todays bird

shark vs the universe
Lint Roller? I Barely Know Her
Show & Tell
Claire Keane

❣ Chile in a Photography ❣
dirt enthusiast
sheepfilms
Misplaced Lens Cap
Today's Document
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

Origami Around

blake kathryn
AnasAbdin
Sade Olutola
noise dept.
Mike Driver

Kaledo Art

Love Begins
seen from India

seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from India

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from T1

seen from Armenia

seen from United States
seen from United States
seen from Ukraine
seen from United States
seen from Germany

seen from United States
seen from Singapore
seen from Guernsey
@befealue

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
uzun bir sürenin üstüne kapıya anahtarı soktum, üstten 2 alttan 3 kere kilidi çevirdim ve eve girdim. ilk önce kokusu geldi. uzun süredir kapalı kalmış bir evin kokusu. tozlu bir koku. anne temizliğiyle tertemiz bırakılmış bir ev kokusu. gözlerimi dolduran, yaşanmamış bir yasa boğan, yaşanacağına asla hazır olunmayan bir yasın endişesinden kalbime saplanan bir acı, boğazım düğüm. iyi değilim. ağlamak istiyorum. şükür, ağlıyorum. şu an ağlayabiliyor olmak bilmiyorum, biraz iyi hissettiriyor. korkuyorum. bu evin boşluğu çok sarsıcı. bu evden taşımak istiyorum onları. hiçbirimiz esen evlerde oturmuyoruz, şimdi fark ettim. bizim esen evlere ihtiyacımız var, camı açtığımızda bize nefes aldıran, gökyüzüne baktıran evlere. essin diye tel yaptırmak istiyorum (bak şimdii...). rahat cam çerçeve açsınlar. keşke daha rahat cam çerçeve indirebilseydik seninle bu hayatta anne. bilmem kaç yıllık klimalarının bakımını yaptırmak istiyorum. biraz essin. çok sıcak. bu eve gelmeden içimi kasvet basıyordu. belki de sebebi bu ya da bu yasın endişesi dolduracaktı beni, onu seziyordum. bilmemiyorum, esmiyor. şöyle gönlümüzün beyaz çarşaflarını güzel güzel asıp rüzgarda kurutamıyoruz. içimiz dar, basık, esmiyor. esmedikçe olduğumuz yerde kalıyoruz. kısır döngünün temel taşları. ağlıyorum, bir şey olacak diye çok korkuyorum. size. ama ÇOK korkuyorum. belki ilk defa BU KADAR ÇOK. bu evin sizsiz boşluğu ve sizin oradaki olaylara dolmuşluğunuz bana iyi gelmiyor. evinize dönün. yaşlanmış olmanız beni korkutuyor. itiraf ediyorum. oradaki o yorgunlukla baş etmeye/sabretmeye çalışyor olmanıza ve benim buna dahliminin olmamasına/olamamasına çok öfkeleniyorum. meselenin çirkinleşmesine çok öfkeleniyorum. oturduğum yerden. esmiyor. kaç derdimiz var ayrı ayrı, çok yorucu. kendi adıma yanlış dertlere fazla zaman ayırıyorum belki de. duvarlarına artık belki çivi çakabiliyoruz ama bizim evlerimiz esmiyor. biz birbirimizle ortaklaşabiliyor muyuz? neleri konuşuyoruz? içimizden geçenlerin en kadar tanığıyız, gözlemcisiyiz ve/ya sözcüsüyüz? sorunları çözmek için zihinde yeni pencereler açmak gerekiyor. başka türlü bakmaya dair bir niyet gerekiyor, niyet için çaba gerekiyor, çaba için gereken enerji içinse biraz esmesi gerekiyor. oturduğumuz yerde kaldık, saplandık. buradan da HADİ KALK'a çıkamıyorum, şu an yapabildiğim bu durumu bir de bu şekilde yeniden saptamış olmak. aferin bana. sıcaktan bunaldığım halime, evin sessizliğine, sessizliğin yarattığı korkuya, annemin kronik çaresizliğine, babamın çocuk ama erkek umuduna ve kardeşimin işte ne bileyim.. ya kardeşimin kaldığı aylar için yazılan elektrik faturası. bunu unutmayacağım. esmiyor. püfür püfür esen evler istiyorum. 10.6.24
Benim babanem öldü diye surtına haykırmak istiyorum. ancak beki o zaman sonunda ağlayabilirim. bu konunun seninle bu kadar alakalı olmasını ben de istemezdim ama öyle, bu da öyle bi zamna denk geldi. ben ne zaman babanemde bahsetsem kahkahalara boğuluyorum, biraz garip di mi? sanırım sende ağlayabilirim, belki de ağlayamam, belki de bu kadardır, yaşadığım kadardır. ama suratına haykırmak istiyorum, benim babanem öldü. sen hiç yoktun. sen kendine o kadar dömüktün ki ve kendince o kadr haklı bir dönemindeydin ki depresyonunun, o 4 balkonlu evin her gözü artık sen. hak hukukuk adalet ve babanem. ve aşk. ve umutlar. benim bize güvendiğim çok içten bir taraf vardı. içerisi dışarıya doğru kustu. gökçeadaya sen gitmişsin, sen dönerken ben gitmişim. yüzdük mü aynı koyda? hiç buralarda da değilim. eğlencemize güvenim sonsuzdu. ben sana bir yerlerde gvenmemişim ama. bak babaneme, öldü. sen hiç yanımda değildin. ben arka balkonda sigaramı içerken sana mı bize mi babaneme üzülseydim? iç şimdi balkonlu odandan sigaranı. bırakmadıysan şayet, bırakmamışsındır iddiaya varım. öfkem içimde kuduruyor. babanmse öldü. senin evinin yani bizim eski evin yanındaki hastanede. ben her gn gittm geldim. açık ışıklarını gördüm, evet, ben seni affedemem. amaaan sıktı diyen sen ve belki arkadaşlarına rağmen, ben seni affedemem. denedim ama babanem öldü. insanın babanesi ölünce bir anda sevdiği kişinin bütün yükü omuzlarına düşer mü? düştü, bu da böyle bir hikayeymiş. babanemi seve miydim? babanem nasıl bir insandı? geç bunları, babaneydi işte. çocukken ond harçlık biriktirirdim. biriktirediklerimle de gider hediye alırdım annemlere. bendeki sıkıntı d buydu belki, kendime almazdım. keşke kendime hediye almayı o zamandan öğrenseymşim. sende sınırlarımı çizmeyi denedim. neyse bu başk hikaye, sağlıklı ilişkilenmek. benim babanem öldü ve keşke suratına bğırabilsem bunu. o kadar hissiz ki bir tarfım, o kadr sanagömülü ki. babanemden öncebaşka cenzaeler. bazen de öyledir.sanadenkgelmesituhaf. çık içimden, bu kadar içimde dolanmayı hak etmiorsun. ama yin de her eye rağme keşke bir şeyleri eraber hak ediyor olsaydık.babanem ölürken bende de sana dair bir sürü şey öldü.benikicenze kaldırdım. neye üzüldüm neyi yaşadım hala bilmiyioum belki 32 yaş böyle bir şeydir, bu klavye beni çok zorladı. gökçeada anılarımız farklı, anlatırız. bol bol.
bugün parkta güneşe hafif sırtım dönük otururken ve çocuk seslerini kesmek