onu İstanbul’a gitmeye bırakmayacağı düşüncesiydi. Fakat Leonisa için ölecek Hıristiyan kadınının yerini Halime’nin alabileceğini söyleyerek, bunun da çabuk kolayını buldu. Halime’den, ölümden kurtulmak istemekten daha çok kurtulmak istiyordu. Kendisi bunu nasıl aynı kolaylıkla düşündü ise Mahmut ve Rikardo da aynı kolaylıkla onu kabul ettiler.
Bunda karar kılınca kadı, padişaha Hıristiyan kadını sunmak üzere İstanbul’a yapmayı düşündüğü yolculuğu aynı gün Halime’ye açtı. Padişahın mürüvvetinden Kahire’ye veya İstanbul’a baş kadı tayin olunmasını bekliyordu. Halime, Rikardo'nun evde kendisine bırakılacağını sanarak, kadı'nın kararını çok beğendiğini söyledi. Fakat kadı gerek Rikardo'yu gerek Mahmud'u beraberinde götüreceğini söylediği zaman Halime fikrini değiştirdi ve önce kendisine tavsiye ettiği şeyden onu vazgeçirmeye koyuldu. Hulâsa, şu neticeye vardı ki kendisini beraber götürmediği takdirde onu katiyen gitmeye bırakmayacaktı. Kadı ona istediğini yapacağı cevabını verdi. Çünkü kendisi için bu kadar ağır bir yük teşkil eden kadını böylece boynundan silkip atacağını düşünüyordu.
Bu müddet zarfında ise Hasan Paşa, kümelerce altın teklif ederek, kadıdan Hıristiyan esirenin kendisine teslim edilmesini istemekten geri kalmıyordu ve azadına iki bin eskudo paha biçtiği Rikardo'yu kendisine bedava verdikten sonra bu teslimi, padişah esireyi istettiği zaman kadı'nın onu ölü göstermeyi düşündüğü aynı hileyi kullanmak suretiyle, kolaylaştırmak istiyordu.
Bütün bu hediyeler ve vaatler kadıya hareketini kısaltmak isteğini vermekten başka bir tesir yapmadı. Böylece, kendi arzusu, Hasan'ın ve havada boş ümitler kuran, Halime’nin tacizleriyle kışkırtılarak yirmi gün içinde on beş sıralık bir "bergantin13" hazırladı ve onu iyi kürekçilerle, Araplarla ve bazı Hıristiyan Yunanlılarla donattı. Gemiye bütün servetini
yükledi. Halime evinde kıymetli hiçbir şey bırakmadı ve kocasından, İstanbul’u görmeleri için, ana ve babasının da gelmelerine müsaade etmesini rica etti. Halime’nin niyeti Mahmud'unkinin aynıydı: Mahmut’la ve Rikardo ile yolda bergantinin ayaklanmasını sağlamak. Fakat kendisini gemiye binmiş görünceye kadar bu niyetini onlara bildirmek istemedi. Bu niyet de Hıristiyan memleketine gitmek, evvelce ne idiyse ona dönmek14 ve Rikardo ile evlenmek isteğiydi. Çünkü inanılabilirdi ki kendisinde bu kadar servet bulunca ve tekrar Hıristiyan olunca Rikardo artık onunla evlenmekten geri kalmayacaktı.
Bu müddet esnasında Rikardo Leonisa ile yeniden görüştü ve ona bütün niyetini söyledi. Leonisa da kendisiyle görüşmüş olduğu Halime’nin niyetini Rikardo'ya anlattı. İkisi de birbirine sırlarını gizlemelerini tavsiye ettiler ve kendilerini Tanrıya emanet ederek hareket gününü beklediler.
Hareket günü gelince Hasan bütün askerleriyle beraber limana kadar geldi, yelkenler açılıncaya kadar onlardan ayrılmadı, gözden kayboluncaya kadar bergantini gözleriyle takip etti. Sanki âşık Arab’ın iç çekmelerinden doğan rüzgâr, ruhunu uzaklara götüren yelkenleri, daha büyük bir kuvvetle itiyordu. Fakat aşkın kendisine bu kadar zaman rahat vermediği bir adam gibi, heveslerinin içinde ölmemek için, uzun müddetten beri dönmez bir karar ile düşünmüş olduğu şeyi derhal tatbik mevkiine koydu.
Böylece, diğer bir limanda donatmış olduğu on yedi sıralık bir gemiye, birçok hediyeler ve vaatlerle kendisine bağlamış olduğu, hepsi de dost ve tanıdık elli asker koydu ve onlara yola çıkmalarını kadı'nın gemisini ve servetini zaptetmelerini, esire Leonisa müstesna, içindekilerin hepsini kılıçtan geçirmelerini emretti.
O, bergantinin taşıdığı birçok servetlere karşı ganimet olarak yalnız Leonisa'yı istiyordu. Bundan başka askerlere bergantini, kayboluşu hakkında delil teşkil edecek hiçbir şey kalmayacak şekilde, batırmalarını emretti. Silâhsız olan ve buna benzer bir hâdiseden şüphe bile etmeyen bergantindekilerden az bir savunma göreceklerini bilmekle beraber yağma hırsı askerlerin ayaklarına kanat gerdi ve yüreklerine cesaret verdi.
Bergantin iki günden beri yol alıyordu; ama bunlar kadı'ya iki yüzyıl gibi göründü. Çünkü daha ilk günden kararını tatbik etmek istiyordu. Fakat esirleri ona, ölümüne inanmaları için, ilkönce Leonisa'nın hastalandığını göstermenin uygun olduğu, ölümün de ancak birkaç günlük hastalık
neticesinde olabileceği mütalâasını beyan ettiler. O ise Leonisa'nın ansızın öldüğünü söylemek, her şeyi bir an evvel bitirmek, karısını öteki dünyaya yollamak ve ciğerlerini yavaş yavaş yakmakta olan ateşi söndürmek istiyordu. Fakat neticede, iki esirinin öğüdünü kabule mecbur oldu.
Bu arada Halime maksadını Mahmud'la, Rikardo'ya açmıştı. Onlar da bunu, İskenderiye yol kavşaklarından geçerken veya Anadolu kalelerine girerken tatbik mevkiine koymayı düşünüyorlardı. Fakat kadı o kadar acele ediyordu ki maksatlarını ele geçecek ilk fırsatta gerçekleştirmeye karar verdiler.
Deniz yolculuklarının altıncı günü ve Leonisa'nın yalancıktan hastalığının yeter göründüğü gün, kadı esirlerine ertesi günü Halime’nin işini bitirmelerini ve onu, padişahın cariyesidir diyerek, bir kefene sarıp denize atmalarını emretti.
Mahmud'un ve Rikardo'nun tasarısına göre ya arzularının gerçekleşmesi ya ömürlerinin sonu olması gereken o günün sabahı, yelken ve küreklerle yol alıp kendilerini kovalayan bir gemi gördüler. Geminin Hıristiyan korsanlara ait olmasından korktular; bu Hıristiyanlardan ne berikiler ne ötekiler iyi bir akıbet bekleyebilirlerdi. Çünkü Moro (Arap)lar esir olmaktan, Hıristiyanlar da, hürriyetlerini muhafaza etmekle beraber, çıplak ve soyulmuş kalmaktan korkuyorlardı. Fakat Mahmut ve Rikardo, Leonisa'nın ve kendilerinin serbest kalmasıyla memnun kalacaklardı: bütün bunlarla beraber, korsan güruhunun küstahlığından da korkuyorlardı, çünkü bu gibi işlere girişenler, hangi din ve milliyetten olurlarsa olsunlar, zalim bir kalp ve kaba bir tabiata maliktirler.
Kürekleri ellerinden bırakmadan ellerinden gelen bir şekilde savunmaya hazırlandılar. Fakat birkaç saat sonra geminin yaklaştığını gördüler, öyle ki iki saat geçmeden onun top menzili içine girdiler. Bunu görünce yelkenleri mayna ettiler, kürekleri bıraktılar ve kadı'nın, korkmamalarını çünkü geminin Türk olmasından dolayı kendilerine hiçbir fenalık yapmayacağını söylemesine rağmen, ellerine silâhları aldılar ve hasmı beklediler. Kör ve haris oldukları için zayıf bir bergantine şiddetle saldırmaya gelenler görsün diye kadı, popa direğine küçük beyaz bir barış bayrağının çekilmesini emretti.
Bu esnada Mahmut başını çevirdi ve doğu cihetinden kendi tahminine göre, yirmi sıralık bir çektirmenin geldiğini gördü ve bunu kadı'ya söyledi.
Kürek çeken Hıristiyanlardan bazıları görünen geminin Hıristiyan olduğunu söylediler: bütün bu, karışıklıklarını ve korkularını katmerleştirdi; hepsi, Tanrının kendilerine vermek isteyeceği akıbetten korkarak veya onu bekleyerek, ne yapacaklarını bilmeden şaşkın bakakalmışlardı.
Bana öyle geliyor ki kadı o anda kendisini Lefkoşe'de bulmak için umduğu bütün zevkleri fedaya hazırdı; içinde bulunduğu hercümerç o derece büyüktü.
Ama ilk gemi onu bu şaşkınlıktan kurtardı. Bu gemi barış bayraklarına kulak asmadan ve dinlerine karşı göstermesi gereken saygıyı göstermeden kadı'nın gemisine öyle şiddetle bindirdi ki az kaldı onu denizin dibine gönderiyordu: Kadı kendisine saldıranları tanıdı, onların Lefkoşe askerlerinden olduklarını gördü ve sebebini de tahmin ederek kendisini mahvolmuş hissetti. Askerler öldürmekten önce çalıp yağma etmeye dalmasalardı kimse hayatta kalmayacaktı. Fakat onlar yağmaya hararetle koyuldukları bir anda Türklerden birisi: "Silâha davranın, askerler bir Hıristiyan gemisi bize saldırıyor" diye bağırdı.
Hakikat de böyleydi. Çünkü kadı'nın bergantini tarafından keşfedilen gemi Hıristiyan işaretlerini ve bayraklarını taşıyordu. Bu gemi bütün hızıyla Hasan'ın gemisine doğru ilerledi. Ancak gemi yanaşmadan önce birisi provadan Türk diliyle o geminin ne gemisi olduğunu sordu. Kıbrıs hidivi (valisi) Hasan Paşa'nın olduğunu cevaben söylediler.
Türk karşılık vererek:
— İçinde Lefkoşe kadı'sının bulunduğunu bildiğimiz bir gemiye, Müslüman olduğunuz halde, nasıl saldırıyor ve gemiyi soyuyorsunuz dedi.
Buna onlar, gemiyi zapt etmek için kendilerine emir verilmiş olduğundan başka bir şey bilmediklerini ve Hasan Paşa'nın askerleri ve muti kulları sıfatıyla onun emrini yerine getirmiş olduklarını söylediler. Hıristiyan işaretleriyle gelen geminin, istediğini öğrenmekten memnun kalan kaptanı Hasan'ın gemisine saldırmayı bırakarak kadı'nınkine yanaştı. İlk yaylım ateşte, geminin içinde bulunan Türklerden ondan fazlasını öldürdü, sonra büyük bir cesaret ve maharetle geminin içine girdi.
Ancak içeriye ayak basar basmaz kadı, kendisine saldıranın Hıristiyanlar değil fakat Leonisa'nın âşığı Ali Paşa olduğunu tanıdı. Ali Paşa, Hasan gibi, aynı niyetle, onun gelmesini beklemişti, tanınmamak için askerlerini Hıristiyan kıyafetine sokmuştu; bu hile sayesinde hırsızlığı daha çok gizli
kalacaktı. Âşıkların ve hainlerin niyetini bilen kadı yüksek sesle bağırarak kötülüklerini şöyle yüzlerine vurdu:
— Bu nedir, hain Ali Paşa? Müslüman olan sen, nasıl olur da bana Hıristiyan gibi saldırırsın? Siz Hasan'ın hain askerleri, bu kadar büyük bir hakareti işlemeye sizi hangi şeytan teşvik etti? Nasıl, sizi buraya gönderenin şehvani iştahını tatmin için sizler nasıl olur da en büyük efendinize karşı gelmek istiyorsunuz?
Bu sözler üzerine herkes silâhlarını kaldırıp, birbirleriyle bakıştılar ve birbirlerini tanıdılar; çünkü hepsi aynı başbuğun askerleriydiler ve hepsi aynı bayrak altında dövüşmüşlerdi. Kadı'nın sözleri ve bedduasıyla şaşkına uğrayan askerlerin yatağanlarının keskinliği körlendi, cesaretleri kırıldı: yalnız Ali Paşa gözlerini ve kulaklarını her şeye tıkadı ve kadı'ya şiddetle hücum ederek kafasına öyle bir bıçak savurdu ki başını saran sarığın yüzlerce burması onu korumasaydı şüphesiz kafası ikiye bölünecekti. Kadı geminin sıraları arasına yuvarlandı ve düşerken şöyle bağırdı:
— Ah, gaddar dönme; ah büyük peygamberimizin düşmanı! Senin gaddarlığını ve büyük küstahlığını cezalandıracak kimsenin bulunmaması mümkün mü? Nasıl melun, sen ellerini kadı'nın üzerine, Hazreti Muhammed'in bir hocası üzerine uzatmaya cesaret ettin ha!
Bu sözler ilk sözlere kuvvet kattı. Bu sözleri işiten ve kendilerine ait nazarıyla baktıkları ganimetleri ellerinden Ali'nin askerlerinin alacağından korkan Hasan'ın askerleri harekete gelerek her tehlikeyi göze almaya karar verdiler; önce içlerinden biri, sonra diğerleri Ali'nin askerlerine o kadar hızla, hınç ve şiddetle saldırdılar ki, kendilerinden daha çok olmakla beraber, onları az müddet içinde küçük bir sayıya indirdiler. Fakat geri kalanlar kendilerini toparlayarak arkadaşlarının öcünü aldılar. Hasan'ın askerlerinden canlı ve pek fena yaralı, olarak ancak dört kişi bıraktılar. Etrafa çınlayan bir çelik çatışmasının nerede duracağını görmek için popa kamarasının kapağından ara sıra başlarını çıkaran Rikardo ve Mahmut onları seyrediyorlardı.
Türklerin hemen hepsinin öldüğünü ve sağ kalanlarının ağır yaralı ve hepsinin hakkından gelmenin ne kadar kolay olduğunu gören Rikardo Mahmud'u ve Halime’nin, gemiyi ayaklandırmaya yardımları olsun diye beraberinde gemiye bindirmiş olduğu, iki yeğenini çağırdı ve onlarla ve babasıyla beraber, ölülerin yatağanlarını alarak, geminin galerisine atladılar
ve Hıristiyan Rum olan kürekçilerin de yardımıyla, "Hürriyet, hürriyet!" diye bağırarak kolaylıkla ve kendileri hiç yaralanmadan, hepsinin kafasını kestiler, sonra müdafaasız kalan Ali’nin çektirmesine geçerek onu teslim aldılar ve içinde bulunanları ganimet olarak esir ettiler. Ali Paşa, ikinci çatışmada ilk ölenler arasında bulunuyordu. Bir Türk onu, kadı'nın öcünü almak için, bıçak darbeleriyle öldürmüştü.
O zaman hepsi, Rikardo'nun öğüdü üzerine, kadı'nın ve Hasan'ın gemisindeki kıymetli şeyleri, daha büyük olan ve herhangi bir yük veya yolculuk için müsait bulunan, Ali Paşa'nın çektirmesine aktarma etmeye koyuldular. Kürekçiler Hıristiyan olduğundan, kavuşulmuş hürriyetten ve Rikardo'nun aralarında dağıttığı birçok hediyelerden memnun olan bu kimseler, Rikardo'yu Trapani'ye kadar ve istediği takdirde, dünyanın öbür ucuna kadar, götürmeye hazır olduklarını söylediler.
Bunun üzerine, başarıdan dolayı sevinç içinde olan Mahmut ve Rikardo Moro (Arap) Halime’nin yanına giderek Kıbrıs'a dönmek istediği takdirde gemisini iyi kürekçilerle donatacaklarını ve gemiye yüklemiş olduğu servetin yarısını kendisine vereceklerini söylediler. Fakat Rikardo için beslediği aşkı ve muhabbeti bu kadar büyük bir musibet içinde bile kaybetmemiş olan Halime onlarla beraber Hıristiyan toprağına gitmek istediğini söyledi. Halime’nin ana ve babası buna son derece sevindiler.
Kadı kendisine geldi. Onu ahvalin müsaadesi nispetinde tedavi ettiler ve kendisine ya Hıristiyan toprağına götürülmek veya kendi gemisiyle Lefkoşe'ye dönmek şıklarından birini seçmesini söylediler. O, cevaben, mademki felek kendisini bu gibi afetlere sürüklemişti, bağışladıkları hürriyetten dolayı onlara teşekkür etti, Hasan ve Ali Paşalardan görmüş olduğu hakareti padişaha şikâyet etmek için İstanbul’a gitmek istediğini söyledi. Fakat Halime’nin kendisini bıraktığını ve Hıristiyan dinine dönmek istediğini öğrendiği zaman az kaldı aklını kaçırıyordu.
Hulâsa, Kadı'nın gemisini donattılar ve ona, yolculuğu için lâzım olan her şeyi tedarik ettiler; bundan başka, evvelce kendisine ait olan sikkelerin bir kısmını verdiler. Lefkoşe’ye dönmek azmiyle herkesten müsaade alan kadı, Leonisa'nın kendisini kucaklamasını istedi. Bu lütuf ve ihsan bütün felâketini unutturmaya yetecekti. Herkes Leonisa'dan, kendisini bu kadar seven bir kimseye karşı bu lütfu bağışlamasını rica etti: çünkü bununla, iffet ve şerefine zıt gitmiş olmayacaktı. Leonisa kendisinden rica edileni yaptı ve
Kadı, yarasının devası ümidini beraberinde götürebilmek için ellerini başına koymasını yalvardı. Leonisa onun her istediğini yaptı.
Bundan sonra Hasan'ın gemisini batırmak için geniş bir delik açtılar. Yelkenleri, sanki onların kucağına atılmak istermiş gibi çağıran, serin bir doğu rüzgârının yardımıyla yola koyularak birkaç saat içinde Kadı'nın gemisini gözden kaybettiler. Gözlerinden yaşlar akan kadı rüzgârların malını, zevkini, karısını ve ruhunu nasıl alıp götürdüğünü seyrediyordu.
Rikardo ve Mahmut Kadı'nınkilerden çok farklı düşünceler içinde yol alıyorlardı. Böylece, hiçbir yerde karaya uğramaksızın İskenderiye’nin gözle görülecek kadar uzağından geçtiler ve yelkenleri mayna etmekten ve kürekleri kullanmak ihtiyacı hissetmeden Korfu müstahkem adasına vardılar. Oradan su aldılar ve hemen hiç durmaksızın, kötü şöhretli Akrocerauros15 kayalıkları önünden geçerek ikinci günü uzaktan, çok mahsuldar Tinakriya'nın burnu olan Pakina'yı gördüler. Bunun ve ünlü Malta adasının önünden âdeta uçarak geçtiler. Çünkü bahtlı yelkenli sanki yüzmüyor, uçuyordu: Sonunda, adanın aşağısından geçerek, oradan dört günde Lampadosa'yı, sonra, evvelce batmış oldukları adayı gördüler. Bu adanın görünmesiyle Leonisa, kendisini içinde görmüş olduğu tehlikeyi hatırlayarak, baştan aşağı titredi. Ertesi günü önlerinde, hasreti çekilen ve sevilen, vatanlarını gördüler.
Gönüllerinde sevinç tazelendi; yeni memnunlukla ruhları ferahlandı.
Uzun esaretten sonra vatana sağ ve salim varmak bu hayatta elde edilebilen en büyük memnunluklardan biridir. Bu memnunluğa eşit olarak gösterilebileni, düşmanlar üzerinde kazanılan zaferden doğan memnunluktur.
Çektirmede çeşitli renkli ipeklerden yapılmış bayrak ve flâmalarla dolu bir kasa bulunmuştu. Rikardo bunlarla çektirmeyi süsledi.
Gün doğmaya başladıktan biraz sonra şehirden bir fersahtan daha az uzakta bulunuyorlardı ve hep birden kürek çekerek ve vakit vakit neşeli bağrışma ve haykırışmalarla limana yaklaşıyorlardı.
Bir anda limanda şehirden gelen muazzam halk kalabalığı göründü. Böyle iyi süslenmiş bir geminin uzaktan karaya yaklaştığı görülünce bütün şehirde rıhtıma çıkmayan kimse kalmamıştı.
Bu aralık Rikardo Leonisa'dan, paşaların çadırına girdiği zaman olduğu gibi süslenip kuşanmasını yalvarıp yakarmıştı. Çünkü anasına ve babasına
hoş bir lâtife yapmak istiyordu. Leonisa öyle yaptı ve süslere süsler, incilere inciler ve memnunlukla beraber çoğalmak itiyadında olan güzelliğe güzellik katarak, yeniden hayret ve takdir uyandıracak surette giyindi. Rikardo da Türkler gibi giyindi. Mahmut ve kürekteki bütün Hıristiyanlar da aynı şeyi yaptılar, ölmüş Türklerin elbiseleri hepsine yetmişti.
Limana vardıkları zaman sabahın sekiziydi. Sabah o kadar sakin ve açık görünüyordu ki sanki bu sevinçli girişi dikkatle seyrediyor gibiydi. Limana girmeden önce Rikardo geminin, bir yan topundan ve iki falkonete'den ibaret olan silâhlarına selâm atışı yaptırdı. Şehir aynı sayıda top atışıyla karşılık verdi. Bütün halk, acayip geminin gelmesini bekliyor, tereddüt ve şaşkınlık içinde bulunuyordu. Fakat yakından Türk olduğunu gördükleri zaman, çünkü Moro (Arap) gibi görünenlerin beyaz türbanları uzaktan fark olunuyordu, korkarak ve herhangi bir hileden şüphelenerek, şehirde milise mensup olanların hepsi silâhlarını alıp limana koştular; atlılar da sahile yayıldılar: Limana girinceye kadar yavaş yavaş yaklaşmaktan olan gemidekiler bütün bundan büyük memnunluk duydular. Karaya yakın bir yere demir ve karaya iskele attılar. Kürekleri birer birer salıvererek hepsi, bir törende olduğu gibi, birer birer karaya çıktılar. Toprağı sevinç gözyaşlarıyla birçok defalar öptüler. Bu, onların o gemide isyan etmiş Hıristiyanlar olduğunu açık surette gösteren bir işaretti. Herkesin arkasından Halime’nin anası ve babasıyla iki yeğeni çıkmıştı. Bunların hepsi, yukarda söylendiği gibi, Türk kıyafetinde giyinmişlerdi. En arkada da, yüzü kırmızı bir canfesle örtülü olan, güzel Leonisa geliyordu..
Rikardo ile Mahmut onu ortalarında götürüyorlardı. Bunun manzarası onlara bakan bütün o sonsuz kalabalığın gözlerini arkasından sürüklüyordu. Karaya ulaşınca ötekilerin yaptıkları gibi, yere diz çökerek toprağı öptüler. Bunun üzerine şehrin kaptan ve valisi kendilerine doğru geldi. Onların, gelenlerin başı olduklarını anlayarak yanlarına doğru yaklaşan Rikardo'yu tanıdı ve kollarını açarak çok büyük bir memnunlukla onu kucaklamaya koştu. Vali ile beraber Kornelyo ve babası, Leonisa'nın ailesiyle bütün akrabaları ve Rikardo'nun akrabaları gelmişlerdi. Bunların hepsi şehrin başta gelenleriydiler.
Rikardo valiyi kucakladı ve kendisine hoş geldin! diyen herkese mukabelede bulundu. Kornelyo'yu elinden yakaladı (Kornelyo Rikardo'yu tanıyınca ve onun elini yakaladığını görünce yüzü sapsarı kesildi ve
korkusundan âdeta titremeye başladı) ve aynı suretle Leonisa'nın elinden tutarak şunları söyledi:
— Şehre girmeden ve felâketlerimiz sırasında bize yaptığı büyük lütuflardan dolayı Tanrıya borçlu olduğumuz şükranları sunmak üzere mabede gitmeden evvel size söylemek istediğim birkaç sözü lütfen dinlemenizi rica ederim, senyorlar!
Buna vali istediğini söylemesini, herkesin kendisini zevk ve sükûnla dinleyeceğini cevaben söyledi. Şehrin başlıca ileri gelenleri derhal onun etrafını aldılar ve Rikardo biraz sesini yükselterek şöyle konuştu:
— Birkaç ay evvel Salinas bahçesinde, Leonisa'nın kaybıyla, başıma gelen felâketleri hatırlarsınız, senyorlar. Keza onun hürriyetini elde etmek için sarf etmiş olduğum emekler de zihninizden silinmemiş olmalıdır. Ben kendi azadımı unutarak, onun azadı için bütün malımı sundum (görünüşte cömertlik olan bundan benim lehime bir övünme çıkamaz ve çıkmamalıdır, çünkü ben malımı, ruhumu kurtarmak için veriyordum). Ondan sonra ikimizin başına gelmiş olanı nakletmek için daha uzun zamana, başka söze ve insicama ve benimki kadar tutulmamış bir dile lüzum vardır. Size şimdi şunu söylemek yeter ki birçok ve garip hâdiselerden ve felâketlerimize bir çare bulmak yolunda kaybolmuş binlerce ümitten sonra rahim Tanrı, hiçbir şeye müstahak olmadığımız halde bizi, sevinç ve servetle dolu olarak, hasretini çektiğimiz yurda döndürdü. Duyduğum eşsiz zevk ne bu servetten ne de kavuşulmuş hürriyetten değil, fakat barışta ve savaşta tatlı düşmanım olan bu kadının, kendisini hür görmekten ve kendi önünde ruhunun tasvirini bulmaktan duyduğunu tahayyül ettiğim zevkten doğmaktadır. Bununla beraber sefaletimde bana arkadaşlık etmiş olanların duyduğu umumi neşeden ben de neşeleniyorum. Felâketlerle hazin maceraların hal ve şartları değiştirdikleri ve yararlı ruhları helâk ve perişan ettikleri vaki ise de iyi ümitlerimin cellâdı olan kimse için böyle olmamıştır. Çünkü o, felâketlerinin fırtınasını ve namuslu oldukları kadar hararetli olmuş olan, tacizlerimin karşılaşmalarını, adam akıllı söylenebilecekten, daha büyük bir yararlık ve bütünlük ile atlattı: bununla gerçek oluyor ki ihtimal, âdetlere dayanmış olanlar bu âdetleri değil fakat gökyüzünü değiştirirler.
Söylemiş olduğum sözlerden şu neticeyi çıkarmak isterim ki ben onun kurtuluşu için malımı, mülkümü sundum ve arzularımda ona ruhumu verdim; onun hürriyeti yolunda kendi hürriyetim için yapacağımdan fazla
hayatımı tehlikeye koydum. Daha minnetli başka bir kimse için önemli vecibeler olabilecek olan bütün bu şeylerin senin için bir ağırlık teşkil etmesini istemiyorum. Ancak, senin şimdiki halinden dolayı bana minnettar olmanı isterim.
Bunu söyleyerek elini kaldırdı ve saygılı bir hareket ile Leonisa'nın yüzünden peçesini aldı. Bu, güneşin güzel aydınlığını bazen örten bir bulutun çekilmesi gibi bir şey oldu.
Rikardo sözüne devam ederek:
— Buraya bak, ey Kornelyo! Sana, sayılmaya lâyık her şeyin üstünde sayman gereken bir cevheri teslim ediyorum. Sana da, güzel Leonisa, kendisini daima hâtıranda saklamış olduğun insanı veriyorum: bunun, evet, cömertlik sayılmasını istiyorum; öyle ki malını, canını ve şerefini vermek onun yanında hiç kalsın. Onu kabul et, ey bahtlı delikanlı, kabul et! Sen, bunun değerinin büyüklüğünü bilecek bir dereceye gelirsen, kendini dünyanın en mesut adamı telâkki et: orunla beraber, Tanrının hepimize vermiş olduğu kısmetten bana düşenin de bütününü sana vereceğim. Bunun, otuz bin eskudoyu geçeceğini sanıyorum. Bütün bunların hürriyet, sükûnet ve asudelik ile keyfine göre, zevkini çıkar. Ve Tanrı vere de bu, uzun ve mesut seneler boyunca sürsün! Bahtsız olan benim, çünkü Leonisa'sız kalıyorum, fakir kalmaktan hoşlanırım; çünkü Leonisa'dan mahrum kalan kimse için hayat lüzumsuzdur.
Bunu söyledikten sonra, bu sözler dilini damağına yapıştırmış gibi sustu. Fakat biraz sonra, hiç kimse söz söylemeden devam etti:
— Allah saklasın! Nasıl da ağır sıkıntılar insanın zihnini bulandırıyor! Ben, senyorlar, iyilik yapmak hususundaki arzum içinde, dediklerime dikkat etmedim. Çünkü hiçbir kimsenin başkasına ait bir şeyle cömert görünmesi mümkün değildir. Leonisa'yı başkasına vermek için benim onun üzerinde ne hak ve salâhiyetim var ki? Veya benim olmaktan o kadar uzak olan bir şeyi nasıl başkasına teklif edebilirim? Leonisa kendine aittir, o kadar ki, Tanrı kendilerine mesut seneler versin, anası ve babası olmasa, onun isteğine hiçbir engel olmaz. Muhakemeli bir kadın olması itibariyle, bana karşı borçlu olduğunu zannettiği vecibelerin öne sürülebilmesi bahis konusu olursa ben onları ta şimdiden yok eder, siler ve hiçe sayarım. Bu suretle sözümü geri alıyor ve Kornelyo'ya hiçbir şey vermiyorum. Çünkü veremem. Yalnız mallarımı Leonisa'ya bağışladığımı teyit etmek isterim.
Buna mükâfat olarak da kendisinden, ancak, namuslu düşüncelerimi gerçek olarak telâkki etmesini ve bu düşüncelerimin hiçbir vakit onun mukayesesiz iffetinin, büyük değerinin ve sonsuz güzelliğinin icap ettirdiği gayeden başkasını gütmediklerine ve başka hedefe bakmadıklarına inanmasını isterim.
Rikardo bunu söyleyerek sustu. Leonisa ona şu cevabı verdi:
— Oh, Rikardo, senin beni sevdiğin ve kıskandığın zamanlarda Kornelyo'ya herhangi bir iyilikte bulunmuş olduğumu tasavvur ediyorsan bunun, ana ve babamın isteğinin ve emrinin rehberliği altında bulunmasından dolayı namuskârane olduğunu düşün. Onlar, Kornelyo'yu beni almaya sevk etmek için kendisine iyilikte bulunmama müsaade ediyorlardı. Bundan memnun kalıyorsan iffet ve ihtiyatkârlığım hakkında tecrübenin sana öğretmiş olduğundan da memnun kalacaksın. Bunu sana, ana ve babamdan başka hiç kimseye tâbi olmaksızın daima kendime ait olmuş olduğumu anlatmak için söylüyorum. Senin büyük yararlığının ve cömertliğinin bana vermiş olduğu hürriyeti kullanmak üzere izin ve serbesti vermeleri için ana ve babama, haklı olduğu üzere, mütevazı bir surette yalvarırım.
Ana ve babası bu serbestiyi kendisine verdiklerini, çünkü onu daima kendi şerefine ve menfaatine uygun surette kullanacağı hakkında akıllılığına güvendiklerini söylediler.
Akıllı Leonisa devam ederek:
— Çünkü bu serbesti ile nankör görünmemek için hafifmeşrep göründüm diye benden fena bahsedilmesinin önüne geçmek isterim. Böylece, ey yararlı Rikardo! Şimdiye kadar ihtiyat, tereddüt ve şüphe içinde bulunan arzum artık senindir. Çünkü ben kendimi hiç olmazsa minnettar göstermekle erkekler, bütün kadınların nankör olmadıklarını bilmelidirler; ben, seninim Rikardo ve ölünceye kadar senin olacağım; meğerki senin tanıdıklarından daha iyi bir kadın, kocam olarak sana uzattığım eli reddetmeye seni sevk etsin.
Bu sözler üzerine Rikardo kendinden geçmiş gibi oldu, Leonisa'nın önünde diz çökmekten ve ellerini öpmekten başka bir şey yapamadı. Ellerini zorla birkaç defa aldı ve onları müşfik ve âşıkane gözyaşlarıyla ıslattı. Kornelyo hırsından, Leonisa'nın anası ve babası sevinçten, oradakilerin hepsi de takdir ve memnuniyetten dolayı gözyaşları döktüler.
Şehrin piskoposu veya başpiskoposu da hazır bulundu. Onları kendi takdis ve müsaadesiyle, mabede götürdü ve beklenilmesi gereken müddetten muaf tutarak derhal evlendirdi.
Sevinç bütün şehre yayıldı. Bunun ifadesi olarak o gece sonsuz ışıklar yandı. Onu takip eden birçok günler zarfında, Rikardo'nun ve Leonisa'nın akrabaları tarafından birçok oyunlar ve eğlenceler tertip edildi.
Mahmut ve Halime, kilise ile barıştılar. Kendisini Rikardo'nun karısı görmek arzusunun yerine gelmesi imkânından mahrum kalan Halime, Mahmud'un karısı olmakla yetindi. Halime'nin ana ve babasıyla iki yeğenine Rikardo, ganimetlerden kendisine düşen ve onların yaşamasına yeten hisseyi armağan etti.
Hulâsa, herkes memnun oldu, serbestliğine kavuştu. Rikardo'nun şöhreti, Sicilya'nın sınırlarından çıkarak, "Cömert Âşık" adı altında, İtalya’nın ve başka birçok memleketlerin sınırlarına yayıldı; akıllılığın, iffetin, basiretin ve güzelliğin az bulunur bir örneği olan Leonisa'dan doğan birçok çocukları sayesinde de bugüne kadar devam edip gidiyor.
1 İslâm dini, İslâm mezhebi. 2 Yunanca labyrinthos sözünün İspanyolcasıdır. Bizim, Fransızcadan alma, labirent dediğimiz bu söz eski Yunan'da içinden çıkılması zor, çok odalı büyük bir bina için kullanılırdı. 3 Sicilya adasının batı kuzeyinde kâin Trapani şehri. 4 Dişi aslan demektir. 5 Yunan mitolojisinde Truva prenslerinden olup, Tros'un ve Peri Kalliroe'nin oğludur. Kartal kıyafetine giren Zeus kendisini kaldırmış ve tanrılara şarap dökmeye memur etmiştir. 6,7 Truva muharebesi kahramanlarından, Mirmidon'ların Kralı Akilles ve İtakya Kralı Ulises.
8 Sicilya'nın kuzey batısındaki küçük adalardan Favignana (Favinyana) adası. 9 Pantelleria adası. 10 Türk ve Müslüman kıyafetinde. 11 Kornelyo'yu murad ediyor. 12 Tunus'taki La Goulette limanı. 13 Bergantin, iki direkli ve bir güverteli küçük bir yelken gemisidir. 14 Yeniden Hıristiyan olmak. 15 Doğu Yunanistan'daki Epirus'ta kâin olup bugün Himara dağları adı verilen dağlar.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Muğlak kelimeler bir sis perdesi içimde. Aklımın merdivenlerini yıldızlara dayasamda senin sıcaklığını hiç bir yerde bulamadım.
30 Mayıs 2021, bensenobizsizonlar
Hayallerimizin peşinden koşarken, farkına varamadık yüreğmize bakan saf ve temiz gözleri.
24 Mayıs 2021, bensenobizsizonlar
İtalyan Fotoğrafçı İçin Alessia Morellini, Güzellik Detaydadır
İtalya'nın Modena kentinde yaşayan ve çalışan Alessia Morellini, ortamın karmaşıklığını artırmak için kendi kendini yetiştirmiş bir fotoğrafçıdır. Seyahat tutkusunu, fotoğraf makinesinde yakaladıklarını su, güneş ışığı ve doğa gibi görsel unsurları öne çıkararak kendini yinelenen motifler ekliyor.
24 Mayıs 2021, bensenobizsizonlar
Bir gülüşü var, zannedersin ki güneş doğuyor.
24 Mayıs 2021, bensenobizsizonlar
ÇİNGENE KIZI (La Gitanilla - La Hitanilya)
Çingene erkekleri ve kadınları, sanki dünyaya yalnız hırsız olmak için gelmişlerdir. Onlar hırsız ana babadan doğarlar, hırsızlarla birlikte büyürler, hırsızlık etmeyi öğrenirler ve sonunda çalmak için fırsat kaçırmayan olgun bir hırsız olurlar. Çalmak arzusu ve hırsızlık etme kendilerinde, ancak ölümle vazgeçilen, ayrılmaz bir itiyat haline gelir.
Bu milletten, Caco1 (Kako) bilgisinden emekliye çıkarılabilecek kadar bilgili ihtiyar bir çingene kadın, küçük bir kızı kendi torunu diye büyüttü ve ona Preciosa adını koydu. Kıza kendine has istidatlarını çingene itiyatlarını, aldatma usullerini ve hırsızlık yollarını öğretti.
Preciosa bütün çingene dünyasında bulunabilen, en iyi rakkase olarak yetişti, hem yalnız çingeneler arasında değil, fakat şöhretin tanıttığı güzeller ve akıllılar arasında da en güzeli ve en akıllısı oldu.
Herkesten çok çingenelerin maruz bulunduğu güneşler, rüzgârlar, gökyüzünün bütün sertlikleri onun ne yüzünü solduruyor, ne de ellerini karartabiliyorlardı. Bundan başka gördüğü kaba terbiye, kendisinde bir çingene kızda olmayan daha yüksek bir yaradılış bulunduğunu meydana çıkarıyordu. Çünkü son derece nazik ve pek akıllıydı. Bununla beraber biraz çapkındı ama bu, herhangi bir iffetsizlik derecesine varmıyordu. Bilâkis, oynak olmakla beraber, o kadar namusluydu ki onun önünde, ihtiyar veya genç, hiçbir çingene karısı açık saçık şarkılar veya kötü lâflar söylemeye cesaret edemezdi.
Nihayet büyükanne torununun ne büyük bir hazine olduğunu anladı. Böylece ihtiyar kartal, küçük kartalını uçurmaya ve ona kendi pençeleriyle yaşamasını öğretmeye, karar verdi.
Preciosa, Noel ilahileri, şarkılar, seguidilla (sıe-gidilya) ve zarabanda danslarına mahsus beyitler, daha başka mısralar ve bilhassa romanslardan kendine zengin bir repertuvar edindi. Bunları kendisine has bir letafetle
söylüyordu. Bunun için kurnaz büyükanne, bu gibi oyunların ve zarafetlerin, torununun genç yaşına ve aşırı güzelliğine eklenince, kendi servetini çoğaltacak, mesut cazibeler ve iğfal vasıtaları haline geleceklerini gördü. Bu nevi beyitleri ve şiirleri, elindeki her çareyi kullanarak, arayıp buldu. Zaten bunları vermeyecek şair de yoktu. Çünkü çingenelerle uyuşup onlara eserlerini satan şairler olduğu gibi körler için şairler de vardır. Bunlar körler hesabına mucizeler uydururlar ve kazancı paylaşırlar.. Dünyada her şey vardır ve açlık ruhları bazen, yeryüzünde bulunmayan şeylere doğru sürükler.
Preciosa çocukluğunu Kastilya'nın muhtelif yerlerinde geçirdi. On beş yaşına girdiği zaman, büyükannesi farz edilen çingene kadın onu Korte'ye2 ve kendisinin eski rancho3 (ranço) su bulunduğu yere götürdü. Çingeneler ranço'larını burada Santa Barbara alanlarında kurmayı âdet edinmişlerdir. Böyle yapmakla çingene kadın her şeyin satın alınıp satıldığı Korte (Madrid) de malını satmayı düşünüyordu.
Preciosa'nın Madrid'e ilk girişi, şehrin azizesi ve koruyucusu olan Santa Ana gününe tesadüf etti. Şehre bu giriş, dördü ihtiyar, dördü genç sekiz çingene kadın tarafından icra edilen ve aralarına, onları idare eden ve büyük bir köçek olan, bir çingene erkeğin de bulunduğu bir dansla yapıldı. Hepsi temiz ve iyi süslenmiş olmakla beraber Preciosa'nın giyinişi öyle idi ki, bakanların gözlerini yavaş yavaş teshir etmeye başlıyordu. Davulun ve kastanyetaların sesi ve oyunun canlılığı arasında, çingene kızının güzelliğini ve zarafetini öven bir fısıltı yükseliyordu. Delikanlılar onu görmeye, erkekler de hayranlıkla seyretmeye koşuyorlardı. Hele, dans şarkılı olduğu için, sesini duydukları zaman her şey allak bullak oldu. öyle ki, çingene kızın şöhreti hemen yayıldı. Bayram murahhaslarının oybirliğiyle kendisine derhal "en iyi dans eden" e mahsus mükâfat ve mücevher verildi.
Bayram töreni için Santa Mariya kilisesine vardıkları zaman, Santa Ana'nın tasviri önünde öteki çingene kadınların oyunundan sonra, Preciosa ellerine ziller alıp, bunların çıkardığı sesler içinde, uzun ve çok hafif dönüşlerle dans ederek, aşağıdaki romansı okudu:
— Çok kıymetli ağaç4 seni mateme büründürebilecek seneler boyunca meyve vermekte,
Ve kocanın 5 , isteğinin aksine, sarsılmaya yüz tutan temiz arzularını yerine getirmekte geç kaldın,
Bu gecikmeden o tatsızlık doğdu ki attırdı mabetten en âdil erkeği6 :
Ey mukaddes kısır toprak7 , sonunda verdin bize yeryüzünü beslemekte olan bütün bereketi8
Tanrının insan olarak aldığı şekli veren kalıbın işlendiği para basımevi
Tanrının, insanüstü büyüklükler göstermek için vücudunu seçtiği bir kızın annesi.
Kendiliğinden ve kızının yüzünden sen, acılarımızın şifa buldukları sığınaksın.
Er Torunun9 üzerinde — bundan şüphe etmiyorum —
hayırlı bir nüfuz var, bu da pek çok yerindedir.
Yüksek kasrın sahibesi10 olmaklığın hasebiyle binlerce kimse seninle birlikte olmak ister idi.
Ah o nasıl bir kız11 , o nasıl bir torun12 ah, o nasıl bir damat13 böyle haklı bir dâvayı kutlamak ve övmek gerek.
Pek mütevazı olan sen öyle bir okul oldun ki edindi orada kızın fazileti, tevazuu,
Ve şimdi onun yanında, Tanrının pek yakınında, aklımın eremediği yüksek mertebedesin sen. Preciosa'nın şarkısı dinleyenleri hayran etti. Bazıları: "Tanrı seni takdis
etsin, kız" diyorlardı. Diğerleri: "Bu çocuğun çingene olması ne yazık, gerçekten büyük bir senyor'un kızı olmaya lâyık." Daha kaba bazı kimseler de: "Bırakın kızcağızı büyüsün, o zaman kendisinden bahsettirecek. Hele gönüller avlamak için etrafına doladığı ağa ne demeli ya?" diyorlardı. Cüssece daha kaba ve daha uyuklar gibi olan başka birisi de, kızın bu kadar hafif dans ettiğini görünce: "Haydi, kız haydi, oyna aşkım, nefesin kesilinceye kadar oyna" diye bağırdı. Kız ise, dansı bırakmadan cevap verdi: "Nefesim kesilmeden oynarım ben."
İkindi duaları ve aynı zamanda Santa Ana Bayramı sona ermiş, Preciosa da biraz yorgun düşmüştü. Fakat güzelliği, inceliği, zekâsı ve dansı ile o
kadar şöhret kazanmıştı ki bütün Korte'nin çevrelerinde kendisinden başka hiçbir şey konuşulmuyordu.
Bu hâdiseden on beş gün sonra Preciosa başka üç kızla beraber ellerinde zillerle ve yeni bir dansla Madrid'e döndü. Hepsi de romanslar ve neşeli fakat çapkın olmayan, şarkılar bulmuşlardı. Preciosa kendisiyle beraber bulunanların açık saçık şarkılar söylemesine razı olamazdı. Nitekim kendisi de hiçbir vakit böyle şeyler teganni etmemişti. Buna çok dikkat edilmiş ve bundan dolayı beğenilmişti.
Preciosa baştan çıkarılır ve kaçırılır korkusuyla ihtiyar kadın, kız için bir Argos14 gibi hareket ederek, ondan hiçbir vakit ayrılmıyordu. Ona torunum diyor, kız da büyükannesi sanıyordu.
Toledo caddesinde gölgede dans etmeye koyuldular. Peşlerine takılanlardan etraflarında hemen büyük bir halka kuruldu. Kızlar hora teperken ihtiyar kadın da etraftakilerden sadaka istiyordu. Üzerine, bir dülger iskelesine yağan taşlar gibi, sekizlikler ve dörtlükler yağıyordu. Zira güzellikte uyuyan iyilikseverliği uyandırmak hassası vardır.
Dans bitince Preciosa dedi ki:
— Bana dört dörtlük15 verirseniz size yalnız ben bir romans okuyacağım, son derece güzel olan bu romans Kraliçe Efendimiz Margarita'nın Valladolit'te lohusa duası için San Llorente'ye gittiğinden bahseder. Size diyorum ki ünlü bir romanstır, işinin erbabı büyük şairlerden biri tarafından yazılmıştır.
Bunu söyler söylemez çevrede bulunanların hepsi bir ağızdan: — Söyle Preciosa, işte dört dörtlüğümüz, dediler. Kızın üstüne dörtlükler dolu gibi yağmaya başladı. İhtiyar kadın bunları
toplamakta zorluk çekiyordu. Preciosa bu suretle hasadını topladıktan sonra zilleri eline takarak, akıcı
ve şuh bir eda ile şu romansı okudu16 Çıktı lohusa duasına Avrupa’nın en büyük kraliçesi, ki kıymetçe ve adca
zengin ve takdire değer bir incidir. Gözleri çektiği gibi,
ibadet ve ihtişamına hayran olan kimselerin gönlünü çeker, sürükler.
Bütün dünyada semanın bir parçası olduğunu göstermek için taşır bir yanında Avusturya güneşini17 öteki yanında taze şafağı18.
Arkasından onu takip eder bir parlak yıldız ki19 , gök ile yeryüzünün çağladığı bir günün20 gecesinde» vakitsiz21 , geldi dünyaya.
Gökte parlak arabalar çizen yıldızlar varsa, başka arabalarda da onun semasını süsleyen canlı yıldızlar var.
İhtiyar Saturno burada sakalını tarar gençleşir, ağır, fakat çevik gider, çünkü zevk damlayı iyi eder.
Geveze ilâh âşıkane sözler söyleyerek gider, Kupido da yakut ve incilerle süslü timsaller taşır.
Kızgın mars gider orada, kendi gölgesinden korkan güzel, çapkın birçok gencin meraklı, garip şahsında.
Güneşin evi yanından gider Jüpiter22 , zira sağlam icraata dayanan teveccüh için güç şey yoktur.
Gider ay şu veya bu insani tanrıçanın yanaklarında, afife Venüs de bu semayı teşkil edenlerin güzelliğinde.
Küçücük Ganimedes'ler gider, döner, kavuşurlar bu mucizeli kürenin altın kakma kuşağında.
Her şey hayret uyandırsın hem de hayran bıraksın diye hiçbir şey yok ki geçmesin cömertlikteki müsrifliğe.
Milano, zengin kumaşlarıyla garip kıyafette gider, elmaslarıyla Hindistan, baharatıyla Arabistan.
Kötü niyetliler ile sıran ihtiras gider, iyilik ise, İspanyol sadakatinin yüreğinde yatar.
Cihanşümul neş'e, sevinç sıkıntıdan kaçışarak,
sokak, meydan der aldırmaz deli gibi dolaşarak.
Bin sessiz hayırduaya açar sükût ağızları, çocuklar hep tekrarlarlar büyüklerin duasını.
Biri der ki: Bereketli Asma23 , büyü, yüksel, sarıl, dokun bahtlı gürgen ağacına24 , binlerce yıl sana gölge yapsın,
Senin şan ve şerefin için, İspanyol satveti için, kilisenin büyüklüğü için, İslam’ın korkusu için.
Başka bir dil de şöyle der: — Yaşa, ey beyaz güvercin, bizlere yavru olarak çift taçlı kartallar verdin.25
Havalardan kovmak için, yırtıcı, vahşi kuşları, kanatlarıyla örtmek için korkutulmuş fazileti.
Daha ağır, sakin olan hem de garip başka bir dil gözlerinden ve ağzından neşe saçarak şöyle der:
Ey Avusturya Sedefi26 bize verdiğin bu bir tanecik inci27 ne de çok fesatlar kırar, ne fena maksatlar bozar.
Ne çok da ümitler verir. Kaç arzuyu neticesiz bırakır. Korkuları çoğaltır. Kötü niyetleri yok eder.
Vardı böylece kraliçe, Roma’da yakılan, fakat şan ve şöhrette canlı kalan Aziz Feniks'in mabedine28 .
Hayatın tasvirine, gökyüzünün sahibesine, tevazuundan dolayı şimdi yıldızlar üstünde olana,
Anaya hem de bakireye, Tanrının hem Kızını hem Karısına29 diz çökerek Margarita şöyle bir dua eder:
Daima cömert olan el, bana verdiğini sana sunarım, lûtfünun eksildiği yerde artar daima sefalet.
İlk mahsullerimi sana sunarım, güzel bâkire: onları oldukları gibi gör,
kabul, muhafaza ve ıslah eyle30 .
O kadar çok ülkelerin ve uzak iklimlerin ağırlığı altında eğilen, beşerî bir atlas olan babalarını sana emanet ederim31 .
Bilirim kralın yüreği Tanrının eli içindedir, bilirim ki sana Tanrı dilediğini hep verir.
Bu dua sona erince bir benzerini okurlar o sesler ki gösterirler yerde de vardır Celâlüşşan.
Kral debdebesi içinde merasim sona erince, döndü eski yerine bu sema ve muhteşem küre32 . Preciosa henüz romansını bitirmişti ki ünlü dinleyiciler ve vakarlı
"senato33" arasından birçok sesler tek bir ses gibi yükseldi: — Tekrar et, Preciosa'cık, dörtlükler/toprak gibi bol olacak. İki yüzden fazla insan çingene kadınların raksını seyrediyor ve şarkısını
dinliyordu. Raksın en canlı bir anında oradan tesadüfen geçmekte olan şehrin tiniente'lerinden (belediye meclisi azasından) biri bu kadar kişinin bir arada toplandığını görünce ne olduğunu sordu. Kendisine, şarkı söyleyen güzel çingene kızını dinlemekte oldukları cevabı verildi.
Meraklı olan bu zat yaklaşarak bir müddet dinledi. Ancak vakarına nakise getirmemek için romansı sonuna kadar dinlemedi. Çingene kız kendisine son derece iyi göründüğünden gece olunca çingene kızlarla beraber evine gelmesini, karısı Donya Klara'nın onları dinlemek istediğini,
ihtiyar çingene kadına söylemesi için maiyetindeki bir paje34 (pahe) ye emir verdi. Paje emri yerine getirdi. İhtiyar kadın da gideceklerini söyledi.
Raks ve şarkı bitince yer değiştirdiler. Bu esnada çok güzel giyinmiş bir paje Preciosa'ya yaklaştı. Kendisine katlanmış bir kâğıt vererek dedi ki:
— Preciosa'cık, bunun içindeki romansı oku, çok güzeldir. Ben sana ara sıra bu romanslardan veririm, öyle ki bunlarla dünyada en iyi romans okuyucusu şöhretini alasın.
Preciosa:
— Bunu, şevkle öğrenirim, cevabını verdi. Fakat bakın senyör: bahsettiğiniz romansları, ancak nezih olmaları şartıyla bana verirsiniz. Onların parasını vermemi istiyorsanız düzine üzerine uyuşalım. On iki tanesini söylerim, on ikisini öderim. Fakat onları peşin ödeyeceğimi düşünmek, mümkün olmayan bir şeyi düşünmek demektir.
Paje:
— Senyora Preciosa'cık, bana yalnız kâğıdın parasını da verseniz yine memnun kalırım, dedi. Bundan başka, nezih ve iyi çıkmayan romans da hesaba katılmaz.
Preciosa: — Onları seçmek bana düşer, cevabını verdi. Bunun üzerine bir sokak öteye gittiler. Bir parmaklıktan birkaç kabalyero
çingene kadınlarını çağırdılar. Preciosa, alçak olan parmaklığın önünde göründü. Çok iyi döşenmiş ve
çok serin olan bir salonda birçok kabalyerolar gözüne ilişti. Bunlardan bazıları dolaşarak, bazıları da türlü oyunlar oynayarak eğleniyorlardı.
Preciosa: — Senyorlar, bana bozukluklar35 vermek isterler mi? dedi. Çingene olduğundan (s) leri (ç) gibi telâffuz ediyor, yani peltek
konuşuyordu. Bu, çingene kadınlarında tabiî olmayıp yapmacıktır. Preciosa'nın sesinin işitilmesi ve yüzünün görünmesi üzerine oyun oynayanlar oyunlarını, gezinenler gezintilerini bırakarak onu görmek için
parmaklığa koşuştular. Çünkü kendisinden bahsedildiğini duymuşlardı. — Girin, girin çingene kızlar, size ufaklık parayı burada veririz, dediler. Preciosa cevaben:
— Sonra bizi çimdiklemeye kalkarsanız ufaklık para bize pahalıya gelir, dedi.
İçlerinden birisi:
— Kabalyero şerefi namına hayır, cevabını verdi. Pabucunuzun topuğuna bile dokunulmayacağından emin olarak girebilirsiniz, kız. Göğsümde taşıdığım nişan namına söz veririm.
Ve elini bir Kalatrava nişanı üzerine götürdü. Kendisiyle beraber giden üç çingene kızından birisi Preciosa'ya: — Girmek istiyorsan Preciosa, uğurlar olsun, ben bu kadar erkeğin
bulunduğu yere girmeyi aklımdan bile geçirmem, dedi. Preciosa cevap verdi: — Bana bak Kristina: sakınacağın şey tek bir erkekten ve onunla yalnız
kalmaktan ibarettir, yoksa böyle toplu erkeklerden sakınmak gerekmez. Çünkü çok erkeklerle beraber bulunmak, hakaret görmek korkusunu ve şüphesini ortadan kaldırır. Bir şeyi aklında tut ve ondan emin ol Kristina: kendisine saygı gösterilmesine karar vermiş olan bir kadın bir ordu asker içinde de namuslu kalabilir. Şurası doğrudur ki fırsatlardan sakınmak iyidir, fakat alenilerinden değil, gizli olanlarından kaçınmalıdır. Kristina:
— O halde girelim, Preciosa, dedi. Sen bir bilginden de çok bilirsin. İhtiyar çingene kadın onlara cesaret verdi ve girdiler. Preciosa henüz girmişti ki nişan sahibi Kabalyero Preciosa'nın göğsünde
taşıdığı kâğıdı gördü. Ona yaklaşarak kâğıdı aldı. Preciosa: — Senyor, onu benden almayın, bana biraz önce verdikleri bir romanstır,
daha okumadım bile, dedi. İçlerinden birisi: — Sen okumak biliyor musun? diye sordu. İhtiyar kadın: — Yazmak da bilir, ben torunumu okumuş bir adamın kızı gibi büyüttüm,
dedi. Kabalyero kâğıdı açtı, içinden altın bir eskudo çıktığını görünce dedi ki: — Gerçekten Preciosa, bu mektubun pulu sarfın içindeymiş. Romansla
beraber gelen bu eskudo'yu al. Preciosa:
— Yeter, dedi. Anlaşılan şair beni fakir zannetmiş. Bir şairin bana bir eskudo vermesi benim onu kabul edişimden daha büyük bir mucizedir:
onun romansları bu katıkla beraber gelecekseler bütün "Şomancero General - Romanslar Umumi Derneği" ni kopya etsin ve romansları bana birer birer yollasın. Nabızlarını yoklarım, katı (duro36) olduklarını hissedersem onları kabul etmekte mülâyim davranırım.
Çingene kızını dinleyenler onun gerek inceliğine, gerek zarif sözlerine hayran kalıyorlardı.
Okuyun Senyor, dedi Preciosa, hem de yüksek sesle okuyun, bu şairin cömert olduğu kadar akıllı, olup olmadığını görelim,
Kabalyero şöyle okudu:
Güzelliğinden, çingenecik seni hep tebrik ederler: tay gibi oluşundan da adına Preciosa derler37
Bu sendeki görünüş, bana gerçekten emniyet verir, hiç birbirinden ayrılmaz gururunla güzelliğin.
Eğer artmış değer gibi küstahlığını artırırsan, içinde doğduğun asrın, vay olsun, denilsin, haline.
Sende, bakmakla öldüren bir yılan var, tatlı olmakla beraber bize istibdat görünen bir tahakküm büyür.
Züğürt çingeneler içinden nasıl doğdu bu güzel kız? nasıl yarattı böyle bir şaheseri mütevazi Manzanares38
Bunun için o çay alacak altın Tajo gibi şöhret, Preciosa sayesinde de muhteşem Ganjinkinden üstün kıymet.
Söylersin sen iyi bahtı, verirsin fena haberi, çünkü yoldaş olamazlar düşüncenle güzelliğin.
Sana bakmak veya hayran olmak büyük tehlikesi içinde, kastın kabahatini örter, ölüm verir güzelliğin.
Derler ki bütün milletin sihirbaz kimseler olur, ama senin büyülerin daha güçlü, daha sahici olur,
Çünkü seni görenlerden çaldıklarını almak için öyle yaparsın ki sen kız, büyü gözlerinde parlar.
Onların gücüyle ilerlersin, oynarken bizi ram edersin, bakarsan bizi öldürürsün, şarkı okursan büyülersin.
Sen yüz binlerce şekilde konuşur, susar, bakarsın,
yaklaşır, uzaklaşırsın, aşk ateşini körüklersin.
En geniş gönül üstünde sen hüküm sürersin, şahididir benim gönlüm, esirdir imparatorluğuna
Aşk pırlantası Preciosa bunu senin için yazar, senin için ölür, yaşar, fakir, alçak gönüllü âşık. Preciosa, bu esnada:
— Son mısra "fakir" sözüyle bitiyor, dedi. Bu, fena alâmet. Âşıklar hiçbir vakit fakir olduklarını söylememelidirler, çünkü, bana göre, başlangıçta fakirlik aşkın büyük düşmanıdır.
İçlerinden birisi: — Kız, bunları sana kim öğretiyor? dedi. — Bana kim mi öğretecek? Benim ruhum vücudumda değil midir? Ben
artık on beş yaşında değil miyim? Çolak değilim, beli kırık değilim, ne de kafadan sakatım. Çingene kadınların zekâsı diğer kimselerinkine göre başka yoldan gider: yaşlarına nispetle daima ilerdedir. Ahmak çingene erkek olmadığı gibi hantal çingene kadın da yoktur. Hayatlarını kazanmaları açıkgöz, kurnaz ve yalancı olmaya bağlı bulunduğundan zekâlarını her adımda işletirler, ve hiçbir suretle paslanmasına imkân vermezler.
Susmakta olan ve budala gibi görünen şu kız arkadaşlarımı görüyor musunuz? Peki, parmağınızı ağızlarına sokun ve dişlerini yoklayın, göreceğinizi görürsünüz. On iki yaşında bir kız yoktur ki yirmi beş yaşındaki birinin bildiklerini bilmesin. Çünkü şeytan ve tecrübe onların ustası ve mürebbisidirler. Bir senede öğreneceklerini onlar bir saatte öğrenirler.
Bu söyledikleriyle çingene kız dinleyenleri ağzı açık bırakıyordu. Oynayanlar ona para verdiler. Oynamayanlar da aynı şeyi yaptılar. İhtiyar kadının çıkınında 30 real toplanmıştı. Bu suretle ihtiyar kadın bir "Pascua
de Flores — Çiçekler Paskalyası"ndan daha zengin ve daha şen bir halde kuzularını toplayarak ve bu kadar cömert olan senyorları memnun etmek üzere başka bir gün bu kızlar sürüsüyle beraber döneceğini kararlaştırarak, senyor Tiniente'nin evine gitti.
Senyor Tiniente'nin karısı senyora Donya Klara'ya, evine çingene kızlarının geleceği haberi verilmişti.
Bir komşu hanımla beraber, her ikisinin de kızları ve kızlarının mürebbiyeleri yanlarında olduğu halde, Preelosa'yı görmek için çingene kadınların gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Bu sonuncular henüz girmiş bulunuyorlardı ki, Preciosa öbür arkadaşları içinde, daha küçük ışıklar arasındaki bir meşale gibi parladı. Böylece bütün kadınlar ona koştular. Bir kısmı onu kucaklıyor, ötekiler ona hayran hayran bakıyor, şuradakiler hayırdua ediyor, oradakiler de onu övüyorlardı.
Donya Klara diyordu: — Bu saçlara altın saçlar, bu gözlere de zümrüt; gözler denilebilir. Komşu hanım Preciosa'yı inceden inceye süzüyor, bütün azalarını ve
mafsallarını yiyecek gibi inceliyordu. Preciosa'nın çenesindeki küçük bir çukuru medih için şöyle dedi:
— Aman ne çukur. Preciosa'ya bakacak bütün gözler bu çukura takılıp kalacaklardır.
Bu sözleri, senyora Donya Klara'nın, orada duran uzun sakallı ve yaşlı bir refakat silâhtarı duyunca:
— Hanımefendiciğim, siz buna çukur mu diyorsunuz? Ya ben çukurdan az anlarım yahut da bu çukur değil, bu canlı arzuların mezarıdır. Tanrı hakkı için, çingene kızı o kadar güzeldir ki gümüşten veya şekerden de olsa bundan daha iyi olamaz. Kız, fal açmasını bilir misin? dedi.
Preciosa: — Hem de üç, dört çeşit... cevabını verdi. Donya Klara: — Daha neler? dedi. Altın kız, gümüş kız, inci kız ve en çok
diyebileceğim, gökyüzünün kızı, Efendim Tiniente'nin başı için falıma bakacaksın.
İhtiyar kadın:
— Avucunuzu kıza uzatın... içine de istavroz yapacak bir şeyler koyun. Göreceksiniz, size neler söyleyecek. Bir tıp doktorundan fazla şeyler biliyor, dedi.
Senyora Tinienta (Tiniente'nin karısı) elini cebine attı, fakat cebinde para olmadığını gördü. Hizmetçi kadınlarından bir dörtlük istedi. Ne bunlarda, ne de komşu hanımda para vardı. Bunu gören Preciosa dedi ki:
— Bütün istavrozlar, istavroz olmaları dolayısıyla, iyidirler. Fakat gümüşten veya altından olanları daha iyidirler. Hanımefendilerim bilmelidirler ki avucun içine haçı bakır para ile yapmak falın değerini ve hiç olmazsa benim bahtımı, azaltır. Bu suretle haçı önce altın bir eskudo, veya sekizlik ve hiç olmazsa dörtlük bir real ile yapmayı severim. Çünkü, adak iyi olduğu zaman keyiflenen, kilise sakristan (zangoç) ları gibiyim.
Komşu kadın: — Kız, başın hakkı için... lâtif bir şeysin, dedi. Ve silâhtara dönerek: — Senyor Kontreras, elinizin altında dörtlük bir real var mı? Varsa,
verin. Kocam doktor gelince size geri veririm. Kontreras: —- Evet var, cevabını verdi. Fakat dün akşamki yemek için onun yirmi
iki maravedi'sini borçlandım, siz buna onları verseniz ben havaya zıplarım. Donya Klara:
— Hiçbirimizde bir dörtlük bile bulunmadığı halde yirmi iki maravedi'mi istiyorsunuz? Haydi oradan Kontreras, hep böyle münasebetsizlik edersiniz, dedi.
Evin kısırlığını gören, oradaki oda hizmetçilerinden birisi Preciosa'ya:
— Kız, istavroz gümüş bir yüksük ile yapılabilirse bana bir şey söyleyebilir misin? dedi.
— Çok olurlarsa yüksüklerle dünyanın en iyi haçları yapılabilir. Oda hizmetçisi: — Benim bir yüksüğüm var, yetişirse işte al, şu şartla ki benim falıma da
bakacaksın. İhtiyar çingene kadın: — Bir yüksük için bu kadar fallara mı bakılacak? Torun, çabuk bitir, gece
oluyor, dedi. Preciosa yüzüğü ve senyora Tiniente'nin elini alarak şunları söyledi:
— Güzelcik, güzelcik, gümüş elli güzelcik, Alpujarras Kralından da pek çok sever seni kocan.
Kin beslemez güvercinsin, zaman olur ki benzersin Oran dişi aslanına, Okanya'nın kaplanına39
Bir göz açıncaya kadar kızgınlığın gelir geçer, çabuk tatlılaşırsın sen bir kuzu gibi meleyen.
Çok kavgacısın, az yersin, biraz da kıskançsın, Tiniente şakayı sever, Asâyı bir yana bırakmak ister.
Genç kızken sen, güleryüzlü biri sana âşık oldu, belâlarını bulsunlar zevku safayı bozanlar.
Sen rahibe olsaydın Manastıra hükmederdin, zira başrahibelikten sende çok alâmetler var.
Söylemek istemezdim, söyleyeyim ziyanı yok: dul kalacaksın belki de
ikinci defa evleneceksin.
Ağlama, hanımcığım benim, biz çingenelerin dediği her zaman İncil değildir, ağlama hanımcığım: yeter.
Senyor Tiniente'den evvel ölecek isen eğer sen dul kalmanın ziyanını bu karşılayacaktır.
Aradan pek çok geçmeden büyük mirasa konacaksın, bir papaz oğlun olacak, kilisesini fal göstermiyor.
Ama Toledo'da olması imkânsız. Sarışın, beyaz bir kızın olacak, eğer rahibe, olursa, baş rahibeliğe yükselmeye namzet.
Kocan dört hafta içinde ölmezse, onun Burgos'ta veya Salamanka'da baş hâkim olduğunu göreceksin.
Bir "ben" in var, ne de güzel. Tanrım! bu ne de parlak ay, ne güneş bu, kutuplarda aydınlatır kapkaranlık vadileri.
Birçok kör onu görmek için
verir dört "mangır" dan fazla... gülmek sırasıdır şimdi, ah, ne sevimli letafet.
Dikkat edin düşmemeye, düşmemeye hem sırtüstü, çünkü tehlikeli olur yüksek kadının düşüşü.
Cumaya beklersen beni işitecek çok şeyler var, hoşa gidenler içinde, felâketi de söyleyenler. Preciosa falını bitirdi. Bununla da etraftaki bütün kadınların kendi
fallarına baktırmak arzusunu alevlendirdi. Hepsi de kendisinden rica ettiler. Fakat Preciosa işi, gelecek cuma gününe bıraktı. Onlar da haç yapmak için gümüş real getireceklerini vadettiler.
Bu aralık senyor Tiniente geldi. Kendisine çingene kızın harikalarını anlattılar. Tiniente kızları biraz raks ettirdi ve Preciosa için yapılan methiyelerin doğru ve yerinde olduğunu tasdik etti. Elini cebine koyarak Preciosa'ya bir şey verecek gibi oldu. Cebini birçok defalar araştırıp silktikten sonra elini nihayet boş olarak çıkardı ve:
— Tanrı hakkı için param yok. Preciosa'ya bir real verin Donya Klara. Size sonra onu iade ederim, dedi.
— Tam da buldun senyor. İşte size bir real. Haç yapmak için bile hepimizde bir dörtlük çıkmadı; bizde "bir real ne gözer?
—- O halde yakalıklarınızdan birini yahut diğer küçük bir şey verin. Preciosa başka bir gün bizi görmeye gelir, o zaman da kendisine daha iyi bir şeyler veririz.
Buna Donya Klara:
— Öyleyse tekrar gelsin diye şimdi Preciosa'ya bir şey vermek istemiyorum, dedi.
Preciosa da:
— Bilâkis, dedi, bana bir şey vermezseniz buraya hiç bir zaman dönmem. Yahut da bu kadar ünlü senyorlara hizmet için dönerim. Ancak, bana bir şey vermeyeceklerini aklımda tutarak bir şeyler beklemek zahmetinden kendimi kurtarmış olurum. Hem siz rüşvet alsanıza, senyor Tiniente, çalsanıza... o zaman paranız olur. Yeni usuller icat etmeye de kalkmayın, yoksa açlıktan ölürsünüz. Bana bakın senyora: burada duyduğuma göre (söylenen şeylerin iyi olmadığını, genç olmakla beraber anlıyorum) hesapların görüldüğü zaman mahkûmiyetleri ödemek ve başka mansıplar koparmak için memuriyetlerinden para koparmak lâzımmış...
— Bunu vicdansızlar söyler ve yaparlar, cevabını verdi Tiniente. Hesabı temiz çıkan hâkim hiçbir mahkûmiyetten mesul tutulmadığı gibi, vazifesini iyi yapmış olmak da insana başka memuriyet verilmesi için hâmi vazifesini görür.
— Siz evliya gibi konuşuyorsunuz, senyor Tiniente. Böyle devam ederseniz, eski elbiselerinizi mukaddes yadigârlar gibi kesip saklayacağız.
Tiniente:
— Sen çok şeyler biliyorsun, dedi. Fakat sus da, ben kral ve kraliçenin seni görmelerine gayret edeceğim, sen krallara lâyık bir parçasın40.
— Beni soytarı olarak almak isterlerse ben soytarılık yapmasını bilmeyeceğimden her şey mahvolur. Bilâkis zekâm hoşlarına giderse beni alabilirler. Ancak bazı saraylarda kibar kimselerden ziyade soytarı olanlar makbule geçiyormuş. Ben, çingene ve fakir olmaktan ve Tanrının çizdiği yolu takip etmekten memnunum.
— Eh kız, dedi ihtiyar çingene kadın, artık yeter. Çok söyledin. Sana öğretmiş olduklarımdan daha çok şeyler biliyorsun: o kadar sivrilmeye kalkma, sonra sivriliğin gider. Yaşınla mütenasip şeylerden bahset. Yükseklere çıkmaktan sakın. Çünkü insanın düşmeyeceği hiçbir yüksek yer yoktur.
Bu sözler üzerine Tiniente: — Bu çingene kadınların vücudunda şeytan olmalıdır, dedi. Çingene kadınlar müsaade istediler ve giderlerken, yüksüğü vermiş olan
doncella: — Preciosa, ya falımı söyle ya yüksüğümü geri ver, dikiş dikmek için
başka bir şeyim kalmıyor, dedi. Preciosa:
— Senyora Doncella, dedi. Falınızı söylediğimi farz edin ve başka bir yüksük tedarik edin. Yahut da cuma gününe kadar elişi yapmayın. Ben yine geleceğim ve size bir kabalyerias (şövalyelik) kitabındakinden daha çok fallar ve maceralar söyleyeceğim.
Gittiler ve Ave Mariya dualarının söylendiği saatlerde Madrid'den çıkıp köylerine dönmek itiyadında olan birçok işçi kadınına katıldılar. Bunlardan birçoğunun yanında çingene kadınlar emin olarak dönerlerdi. Çünkü ihtiyar kadın kendi Preciosa'sını elinden kapacaklar diye daimî bir korku içinde yaşıyordu.
Başka çingene kadınlarla, mahsul toplamak üzere, Madrid'e dönmekte oldukları bir günün sabahında, şehre varılmadan beş yüz adımlık bir mesafedeki küçük bir vadide, üzerinde zengin bir yol kıyafeti bulunan levent bir delikanlı gördüler. Taşıdığı kılıç ve kama âdeta altından bir ateş gibiydi. Şapkası zengin bir şerit ve türlü renkte tüylerle süslenmişti. Çingene kadınlar onu görünce durdular ve uzaktan bakmaya koyuldular. Bu kadar güzel bir delikanlının bu saatlerde böyle bir yerde yaya ve yalnız olarak bulunmasına hayret ediyorlardı. Delikanlı onlara doğru yürüdü ve en yaşlı çingene kadına hitaben şunları söyledi:
— Başınız için, dostum, size faydası dokunacak olan iki sözümü siz ve Preciosa, şuracıkta dinlemek lütfunda bulunun.
İhtiyar kadın:
— Bizi yolumuzdan çok alıkoymamak ve çok geciktirmemek şartıyla hayhay, dedi.
Preciosa'yı çağırarak ötekilerden bir yirmi adım kadar uzaklaştılar ve böylece ayakta oldukları halde, delikanlı onlara şunları söyledi:
— Preciosa'nın zekâ ve güzelliğine o kadar tutulmuş bir halde size geliyorum; bu hale düşmemek için kendimi son derece zorladığım halde, sonunda, tutkunluğum daha fazla arttı, buna karşı koymaya muvaffak olamadım. Ben, senyoralarım (eğer Tanrı arzumu yerine getirirse size daima bu ismi vereceğim), bu nişandan da göreceğiniz üzere — setresini ayırınca göğsünde İspanya'da mevcut en namdar nişanlardan birini meydana çıkardı — Kabalyero'yum, falan kimsenin — saygı icabı burada adını söylemiyoruz — oğluyum. Onun vesayeti ve himayesi altındayım. Babamın biricik oğluyum ve beni haylice bir miras bekliyor. Babam burada Korte'dedir, bir vazifeye taliptir. Kendisi krala salâhiyettar makamlar tarafından inha
edilmiş bulunduğundan istediği memuriyeti alacağına dair ümitleri vardır. Size söylediğim ve sizin de ne olduklarını anlamaya çalıştığınızı gördüğüm sıfat ve asaletim bulunmakla beraber, Preciosa'nın tevazuunu, onu kendime eşit ve senyoram yapmak suretiyle, büyüklüğüm derecesine çıkarmak için ulu bir senyor olmak isterdim. Ben kendisini alay olsun diye istemiyorum, ne de onun hakkında beslediğim hakiki sevgi böyle bir şeye müsaittir. Ben en çok hoşuna gidecek surette ona hizmet etmek isterim: Onun isteği benim isteğimdir. Preciosa için benim ruhum balmumundan yapılmış gibidir. Onun üzerine istediğini kazıyabilir. Ve bu isteği muhafaza etmeye ve korumaya gelince, istek balmumu üzerine değil de mermer taşı üzerine yazılmış gibi olacaktır. Onun sertliği zamanların uzamasına karşı dayanır.
Bu hakikate inanıyorsanız ümidim hiçbir sarsıntı bilmeyecektir. Fakat bana inanmazsanız beni daima korku içinde bulunduracaktır. Benim adım budur — ve adını söyledi babamın adını size demin söyledim. Yaşadığı ev falan sokaktadır. Evin şu ve bu alâmetleri vardır. Bu hususta kendilerinden bilgi edinebileceğiniz komşular da vardır. Komşu olmayanlardan da bilgi edinebilirsiniz. Çünkü babamın sanı ve adı ve benim adım saray avlularında, bütün Madrid'de bilinmeyecek kadar tanınmamış değildir. Size vermeyi düşündüğüm şeylerin nişanesi olmak üzere üstümde yüz altın eskudo taşıyorum, çünkü canını veren kimse malını sakınmaz.
Kabalyero bunları söylerken Preciosa onu dikkatle süzüyordu. Hiç şüphe yoktu ki ne sözleri, ne boyu bosu kendisine fena görünmüyordu. İhtiyar kadına dönerek:
— Bu kadar âşık bir senyora cevap vermek serbestliğini aldığımdan dolayı beni affet, büyükanne, dedi.
İhtiyar kadın: — İstediğin cevabı ver, torunum, aklının her şeye erdiğini biliyorum. Preciosa şunları söyledi: — Senyor Kabalyero, ben çingene, fakir ve mütevazı doğmuş olmakla
beraber, şuracıkta kafamın içinde, beni büyük şeylere eriştiren, garip bir akılcığım var. Beni ne vaatler tahrik eder, ne hediyeler sarsar, ne mutavaatler eğiltir, ne de âşıkane incelikler hayran kılar. On beş yaşında olmama rağmen (büyükannenin hesabına göre önümüzdeki San Miguel bayramında on beşimi bitireceğim) düşüncelerde ihtiyarım ve yaşımın müsaade ettiğinden daha uzaklara ulaşırım bunu da tecrübeden fazla kendi
iyi tabiatım sayesinde yaparım. Fakat gerek tecrübe ile gerek tabiatınla bilirim ki yeni sevdalıların âşıkane ihtirasları, iradeyi zıvanadan çıkaran delice hızlar gibidir. İrade, mahzurları çiğneyerek kendinden geçmiş bir halde kendi hevesi arkasına atılır, gözleriyle cennete ulaştığını zannederken kederlerinin cehennemini bulur. Arzu edileni elde edince, arzulanan şeyin tasarruf altına geçmesiyle heves azalır. Ve kim bilir, zaman aklın gözleri açılınca, önce tapınılan şeyden nefret etmenin iyi olduğu görülür. Bu korku bende öyle bir uyanıklık doğurmaktadır ki hiçbir söze inanmam ve birçok şeyden şüphelenirim. Tek bir hazineye malikim, buna hayatımdan fazla değer veririm. Bu, namus ve bekâretimin hazinesidir; bunu, sonunda satılacak diye, vaatler ve hediyeler pahasına satacak değilim, satın alınabilecek bir şey olsaydı çok az değeri olurdu: tuzaklar ve hileler onu benden alamaz: onu hülyaların ve düşlü fantazyaların okşayıp ellemesi tehlikesine koymaktansa mezara ve belki de gökyüzüne, beraberimde götürmeyi tercih ederim.
Bekâret çiçeği öyle bir çiçektir ki, mümkün olsa, hatta hayal ile dahi ona dokundurtmamalıdır.- Ağacından koparılmış bir gül ne kadar az zamanda ve ne kadar kolaylıkla solar. Birisi ona dokunur, diğeri onu koklar, başka birisi yapraklarını koparır ve sonunda, kaba eller arasında mahvolup gider. Eğer siz, senyor, yalnız bu mücevher için geliyorsanız onu ancak evlilik bağlarıyla bağlı olarak götürebilirsiniz. Çünkü bekâretin boyun eğmesi gerekiyorsa, bunu ancak bu mukaddes boyunduruk önünde yapabilir; bu ise bekâreti kaybetmek değil, onu bahtlı kazançlar vadeden işlerde kullanmak demektir. Benim kocam olmak istiyorsanız ben de sizin olurum. Fakat bundan evvel birçok şartların yerine getirilmesi ve araştırmaların yapılması lâzımdır.
Her şeyden evvel söylediğiniz kimse olup olmadığınızı bilmeliyim. Sonra, bunun doğru olduğu anlaşılınca, dedelerinizin evini bırakıp ranço (çadırlı konak) larımıza taşınmalısınız, çingene elbisesini giyerek bizim okullarımızda iki sene öğretim görmelisiniz.
Bu müddet içinde ben sizin durumunuzdan, siz de benimkinden hoşlanmaya çalışırız. Bu müddet sonunda siz benden memnun kalırsanız, ben de sizden hoşlanırsam kendimi karınız olarak size teslim ederim. Fakat o zamana kadar davranışımızda bir kız kardeşiniz ve size hizmet etmekte mütevazı bir cariyeniz olarak kalmalıyım. Düşünün ki bu tecrübe müddeti
esnasında, şimdi kaybetmiş olmanız lâzım gelen veya hiç olmazsa bulanmış olan, "görme" nize yeniden kavuşmanız mümkündür ve şimdi bu kadar hararetle takip ettiğiniz şeyden kaçmanızın size uygun olduğunu görebilirsiniz. Kaybolmuş hürriyet tekrar elde edilince, iyi bir pişmanlıkla, herhangi bir kabahat affedilebilir.
Bu şartlar altında bizim "milis"imize asker olarak girmek isterseniz bunu yapmak elinizdedir, fakat şartlardan herhangi birini yerine getirmekte kusur ederseniz elimin bir parmağına bile dokunamazsınız.
Delikanlı, Preciosa'nın düşüncelerine hayran kalmıştı. Sinirlenmiş bir halde ve ne cevap vermek lâzım geldiğini düşünür bir durumda, yere bakıyordu. Bunu gören Preciosa sözüne devam etti:
— Bu, içinde bulunduğumuz kısa zaman içinde halledilebilecek veya edilmesi lâzım gelen bir mesele değildir. Şehre dönün senyor, ve size en uygun olan tarzı uzun uzadıya düşünün. Her bayram Madrid'e gidişimde veya oradan dönüşümde bu aynı yerde benimle konuşabilirsiniz.
Buna asilzade şöyle cevap verdi:
— Tanrı benden seni sevmemi istediği zaman, Preciosam, senin arzunun benden isteyeceği her şeyi — benden şimdi istemekte olduğun şeyleri isteyeceğin hiçbir vakit aklıma gelmemiş olmakla beraber yapmaya karar verdim. Mademki benim arzumun seninkine uymasını istiyorsun, bana şimdiden bir çingene gözüyle bak ve beni en çok arzu ettiğin denemelerden geçir. Beni her vakit, şimdi karşında konuşan kimse olarak, bulacaksın. Kıyafetimi ne zaman değiştirmek lâzım geldiğini söyle. Ben derhal olmasını isterdim. Flandres'a gideceğim bahanesiyle babamı anamı aldatır ve birkaç günlük masraflarıma yetecek para alırım. Hareketimi hazırlamak için sekiz gün kadar gecikebilirim. Benimle beraber gidecek olanları, kararımı yerine getirecek surette, aldatabilirim.
Senden dileğim şudur ki (senden bir şeyler istemeye ve bazı ricalarda bulunmaya cesaret etmek hakkını haiz isem) benim ve dedelerimin sıfatı hakkında malûmat alabileceğin bugünden başka, Madrid'e artık hiç gitmemendir. Çünkü orada önüne çıkabilecek birçok fırsatlardan bazılarının, bu kadar kıymet verdiğim güzel talihimi elimden kapmasını istemiyorum.
— Buna hayır, çapkın senyor, dedi Preciosa. Şunu bilin ki hürriyet benim için daima açık olmalı ve onu kıskançlığın sıkıntısı hiçbir suretle
boğmamalı ve bulandırmamalıdır. Ben o kadar serbest hareket edeceğim ki, namusumla hafifmeşrepliğimin yan yana gittikleri hatta uzaktan bile fark edilmelidir. Size yükletmek istediğim ilk vazife bana güven beslemenizdir. Şurasını bilin ki kıskançlıkla işe başlayan sevdalılar ya saftırlar yahut da kendilerini çok beğenmiş kimselerdir.
Bu sözler üzerine ihtiyar çingene:
— Kız senin içinde şeytan var. Salamanka Üniversitesi mensuplarından birinin bile söyleyemeyeceği şeyler söylüyorsun. Sevdadan, kıskançlıktan, güvenden bahsediyorsun. Bu nasıl olur? Beni deliye döndürüyorsun ve seni, bilmediği halde Latince konuşan bir "çarpılmış"ı dinler gibi dinliyorum.
— Sus, büyükanne. Bil ki bütün bu dinlediğin şeyler içimde sakladığım daha gerçek şeylere nispetle hiçtir, ve şaka sayılırlar.
Preciosa'nın bütün söyledikleri ve gösterdiği zekâ, sevdalı Kabalyero'nun göğsünde yanan ateşe odun katmak gibiydi. Nihayet, sekiz gün sonra aynı yerde görüşmeyi kararlaştırdılar. O, işlerinin ne merkezde olduğunu bildirecek, çingene kadınlar da, söylediklerinin gerçek olup olmadığı hakkında malûmat almaya, vakit bulmuş olacaklardı.
Delikanlı sırmalı bir kese çıkardı, bunun içinde yüz altın eskudo olduğunu söyleyerek onları ihtiyar kadına verdi. Fakat Preciosa onların katiyen alınmasını istemiyordu. Bunun üzerine çingene kadın ona dedi ki:
— Sus, kız. Teslim olduğuna dair bu senyorun verebileceği en iyi alâmet teslim makamında silâhlarını vermiş olmasıdır; vermek olayı, ne vesile ile olursa olsun, daima cömert bir kalbin nişanesi olmuştur. Şöyle diyen atalar sözünü hatırla: "Ver Allah’ım, ver. — Kalk kulum vereyim."
Bundan başka, çingene kadınların uzun yüzyıllar arasında kazanmış oldukları haris ve istifadeci şöhretini benim yüzümden kaybetmelerini de istemiyorum. Sen ise, Preciosa, iki real kıymeti olmayan bir gömleğin bir kıvrımında dikili olarak gidebilen yüz safi altını sokağa atmamı mı ve Estremadura'nın otlaklarından geliri olan birisi gibi onları orada saklamamı mı istiyorsun?
Çocuklarımızdan, torunlarımızdan veya akrabalarımızdan birisi, herhangi bir talihsizlikten dolayı, adaletin pençesine düşerse bu eskudoların keselerine girmesinden daha iyi bir tavsiye hâkimin ve kâtibin kulağına erişebilir mi? Farklı üç suç için üç defa kamçılanmak maksadıyla eşeğin sırtına bindirilmek üzere olduğumu gördüm. Birincisinden beni bir gümüş
ibrik, diğerinden bir inci gerdanlık, ötekisinden de, yirmi real fazlası kambiyo ücreti olmak üzere, dörtlüklerle değiştirmiş bulunduğum sekizlik kırk real kurtardı. Bak, kızım, biz çok tehlikeli, tuzaklarla ve zorlu tesadüflerle dolu bir meslekte bulunuyoruz ve Büyük Felipe'nin yenilmez silâhları kadar bizi çabuk koruyacak ve imdadımıza gelecek müdafaa vasıtaları yoktur: onun plus ultra'sının41 ötesine geçilemez.
Biz zavallı çingeneler için yırtıcı kuşlar gibi olan ve yol kesen bir hayduda yaptıklarından daha çok bizim derimizi yüzmekten ve bizi soymaktan zevk alan savcının ve ölüm cezası veren bütün hâkimlerin asık suratı, iki yüzlü bir doblon42 vermekle bize gülümser. Onlar bizi ne kadar perişan ve bedbaht görürlerse görsünler, fakir olduğumuza hiçbir vakit inanmazlar ve Belmonte gabacho43 (gabaço) larının yırtık ve yağlı, fakat doblon dolu cepkenleri gibi olduğumuzu söylerler.
— Allah aşkına, büyükanne, daha çok söyleme. Paranın tutulup saklanması lehinde, imparatorların kanunlarını da tüketecek kadar, kanun öne sürebilirsin. Parayı sakla ve hayrını gör. Tanrı vere de, gömeceğin yerden tekrar güneş yüzü görmesin ve görmesine de ihtiyaç kalmasın. Bu kız arkadaşlarımıza bir şey vermek lâzım gelecek, bizi çoktandır bekliyorlar; herhalde kızmıştırlar.
İhtiyar kadın cevap verdi:
— Onlar bu paraları — şu sırada Türk padişahının yüzünü nasıl görüyorlarsa — öyle görürler. Bu iyi senyor kendisinde birkaç gümüş para veya dörtlük kalıp kalmadığına baksın da, onları çingene kızlara dağıtsın. Kızlar az bir şeyle de memnun kalırlar.
Delikanlı: — Yanımda varsa, cevabını verdi. Kemerinden sekizlik üç real çıkararak onları üç çingene kız arasında
bölüştürdü. Kızlar bundan, başkasıyla rekabet halinde olan ve kendisi için köşe başlarında Muzaffer! Muzaffer! diye yazıldığını gören bir komedya müellifinin memnun kalmasından daha çok şen ve memnun kaldılar.
Neticede, yukarda söylendiği gibi, sekiz gün sonra oraya gelinmeye karar verildi. Delikanlıya, çingene olunca, Andres Kabalyero adı verilecekti. Çünkü aralarında bu adı taşıyan çingeneler de vardı.
Andres (şimdiden sonra kendisini böyle çağıracağız) Preciosa'yı kucaklamak cesaretini gösteremedi. Fakat ruhunu ona bakışlarıyla
göndererek, böyle demek mümkünse ruhundan ayrılarak kadınları orada bıraktı ve Madrid'e döndü. Kadınlar da, çok memnun bir halde, aynı şeyi yaptılar.
Andres'in mert tavrına karşı, aşktan ziyade şefkatli bir duygu ile bağlanmış olan Preciosa onun gerçekten dediği kimse olup olmadığını bilmek istiyordu: Madrid'e girdi ve birkaç sokak geçtikten sonra (beyitler ve eskudo sahibi) şair paje (pahe) ye rastladı. Preciosa'yı görünce şair yanına geldi ve:
— Hoş geldin, Preciosa, dedi. Sana geçen gün verdiğim beyitleri acaba okudun mu?
Buna Preciosa şöyle cevap verdi:
— Size tek bir söz demeden evvel, en çok sevdiğinizin başı için bana bir hakikati söylemelisiniz.
— Size and ederim ki, cevabım hayatıma da mal olsa, söylemekten hiçbir suretle çekinmeyeceğim.
— O halde bana söylemenizi istediğim hakikat sizin kazara şair olup olmadığınızdır.
Pahe cevaben: .
— Şair oluşum, kazara şair olmak zorundan ileri gelmiştir. Fakat Preciosa, şunu da bilmelisin ki pek az kimseler şair adına lâyıktır. Ben şair değilim, fakat şiiri severim ve kendi ihtiyacım için başkalarının şiirini istemeye ve aramaya kalkmam; gerek sana vermiş olduklarım, gerek şimdi verdiklerim benim kendi şiirlerimdir. Ama bundan dolayı şair değilim, Tanrı da göstermesin, dedi.
Preciosa: — Şair olmak o kadar fena mıdır? cevabını verdi.. Paje: — Fena değildir, dedi. Fakat yalnız şair olmayı o kadar iyi bulmuyorum.
Şiiri çok kıymetli bir ziynet gibi kullanmalıdır. Sahibi onu her gün taşımaz, herkese, her adım başında göstermez. Ancak uygun düştükçe ve göstermek için bir sebep bulundukça gösterir. Şiir; afif, namuslu, ağırbaşlı, akıllı, yalnızlığa çekilmiş olan, kendi kendisini en yüksek ağırbaşlılığın hudutları içinde tutan çok güzel bir genç kızdır. Şiir; yalnızlığın dostudur. Kaynaklar ona arkadaşlık ederler, çimenler onu avuturlar, ağaçlar onu teskin ederler,
çiçekler onu şenlendirirler, nihayet şiir kendisiyle karşı karşıya kalanlara haz ve bilgi verir.
Preciosa:
— Bütün bunlarla beraber şiirin çok fakir olduğunu, biraz da dilenci kadına benzediğini söylediklerini duydum, cevabını verdi.
Paje:
— Bilâkis iş tersinedir, dedi. Zengin olmayan şair yoktur. Çünkü hepsi hallerinden memnun olarak yaşarlar. Bu felsefeye ulaşan kimseler ise azdır. Fakat bu sorguyu sormaya seni tahrik etmiş olan şey nedir, Preciosa?
— Beni tahrik etmiş olan şudur: ben bütün şairleri veya şairlerin büyük kısmını fakir saydığım için beyitleriniz arasında sarılı olarak verdiğiniz o altın eskudo beni hayretlere düşürdü. Fakat şimdi şair olmadığınızı ve sadece şiiri sevdiğinizi biliyorum. Zengin olmanız kabildir. Gerçi bundan şüphe ediyorum, çünkü beyitler yazmanız, elinizdeki bütün servetin israfını gerektirir. Sonra, dediklerine göre, malik olduğu serveti koruyabilen veya malik olmadığını toplayabilen şair yokmuş.
— Pekâlâ, ben onlardan değilim, cevabını verdi. Beyitler yazarım, fakat ne zengin ne de fakirim ve Cenevizlilerin44 davetlilerine yaptıkları gibi, acımadan ve hesaba geçirmeden, arzu ettiğim kimselere bir veya iki eskudo verebilirim. Benim şair olup olmadığımı düşünmeye koyulmadan, inci Preciosa, bu ikinci kâğıdı ve içindeki bu ikinci eskudoyu alın. Ancak bunu size veren kimsenin, size vermek için, Midas'ın servetlerine, malik olmak istediğini düşünmenizi ve buna inanmanızı isterim.
Bunun üzerine kıza bir kâğıt verdi; kâğıdı elleriyle yoklayan Preciosa içinde eskudonun bulunduğunu anladı ve dedi:
— Bu kâğıdın çok seneler yaşaması gerektir, çünkü beraberinde iki ruh taşıyor: birisi eskudonun ruhu, öbürü beyitlerin ruhudur. Bunlar daima ruhlarla ve yüreklerle dolu olarak gelirler. Fakat senyor Paje bilmelisiniz ki ben yanımda bu kadar ruhlar istemiyorum; eğer bir ruhu çıkarmazsanız ötekisini kabul edeceğimden korkmalısınız: Sizi bağışlayıcı olarak değil fakat şair olarak severim. Ancak o zaman sürekli bir dostluğumuz olabilir; çünkü bir romansın yapımından mahrum kalmaktansa, ne kadar sağlam olursa olsun, bir eskudonun eksikliğini duymak daha kolaydır.
Paje cevap verdi:
— Mademki Preciosa, zorla fakir olmamı istiyorsun, sana o kâğıt içinde gönderdiğim ruhu hor görme ve bana eskudoyu geri ver; elinle dokunmuş olduğun için eskudoyu ömrüm sürdükçe mukaddes bir yadigâr gibi saklayacağım.
Preciosa kâğıttan eskudoyu çıkardı ve yalnız kâğıtla kaldı. Kâğıdı sokakta okumak istemedi. Paje müsaade aldı ve Preciosa'nın, o kadar sevimlilikle konuşmuş olmasından, kendisine kapıldığını zannederek çok memnun bir halde uzaklaştı.
Preciosa raks etmek için hiçbir yerde durmak istemeksizin Andres'in babasının evini aramaya koyulduğundan az zamanda evin bulunduğu ve kendisinin çok iyi bildiği sokağa vardı. Sokağın ortasına gelince, kendisine tarif etmiş oldukları yaldızlı demirli balkonlara doğru gözlerini kaldırdı. Orada aşağı yukarı elli yaşında, göğsünde renkli haç45 bulunan bir elbise giyinmiş, ağırbaşlı bir kabalyero gördü.
Kabalyero çingene kızını görür görmez: — Yukarıya çıkın kızlar, size burada sadaka verecekler, dedi. Bu ses üzerine balkona üç kabalyero daha çıktı. Bunlar arasında âşık
Andres de gelmişti. Preciosa'yı görünce benzi attı; onu görmek kendisinde o kadar kuvvetli bir heyecan uyandırmıştı ki nerede ise düşüp bayılacaktı.
Andres'in hakiki durumu hakkında hizmetçilerden bilgi edinmek için aşağıda kalmış olan ihtiyar çingene kadın müstesna, kızların hepsi yukarıya çıktıları salona girdikleri zaman ihtiyar kabalyero ötekilere:
— Madrid'de dolaştığı söylenilen güzel çingene kızı, şüphesiz bu olmalıdır, diyordu.
Andres:
— Evet budur, ve şüphesiz şimdiye kadar görülmüş olan en güzel mahlûktur, cevabını verdi.
Girerken Andres'in bu söylediklerini duyan Preciosa:
— Böyle diyorlarsa da gerçek değerin yarısında aldanmışlardır, dedi. Güzelce olduğumu zannederim, fakat dedikleri kadar güzel olduğumu aklımdan bile geçirmem.
İhtiyar:
— Oğlum Don Huaniko'nun başı için, söylediklerinden daha güzelsin, çapkın çingene! dedi.
Preciosa: — Oğlunuz Don Huaniko da kim oluyor? diye sordu. Kabalyero cevap verdi: — Yanınızda duran delikanlı. Preciosa: — Doğrusu efendimizin, iki yaşındaki bir çocuğun başına yemin ettiğini
zannetmiştim46. Fakat bakın Don Huaniko'ya, ne de parlak delikanlı! Doğrusunu söylemek lâzım gelirse şimdiye kadar evlenmiş olabilirdi ve alnındaki bazı çizgilere47 göre üç sene geçmeden, hem de zevkine uygun olarak, evlenmiş bulunacak. Meğerki o ana kadar zevkini kaybetmesin veya değiştirmesin.
Oradakilerden biri: — Hele, dedi, çingene kızı çizgilerden de anlıyormuş? Bu aralık, Preciosa ile beraber gelmiş olan üç çingene kız salonun bir
köşesine çekilerek ve işitilmemesi için birbirine yaklaşarak konuşmaya başladılar. Kristina dedi ki:
— Çocuklar, bu sabah bize sekizlik üç reali veren kabalyero budur. Ötekiler: — Doğrudur, cevabını verdiler; fakat hatırlatmayalım ve kendisi
bahsetmezse ona hiçbir şey söylememeliyim. Kendisini belli edip etmemek istediğini biz nasıl biliriz?
Üç kız arasında bu konuşma geçerken Preciosa çizgilerden bahseden zata şöyle cevap veriyordu:
— Gözümle gördüğümü parmağımla tahmin ederim: ben, çizgiler de olmadan, senyor Don Huaniko hakkında şunu bilirim ki o kolayca âşık olur, çevik ve atiktir. Gayrimümkün görünen şeylerin büyük vadedicisidir. Allah vere de küçük bir yalancı çıkmasın, çünkü işin en kötüsü bu olabilir. Şimdi, buradan çok uzaklara bir yolculuk yapması lâzım geliyor; doru atın düşündüğü başka, ona eğeri vuranın da başka.. İnsan niyet eder, Tanrı buyurur. İhtimal Onez için yola çıkılmışken insan kendisini Gamboa'da bulur.
Buna Don Huan cevap verdi:
— Doğrusu, çingenecik, durumumun birçok şeylerinde isabet ettin; fakat yalancı olmaya gelince, hakikatten çok uzaklaşıyorsun. Ben her zaman
doğruyu söylemekle övünürüm. Uzun yolculuğa çıkacağımı tahmin ettin; çünkü bana yol değiştireceğim tehdidinde bulunmuş olmaklığına rağmen, Allah kısmet ederse dört beş güne kadar Flandres'e hareket edeceğim. Başıma, yolculuğumu bozacak bir şey gelmesini istemiyorum.
Preciosa:
— Sus senyorito48, dedi. Kendini Allaha emanet et, her şey iyi olacaktır. Şunu da bil ki ben dediklerimin hiçbirini bilmiyorum. Çok ve havaiyattan konuştuğum için bazı şeyleri tahmin edişime hayret edilmemelidir. Yolculuğa çıkmaman ve bilâkis yüreğini sakinleştirerek, ihtiyarlıklarını iyi geçirsinler diye, ana ve babanın yanında kalman için seni kandırmak isterdim: çünkü Flandozes'e gidip gelmek fikirlerini, hele senin gibi bu kadar genç yaşta olan çocuklar için, beğenmiyorum. Harp zahmetlerine katlanabilmek için biraz daha büyümeni bekle; kaldı ki evinde yetecek kadar harp vardır: yetecek kadar âşıkane savaşlar yüreğini çırpındırmaktadır. Sakin ol, sakin ol taşkın delikanlı ve evlenmeden önce ne yapacağına dikkat et. Hem Tanrı rızası için, hem de kendin için bize küçük bir sadaka ver. Doğrusu asil bir aileden doğduğuna inanıyorum. Buna dürüst olduğunu da katarsak, sana söylediklerimin doğru çıkışının zaferini terennüm edeceğim.
Andres Kabalyero olması lâzım gelen Don Huan cevap verdi:
— Kız sana demin dedim ki, dürüst olmadığım hakkında duyduğun korku müstesna, bütün tahminlerin isabetlidir. Dürüst olmadığım hakkında, şüphesiz, aldanıyorsun: kırda verdiğim sözü ben şehirde veya nerede olursa olsun, benden istenmeksizin, yerine getiririm; çünkü yalan söylemek kusuru olan kimse kabalyero adına lâyık olamaz. Babam, Tanrı rızası için ve benim başım için sana sadaka verecektir. Ben bütün elimdekini bu sabah bazı dama'lara (hanımefendilere) verdim. Bunların ve hele içlerinden birisinin, daha güzel mi, yoksa daha büyüleyici mi olduğunu söylemek hususunda bahse girişemem.
Bunu işiten Kristina, biraz evvelki ihtiyat ve tedbirle, öbür çingene kızlarına:
— Aman, kızlar, bunu bize bu sabah verdiği sekizlik üç real için söylemiyorsa Tanrı canımı alsın, dedi.
İkisinden birisi cevap verdi:
— Öyle değil; çünkü onların dama'lar (hanımefendiler) olduğunu söyledi. Biz ise dama'lar değiliz; dürüst bir kimse olduğunu söylediğine göre bunda yalan söylemesine lüzum yoktu.
— Hiç kimseye zararı dokunmayan ve söyleyenin yararına ve kredisine olan bir yalan o kadar önemli sayılmaz. Bütün bununla beraber bize hiçbir şey verilmediğini ve bizden oynamamız istenmediğini görüyorum.
Bu aralık ihtiyar çingene yukarıya çıkarak, dedi ki:
— Torun, haydi yeter. Geç oldu. Yapılacak ve söylenecek birçok şeyler var.
Preciosa sordu: — Ne var büyükanne? Kız mı, oğlan mı? — Oğlan, hem çok güzel, cevabını verdi ihtiyar kadın. Gel, Preciosa,
gerçek harikalar duyacaksın. Preciosa:
— Tanrı vere de doğum sonunda ölmesin! İhtiyar kadın cevap verdi: — Her şeye iyi bakılacak. Hele şimdiye kadar her şey yolunda gitmiştir,
çocuk ise bir altın parçasıdır. Andres Kabalyero'nun babası: — Bir bayan mı doğurdu? sorgusunu sordu. Çingene kadın: — Evet, senyor, cevabını verdi. Fakat doğum o kadar gizli kaldı ki onu
Preciosa'dan, benden ve bir şahıstan başkası bilmiyor; bunun için kim olduğunu söyleyemeyiz.
Hazır olanlardan birisi:
— Burada onu bilmek istemiyoruz, dedi. Fakat sırrını dillerinize ve şerefini yardımınıza bırakan kadının vay haline...
Preciosa:
— Biz hepimiz fena kadınlar değiliz. Kim bilir aramızda öylesi var ki sır saklamaktan ve samimi olmaktan bu salonda bulunan en doğru erkek kadar şeref duyar. Haydi gidelim büyükanne; burada bile az saygı gösteriyorlar. Gerçekte biz ne hırsızız, ne de kimseden bir şey istiyoruz.
Andres'in babası:
— Kızmayın Preciosa, çünkü hiç olmazsa sizin hakkınızda, fenalık düşünülemeyeceğini zannediyorum; güzel yüzünüz iyi işlerinize bizi inandırır ve onların kefilidir. Küçük başınız için, arkadaşlarınızla biraz dans edin. Burada ikiyüzlü bir doblon'um var. Bu yüzler iki kralın yüzü olmakla beraber hiçbirisi sizinki gibi değildir.
İhtiyar kadın bunu duyar duymaz:
— Haydi kızlar, eteklerinizi bellerinize sıvayın ve bu senyorları memnun edin, dedi.
Preciosa eline teli aldı. Kızlar o kadar zarafet ve şuhlukla döndüler, halkalar yaptılar ve çözdüler ki onlara bakan erkeklerin gözleri onların ayaklarının peşine takılıyordu; hele Andres'in gözleri, saadetlerinin merkezi orasıymış gibi, Preciosa'nın ayakları arasına gidiyordu. Fakat talih bu saadeti cehenneme döndürecek surette, bulandırdı: dansın sürükleyişi arasında Preciosa, Paje'nin vermiş olduğu kâğıdı, kazara yere düşürdü. Düşer düşmez, çingene kadınlar hakkında iyi bir fikri olmadığını biraz evvel göstermiş olan erkek kâğıdı yerden alarak derhal açtı:
— Âlâ! İşte küçük bir sone! Dans dursun da dinleyin. İlk mısraa göre hiç de budalaca bir şey değil.
İçinde ne olduğunu bilmeyen Preciosa'nın bundan canı sıkıldı ve kâğıdı okumamalarını ve onu kendisine geri vermelerini rica etti. Öyle bir tehalükle ricada bulunuyordu ki, bu, Andres'in dinlemek arzusunu hızlandıran mahmuzlar gibi tesir yapıyordu. Sonunda, Kabalyero yüksek sesle okudu. Sone şöyle diyordu:
"Çalarken Preciosa tefini vururken tatlı ses boş havaları, incilerdir elleriyle serptiği, çiçeklerdir ağzından yolladığı. Ruhu esire, hikmeti deliye döndürür yüksek, tatlı halleri, pâk, şerefli ve sağlam olduğu, için şöhreti gökyüzüne erişir. En küçük saçma binlerce kalbi asılı taşır; ayakları dibinde aşk esiri çift ok yatar.
Güzel güneşleriyle kamaştırır ve aydınlatır; imparatorluğunu aşk bu güneşlerle daim eder, vücudunun daha çok hazinelerinden şüphe eder." Sone'yi okuyan zat:
— Tanrı hakkı için, dedi; bunu yazan şair pek zarif biriymiş. Preciosa: — Şair değildir, senyor. Sadece çok âşık bir Paje ve çok iyi bir insandır,
dedi. — Söylediğinize ve söyleyeceğinize dikkat edin Preciosa; bunlar Paje
için söylenmiş övücü sözler değil, fakat onları dinleyen Andres'in kalbini delen mızraklardır. Onu görmek ister misiniz, kızlar? O halde gözlerinizi çevirin, onu, sandalyenin üzerinde kendinden geçmiş, ölüm teri döker bir halde göreceksiniz. Sizin en küçük dikkatsizliğinizin onu yaralamayacak ve kalbini hoplatmayacak kadar sizi yalandan sevdiğini zannetmeyin, Doncella49. Haydi, yaklaşın ve kulağına, doğrudan doğruya yüreğine gidecek ve onu baygınlıktan ayıltacak birkaç söz söyleyin. Yoksa her gün gidip sizi metheden sone'ler getirin de onu ne hale soktuğunuzu görün.
Bütün bunlar, söylendiği gibi oldu; Andres sone'yi dinleyince üzerine binlerce kıskanç hayal saldırdı. Bayılmadı; fakat rengi o kadar attı ki onu gören babası:
— Neyin var, Don Huan; rengin o kadar soldu ki bayılıyor musun? Bunun üzerine Preciosa: — Durun dedi: bırakın kulağına birkaç söz söyleyeyim, göreceksiniz ki
bayılmayacak. Yanına yaklaşarak, dudaklarını hemen hemen oynatmaksızın, şunları
söyledi: — Nazlı canlı çingenem. Sen Andres, bir kâğıdın işkencesine
dayanamazsan, kumaş işkencesine50 nasıl dayanabilirsin? Andres'in kalbi üzerinde yarım düzine istavroz yaparak ondan ayrıldı. O
zaman Andres biraz nefes aldı ve Preciosa'nın sözleriyle hafiflediğini anlatır gibi oldu.
Sonunda, Preciosa'ya ikiyüzlü doblon verdiler. Kendisi arkadaşlarına, doblonu bozduracağını ve onu aralarında adaletle bölüşeceğini söyledi.
Andres'in babası ondan, Don Huan'a söylemiş olduğu sözleri yazılı olarak bırakmasını, icabında onları bilmek istediğini söyledi. Çingene kız onları memnunlukla söyleyeceğini dedikten sonra, bu sözlerde, alaylı görülmelerine rağmen, kalp ağrısına ve baş dönmelerine karşı hususi bir şifa hassası bulunduğunun anlaşılmasını istediğini ilâve etti. Sözler şunlardı:
"Küçük baş, küçük baş, kendine gel, sallanma dur, ve mukaddes sabrın iki direğini kur.
İyi güveni ara dur; fena fikirlere meyletme;
Tanrının ve ulu San Kristobal'in inayetiyle mucizeye dönecek şeyler gör." Preciosa:
— Baş dönmesine tutulmuş kimseye bu sözlerin yarısını söylemekle ve kalbi üzerine altı istavroz yapmakla o kimse bir elma gibi kendine gelir, dedi.
İhtiyar kadın bu sihirli sözleri ve yalanları duyduğu zaman donakaldı. Andres ondan daha az hayrette kalmış değildi. Bütün bunların onun keskin zekâsının uydurmaları olduğunu gördü.
Sone onlarda kaldı. Preciosa Andres'e bir gaddarlık daha yapmamak için, sone'yi geri vermelerini istemedi; kendisi, öğretilmiş olmadan, tutkun gıklar için heyecanların, endişelerin, hoplantıların ne demek olduğunu biliyordu.
Çingene kadınlar müsaade istediler; giderken Preciosa, Don Huan'a:
— Bak senyor, bu haftanın günlerinde herhangi birisi yolculuk için hayırlıdır, hiçbiri uğursuz değildir; kabil olduğu kadar çabuk yola çıkın. Sizi geniş, serbest ve çok zevkli bir hayat bekliyor. Tabiî o hayata uymak isterseniz...
Don Huan cevap verdi:
— Askerin hayatı, bana göre, o kadar serbest değildir; onda hürriyetten ziyade itaat vardır: buna rağmen ne yapmak lâzımsa yapacağım.
Preciosa:
— Düşündüğünüzden daha çok şeyler göreceksiniz; Tanrı şahsınıza lâyık surette sizi selâmete eriştirsin.
Bu son sözlerle Andres memnun kaldı, çingene kadınlar da çok memnun olarak gittiler. Doblon'u bozdurdular ve parayı — ihtiyar muhafız kadın gerek yaşının büyüklüğü, gerek öbür çingenelerin danslarının, latifelerinin ve hatta yalanlarının meydana getirdiği Umman'da kendilerine rehberlik ettiği için, toplanan hâsılattan daima bir buçuk pay almasına rağmen — aralarında müsavat üzere paylaştılar.
Andres Kabalyero'nun ilk görünmüş olduğu yerde, bir kira katırı üzerinde, yanında hiçbir uşak bulunmadan, bir sabah tekrar göründüğü gün geldi. Orada Preciosa'yı ve büyükannesini buldu. İki kadın, Andres'i tanıyarak onu büyük bir memnuniyetle karşıladı. Andres gün olmadan ve kendisini ararlarsa, izleri bulunamadan önce, ranço'ya götürülmesini istedi. Evvelden haberli gibi oraya yalnız gelmiş olan kadınlar geriye döndüler ve bir zaman sonra kulübelerine vardılar. Andres ranço'nun en büyük kulübesine girdi. Hemen arkasından on, on iki kadar çingene onu görmeye geldi. Hepsi de yakışıklı ve iyi yapılı delikanlılardı. İhtiyar çingene kadın kendilerine gelecek yeni arkadaşın kim olduğunu, sırrı saklamalarını tavsiye etmeye lüzum görmeden, onlara söylemişti. Evvelce söylendiği üzere, çingeneler sırrı görülmemiş bir ustalık ve dürüstlükle saklarlar. Katıra bir göz attılar; içlerinden birisi:
— Bu katırı perşembe günü Toledo'da satabiliriz. Andres buna: — Yok, dedi. Çünkü kiralık hiçbir katır yoktur ki İspanya'da dolaşan
katırcılar tarafından tanınmış olmasın. Çingenelerden biri: — Tanrı hakkı için, senyor Andres, katırın üzerinde, kıyamete kadar
duracak işaretler bulunsa bile, biz onu öyle bir değiştiririz ki ne onu doğurmuş olan annesi, ne de büyütmüş olan sahibi tanıyabilir.
Andres cevap verdi:
— Bütün buna rağmen bu sefer benim fikrim alınmalı ve yapılmalı. Bu katır öldürülmeli, kemiklerinin bile meydana çıkamayacağı bir yere gömülmeli.
Başka bir çingene:
— Çok yazık! dedi. Böyle bir masumun canını almak? İyi Andres, öyle demeyin de bırakın bir şey yapalım: bütün işaretleri aklınızda nakşedilmiş kalacak gibi katıra iyi bakın; sonra katırı ben alıp götüreyim. Bundan iki saat sonra onu tanıyabilirseniz, bana, kaçak bir zenciye atılır gibi dayak atsınlar.
Andres:
— Katırın değişeceğine beni ne kadar inandırırlarsa inandırsınlar onun ölmemesine hiçbir zaman razı olamam: onu toprak örtmezse benim meydana çıkarılacağımdan korkarım. Onun satışının getireceği kârdan mahrum kalınmaktan korkuluyorsa ben bu Ocağa51, dört katırın değerinden daha fazla bir duhuliye ödeyemeyecek kadar eli boş gelmiyorum.
Başka bir çingene:
— Mademki senyor Andres Kabalyero öyle arzu ediyor, o halde kabahatsiz katır ölsün. Ancak gerek genç olduğu — çünkü yaşının alâmetleri henüz ağzının dışında değildir (kira katırları arasında nadir olan bir şey) — gerek iyi yol aldığı — çünkü sağrısında sopa yerleri olmadığı gibi karnında da mahmuz yerleri yoktur — için ona acıyıp acımadığımı Allah bilir, dedi.
Katırın ölümü geceye kadar geciktirildi. O günün geri kalan kısmında Andres'in çingeneliğe girmesi merasimi yapıldı.
Çingenelerin en iyi bir ranço'sunu boşalttılar. Onu dallarla ve sazlarla donattılar. Andres'i bir mantar ağacı kütüğü üzerine oturttular, eline bir çekiçle kerpeten tutuşturdular ve iki çingenenin çaldığı iki gitara sesi içinde kendisine iki takla attırdılar; sonra bir kolunu sıvadılar, kolu yeni bir ipek kurdele ile bir sırığa bağlayarak kendisini yavaşça iki defa döndürdüler.
Bütün bu merasimde Preciosa ile ihtiyar, genç başka birçok çingene kadınlar da hazır bulunuyordu. Bunlardan bazıları Andres'e hayretle, diğerleri muhabbetle bakıyorlardı: Andres'in o kadar güzel bir hali vardı ki erkek çingenelerin bile pek hoşuna gitmişti.
Yukardaki merasim bitince ihtiyar bir çingene erkek, Preciosa'nın elini aldı ve Andres'in önünde durarak şunları söyledi:
— İspanya'da yaşadıklarını bildiğimiz çingene kadınlarının bütün güzelliğinin çiçeği ve kaymağı olan bu kızı sana ya karı, veya dost olarak emanet ediyoruz. Bu hususta keyfinin istediğini yapabilirsin, çünkü bizim hür ve geniş hayatımız ne yapmacıklara ne de fazla merasime tâbidir. Ona dikkatle bak, hoşuna gidip gitmediğini ve onda seni memnun etmeyen bir şey bulunup bulunmadığını gör. Böyle bir şey görüyorsan burada duran kızlar arasından seni en çok memnun edecek olanını seç. Seçeceğini sana veririz. Fakat şunu bilmelisin ki bir defa seçtin mi onu başkası için terk edemezsin, ne de başka evli kadınlara veya genç kızlara yakınlık gösterebilirsin. Biz dostluk kanununu bozulmayacak surette koruruz; hiç kimse başkasının malına göz koymaz; biz kıskançlığın acı vebasından azade yaşarız. Aramızda, kızılbaşlık çok olmakla beraber, zina hiç yoktur; kendi karımız zina ettiği veya kadın dostumuz bizi aldattığı zaman cezalandırılmasını istemek için adalet kapısına gitmeyiz: biz karılarımızın veya dostlarımızın hâkimi ve cellâdıyız; zararlı hayvanlarmış gibi onları aynı kolaylıkla öldürür, dağlarda ve çöllerde gömeriz: onların öcünü alacak akraba veya ölümünün tazminatını isteyecek baba yoktur. Bu korku içinde kadınlarımız afif olmaya çalışırlar ve biz erkekler de, yukarda dediğim gibi, müsterih olarak yaşarız. Talih hangi erkeğe verdiyse ona ait olmasını dilediğimiz karı veya dosttan başka herkes için müşterek olmayan şeylerimiz azdır. Aramızda ölüm kadar ihtiyarlık da ayrılma sebebidir: genç olan kimse isterse ihtiyar karısını bırakır ve yaşının zevkine uygun başka bir kadın seçer. Bu ve başka kanunlar ve âdetlerle kendimizi şen tutar ve neşeli yaşarız. Tarlaların, ekinlerin, ormanların, dağların, kaynakların ve nehirlerin efendisiyiz: dağlar bize bedava yakacak odun, ağaçlar meyve, bağlar üzüm, bahçeler sebze, kaynaklar su, nehirler balık, girilmesi yasak yerler av hayvanları, kayalar gölge, kuytu yerler serin hava verirler; mağaralar bize ev vazifesini görürler.
Bizim için havanın sertlikleri, batı rüzgârları; karlar serinlik verici şeyler; yağmur banyo; gök gürültüleri mızıka; şimşekler de meşale yerini tutar.
Bizim için sert topraklar yumuşak tüyden yapılmış yataklar gibidir; vücutlarımızın katılaşmış derisi bizi müdafaa eden nüfuz edilmez bir zırh gibidir. Çevikliğimize parmaklıklar mâni olamaz, dereler engel sayılmaz, duvarlar karşı koyamaz.
Cesaretimizi ipler kıramaz, makaralar alçaltamaz, tıkaçlar boğamaz, darağaçları hüküm altına alamaz52. Bize uygun geldikçe, evetle hayır arasında bir fark görmeyiz: günah itiraf ettirenlerden ziyade mağdur olmakla övünürüz. Ovalarda yük hayvanları bizim için yetiştirilir, şehirlerde yanlar bizim için kesilir. Bize bazı menfaatler işaret eden fırsatların üzerine öyle atılırız ki, önüne çıkan ava bu kadar hızla saldıracak ne bir kartal, ne de başka yırtıcı bir kuş vardır. Ve nihayet bize talihli bir akıbet vadeden birçok maharetlerimiz vardır: çünkü hapishanede şarkı söyleriz, darağacı önünde susarız; gündüz çalışır, gece çalarız, veya, daha doğrusunu söylemek lâzım gelirse, herkesin servetini koyduğu yere dikkatsiz bulunmamasını sağlarız.
Şerefimizi kaybetmek korkusu bizi yormaz, ne de onu artırmak hırsı bizi uyanık tutar; muhafız kıtaları beslemeyiz. Muhtıralar sunmak, büyüklere refakat etmek veya ihsanlar istemek için şafakla beraber kalkmak zorunda değiliz. Bu barklar53 ve bu seyyar ranço'lar bizim için yaldızlı tavanlar ve mükellef saraylar gibidir. Her adım başında gözümüze ilişen ve tabiatın bu yüksek kayalarda ve karlı tepelerde, uzanan çayırlarda ve sık ormanlarda bize verdiği tablolar, bizim için Flandres'ın tabloları ve peyzajları gibidir.
Köylü yıldızcılarız54, çünkü hemen daima açıkta yattığımız için her an gündüzün veya gecenin saat kaçında olduğumuzu biliriz; gökyüzünün yıldızlarını şafağın nasıl silip süpürdüğünü ve arkadaşı fecir ile beraber, havayı şenlendirerek, suyu serinlendirerek ve toprağı nemlendirerek nasıl yükseldiğini ve sonra, onun arkasında tepeleri yaldızlandırarak ve (başka bir şairin dediği gibi) dağlara başörtü giydirerek güneşin nasıl çıktığını görürüz; güneş bize şualarıyla yalnız mailen dokunduğu zaman onun yokluğundan dolayı donacağımızdan yahut da şualarıyla bize dikey geldiği zaman ondan yanacağımızdan korkmayız. Güneşe veya dona, kısırlığa veya bolluğa karşı aynı yüzü gösteririz. Sonuç itibariyle, çalışmamız ve ağzımızla yaşayan kimseleriz ve "kilise, deniz veya saray55" diyen eski atalar sözüyle ilgimiz olmadan istediğimizi elde ederiz, çünkü elde ettiğimizle memnun kalırız. Bütün bunları size, ey cömert delikanlı, içine girdiğiniz hayatı ve riayet edeceğiniz âdetleri bilmemezliğe gelmeyesiniz diye söyledim. Bunları size kabataslak çizdim; birçok ve sayısız şeyleri bu hayat içinde zamanla öğreneceksiniz. Bu şeyler, işitmiş olduğunuz şeylerden daha az saygıya lâyık değildir.
Bunları söyleyerek, güzel konuşan ihtiyar çingene sustu; çırak ise bu kadar övmeye değer müesseselerin kendisine öğretilmesinden dolayı memnun kaldığını, bu kadar mantığa ve siyasi esaslara dayanan bu tarikata girmeyi düşündüğünü, kendisini müteessir eden yegâne şeyin bu neşeli hayattan daha evvel haberdar edilmemiş olduğunu, o andan itibaren kabalyero mesleğini ve ünlü soyunun şan ve şöhretini terk ettiğini, her şeyini onların boyunduruğu daha doğrusu, onların yaşadıkları kanunlar altına koyduğunu, çünkü kendisine uğrunda taçlardan ve imparatorluklardan vazgeçeceği ve bunları ancak ona hizmet için arzu edeceği ilâhî Preciosa'yı vermekle en yüksek mükâfatı vermiş olduklarını, bu suretle onlara hizmet etmek arzusunu tatmin ettiklerini söyledi.
Buna Preciosa cevap verdi:
— Mademki bu "kanun yapan" senyorlar, kanunlarına göre, benim senin olmamı uygun buldular, beni sana verdiler, ben de bütün kanunlarına en zorlusu olan isteğimin kanununa uyarak, buraya gelmenden evvel üzerinde uyuştuğumuz şartlarla senin olmayı uygun görüyorum.
Benim arkadaşlığımdan faydalanmadan evvel aramızda iki sene yaşamaklığın lâzımdır. Çünkü hareketini hafiflik sayarak pişman olmayasın, ben de acelemden dolayı aldanmış kalmayayım. Şartlar kanunları nakzederler; sana koyduğum şartları biliyorsun: onlara riayet etmek istersen benim senin, senin de benim olmamıza imkân olabilir, aksi halde, katır henüz ölmemiştir, elbiselerin olduğu gibi duruyor, parandan da bir akçe bile eksilmiş değildir. Kayboluşunun üstünden henüz bir gün bile geçmemiştir; günün geri kalan kısmını, sana en uygun olan şekli düşünüp bulmak için kullanabilirsin.
Bu senyorlar vücudumu pekâlâ sana verebilirler; fakat hür olan, hür doğmuş olan ve istediğim müddetçe hür olması lâzım gelen ruhumu veremezler. Kalırsan sana çok saygı gösteririm, geri dönersen sana daha az saygı göstermem. Çünkü fikrime göre âşıkane atılganlıklar, muhakeme ile veya aldanma ile karşı karşıya gelinceye kadar, doludizgin giderler. Benimle, takip ettiği tavşanı yakalayınca onu bırakarak kendisinden kaçan başka tavşanın peşine takılan avcı gibi olmanı istemiyorum.
Bazı gözlere ince bakır levhalar ilk bakışta altın gibi görünür; fakat aradan çok zaman geçmeden sahte ile halis arasındaki farkı anlarlar. Malik olduğumu söylediğin, güneşten fazla kıymetlendirdiğin, altından fazla paha
biçtiğin bu güzelliğimin yakından sana bir gölge gibi görünmeyeceğini ve ona dokununca elkimya ile yapılmış olduğuna karar vermeyeceğini ben bilir miyim? Kabul veya reddetmek hakkındaki kararını yoklamak ve tartmak için sana iki senelik mühlet veriyorum; bir defa satın aldığımız şeyden ölümden başka hiçbir suretle ayrılamayız. Bunun için o şeye bakmak ve tekrar bakmak ve onda, malik olduğu, kusurları veya faziletleri görmek için vakte, hem de çok vakte, sahip bulunman iyidir.
Akrabalarımın, keyifleri istediği zaman kadınları bırakmak veya onları cezalandırmak hususunda edindikleri vahşi ve küstah serbestlik bana uymuyor, ben cezayı üzerime çekecek hiçbir şey yapmayı düşünmediğim için, beni keyfi için bırakacak bir arkadaş almak istemem.
Bu esnada Andres:
— Ey Preciosa! hakkın var, dedi; bana vereceğin emirlerden bir zerre bile dışarıya çıkmayacağımı yemin ederek seni korkularından emin kılmamı veya şüphelerinden kurtarmamı istiyorsan ne suretle ant içeceğimi veya sana ne gibi başka bir teminat vereceğimi söyle; beni her şeyi yapmaya hazır bulacaksın.
Preciosa:
— Kendisine hürriyeti bağışlamaları için tutsağın ettiği antlar ve vaatler, hürriyet elde edilince, nadiren yerine getirilir; âşığın yeminleri ve vaatleri de, bana göre, bu kabildendir. Âşık, arzusuna kavuşmak için Merkuryus'un kanatlarını ve Jüpiter'in ışınlarını vadedecektir. Nitekim şairin biri de bana böyle vaatlerde bulunuyor ve Estigia56 (Estihya) denizi üzerine yemin ediyordu. Ben senyor Andres, ne antlar ne de vaatler isterim; sadece her şeyi bu çıraklığın tecrübesine bırakmak istiyorum; hakaret edecek olursanız kendimi korumak vazifesi bana aittir.
Andres:
— Öyle olsun, dedi. Bu senyorlardan ve arkadaşlarımdan tek bir şey isterim; o da, hiç olmazsa ilk ay zarfında, beni hırsızlık yapmaya zorlamamalarıdır; çünkü önceden epey ders görmeden hırsızlık yapabileceğime güvenemiyorum.
İhtiyar çingene erkek:
— Sus oğul, dedi; biz seni mesleğe bir kartal yetişecek surette alıştıracağız; ona alışınca arkasından ellerini yiyecek kadar hoşuna
gidecektir. Sabahleyin elleri boş çıkmak ve akşamleyin ranço'ya yüklü olarak dönmek işten bile değildir.
Andres:
— Bazılarının kamçı darbeleriyle yüklü olarak döndüğünü de gördüm, dedi.
İhtiyar cevaben:
— Her gün alabalık avlanmaz, dedi. Hayatta her şey çeşitli tehlikelere ve hırsızın fiilleri de kürek, dayak ve darağacı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fakat bir gemi fırtınaya tutulur veya batarsa başka gemilerin denize açılmaktan vazgeçmeleri lâzım gelmez. Harp insanları ve hayvanları yer diye asker bulundurmamak iyi mi olur? Bahusus ki, aramızda adalet tarafından kendisine dayak atılmış olan kimse, sırtında nişan taşıyan birisi gibidir. Bu nişan kendisine göğüste taşınılan nişandan daha iyi görünür. Hem de ne nişan.
Asıl marifet gençliğimizin ilk çağlarında ve ilk suçlarda yakayı ele vermemektir. Yoksa sırtımızın okşanmasına veya kalyonlarda kürek çekmeye aldırış bile etmeyiz. Oğlum Andres, şimdi yuvada kanatlarımız altında istirahat edin, vakti gelince sizi uçmaya bırakırız, hem öyle yerlere ki oradan avsız dönmezsiniz ve evvelce denildiği gibi: her hırsızlığın arkasından parmaklarınızı yalayacak kadar zevk alacaksınız.
Andres:
— Öyleyse, hırsızlık yapmaktan muaf tutulduğum müddet zarfında çalabileceğimi ödemek için ranço'daki bütün erkeklere iki yüz altın eskudo dağıtmak isterim, dedi.
Bunu söyler söylemez birçok çingene erkekler üstüne üşüştüler, onu kolları ve omuzları üzerine kaldırarak: "Yaşa, yaşa ulu Andres" diye bağırdılar ve "Yaşasın Preciosa! Andres'in sevimli malı!" diye ilâve ettiler.
Çingene kadınlar Preciosa'ya aynı şeyi yaptılar. Fakat bu, Kristina ile başka hazır bulunan çingene kızlarının hasedini çekmeden de olmadı. Çünkü haset denilen şey prens saraylarında olduğu kadar barbarların çadırlarında ve çobanların samandan kulübelerinde de oturur. Benden fazla meziyetleri olduğunu zannetmediğim bir komşunun benden müreffeh olduğunu görmek insana dokunur.
Bu da olup bitince, bol ve güzelce bir yemek yediler, vadedilen parayı aralarında adaletle paylaştılar. Andres'i yeniden övdüler. Preciosa'nın
güzelliğini göklere çıkardılar. Gece olunca katırı öldürdüler ve Andres'in katır vasıtasıyla bulunmasına
imkân kalmadığına onu inandıracak şekilde gömdüler; katırla beraber — mezarlarına en zengin ziynetleriyle birlikte Hintliler gibi — katırın süsleri sayılan eyeri, dizginleri ve kolanı da gömüldü.
Bütün görüp işittiklerinden, çingenelerin zekâ ve maharetlerinden Andres hayrette kalmıştı; teşebbüsüne devam etmek ve istediğini elde etmek azmiyle onların âdetlerine karışmamaya ve hiç olmazsa karışmamak için her vasıta ile kaçınmaya ve kendisine emredecekleri doğru olmayan şeyleri yapmamak ve bu suretle itaat çemberinden dışarı çıkabilmek için parasını kullanmaya karar verdi.
Birkaç gün sonra Andres onlardan yerlerini değiştirmelerini ve Madrid'den uzaklaşmalarını rica etti. Orada kaldığı takdirde tanınacağından korkuyordu. Onlar Toledo dağlarına, oradan da bütün civar yerlere akın edip çapulculuk yapmaya zaten karar vermiş olduklarını söylediler. Çadırlarını kaldırdılar, binmesi için Andres'e dişi bir eşek verdiler. Lâkin Andres, Preciosa'nın ardından uşak gibi yaya gitmeyi tercih ettiğinden eşeği istemedi. Başka bir dişi eşeğe binmiş olan Preciosa ise yakışıklı eskudero (seyis) suna karşı kazandığı zaferini, erkek de kendi arzusunun hanımı olarak seçtiği kızın yanında bulunduğunu görmekten doğan bir memnuniyetle gidiyorlardı.
Acılığın tatlı tanrısı (bu unvanı ona bizim tembellik ve kaygısızlığımız vermiştir) diye anılan ey güçlü kuvvet! Sen bizi nasıl merhametsizce boyunduruğun altına alıyorsun ve bize nasıl saygısızca muamele ediyorsun! Andres bir kabalyero'dur, çok anlayışlı bir gençtir, hemen bütün hayatınca Korte'de57, ana ve babasının varlığı içinde büyümüştür; dünden bugüne o kadar çok değişmiştir ki hizmetçilerini ve dostlarını aldatmış, ana - babasının kendisinde besledikleri ümitleri kötü kullanmış, kendi yararlığını gösterecek ve soyunun şerefini çoğaltacak bir yer olan Flandres yolunu bırakmış ve, çok güzel olmakla beraber nihayet çingene olan bir kızın ayaklarına kapanmaya ve onun yaya uşağı olmaya gelmiştir: en hür bir iradeyi bile yelesinden tutarak kendi ayaklarına sürüklemek, güzelliğin bir imtiyazıdır.
Oradan dört günde, Toledo'ya iki fersah mesafedeki bir kasabaya gelerek çadırlarını kurdular; bundan önce de, oranın belediye reisine ne kasabada,
ne de kasabanın bütün hududu içinde hiçbir şey çalmayacaklarını temin için birkaç gümüş rehin verdiler. Bunu yaptıktan sonra bütün ihtiyar çingene kadınlar, bazı genç kızlar ve çingene erkekler her yere, çadırlarını kurmuş oldukları yerden hiç olmazsa dört beş fersah uzaklara kadar, dağıldılar.
Andres ilk hırsızlık dersini almak üzere onlarla beraber gitti; bu çıkışta kendisine çok dersler verilmiş olmakla beraber hiçbiri ona yaramadı; bilâkis, hocalarının yaptıkları her hırsızlıktan, kendi temiz kanına uyarak, içi sızlıyordu. Öyle defalar oldu ki arkadaşlarının çalmış oldukları şeyleri, bunların sahiplerinin gözyaşlarına dayanamayarak, kendi parasıyla ödedi. Çingeneler, bunun kalplerine hayırseverliğin girmesini yasak eden nizamname ve emirnamelere aykırı bir şey olduğunu söyleyerek, ümitsizliğe kapılıyorlardı. Çünkü çingeneler hayırseverliği kabul ettikleri takdirde hırsızlık yapmaktan vazgeçmeleri icap ederdi ki bu ise hiçbir suretle işlerine gelmezdi. Bunun böyle olduğunu görünce Andres hiç kimseyle beraber gitmeyip yalnız başına hırsızlık etmek istediğini söyledi: tehlikeden kaçmak için çevikti; hırsızlık yapmak için de cesaretten mahrum değildi. Böylece çalmış olacağı bir şeyin mükâfatının veya mücazatının kendisine ait olmasını istiyordu.
Çingeneler, gerek hırsızlık yapmakta, gerek kendisini müdafaa etmekte arkadaşlığı zaruri kılan hallerin bulunduğunu ve yalnız bir kişinin büyük vurgunlar yapamadığını söyleyerek onu bu niyetinden vazgeçirmeye çalıştılar. Ancak bütün bu söylenenlere rağmen Andres, kuadriliyadan (dört kişilik gruptan) ayrılmak ve çaldım diyebileceği şeyleri parasıyla satın almak ve bu suretle vicdanına karşı imkân nispetinde az günah işlemek niyetinde olduğundan, yalnız başına hırsızlık yapmak istedi. Böyle bir kurnazlık kullanmak suretiyle bir aydan daha az bir müddet içinde kumpanyaya, en mahir hırsızlardan dört tanesinin getirmiş olduklarından daha çok şeyler getirdi. Müşfik âşığının bu kadar iyi ve becerikli bir hırsız olduğunu gören Preciosa bundan az sevinmiyordu. Bununla beraber başına herhangi bir felâket gelmesinden de korkuyordu. Andres'inin kendisine yaptığı birçok hizmetlerden ve hediyelerden dolayı ona karşı hayırhah olmak mecburiyetini duyan Preciosa, Venedik'in bütün hazineleri pahasına olsa da onu hakarete uğramış görmek istemezdi.
Toledo'nun çevresinde bir aydan az kaldılar. Burada, eylül ayı olmakla beraber, ekinlerini topladılar ve oradan, zengin ve sıcak bir memleket olan
Ekstremadura'ya girdiler. Andres Preciosa ile namuslu, ağırbaşlı ve âşıkane konuşuyor, kadın ise âşığının ağırbaşlılığına ve kibar tavrına gitgide tutulmaya başlıyordu. Andres'e gelince, Preciosa'sının namusluluğu, ağırbaşlılığı ve güzelliği öyleydi ki, ona karşı duyduğu aşkı büyüyebileydi, aynı suretle büyüyecekti.
Vardıkları bütün yerlerde Andres koşu ve atlama mükâfatını ve bahis tutuşmaları herkesten çok kazanıyordu; gülle ve "pelota" oyunlarını pek iyi oynuyordu; ciridi büyük bir kuvvet ve hususi bir maharetle atıyordu. Nihayet şöhreti az zamanda bütün Ehtremadura'ya yayıldı. Çingene Andres kabalyero'nun yakışıklılığından, lâtif hallerinden ve maharetlerinden bahsedilmeyen hiçbir yer yoktu. Bu şöhretle muvazi olarak çingene kızının güzelliğinin şöhreti de dolaşıyordu, hiçbir şehir, köy veya kasaba yoktu ki kendi azizlerinin bayramlarını kutlamak için veya hususi başka şenlikler münasebetiyle onları davet etmesin. Bu suretle çingenelerin kampı zengin, müreffeh ve memnun oluyor, âşıklar ise birbirlerine yalnız bakmakla zevk duyuyorlardı.
Çadırlarını bir meşe korusu içinde, ana yoldan uzakça bir yerde kurmuş olan çingeneler bir gece, takriben gece yarısına doğru, köpeklerinin her zamankinden fazla bir şiddetle havladıklarını duydular: kime karşı havladıklarını görmek için birkaç çingeneyle Andres dışarıya çıktılar. Beyazlar giymiş ve bir bacağına iki köpek yapışmış bir adamın kendisini köpeklerden korumaya çalıştığını gördüler; yanına gelerek onu kurtardılar. Çingenelerden biri ona:
— Bu saatte hangi şeytan seni yoldan uzaklaştırıp buraya getirdi, herif? dedi. Acaba hırsızlık etmeye mi geliyorsun? doğrusu tam yerine düştün.
Isırılmış adam:
— Hırsızlık etmeye gelmiyorum; yolumu kaybetmiş olduğumu görmekle beraber yoldan, uzaklaşmış olup olmadığımı da bilmiyorum. Fakat bana söyleyin, senyorlar: bu gece yatabileceğim ve köpeklerinizden aldığım yaraları tedavi edebileceğim bir misafirhane veya bir yer bu civarda var mı?
Andres cevap verdi:
— Sizi yollayabileceğimiz bir yer veya misafirhane yok; fakat yaralarınızı tedavi edebilecek ve sizi bu gece yatıracak kolaylıklar ranço'larımızda eksik değildir bizimle gelin; çingene isek de iyilikseverlikte çingene görünmeyiz.
Adam:
— Tanrı sizden razı olsun, cevabını verdi. Beni istediğiniz yere götürün; çünkü bu bacağımın acısı beni çok rahatsız ediyor.
Andres ve iyiliksever bir çingene (şeytanlar arasında birbirinden kötü olanlar bulunmakla beraber fena birçok insanlar arasında da iyi olana tesadüf edilir) adamın yanına gelerek ikisi birlikte onu taşıdılar. Gece ay ışığıyla aydınlanıyordu, öyle ki, adamın sevimli yüzlü ve yakışıklı bir delikanlı olduğunu görebildiler. Hep beyaz bezden bir elbise giymişti; üzerinde tersine çevrilmiş omuzlarından sarkan ve göğsü üstüne bağlanan bezden gömlek veya hırka gibi bir şey vardı. Andres'in kulübesine veya çadırına vardılar. Hemen bir ışık yaktılar. Bu aralık Preciosa'nın büyükannesi, haber aldığı yaralıya bakmak üzere içeri girdi. Köpeklerden birkaç kıl aldı, onları zeytinyağında kaynattı ve sol bacaktaki iki ısırık yerini evvelâ şarapla yıkadıktan sonra kılları zeytinyağıyla beraber onların üzerine koydu, üzerlerine de biraz yeşil ve çiğnenmiş deniz gülü koydu. Temiz sargılarla yaraları iyice bağladı, yaraların üzerine bir dua okuyarak yaralıya:
— Uyuyun, dostum; Tanrının inayetiyle hiçbir şey kalmaz, dedi.
Yaralı tedavi edilirken Preciosa orada duruyor, ona dikkatle bakıyordu; yaralı da Preciosa'ya bakıyordu, öyle ki, delikanlının Preciosa'ya dikkatle bakması Andres'in gözünden kaçmadı; fakat bunu Preciosa'nın gözleri çeken üstün güzelliğine verdi. Neticede, yaralı delikanlının yarası sarıldıktan sonra kuru ottan yapılmış bir minder üzerine bıraktılar ve ona şimdilik, yolculuğu ve başka herhangi bir şey hakkında sorgu sormak istemediler.
Yaralıdan henüz uzaklaşmış idiler ki Preciosa Andres'i bir kenara çekerek şöyle dedi:
— Senin evinde arkadaşlarımla dans ederken benden düşen ve, sandığıma göre, sana fena dakikalar geçirten bir kâğıdı hatırlıyor musun Andres?
Andres: — Evet, hatırlıyorum, dedi. Seni öven bir "sone" idi, fena da değildi. Preciosa cevaben: — O halde bilmelisin ki, Andres, o sone'yi yazan kulübede bıraktığımız
köpeklerin ısırdığı delikanlıdır. Bu hususta hiçbir suretle aldanmıyorum,
çünkü Madrid'de benimle iki üç defa konuştu, bana çok güzel bir romans da verdi. Orada, zannıma kalırsa, "paje" vazifesini görüyordu. Hem adi pajelerden değil, prenslerden birinin gözde pajelerinden biriydi; gerçekten sana diyorum ki bu çocuk gerçekten çok ağırbaşlı, çok muhakemeli ve olağanüstü namusludur ve buraya gelişinden ve böyle bir kıyafette oluşundan ne düşüneceğimi bilmiyorum.
Andres cevap vererek:
— Ne düşünebilirsin, Preciosa? Beni çingene yaptıran aynı kuvvet onu da değirmenci kıyafetine sokarak seni aramaya sevk etmiştir. Ah Preciosa, Preciosa! Birden fazla tutsağa sahip olmaktan övünmek istediğin nasıl yavaş yavaş meydana çıkıyor. Eğer bu böyle ise ilkönce beni, sonra bunu öldür ve — güzelliğinin dememek için — aldatmanın mihrabı üzerinde ikimizi birden kurban etmeye kalkışma.
Preciosa:
— Tanrı saklasın, dedi. Fakat Andres; kıskançlığın sert kılıcının ruhuna bu kadar kolaylıkla saplandığına bakılırsa senin çok yumuşak olduğuna, ümitlerini ve bana olan inancını ince bir kıl ile bağlı bulundurduğuna hükmetmek icap eder. Söyle Andres: eğer bunda bir yapmacık veya herhangi bir aldatma olaydı ben susmaz mıydım, bu delikanlının kim olduğunu saklayamaz mıydım? Ben, sana, iyiliğimi ve iyi niyetimi şüpheye düşürmek fırsatını verecek kadar ahmak mıyım? Başın için sus Andres, ve senin çekinmen gereken bu kimseden nereye gittiğini ve ne için geldiğini yarın sabah anlamaya çalış. Onun söylediğim kimse olduğu hakkındaki şüphemde ne kadar yanılmıyorsam senin şüphenin de aldanmış olması pek mümkündür. Daha fazla memnun olman için de, mademki seni memnun edecek dereceye vardım, bu delikanlıyı, ne suretle ve ne maksatla gelmiş olursa olsun derhal gönder ve gitmesini temin et. Kabilemiz içinde sana herkes itaat ettiği için, sen istemedikten sonra o delikanlıya rançosunda yer verecek kimse bulunmayacaktır; eğer bu böyle olmazsa, ben ranço'mdan çıkmamaya, ne onun gözüne, ne de beni görmelerini istemediğin kimselerin gözüne görünmemeye söz veririm. Bak, Andres, seni kıskanç görmek gücüme gitmiyor, fakat seni akılsız görürsem çok müteessir olurum.
Andres:
— Kıskançlığın acı ve sert şüphesinin nereye vardığını ve neler çektirdiğini anlatmak için sen beni deli görmedikçe, Preciosa, herhangi
başka bir tezahür ya az olacak veya hiç olmayacaktır. Bütün bununla beraber bana ne emredersen onu yapacağım ve mümkünse, bu senyor paje- şairin istediğinin ne olduğunu, nereye gittiğini ve ne aradığını öğreneceğim. Boş bulunup göstereceği bir ipucundan beni içine düşürmek istediğinden korktuğum tuzağı belki meydana çıkarmak imkânını elde ederim.
Preciosa:
— Kıskançlık, hâdiseleri oldukları gibi görmek için anlama kudretini, zannıma göre, hiçbir vakit serbest bırakmaz, dedi; kıskançlar daima, küçük şeyleri büyük, cüceleri dev ve şüpheleri hakikat yapan bir dürbünle ortalığa bakarlar. Senin başın ve benim başım için Andres, gerek bu meselede gerek ikimizi ilgilendiren her işte ihtiyat ve basiretle hareket et.
Böyle yaparsan bana namuskârlık, iffet ve son derecede doğruluk mükâfatını vermen lâzım geleceğinden eminim.
Bunun üzerine Preciosa, Andres'ten ayrıldı. Erkek, ruhu çalkantı içinde ve birbirine zıt binlerce hayalle dolu olarak, yaralının itirafını elde etmek için sabah olmasını bekledi. Paje'nin oraya ancak Preciosa'nın güzelliğinin vurgunu olarak gelmiş olmasından başka hiçbir şeye inanamıyordu. Çünkü hırsız olan kimse, herkesin kendisi gibi olduğunu düşünür, öbür taraftan, Preciosa'nın ona vermiş olduğu memnunluk o kadar kuvvetli görünüyordu ki, kendisini, emin olarak yaşamaya ve bütün saadetini onun elleri içine bırakmaya mecbur kılıyordu.
Gün doğunca hastayı ziyaret etti. Adının ne olduğunu, nereye gittiğini, nasıl olup da bu kadar geç vakitte ve yolundan bu kadar ayrılarak seyahat ettiğini sordu; tabiî bunu yapmadan evvel nasıl olduğunu, ısırıkların acı verip vermediklerini sordu.
Buna karşılık delikanlı, yola koyulabilecek kadar iyi olduğunu, acı duymadığını söyledi.
Adını ve nereye gittiğini söylemeye gelince, Alonso Hurtado adını taşıdığından, bir iş için "Nuestra Senyora de la Penya de Francia'ya58 gittiğinden, çabuk varmak için geceleyin de yolculuk ettiğinden, dün gece yolunu kaybettiğinden ve kazara çadırlı kamplarına düştüğünden ve burasını koruyan köpeklerin kendisini bu hale soktuklarından başka bir şey söylemedi.
Bu beyanat Andres'e doğru değil, bilâkis çok uydurma göründü, şüpheleri yeniden ruhunu tırmalamaya başladığından, ona şunları söyledi:
— Bana bakın kardeş; ben hâkim olsaydım ve siz de herhangi bir suç için benim kaza salâhiyetim içine düşseydiniz ve bu yüzden size sormuş olduğum sorguların yapılması lâzım gelseydi, vermiş olduğunuz cevaplardan dolayı beni ipleri sıkmaya59 mecbur ederdiniz. Ben kim olduğunuzu, isminizi ve nereye gittiğinizi bilmek istemiyorum; ancak size haber vereyim ki bu seyahatiniz esnasında yalan söylemek işinize geliyorsa, hakikate daha çok yaklaşacak surette yalan söyleyin. "Penya de Francia"ya gittiğinizi söylüyorsunuz, fakat orasını şimdi bulunduğumuz yerden otuz fersahtan fazla bir mesafe ile arkada ve sağ tarafta bırakıyorsunuz; çabuk varmak için gece yürüyorsunuz, yolları değil, patikaları bile olmayan ormanlara, meşe korularına girmek için, yolunuzdan dışarı çıkıyorsunuz. Dostum, kalkın, yalan söylemeyi öğrenin ve selâmetle gidin: size verdiğim bu iyi öğüt için bana bir hakikat söylemeyecek misiniz? Mademki yalan söylemesini bu kadar fena beceriyorsunuz o halde hakikati söyleyiverin. Korte'de birkaç kere görmüş olduğum, yarı paje yarı kabalyero ve büyük şair şöhretini haiz olan ve son günlerde Madrid'de bulunup hayret verici bir güzelliği olduğu söylenen bir çingene kızına bir romans ve bir sone yazan zat acaba siz misiniz? Bana söyleyin; size çingene kabalyero'su şerefine söz veriyorum ki sırrı size uygun düşecek surette muhafaza edeceğim. Sizin söylediğim kimse olduğunuz hakkındaki hakikati benden saklamak hiçbir şeye yaramaz. Çünkü burada gördüğüm yüz Madrid'de görmüş olduğum yüzdür. Hiç şüphesiz; zekânızın büyük şöhreti size birçok defalar, nadir ve meşhur bir adama bakıldığı gibi bakmamı gerektirmiştir. Şimdiki kıyafetiniz o zamanki kıyafetinizden farklı olmakla beraber yüzünüz hafızamda kalmış olduğundan sizi tanıdım. Telâş etmeyin; kendinize cesaret verin. Bir hırsızlar yatağına değil, fakat sizi herkese karşı müdafaa edebilecek bir sığınağa geldiğinizi düşününüz. Bakın; ben bir şey düşünüyorum ve düşündüğüm gibiyse, bana rasgelmekle iyi talihinize tesadüf etmiş oluyorsunuz; düşündüğüm şudur: kendisi için beyitler yaptığınız şu güzel çingenecik Preciosa'ya âşık olarak onu aramaya geldiniz. Ben bundan dolayı size daha az değil, fakat daha çok saygı göstereceğim. Çingene olmakla beraber tecrübe bana, aşkın kadir kudretinin nereye kadar uzandığını ve kendi kazası ve emri altına aldığı kimselere ne istihaleler geçirttiğini göstermiştir. Bu böyle ise ki şüphesiz böyle olduğunu zannediyorum, işte çingenecik buradadır.
Isırılmış genç:
— Evet buradadır, bu gece onu gördüm, dedi. — Bu söz üzerine Andres, şüphelerinin kuvvetlendiğini görerek, ölü gibi kaldı. — Bu gece onu gördüm; bununla beraber kim olduğumu kendisine söylemeye cesaret edemedim, çünkü işime gelmiyordu, dedi.
Andres: — O halde siz söylediğim şairsiniz, dedi. Genç adam: — Evet, oyum, dedi. Bunu ne inkâr edebilirim, ne de inkâr etmek
isterim: ormanlarda sadakatin ve dağlarda iyi kabulün var olduğu doğru ise, mahvolduğumu zannettiğim yerde selâmete çıkmam mümkündür.
Andres:
— Şüphesiz ki vardır, dedi. Biz çingeneler arasında da dünyanın en büyük sırrı muhafaza edilir. Bu itimatla, senyor, bana kalbinizdekini dökebilirsiniz, benim kalbimde de, hiç ikiyüzlülük olmadan, gördüğünüzü bulacaksınız. Çingene kız benim akrabamdır, kendisini ne yapmak istersem o, ona tâbidir: onu karınız olarak almak istiyorsanız, ben ve bütün akrabaları bundan memnun kalırız; dostunuz olmasını istiyorsanız, paranız olmak şartıyla, size karşı hiçbir suretle nazlanmayız, çünkü para hırsı ranço'larımızdan hiçbir vakit çıkmaz.
Delikanlı:
— Param var, dedi. Belime sarılı taşıdığım bu gömleğin kolları içinde dört yüz altın eskudo var.
Bu kadar para taşımakla sevgilisini fethetmek veya satın almaktan başka gayesi olmadığını gören Andres için bu, öldürücü başka bir darbe oldu. Şaşkın bir dille:
— İyi bir paradır bu, dedi. Sizin kim olduğunuzu meydana çıkarmaktan ve işe el koymaktan başka bir şey kalmıyor; ancak hiç de aptal olmayan kızın sizin olması ne derece işine gelir, burası onun bileceği şeydir.
Bu sırada öteki delikanlı:
— Oh, dostum! dedi. Bilmenizi isterim ki bana kıyafet değiştirtmiş olan kuvvet, sizin dediğiniz gibi, ne aşk kuvveti, ne de Preciosa için duyduğum arzudur.
Akrabanızın güzelliğinin görmüş olduklarımın hepsine üstün olduğunu itiraf etmekle beraber Madrid'de en güzel çingene kadınlar kadar ve onlardan daha iyi gönüller çalmasını ve ruhlar sarmasını bilen güzel kadınlar yok değildir. Beni bu kıyafette bulunduran, yaya yürüten ve köpekler tarafından ısırılmış durumda tutan şey aşk değil, fakat felâketimdir.
Delikanlı bu sözleri söyledikçe Andres, kendisinin tahayyül ettiğinden başka bir hedefe doğru yürüdüklerini görerek, kendine gelmeye başlamıştı ve içinde bulunduğu karışıklıktan çıkmayı arzu ettiğinden karşısındakine, kim olduğunu açığa vurabileceği güvenini kuvvetlendirmeye çalıştı.
Delikanlı sözüne şu suretle devam etti:
— Ben Madrid'de bir asilzadenin evinde bulunuyordum. Ona efendim gibi değil, fakat bir akrabam sıfatıyla hizmet ediyordum. Asilzadenin yegâne vârisi bir oğlu vardı ki bu, gerek kendisiyle akraba olmamızdan, gerek aynı yaşta ve durumda bulunmamızdan dolayı bana büyük bir teklifsizlik ve dostlukla muamele ediyordu. Günün birinde kabalyero, asilzade bir kıza âşık oldu. İsteği, kendisini daha yüksek durumlu bir kızla evlendirmeyi dileyen ana ve babasının isteğine iyi bir oğul sıfatıyla tâbi olmasaydı, kızı kendi karısı yapmaktan büyük saadet duyacaktı. Bütün buna rağmen, genç delikanlı, arzularını dilleriyle açığa vurabilecek bütün gözlerden gizli olarak, genç kıza kur yapıyordu; yalnız benim gözlerim delikanlımın niyet ve tasavvurlarına şahitti.
Şimdi size anlatacağım vaka için talihsizliğin seçmiş olması icap eden bir gece ikimiz, adı geçen senyoranın kapısından ve sokağından geçerken, uzun boylu görünen iki kişinin orada arkalarını kapıya vermiş olarak durduklarını gördük. Akrabam onları tanımak istedi ve kendilerine doğru yürümeye başlamıştı ki bunlar büyük bir çeviklikle ellerini kılıçlarına ve iki kalkana götürdüler, bize doğru geldiler. Biz de aynı şeyi yaptık ve eşit silâhlarla mücadeleye koyulduk. Çatışma az sürdü, çünkü iki rakibimizin hayattı çok sürmedi. Akrabamın kıskançlığının rehberlik ettiği iki kılıç darbesi ve benim müdafaam — garip ve pek az defalar görülmüş bir hal — onların mahvına sebep oldu. İstemediğimiz kavgadan muzaffer çıkan; bizler eve döndük ve gizlice, alabildiğimiz bütün parayı alarak San Jeromino'ya60 kaçtık, orada hâdisenin; meydana çıkması ve katillerin kim oldukları etrafındaki ihtimallerin yürütülmesi gününü bekledik. Bizden hiçbir iz
olmadığını öğrendik. Tedbirli rahipler bize eve dönmemizi ve yokluğumuzla aleyhimizde hiçbir şüphe uyandırmamamızı nasihat ettiler. Bu öğütlerini tutmaya karar vermiştik ki başkent belediye reislerinin61 kızın anasını babasını ve kendisini evlerinde tevkif ettiklerini; ifadesini aldıkları hizmetçiler arasında, senyoranın kadın hizmetçilerinden birinin hanımının penceresi altından benim akrabamın gece gündüz nasıl geçtiğini söylediğini; bunun üzerine bizi aramaya geldiklerini, fakat bizi bulacakları yerde kaçtığımızın birçok izlerine rastlamaları sonunda bütün Korte'de o iki kabalyero'nun — öldürülenler kabalyero, hem de en önemlilerinden idiler — katillerinin bizim olduğumuzun anlaşıldığını haber verdiler. Manastırda on beş gün saklı kaldıktan sonra akrabam kontun ve rahiplerin öğüdü üzerine, arkadaşım rahip kıyafetine girdi ve başka bir rahiple İtalya’ya, oradan da, işin ne şekil alacağı anlaşılıncaya kadar, Flandres'a geçmek üzere Aragon'a gitti. Ben ise bahtımızın aynı hezimetten geçmemesi için kaderlerimizi bölmek ve ayırmak istedim; arkadaşımın yolundan ayrı bir yol tuttum ve rahip çömezi elbisesiyle, yaya olarak, başka bir rahiple beraber yola çıktık. O beni Talavera'da bıraktı. Oradan buraya kadar yalnız olarak ve yolun dışından geldim. Bu gece bu meşelik içine vardığım zaman başıma gördüğünüz şey geldi. "Penya de Francia" yolundan bahsetmiş olmam, sorulan şeye bir cevap vermek içindi; hakikatte ise Penya de Francia'nın, Salamanka'nın daha yukarısında bulunduğunu bilmekten başka, hangi tarafa düştüğünü bilmem.
Andres:
— Evet öyledir, cevabını verdi. Onu sağ kolda buradan aşağı yukarı yirmi fersah ötede bıraktınız. Oraya gidiyor idiyseniz aldığınız yolun ne kadar doğru olduğunu görüyorsunuz ya...
Delikanlı cevap verdi:
— Benim gitmeyi düşündüğüm yer Sevilla (Sevilya) dır. Orada, akrabam kontun yakın dostu olan Ceneviz'li bir kabalyero tanıyorum. Cenova'ya büyük miktarda gümüş sevkiyatı yapar. Gümüşü nakledenlerle beraber, onlardan biriymişim gibi, beni de göndermesini istemek niyetindeyim. Bu hile sayesinde emniyette Cartagena (Kartahena) ya, oradan da İtalya'ya gedebileceğim. Çünkü bu gümüşü yüklemek üzere pek yakında iki galera62 (kadırga) gelmek üzeredir.
İşte, iyi dostum, benim hikâyem; bunun bulanık aşk işlerinden ziyade sırf bir felâketten doğduğunu söyleyebilip söyleyemediğime siz hükmedin. Bununla beraber bu çingene senyorlar beni beraberlerinde Sevilya'ya kadar — şayet oraya gidiyorlarsa — götürmek isterlerse bunun bedelini çok iyi öderim; onların yanında daha emin ve korkusuz gideceğimi anlıyorum.
Andres:
— Evet, beraberlerinde götürecekler, dedi. Bizim kafilemizle olmazsa, çünkü Endülüs'e gidilip gidilmeyeceğini henüz bilmiyorum, iki güne kadar tesadüf edeceğimizi zannettiğim başka bir çingene kafilesiyle gidersiniz, üstünüzdeki paradan onlara bir miktarını vermekle de daha büyük imkânsızlıkları kolaylaştırmış olursunuz.
Andres yaralıdan ayrılıp çingenelerin yanına geldi, onlara, delikanlının kendisine söylediklerini, iyi bir ücret ve mükâfat karşılığında kendilerinden ne istediğini anlattı. Herkes delikanlının kafilede kalması fikrini bildirdi. Yalnız Preciosa aksi mütalâada bulundu; büyükanne de Sevilya'da çok iyi tanınmış olan Triguillos adındaki bir takkeciye birkaç sene evvel oynamış olduğu bir oyundan dolayı bu şehrin civarına gidemeyeceğini söyledi.
İhtiyar çingene kadın takkeciyi, boğazına kadar, su dolu bir fıçıya çırılçıplak sokturmuş, başına servi dallarından bir çelenk geçirtmiş. Evinin bir yanında bulunduğuna inandırdığı büyük bir hazineyi kazıp çıkarması için saat geceyarısını çalınca fıçıdan çıkmasını söylemiş. İhtiyar kadının anlattığına göre, saf takkeci sabah duası çanının çalındığını doyunca, fırsatı kaçırmamak için, fıçıdan o kadar acele ile çıkmak istemiş ki, fıçıyla beraber yere yuvarlanmış. Düşmesi ve çırpınması arasında etlerini acıtmış, su etrafa yayılmış, kendisi de suda yüzerek "boğuluyorum!" diye bağırmaya başlamış. Karısı ve komşuları ellerinde ışıklarla koşuşmuşlar ve onu soluyarak, karnını yere sürterek, kollarını ve bacaklarını büyük bir hızla oynatarak yüzme hareketleri yaparken bulmuşlar. Aynı zamanda yüksek sesle: "İmdat, senyorlar, boğuluyorum!" diye avaz avaz bağırıyormuş. O kadar korkmuştu ki gerçekten boğulduğunu sanmıştı. Onu kolundan yakalayıp tehlikeden kurtardılar. Adamcağız kendine geldi ve çingene kadının oyununu anlattı.
Bütün bunlara ve herkesin ona bunun benim bir oyunum olduğunu söylemesine rağmen evinde işaret edilen yeri bir adam boyundan fazla kazdı. Bir komşusu, kendi evinin temellerine dayanmaya başladığı için
mâni olmasaydı da onu istediği kadar kazmakta kendi haline bıraksalardı iki evi de çökertecekti.
Vaka bütün şehirde duyuldu. Çocuklara varıncaya kadar onu parmakla gösteriyorlar, safdilliğini ve benim oyunumu anlatıyorlardı.
İhtiyar çingene kadın bunu anlattı ve Sevilya'ya gitmemek için bahane etti.
Delikanlının üzerinde çok para taşıdığını Andres kabalyerodan öğrenmiş olan çingeneler onu kolaylıkla yanlarına kabul ve istediği zamana kadar kendisini yanlarında muhafaza etmeyi ve saklamayı teklif ettiler.
Yollarını sola kırmaya ve böylece Mança eyaletine, Murcia krallığına girmeye karar verdiler. Delikanlıyı çağırdılar, onun için ne yapmaya karar verdiklerini anlattılar. Delikanlı teşekkür etti ve aralarında paylaşmaları için onlara yüz altın eskudo verdi. Bu hediye ile çingeneler samur kürkten daha yumuşak bir hale geldiler. Yalnız Preciosa, Don Sanço'nun — delikanlı adının bu olduğunu söyledi, fakat çingeneler bunu Klemente adına çevirdiler ve ondan sonra da kendisini bu adla çağırdılar — kalmasından memnun değildi. Andres'in de biraz canı sıkılmıştı ve Klemente'nin kalmasından pek memnun görünmüyordu. İlk tasavvurlarından pek esaslı olmayan sebeplerle vazgeçtiğini zannediyordu. Fakat Klemente, sanki Andres'in düşündüğünü okuyormuş gibi, Murcia krallığına gitmekten, Kartahena'ya yakın bulunduğu için, sevinç duyduğunu ve oraya kadırgalar gelirse — kendisi bunların gelmeleri gerektiğini düşünüyordu — İtalya’ya kolaylıkla geçebileceğini söyledi.
Sonunda, Klemente'yi daha çok göz önünde bulundurmak, yaptıklarını görmek ve keşfedebilmek maksadıyla Andres, Klemente'nin kendi arkadaşı olmasını istedi. Klemente bu dostluğu kendisine yapılan büyük bir lütufkârlık saydı.
Daima beraber gidiyorlardı; çok para harcıyorlar, etrafa eskudolar yağdırıyorlar ve çingenelerin herhangi birisinden daha iyi koşuyorlar, atlıyorlar, dans ediyorlar ve demir atıyorlardı. Çingene kadınlar tarafından oldukça seviliyorlar, çingene erkeklerden son derece saygı görüyorlardı.
O esnada Ehtremadura'dan ayrılarak Mança eyaletine girdiler ve yavaş yavaş Murcia krallığına doğru yürüdüler. Geçtikleri bütün köy ve kasabalarda "pelota", eskrim, koşu, atlama, cirit atma müsabakaları ve başka kuvvet, maharet ve çeviklik müsabakaları vardı. Yukarda yalnız
Andres için söylendiği üzere, bütün bu yarışlardan Andres ve Klemente galip çıkıyorlardı. Bir buçuk aydan fazla süren bütün bu müddet zarfında Klemente Preciosa ile ne konuşmak fırsatını buldu, ne de böyle bir fırsat kolladı. Ancak, Andres'in Preciosa ile beraber bulunduğu bir gün Klemente lâkırdıya karıştı; çünkü onu çağırmışlardı, Preciosa kendisine şöyle dedi:
— Aramıza geldiğin zaman bir bakışta seni tanıdım, Klemente, ve Madrid'de bana verdiğin mısralar aklıma geldi; fakat bizim çadırlarımıza ne maksatla geldiğini bilmediğim için hiçbir şey söylemek istemedim. Felâketini öğrenince müteessir oldum, fakat dünyada Andres'lere değişen Don Huan'lar olduğu gibi, başka adlara çevrilen Don Sanço'lar da olduğunu düşünerek heyecan içinde bulunan kalbim müsterih oldu. Seninle böyle konuşuyorum, çünkü Andres, kim, ne maksatla çingene olduğu hakkında sana izahat verdiğini bana söyledi — hakikat de böyleydi: Andres fikir alışverişinde bulunabilmek için Klemente'ye bütün başından geçeni anlatmıştı. — Seni tanımış olmamın sana az faydalı olduğunu zannetme; burada bana karşı doyulan saygı ve senin için söylediklerim senin aramıza, alınmanı kolaylaştırdı; aramızda sana, isteyeceğin bütün iyilikleri vermesini Tanrıdan dilerim. Bu iyi dileğime karşılık senden şunu isterim: Andres'in vermiş bulunduğu kararın kötü olduğunu söyleyerek onu alçaltmayacak ve bu halinde ısrar etmenin ona yakışmadığını söylemeyeceksin. Onun isteğinin benimkinin kilitleri altında olduğunu sanmakla beraber pişmanlık alâmetleri görürsen — bu alâmetler küçük de olsa — gösterdiğini görmekten müteessir olurum.
Buna Klemente, cevap verdi:
— Biricik Preciosa, zannetme ki Don Huan kim olduğunu söz olsun diye bana söylemiştir. Onu ilkönce ben tanıdım, ve kararlarını gözlerinden okudum; kim olduğunu ilk önce ona ben söyledim, ve senin şimdi işaret ettiğin gibi onun isteğinin hapiste olduğunu da önceden keşfettim; o, bana gösterilmesi doğru olan itimadı göstererek, benim sırrımı kendi sırrı yaptı; onun kararını ve intihabını beğenip beğenmediğime de kendisi şahittir. Ey Preciosa, ben güzellik kuvvetlerinin nereye kadar uzandıklarını bilmeyecek kadar kısa akıllı değilim; en büyük güzellik hudutlarını aşan güzelliğin — bu kadar zorlu sebeplerle yapılan şeylere hata demek doğru ise — en büyük hataları affettirmeye kâfidir. Benim lehimde söylediklerinden dolayı sana teşekkür ederim, senyora; ben bunu sana, bu âşıkane entrikaların mesut bir
sona ermelerini ve senin Andres'ten, Andres'in de Preciosa’sından ana ve babasının rızası ve hoşnutluğuyla — zevk almanızı ve bu güzel birleşmeden iyi niyetli tabiatın verebildiği en güzel filizleri dünyada görebilmemizi dilemek suretiyle ödediğimi zannediyorum. Benim dileğim budur, Preciosa; senin Andres'ine her zaman diyeceğim şey de bu olacaktır; yoksa, onu, tam yerince olan düşüncelerinden vazgeçirecek başka bir şey değil...
Bu sözleri Klemente öyle bir muhabbetle söylemişti ki bunları bir sevdalı gibi mi, yoksa nezaketen mi söylediği hakkında Andres tereddüt ve şüpheye düşmüştü. Cehennemi kıskançlık hastalığı o kadar naziktir ki sanki güneşin zerrelerine yapışıp kalır ve sevgiliye dokunan her şeyden âşık üzülür ve ümitsizliğe düşer. Ancak, bütün bunlara rağmen Andres kıskançlığının esassız olduğunu gördü. Bunda kendi talihinden ziyade Preciosa'nın iyiliğine güveniyordu. Çünkü âşıklar arzu ettiklerine kavuşamadıkları müddetçe kendilerini daima bedbaht sayarlar. Nihayet, Andres ile Klemente arkadaş ve büyük dost idiler. Klemente'nin iyi niyeti, Preciosa'nın akıllılığı ve basireti Andres'i temin ediyordu. Preciosa ise Andres'in kıskançlığına hiçbir vesile vermiyordu.
Klemente, Preciosa'ya vermiş olduğu şiirlerde de göstermiş olduğu üzere, bir şair ruhuna sahipti; Andres de biraz şiirden anlıyordu. İkisi de musikiyi seviyorlardı.
Çingenelerin çadırları Murcia'dan dört fersah ötedeki bir vadide kurulmuş bulunuyordu. Bir gece, vakit geçirmek üzere, Andres bir mantar ağacının, Klemente de bir meşe ağacının dibinde oturmuştu, her ikisinde de birer kitara vardı; gecenin sessizliğinin davetiyle, Andres'le Klemente karşılıklı, şu beyitleri okudular.
Andres
Bu soğuk gecenin, gökyüzünü güzel ışıklarla, süsleyerek gün ile yarıştığı yıldızlı örtüye bak Klemente; ilâhî istidadın ulaşabiliyorsa bu benzeyişe, bu kadar güzel bir yüz tasavvur et.
Klemente
Bu kadar güzelliğin ve kıymetli iffetin en büyük iyilikle birleştiği yüzü: ilâhî, yüksek, nadir, vakarlı ve garip olmayan
insani hiçbir deha edemez meth-ü sena.
Andres
Yüksek, nadir, vakarlı, garip ve hiç kullanılmamış bir üslûpla dünyada tatlı ve eşsiz bir yoldan gökyüzüne yükselen adını — ah, Çingene kız! — isterim ki şöhret: korku, dehşet ve hayret saçarak semanın sekizinci katına kadar eriştirsin.
Klemente
Güzel ve doğru olur semanın sekizinci katına dek erişmesi, adının sesi göklerde duyulunca oralara zevk versin; tatlı adın yeryüzüne aksedince kulaklarda musiki, ruhlarda sükûnet, duygularda şan olsun.
Andres
Ruhlarda sükûnet, duygularda şan duyulur
bu füsunlu kadın, şarkı söylediği zaman büyüler ve uyutur en akıllı erkekleri; benim Preciosam öyledir ki güzel olmak en azdır özendiği. O, bana tatlı armağandır, zarafetin tacı, şetaretin şerefidir.
Klemente
Zarafetin tacı, şetaretin şerefisin güzel çingene kız, sabahın serinliği, yanan yazın tatlı rüzgârısın;
bir şuasın ki onunla kör aşk çevirir ateşe en soğuk gönlü; öyle bir kuvvetsin ki sen rehavetle öldürürsün ve verirsin zevki. İkisinin sesini dinlemiş olan Preciosa'nın sesi arkadan duyulmamış
olsaydı, ne hür adam, ne de tutsak beyitlerini bu kadarla bitireceğe benzemiyordu. Onu işitmek kendilerini durdurdu. Hiç kıpırdamaksızın, hayret verici bir dikkatle dinlediler. Preciosa (okuduğu beyitleri irticalen mi söylüyordu, yoksa onları bir zamanlar kendisi için mi yazmışlardı, bilmiyorum) son derecede bir letafetle ve sanki onlara bir cevap vermek için yapılmışlarmış gibi, aşağıdaki beyitleri okudu:
— Aşkımı beslediğim bu âşıkane macerada, güzellikten çok iffeti daha büyük baht sayarım. Nebatın en mütevazı tutunca yüz yükselmeye, zarafeti, tabiatı
çeker onu gökyüzüne. Bu alçakgönüllü benliğimin
olunca iffet minesi, iyi dilek eksik olmaz, fazla gelen servet olmaz. Beni sevmemek saymamak yaratmaz bende bir acı, çünkü düşünürüm kendim iyi talihimi yaratmayı. Gönlüm istediğini yapsın, doğru yol bana açık olsun; sonra yapsın, karar versin gökyüzü istediğini. Güzelliğin bilmiyorum, yükseklere özenecek kadar beni mağrur yapacak bir imtiyazı var mıdır Ruhlar müsavi iseler, bir işçininki de yararlığı bakımından şahane olanlarla eşittir. Benim ruhumdan duyduklarım rütbemin yüksek olduğudur, çünkü bir tahtta oturmaz aşk ile kralın haşmeti. Burada Preciosa şarkısını kesti; Andres ve Klemente onu karşılamaya
kalktılar. Üçü arasında geçen muhakemeli konuşmada Preciosa kendi sözleriyle kibarlığını, namuskârlığını ve akıllılığını gösterdi; öyle ki Andres'in kararı Klemente'nin indinde bir özür buldu; çünkü o zamana kadar, onun atılgan kararını akıllılığından çok gençliğine hamlederek, böyle bir özür bulmamıştı.
O sabah çadırlar kaldırılarak Murcia eyaleti içinde, bu eyaletin merkezi olan aynı addaki şehirden üç fersah mesafede bulunan başka bir yere kuruldu. Burada Andres'in başına gelen bir felâket az kalsın onun hayatına mal oluyordu; şöyle ki: o yerde, âdetleri üzere, kefalet olarak bazı gümüş vazolar ve eşya verdikten sonra Preciosa, büyükannesi, Kristina, iki çingene
kız, Klemente ve Andres'le beraber zengin bir dul kadının misafirhanesine indiler. Bu kadının on altı veya on sekiz yaşında, güzelden ziyade oynak olan, Huana Karduça isimli bir kızı vardı. Bu kız çingene kadınların ve erkeklerin oynadığını görünce, şeytana uyarak, Andres'e o kadar şiddetle âşık oldu ki bunu kendisine söylemeye ve o razı olursa bütün akrabalarının hoşuna gitmeyeceğine bakmayarak onunla evlenmeye karar verdi; böylece, onunla konuşmak fırsatını tasarlayarak Andres'i, iki eşek istemek için girdiği avluda buldu. Ona yaklaştı, görmesinler diye çabuk çabuk şunları söyledi:
— Andres — ismini öğrenmiş bulunuyordu — ben genç kızım ve zenginim; annemin benden başka çocuğu yoktur, bu misafirhane onundur, bundan başka birçok bağları, iki de evi vardır. Sen hoşuma gittin: beni karı olarak almak istersen karar senindir. Bana çabuk cevap ver, akıllı isen kal, nasıl bir hayat süreceğimizi göreceksin...
Andres, Karduça'nın bu teklifinden hayrette kaldı, ona, istediği çabuklukla cevap verdi:
— Hanım kız, ben evlenmek için sözlü bulunuyorum, hem biz çingeneler ancak çingene kadınlarla evleniriz. Bana yapmak istediğiniz ve benim lâyık olmadığım lütuftan dolayı Tanrı sizi bağışlasın.
Andres'in bu sert cevabı üzerine Karduça az kaldı ölü olarak yere seriliyordu; avluya başka çingene kadınların girdiğini görmeseydi ona cevap verecekti. Oradan mahcup ve bitkin bir halde çıktı. Elinden gelseydi memnunlukla intikam alacaktı. Akıllı Andres, şeytanın verdiği bu fırsattan, araya mesafe koyarak, uzaklaşmaya karar verdi. Evlilik bağları olmadan da bütün iradesini kendisine teslime hazır olduğunu kızın gözlerinde okumuştu. Böylece, bu düello yerinde kızla yalnız kalmak istemediğinden oradan hemen o gece hareket etmelerini bütün çingenelerden istedi. Kendisine daima itaat eden çingeneler derhal harekete geçerek, o gece kefalet akçelerini de geri aldıktan sonra, oradan uzaklaştılar.
Andres'in gitmesiyle ruhunun yarısının da gittiğini ve arzularının yerine getirilmesi için zaman kalmadığını gören Karduça, iyilikle kalmasını elde edemediği Andres'in zorla kalmasını tasarladı. Fena niyetinin kendisine öğrettiği hile, maharet ve gizlilik ile Andres'e ait olduğunu bildiği eşya arasına kıymetli mercanlar, iki gümüş kupa ve başka ziynetler soktu. Onlar misafirhaneden hemen çıkmıştılar ki Karduça, bu çingenelerin ziynetlerini
çalıp götürdüklerini söyleyerek, bağırmaya başladı. Bu bağırmalar üzerine kasabanın zaptiyeleri ve bütün halkı koşuştu. Çingeneler durdular. Hiçbir şey çalmadıklarına yemin ediyorlar, kabileye ait bütün çuvalları ve denkleri açıp göstermeye razı olduklarını söylüyorlardı. Bundan ihtiyar kadın telâşa düştü; büyük bir ihtimam ve sır ile sakladığı Preciosa'nın bazı ziynetleriyle Andres'in elbiselerinin muayene neticesinde meydana çıkmasından korkuyordu.
Fakat Karduça işin kısasına gitti. Muayene edilen ikinci heybeden sonra, çok iyi dans eden o çingenenin heybesinin hangisi olduğunu sordu. Onu iki defa odasına girdiğini gördüğünü, eşyayı onun götürmüş olmasının mümkün bulunduğunu söyledi. Bunları kendisi için söylediğini anlayan Andres, gülerek şöyle cevap verdi:
— Hanım kız, işte bu eşyam, bu da eşeğimdir: eksiklerinizi bunda veya onda bulursanız, kanunun hırsızlara verdiği cezayı görmekten başka size onların bedelinin yedi mislini ödemeye de hazırım.
Adliye memurları hemen eşek üstündeki eşyanın muayenesine koyuldular, biraz sonra da çalınan şeyleri meydana çıkardılar. Andres bundan o derece korku ve hayret içinde kaldı ki âdeta sert taştan yapılmış sessiz bir heykele dönmüştü.
Karduça bu esnada:
— Şüphelerim doğru değil miymiş? dedi. Bakın bu kadar büyük bir hırsız nasıl saf bir yüz arkasında saklanıyor!
Orada hazır olan belediye reisi Andres'e ve bütün çingenelere, umumi hırsızlar ve yol kesen haydutlar adlarını vererek, küfrü basıyordu. Durgun ve dalgın olan Andres bütün bunlara karşı susuyor ve Karduça'nın hıyanetini bir türlü anlayamıyordu. Bu sırada kendisine, belediye reisinin yeğeni olan, kabadayı kıyafetli bir asker yaklaşarak:
— Çingeneciğin hırsızlıktan ne hale girdiğini görmüyor musunuz? Suçüstü yakalanmış olmakla beraber naz yapacağına ve hırsızlığı inkâr edeceğine bahse girerim. Sizin hepinizi galera'lara atmayana aşkolsun. Bakın hele şu çapkına! Mahalleden mahalleye gidip dans edeceği ve misafirhaneden dağa varmaya kadar her yerde hırsızlık edeceği yerde galera'larda kral hazretlerine hizmet etmesi daha iyi olmaz mı?" Asker şerefi namına bir tokat atayım ki onu ayaklarımın dibine sersin!
Bunu der demez elini kaldırdı ve onu, içinde bulunduğu şaşkınlıktan uyandıran ve kendisinin Andres Kabalyero değil, fakat Don Juan olduğunu hatırlatan bir tokat attı. Andres büyük bir kızgınlıkla ve süratle askere saldırarak kınından kılıcını çekti ve onu vücuduna saplayarak askeri cansız yere serdi.
Halkın bağrışması, amca belediye reisinin gazaba gelmesi, Preciosa'nın bayılması, bu bayılmayı gören Andres'in telâşı, herkesin silâha sarılması ve katile saldırması bir an içinde oldu. Karışıklık çoğaldı, bağrışmalar arttı, baygın Preciosa'nın yardımına koşan Andres kendisini müdafaa etmeyi unuttu. Talihe bakın ki eşya ile beraber kasabadan çıkmış bulunan Klemente bu felâket esnasında orada değildi.
Nihayet Andres üzerine o kadar kimseler çullandı ki, onu tuttular, ellerine iki büyük kelepçe vurdular. Elinde olaydı belediye reisi Andres'i hemen ipe çekmek isteyecekti; fakat onu, salâhiyet bakımından tâbi bulunduğu Murcia hâkimliğine teslim etmeye mecburdu. Andres'i oraya ancak ertesi günü naklettiler. Bu bir gün içinde de Andres, kızgın belediye reisinin, ona tâbi memurların ve ora halkının yaptıkları birçok eziyetlere ve hakaretlere katlandı. Belediye reisi eline geçirebildiği bütün çingene erkek ve kadınları tevkif etti; çingenelerin büyük kısmı ve bunlar arasında, yakalanıp meydana çıkarılmaktan korkan, Klemente kaçmışlardı. Nihayet hâdisenin tahkikatına ait zabıtla beraber büyük bir çingene kafilesi, belediye reisi, kâtipleri ve silahlı birçok kimseler Murcia'ya girdiler. Aralarında Preciosa ve bir katır üstünde, prangaya vurulmuş, elleri kelepçeli, ayaklarına demir gülle takılmış zavallı Andres gidiyordu. Askerin ölümü haberi önceden varmış olduğu için, bütün Murcia mevkufları görmeye çıkmıştı.
Ancak, o gün Preciosa'nın güzelliği o kadar göze çarpıyordu ki ona bakıp da takdis etmeyen kimse yoktu. Güzelliğinin haberi senyora Korrehidora (başhâkimin karısı)nın kulağına erişti. Onu görmek merakıyla kocası Korrehidor (başhâkim) dan, bütün çingenelerin hapse konmasına, fakat bu çingene kızcağızın hapse girmemesine emir vermesini temin etti. Andres'i dar bir hücreye tıktılar. Bu hücrenin karanlığı ve Preciosa'nın ışığının eksikliği ona o kadar dokundu ki oradan ancak mezara gitmek üzere çıkacağını düşündü. Preciosa'yı ve büyükannesini, görmesi için, Korrehidora'nın huzuruna çıkardılar. Preciosa'yı gören kadın:
— Onu güzel diye övmeleri sebepsiz değilmiş, dedi.
Preciosa'yı yanına çağırarak şefkatle kucakladı; ona bakmaya doymuyordu. Büyükannesinden kızın kaç yaşında olduğunu sordu.
Çingene kadın: — Aşağı yukarı iki ay eksik olarak, on beş yaşında, dedi. Senyora Korrehidora: — Talihsiz Konstanza'm da şimdi bu yaşta olacaktı. Aman, dostlar! Bu
kız bana felâketimi hatırlattı, dedi. Bunun üzerine Preciosa Korrehidora'nın ellerini tuttu; onları birçok
defalar öperek gözyaşlarıyla ıslatıyor ve şöyle diyordu: — Hanım efendiciğim, yakalanan çingenenin kabahati yoktur; çünkü onu
tahrik ettiler: ona hırsız: dediler; o hırsız değildir. Yüzüne bir tokat attılar; bu öyle bir yüzdür ki onda ruhunun iyiliği okunabilir. Tanrı aşkına ve başınız için, senyora, ona adaletle hareket edilsin ve senyor Korrehidor, kanunların çarptığı cezayı ona tatbik etmekte acele etmesin. Benim güzelliğim hoşunuza gitmişse bu hoşluğu, mevkufu affettirerek, muhafaza edin. Çünkü benim hayatımın akıbeti onun hayatının akıbetine bağlıdır. Onun benim kocam olması lâzımdır; ancak haklı bazı engeller şimdiye kadar evlenmemizi geciktirmiştir. Sanığın affını elde etmek için para lâzımsa bütün varımızı yoğumuzu mezatta satarız, istediklerinden de fazla veririz. Senyoram, aşkın ne olduğunu biliyorsanız, eğer bir gün âşık olmuşsanız ve şimdi kocanızı seviyorsanız bana acıyın, ben kendi nişanlımı şefkatle, namuslu bir surette seviyorum.
Bütün bunları söylediği müddetçe Korrehidora'nın ellerini bırakmamış, bol bol acı ve acındırıcı gözyaşları dökerek ona dikkatle bakmaktan gözlerini ayırmamıştı. Korrehidora da onun sıkıca ellerinden tutuyor, ona aynı hasretle bakıyor ve onunkinden daha az olmayan gözyaşları döküyordu. Onlar bu durumda iken Korrehidor içeriye girdi, karısıyla Preciosa'yı birbirlerine böyle sarılmış ve ağlar görünce, Preciosa'nın gerek ağlayışından gerek güzelliğinden, hayrette kaldı. Bu duygunun sebebini sordu; Preciosa'nın verdiği cevap, Korrehidora'nın ellerini bırakmak ve Korrehidor'un ayaklarına sarılmak oldu ve şunları söyledi.
— Senyor merhamet, merhamet! Kocam ölürse ben de ölürüm. Onun suçu yoktur; fakat suçlu ise cezayı bana verin, bu da olamazsa onun kurtarılması için gereken vasıtalar tedarik edilinceye ve aranılmaya kadar
hiç olmazsa dâvayı geciktirin. Kötü niyetle günah işlememiş olan kimseye Tanrı inayetinin erişmesi mümkündür.
Korrehidor, çingene kızın bu akıllı sözlerini yeni bir hayret içinde dinlemekteydi. Zaaf alâmetleri göstermekten çekinmese o da gözyaşlarını tutamayacaktı.
Bütün bunlar olup biterken ihtiyar çingene kadın kafasından birçok büyük ve türlü şeyler geçiriyordu. Bu durgunluk ve tahayyülün sonunda dedi ki:
— Biraz beni bekleyin, senyorlarım; hayatıma da mal olsa bu gözyaşlarını gülmeye çevirmeye çalışacağım.
Böylece, söylemiş olduğu sözlerle hazır olanları hayrette bırakarak, hafif bir yürüyüşle olduğu yerden dışarıya çıktı. Geri dönmesini bekledikleri esnada Preciosa gözyaşları dökmekten ve kocasının dâvasını geciktirmeleri için yalvarmaktan yeri durmuyordu. Preciosa'nın maksadı, dâvada bulunabilmesi için Andres'in babasına haber göndertmekti.
İhtiyar çingene kadın koltuğunun altında küçük bir çekmeceyle döndü, Korrehidor'a, karısı ve kendisiyle beraber bir odaya çekilmelerini, kendilerine gizli söyleyecek mühim şeyleri olduğunu bildirdi. Korrehidor, ihtiyar çingene karısının, mevkufun dâvasında yardımı dokunur diye, çingenelerin bazı hırsızlıklarını ifşa edeceğini zannederek, karısıyla ve çingene kadınla derhal odasına çekildi. Çingene kadın ikisi önünde diz çökerek onlara:
— Senyorlar, size vermek istediğim iyi haberler büyük bir günahımın affına lâyık bir müjde olmazlarsa bana vermek isteyeceğiniz cezaya çarpılmak için burada hazırım. Bununla beraber size itirafta bulunmadan önce, senyorlar, bu ziynetleri tanıyıp tanımadığınızı söylemenizi isterim.
Ve Preciosa'nın ziynetlerini taşıyan bir çekmececik çıkararak Korrehidor'un ayakları ucuna koydu. Çekmececiği açan Korrehidor bazı çocuk ziynetleri gördü; fakat bunların neye delâlet edebildiklerini kavrayamadı. Korrehidora da onlara baktı, fakat o da bir şey anlayamadı. Yalnız şunu dedi:
— Bunlar küçük bir kız çocuğunun süsleridir. Çingene kadın: — Orası doğru, dedi; ve bunların hangi mahlûka ait olduklarını şu
katlanmış kâğıt üstündeki yazılar söyler.
Korrehidor aceleyle kâğıdı açtı ve şunları okudu:
"Küçük kızın adı — Donya Konstanza de Azevedo y de Meneses; annesi — Donya Guiomar de Meneses; babası — Kalatrava nişanı taşıyan Kabalyero Don Fernando de Azevedo.
Kızı, bin beş yüz doksan beş senesi "Ascension del Senyor63" günü, sabahın saat sekizinde çaldım. Üzerinde bu çekmecede muhafaza edilen ziynetler vardı."'
Korrehidora kâğıt içindekileri duyar duymaz ziynetleri tanıdı, onları dudaklarına götürdü ve birçok defalar öperek baygın bir halde yere düştü. Kocası, kızı hakkında çingene kadına sual sormadan evvel karısının yanına koştu. Ayılan hanım sordu:
—- Çingene değil de melek olan iyi kadın! Bu ziynetlerin sahibi, yani küçük kız nerededir?
— Nerede mi senyora? cevabını verdi çingene kadın. O, evinizdedir: gözlerinizden yaş akıtmış olan o çingene kızı onların sahibi ve sizin kızınızdır; ben onu Madrid'deki evinizden kâğıtta yazılı gün ve saatte çaldım.
Bunları duyan mustarip anne, terliklerini atarak uçar bir halde, Preciosa'yı bırakmış olduğu salona koştu. Onu, doncella'ları ve hizmetçi kadınlarıyla çevrilmiş olarak fakat daima ağlar bir halde buldu; üzerine atıldı ve hiçbir şey söylemeden hızla göğsünü açtı ve sol memesinin altında, doğduğu zaman mevcut olan, beyaz bir ben'in bulunup bulunmadığına baktı. Zaman ile büyümüş olan bu ben'i buldu. Sonra aynı çabuklukla kızın çoraplarını çıkardı. Kalıpta dökülmüş kardan ve mermerden bir ayak ortaya çıktı. Bu ayakta istediğini buldu. Bu da şu idi: sağ ayağın son iki parmağı küçük bir et parçasıyla birbirine yapışıktı. Kızın küçüklüğünde bu et parçasını, kıza acı vermesin diye, hiçbir vakit kesmek istememişti. Göğüs, parmaklar, ziynetler, kızın kaçırıldığı gün, çingene kadının itirafı ve kızı gördükleri zaman ana ve babanın duyduğu heyecan ve neşe, bütün bunlar Korrehidora'nın ruhunda Preciosa'nın kendi kızı olduğunu ispat etmişlerdi. Böylece, onu kolları içine alarak, Korrehidor'un ve ihtiyar çingene kadının bulunduğu yere döndü.
Kendi üzerinde bu araştırmaların ne için yapıldığını bilmeyen Preciosa, Korrehidora'nın kolunda götürüldüğünü ve onun kendisini yüzlerce defalar öptüğünü görerek, mahcup bir haldeydi. Nihayet Donya Guiomar kıymetli
yüküyle kocasının huzuruna geldi, kızı kendi kollarından kocasınınkilerine geçirerek dedi ki:
— Senyor, kızınız Konstanza'yı kabul ediniz: bunun kızınız olduğunda hiçbir suretle şüphe etmeyin. Birleşik parmakları ve göğüsteki işaretleri gördüm, bundan başka, gözlerim onu gördükleri andan itibaren ruhum bunun böyle olduğunu söylüyor.
Korrehidor Preciosa'yı kolları arasında tutarak:
— Ondan şüphe etmiyorum. Sizin ruhunuzda duyduğunuz şeyleri ben de ruhumda duydum; bundan başka bu kadar şeylerin birbirine uyması mucizeden başka ne olabilir?
Evdekilerin hepsi hayret içinde idiler. Bunun ne demek olduğunu birbirlerine soruyorlardı. Fakat hepsi de hakikatten uzak mütalâalar yürütüyorlardı. Çünkü çingene kızın efendilerinin kızı olduğunu kim düşünebilirdi?
Korrehidor karısına, kızına ve ihtiyar çingene kadına meselenin, kendisi tarafından açıklanmasına kadar, gizli kalmasını istediğini söyledi; aynı zamanda çingene kadına, canı sayılan kızını çalmış olmakla kendisine yaptığı fenalığa rağmen onu affettiğini söyledi. Çünkü onu kendisine geri vermiş olmasının mükâfatı daha büyük müjdelere lâyıktı. Müteessir olduğu bir şey var idiyse, o da, Preciosa'nın kim olduğunu bildiği halde onu bir çingene, üstelik de, bir hırsız ve katil ile evlendirmiş olmasıydı.
Buna Preciosa:
— Ah, dedi. Benim senyor'um, o, adam öldürmüş olmakla beraber ne çingene ne de hırsızdır. Şeref ve haysiyetine dokunmuş olan bir kimseyi öldürmüştür. Esasen kim olduğunu göstermekten ve onu öldürmekten başka şey de yapamazdı.
Donya Guiomar: — Nasıl kızım, o çingene değil mi? dedi. O zaman ihtiyar çingene kadın Andres Kabalyero'nun kısaca hikâyesini
anlattı. Onun Santiyago nişanını taşıyan Kabalyero don Francisko de Karkamon'un oğlu, adının da Don Huan de Karkamon olduğunu ve aynı sınıftan Kabalyero bulunduğunu, çingene kıyafetiyle değiştirdiği elbiselerinin kendisinde olduğunu söyledi. Aynı zamanda evlenmek veya evlenmemek için iki senelik bir tecrübe geçirmek hususunda Preciosa ile Don Huan arasında yapılan anlaşmayı da anlattı; ikisinin namusluluğunu ve
Don Huan’ın hoşa giden durumunu belirtti. Korrehidor'la karısı, bundan, kızlarının bulunması kadar memnun kaldılar. Korrehidor, çingene kadını, Don Huan’ın elbiselerini getirmeye gönderdi. Kadın gitti ve elbiseleri taşıyan başka bir erkek çingene ile döndü.
Kadın gidip dönünceye kadar anası ve babası Preciosa'ya yüz binlerce sual soruyorlardı. Bunlara o kadar zekice ve letafetle cevap veriyordu ki, kızları olduğunu bilmeselerdi bile, bundan dolayı kendisini seveceklerdi. Don Huan'a karşı sevgisi olup olmadığını, sordular. Uğrunda çingene olmaya tenezzül etmiş bir kimseye karşı duyduğu minnettarlığın gerektirdiğinden fazla bir sevgisi olmadığını, ancak bu minnettarlığın ana ve babasının isteğinden daha ileriye gitmeyeceğini cevaben söyledi.
Babası:
— Sus kızım Preciosa; (senin kayboluşunun ve bulunuşunun hâtırası olarak bu Preciosa adının sende kalmasını isterim) seni, mensup olduğun ailenin şerefine uygun hareket edeceğin bir duruma koymayı, baban sıfatıyla, ben üzerime alıyorum.
Bunu işitince Preciosa içini çekti. Halden anlayan annesi kızının bu içini çekişinin Don Huan'a olan aşkından ileri geldiğini anladı ve kocasına:
— Senyor, mademki Don Huan, Don Juan de Korkamo o kadar yüksek bir ailedendir ve kızımızı o kadar seviyor, onu kendisine vermek bizim için fena olmayacak, dedi.
Kocası cevap verdi:
— Onu henüz bugün bulduk, böyle çabuk kaybetmemizi mi istiyorsun? Bir müddet huzurundan zevk alalım. Onu evlendirince o bizim değil kocasının olacaktır.
Karısı:
— Hakkınız var senyor, dedi. Fakat dar bir hücrede mahpus olması gereken Don Huan'ın çıkarılması için emir verin.
Preciosa:
— Evet, dar bir hücrede olacak; çünkü bir hırsıza, bir katile, hele bir çingeneye daha iyi bir oda verilmez, dedi.
Korrehidor cevaben:
— İfadesini almak bahanesiyle onu gidip görmek isterim. Size yeniden tembih edeyim ki, senyora, ben bilinmesini istediğim ana kadar bu
macerayı kimse bilmeyecek, dedi. Preciosa'yı kucaklayarak hemen hapishaneye gitti. Huan'ın bulunduğu
hücreye girdi ve yanında başka birisinin girmesini istemedi. Onu iki ayağı bir kütüğe bağlanmış, ellerine kelepçe vurulmuş buldu. Üzerinden prangayı henüz almamışlardı. Oda karanlıktı. Fakat Korrehidor, aydınlık girmesi için yukardan bir delik açtırdı. Buradan çok hafif bir ışık giriyordu; Korrehidor Andres'i görünce şöyle dedi:
— Nasılsın bakayım ip kaçkını. Neron'un Roma’ya bir vuruşla yapmak istediği şeyi, ben de İspanya'daki bütün çingeneleri yulara vurup onların tek bir günde işlerini bitirebilsem! Seni külhani hırsız, bil ki ben bu şehrin Korrehidor'uyum ve içinizde bulunan bir çingene kızının senin karın olduğunun doğru olup olmadığını senden öğrenmeye geliyorum.
Bunu işiten Andres, Korrehidor'un Preciosa'ya âşık olduğunu sandı. Çünkü kıskançlık öyle ince vücutlu bir şeydir ki kırmadan, ayırmadan, bölmeden başka vücutların içine girer. Bununla beraber Andres cevap verdi:
— O, kocası olduğumu söylemişse çok doğrudur; kocası olmadığımı söylemişse gene doğrudur. Çünkü Preciosa'nın yalan söylemesi mümkün değildir.
Korrehidor:
— Preciosa o kadar samimi midir? diye sordu. Bir çingene kadın için samimi olmak az bir şey değildir. Her ne ise, delikanlı, o karınız olduğunu söyledi, fakat sizinle henüz evlenmemiş: suçunuza göre ölmeniz lâzım geldiğini bildiğinden, benden, ölümünüzden evvel kendisini sizinle evlendirmemi yalvardı. Zira sizin gibi büyük bir hırsızdan dul kalmak şerefini istiyor.
— O halde, senyor Korrehidor, yalvarmasını lütfen yerine getirin. Onunla evlendikten sonra, ismen ona ait olarak bu dünyadan ayrılınca, ahirete memnun giderim.
— Onu çok seviyor olmalısın, dedi.
— O kadar çok ki tarif edilemez, cevabını verdi. Gerçekten, senyor Korrehidor, benim dâvam bitirilsin. Ben, şerefimi elimden almak isteyen birisini öldürdüm. Ben, bu çingene kızına tapıyorum: onun lütfu içinde ölürsem mesut olarak öleceğim. Tanrının şefaatini bizden esirgemeyeceğini biliyorum. Çünkü ikimiz de birbirimize vadettiğimizi namusla ve sadakatle yerine getirmiş olacağız.
— O halde, dedi Korrehidor, bu gece sizi çağırtır, evimde sizi Preciosa'cık ile evlendiririm. Yarın öyle üstü de darağacına çıkarsınız. Bununla hem adaletin emrini, hem de ikinizin arzunuzu yerine getirmiş olurum.
Andres teşekkür etti. Korrehidor evine dönerek Don Huan ile arasında geçenleri ve yapmak istediği öbür şeyleri karısına bildirdi. Kendisi orada olmadığı sırada Preciosa annesine hayatının nasıl geçtiğini, kendisini daima çingene ve o ihtiyar kadının da torunu zannettiğini anlattı; fakat kendisini daima bir çingene kadınından daha yüksek saymıştı.
Annesi ondan, Don Huan de Karkamo'yu sevip sevmediğini açıkça söylemesini istedi. Preciosa, utanarak ve gözlerini yere dikerek, kendisini çingene saymış olduğu için, Don Huan de Karkamo gibi yüksek rütbeli bir asilzade ile evlenince kısmetini iyileştireceğini, onun iyi karakterini ve namuslu davranışını tecrübe ile görmüş olduğu için de, ona bazen âşıkane gözlerle bakmış olduğunu, fakat neticede, evvelce de söylediği gibi, ana ve babasının isteğinden başka hiçbir isteği olmadığını söyledi.
Gece oldu. Saat ona doğru Andres'i hapisten çıkardılar. Üstünden kelepçe ve pranga alınmıştı. Fakat kendisine ayaklarından bütün vücuduna dolaşan büyük bir zincir vurmuşlardı. Bu halde ve onu götürenlerden başka hiç kimse tarafından görülmeden, Korrehidor'un evine vardı. Sükût ve ihtiyatla, onu yalnız bıraktıkları bir odaya soktular. Aradan bir müddet geçince içeriye bir papaz girdi. Günahlarını çıkarması lâzım geldiğini, çünkü ertesi günü öleceğini söyledi. Buna Andres cevap verdi:
— Büyük bir memnuniyetle günahlarımı söyleyeceğim. Fakat niçin daha evvel beni evlendirmiyorlar? Eğer evlendireceklerse şüphesiz ki beni bekleyen zifaf yatağı çok fenadır.
Bütün bunları bilen Donya Guiomar, kocasına, Don Huan'a verdirilen bu korkuların fazla olduğunu, bunların yumuşatılmasını, çünkü delikanlının bunların tesiriyle hayatını kaybedebileceğini söyledi.
Korrehidor bunu doğru buldu, Don Huan'ın günahlarını çıkaran zatı çağırarak ona, çingenenin her şeyden önce çingene kızı Preciosa ile evlendirilmesi lâzım geldiğini, sonra günahlarını çıkarmasını ve bütün kalbiyle kendisini Tanrıya emanet etmesini, çünkü çok defalar Tanrının, ümitlerin en kuru olduğu zamanlarda, gufran ve rahmetini yağdırması mutat olduğunu söyledi.
Filhakika, Andres yalnız Donya Guiomar'ın, Korrehidor'un, Preciosa'nın ve eve mensup diğer iki erkek hizmetçinin bulunduğu bir salona çıkarıldı. Preciosa, Don Huan'ı böyle büyük bir zincire vurulmuş yüzü solmuş, gözleri ağlamış bir halde gördüğü zaman elini kalbine götürdü, yanında duran annesinin koluna asıldı. Annesi ona sarılarak dedi ki:
— Kendine gel kızım, bütün bu gördüklerin sana zevk ve menfaat veren şeyler haline çevrilecektir.
Olup bitenden haberi olmayan Preciosa kendini nasıl teselli edeceğini bilmiyordu. İhtiyar çingene kadın şaşkına dönmüştü. Etraftakiler ise sabırsızlıkla vakanın sonunu bekliyorlardı. Korrehidor dedi ki:
— Rahip efendi, evlendireceğiniz kimseler, bu çingene erkekle bu çingene kızdır.
— Bu hususta gereken merasim önce yerine getirilmiş olmadan ben onları evlendiremem. Evlenme ilânları nerede yapılmıştır? Evlenmenin yapılması için mafevkim tarafından verilen ruhsatname nerededir?
Korrehidor:
— Bu dikkatsizlik ve ihmal bana aittir. Fakat Piskopos vekilinin bu ruhsatı vermesini sağlayacağım, dedi.
— Öyle ise ruhsatnameyi görünceye kadar bu senyorlar beni mazur görsünler, dedi, skandal çıkmaması için, başka söz söylemeden evden çıktı, herkesi hayrette bıraktı.
Bu aralık Korrehidor:
-— Peder çok iyi yaptı, dedi. Bunun, Andres'in cezasının geri bırakılması için Tanrının bir inayeti olması muhtemeldir. Çünkü önce Preciosa ile evlenmesi ve bunun için de evlenme ilânlarının yapılması lâzımdır. Bu suretle vakit kazanılacaktır. Zamanın ise birçok acı zorluklara tatlı akıbetler getirdiği vardır. Bununla beraber Andres'in, bu heyecanlar ve çarpıntılar olmaksızın da, kendisini Preciosa'nın kocası bulacak surette talihinin kendi kendine yürüdüğünü farz edelim. Böyle bir halde Andres, Andres Kabalyero olarak mı yoksa Don Huan de Karkamo olarak mı kendisini mesut sayardı? Bunu Andres'ten öğrenmek isterdim.
Kendi adının söylendiğini duyan Andres dedi ki:
— Mademki Preciosa sükûtun çevreleri içinde kalmak istemedi ve kim olduğumu meydana çıkardı, bu iyi talih beni dünyanın hükümdarı da bulsa
ben, Tanrının nimetinden başka nimet arzu etmeye cesaret etmeksizin, kendisine arzularımın gayesi gibi saygı göstereceğim.
— Senyor Don Huan de Karkamo, göstermiş olduğunuz bu alicenaplıktan dolayı zamanı gelince Preciosa'nın meşru karınız olmasını temin edeceğim. Şimdi ise onu, evimin, hayatımın ve ruhumun en zengin ziyneti olarak size veriyor ve emanet ediyorum. Onu söylediğiniz gibi sayın, çünkü onun şahsında size, biricik kızım Donya Konstanza de Meneses'i veriyorum. O, sevdada size eşit ise, soyunda da sizden aşağı kalmaz.
Kendisine gösterilen sevgiyi gören Andres şaşmış kalmıştı. Donya Guiomar birkaç sözle kızının kayboluşundan ve, çalınması hakkında ihtiyar çingene kadının verdiği katî alâmetlerle, bulunuşundan bahsetti. Don Huan bundan hayretler içinde kaldı, fakat son derecede sevindi. Kaynanasını ve kayınbabasını kucakladı, onlara ebeveynim ve efendilerimsiniz, dedi. Preciosa'nın ellerini öptü. Gözyaşları içinde Preciosa onun ellerini arıyordu.
Sır meydana çıkmıştı. Orada bulunmuş olan hizmetçiler dışarı çıkar çıkmaz da ortaya yayıldı. Bundan haberdar olan, ölünün amcası belediye reisi intikam yollarının elinden alındığını gördü. Çünkü Korrehidor'un damadına karşı adaletin şiddetini tatbike mahal kalmıyordu.
Don Huan, çingene kadının oraya getirmiş olduğu yolcu elbiselerini giyindi. Hapishane ve demir zincirler hürriyete ve altın zincirlere döndü. Mevkuf çingenelerin kederi neşeye çevrildi. Çünkü ertesi günü onları kefaletle salıverdiler. Ölünün amcasına, dâvadan vazgeçmesi ve Don Huan'ı affetmesi için iki bin "ducado" vaat edildi.
Arkadaşı Klemente'yi unutmayan Don Huan onu arattırdı; onu bulamadılar, ne olduğunu da bilemediler, ta dört gün sonra, Kartahena limanından hareket etmiş olan iki Ceneviz kadırgasından birine bindiğine dair kesin haberler alındı.
Korrehidor, Don Huan'a, babası Don Francisko de Karkamo'nun, bulunduğu şehrin Korrehidor'u tayin edildiği hakkında emin haberler aldığını, düğünün onun rızasıyla yapılması için kendisini beklemek iyi olacağını söyledi. Don Huan onun emrinden dışarı çıkmayacağını fakat her şeyden evvel Preciosa ile evlenmesi gerektiğini söyledi. Piskopos evlenmenin tek bir ilânla yapılmasına izin verdi.
Korrehidor çok sevildiğinden nikâh günü şehir ışıklar yakmak, boğa güreşleri ve atlı alaylar tertip etmek suretiyle şenlikler yaptı. İhtiyar çingene kadın evde kaldı. Çünkü torunu Preciosa'dan ayrılmak istemedi.
Çingene kızın macerası ve evlenmesi haberleri Korte'ye ulaştı. Don Francisko de Karkamo, çingenenin kendi oğlu ve görmüş olduğu çingene kızının Preciosa olduğunu öğrendi. Kızın güzelliği, Flandres'a gitmediğini bildiği için kaybolmuş gözüyle baktığı oğlunun saygısızlığını affettirdi. Bundan başka, Don Francisko de Azevedo gibi büyük ve zengin bir Kabalyero'nun kızıyla evlenmesinin oğlu için ne uygun olduğunu görüyordu.
Çocuklarını görmek için hareketini çabuklaştırdı. Yirmi gün sonra Murcia'da idi. Onun gelmesiyle eğlenceler yenilendi, düğün yapıldı, evlilerin hayatı anlatıldı ve şehrin şairleri — çünkü bazı iyi, hem de çok iyi, şairler var — bu garip macera ile beraber çingene kızın emsalsiz olan güzelliğini tasvir etmeyi üzerlerine aldılar. İşte bu suretle meşhur lisansiye Pozo kaleme sarıldı. Onun mısralarında yüzyıllar boyunca Preciosa'nın şöhreti de uzayıp gidecektir.
Sevdaya tutulmuş olan misafirhaneci kızın mahkemede çingene Andres'in hırsızlık yaptığının doğru olmadığını açığa vurduğunu, sevdasını ve kabahatini itiraf ettiğini söylemeyi unutuyordum. Ona hiçbir ceza verilmedi. Çünkü evlendirilenlerin kavuşması sevinci içinde intikam gömülmüş, merhamet ve şefkat yeniden doğmuştu.
1 Lâtin mitolojisinde adı geçen meşhur haydut Kakus. 2 Saray mânasında olan Korte'den murat başkent Madrid'tir. 3 Çadırlı konak. 4 Meryem'in annesi Santa Ana. 5 Meryem'in babası Juaquin. 6 Karısının uzun zaman çocuğu olmayışı Juaquin'in mabetten kovulmasını icabettirmişti. 7 Santa Ana. o Meryem'in doğuşu. 8 Kalıptan Meryem, para basımevinden de Ana anlaşılmalıdır. 9 Erkek torun, İsa. 10 Gökyüzünde, Tanrının yanında oturmaya nail olduğun için. 11,12,13 Hıristiyan inanışına göre kız Meryem, torun İsa, damat tanrı, 14 Argus: Yunan mitolojisinde yüz gözü bulunan bir prens olup uyanıklığın timsalidir.
15 Real namındaki İspanyol parasının eczasından (Bir kısmı).
16 Cervantes'in meşhur tefsircisi Rodriguez Marin bu romans hakkında, romansın bazı yerlerini aydınlatan, şu notu koymaktadır: "Sevgili dostum Don Narciso Alonso, Kortes (Üçüncü Felipe'nin Valladolid'deki Sarayı" adını taşıyan meraklı etüdünde (sahife 45) şöyle diyor: 'Paskalyanın üçüncü günü (31 Mayıs) Kraliçe, San Lorente'de duada bulunmak üzere muhteşem bir debdebe ile saraydan çıktı. Önde saray nazırları, ardında kıymetli elbiseler giyinmiş sayısı yetmiş beşi bulan asilzadeler, onların arkasından, yirmi "pahe" nin refakatinde Kraliçe ve büyük kızı bir arabada gidiyorlardı. Kral Felipe at üstünde arabanın yanından gidiyor ve hassa alayı komutanı Falces markisi onu takip ediyordu. Arkadan gelen açık bir teskere içinde, kucağında prens bulunan Altamira Kontesi, ve nihayet, başodacı hanımla birçok dama (bayan)lar geliyordu. Kalabalık arasından bu merasimi seyrettiğine hiç şüphe olmayan büyük Cervantes "La Gitanilla — Çingene Kızı" hikâyesine "Kıraliçe Margerita Valladolid'de lohusa duasına çıktığı ve San Lorento'ya gittiği zaman" adındaki romansı ilâve etmiştir."
17 İspanya Kralı III. Felipe. 18 Kraliçenin 4 yaşındaki kızı Prenses Ana Mauricia. 19 Yeni doğan veliaht IV. Felipe. 20 İsa'nın çarmıha gerildiğinin yıldönümü olan mukaddes cuma günü. 21 Matem gününde doğmuş olmasından dolayı "vakitsiz." 22 Cervantes burada, III. Felipe'nin başnazırı ve sonradan Lerma Dukası olan Denia Markis'ine imada bulunuyor. 23 Bereketli asma, kraliçe. 24 Gürgen ağacı, kral. 25 Avusturya hanedanının çifte kartallı arması. (O devirdeki İspanya'nın Avrupa ve Amerika'daki çifte imparatorluğu.) Manzumede adı geçen çifte kartal kralın iki çocuğudur. Prensleri kartala benzetmekle de onların kuvvet ve kudretine işaret ediliyor. Bunlar, fenalığın timsali olan yırtıcı kuşları kovacak, İspanya'da ve yeryüzünde iyiliği, fazileti yaşatacaktır.
26 Avusturya kral hanedanı. 27 Kraliçenin böyle kıymetli çocuklar yetiştirmesi sayesinde tahta göz dikenlerin, kötü niyet besleyenlerin ümitleri boşa çıkarılmış oluyor. 28 Roma'da ateşte yakılan aziz Llorente veya Lorenzo'ya izafe edilen kilise. 29 Yani Meryem'e. 30 Kraliçe bu sözleriyle çocuklarını Hazreti Meryem'e emanet ediyor. 31 O zaman dünyanın dört bucağına uzanmış olan İspanya İmparatorluğu'nu Cervantes bütün küreyi kaplar gibi göstermek istiyor. Kral da küreyi sırtında taşıyan bir atlas oluyor. 32 Yani kraliçe saraya dönüyor. 33 Senato, burada ağırbaşlı dinleyiciler kitlesi demektir. 34 Paje (pahe), bir prensin veya büyük bir kimsenin maiyetinde bulunan genç asilzade. 35 Oyunu kazananın, kazancın ufaklık parasını isteyen kimseye vermesi âdet idi.
36 Sert ve katı mânasında olan "duro" aynı zamanda bir İspanyol parasının ismidir. 37 Preciosa, kıymetli taş mânasına da gelir. 38 Manzanares: Madrid'den geçen çayın adı. 39 Cervantes burada çingene kızına Hirkanya yerine Okanya dedirtiyor.
40 Parça mânasında olan "pieza" sözü İspanyolca'da soytarı anlamını da ifade eder. 41 Burada V. Karlos'un, İspanyol paraları üzerinde yazılı, plus ultra şiarına ima ediliyor. 42 Doblon: Bir İspanyol altın parasının adı. 43 Gabacho: Pirene dağlarındaki bazı köyler halkına verilen addır. Bazen Fransızlara da bu lâkap verilmektedir.
44 Cenevizlilerin İspanya'da cimri olarak şöhret kazanması onların, bilhassa Cervantes zamanında, o memlekette bütün banka muamelelerini inhisarları altında bulundurmaktan ileri geliyordu.
45 Kalatrava nişanı. 46 Don Huaniko, Don Huan'ın küçültülmüş şeklidir. 47 İspanyolcada raya sözü hem çizgi, hem buruşuk manasınadır. 48 Senyorito, İspanyolcada bizdeki küçük beyin karşılığıdır. Senyorita da küçük hanım, demektir. 49 Küçük hanım. 50 Tormento de toca: Bir zanlıyı itiraf ettirmek için kendisine bir kumaş arasından su içirtmekten ibaret olan bir işkence. 51 Dilimizde tam karşılığı olmadığından ocak olarak çevrilen "Cofradia" sözünü tarikat ve meslek mânasınâ almalıdır. 52 Burada o zamanın en çok kullanılan işkence vasıtaları bahis mevzuudur. 53 Barraca'ya mukabil bark suretinde çevrilen sözden bizdeki "ev bark" mânası anlaşılmalıdır. 54 Yıldızcı: Müneccim. 55 İyi ailelerin çocuklarına açık olan rahiplik, denizcilik veya saray memuriyetleri muradedilmektedir. 56 Yunan mitologyasında cehennemlerin nehri olan Styx'in İspanyolcasıdır. İlâhlar bu nehir üzerine yemin ederlerdi, böyle bir yeminden hiçbir suretle geri dönülemezdi. 57 Korte, saray mânasına ise de burada aynı zamanda Madrid de murat ediliyor. 58 Meşhur dinî bir ziyaretgâh. 59 İşkence yapmaya. 60 San Jeromino: Meşhur bir manastırın ismi. 61 O zaman belediye reisleri kaza icrasına da mezundular. 62 Galera: Kadırga gemisi demektir. Kürek cezasına mahkûm olanlara galera'larda hizmet gördürülürdü. 63 Hıristiyanlarda Miraç Bayramı.
23 Mayıs 2021, bensenobizsizonlar

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Zamanın durduğu tek yerdi, bana bakan o deniz mavisi gözleri.
26 Aralık 2020, bensenobizsizonlar
Her sabah uyandığımda özlemeye doyamadığım mutluluğumsun.
26 Aralık 2020, bensenobizsizonlar
HAN DUVARLARI
-Osmanzade Hamdi Bey'e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
25 Aralık 2020, bensenobizsizonlar
Zhong Lin’in Gözünden Günlük Yaşamın İncelikleri
Malezyalı-Çinli fotoğrafçı Zhong Lin, bir yıl boyunca her gün bir fotoğraf çekmeyi hedefleyerek, kişisel çabasi olan "Project 365" ten sinematik resimlerinden bir seçki paylaştı.
25 Aralık 2020, bensenobizsizonlar
Kurt ile Eşek tartışıyorlarmış.
Kurt: “Çimen yeşildir!”, Eşek: “Çimen sarıdır! diyerek iddaya tutuşmuşlar.
Sonra konuyu ormanların kralı Aslan a anlatmışlar. Aslan, Kurt’a bir ay hapis cezası, Eşek’e de özgürlük kararı vermiş. Kurt şaşkınlıkla Aslan a yaklaşmış ve sormuş;
Kurt: Gerçekten sen çimeni sarı mı görüyorsun?
Aslan: Hayır, çimen yeşildir.
Kurt: O halde bana neden 1 ay hapis cezası veriyorsun?
Aslan: Eşek ile tartıştığın için!
24 Aralık 2020, bensenobizsizonlar

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
“Daha Fazlasını Görsek Bile Daha Az Görüyoruz”: Erik Östensson Toplumsal Tüketim üzerine ...
Erik Östensson, İsveç'in kuzeyinde, Umeå şehrinin dışındaki kırsal alanda büyüdü. Gençlik yıllarının çoğunu doğada dışarıda geçirmiş ve fotoğraf sanatına bu dönemde başlamıştır. Fotoğraflarında insanı doğanın vazgeçilmez bir parçası olarak kabul ettirirken, çalışmalarında bizlere hissetmemiz gerekenden ötesini sunarak bulmak istediğimizden fazlasını aratıyor.
24 Aralık 2020, bensenobizsizonlar
Gohar Dashti Orta Doğu'da Savaş, Göç ve Yerinden Edilmenin Etkilerini Yeniden Düşünüyor
İranlı fotoğrafçı Gohar Dashti, Basra Körfezi'ndeki bir İran adası olan Qeshm'de çekilen kavramsal görüntülerle çatışma ve yerinden edilmenin birey üzerindeki psikolojik etkisini inceliyor.
Gohar Dashti / Stateless / 2014-15 / 120 cm X 80 cm / Edition of 10 + 2 AP
23 Aralık 2020, bensenobizsizonlar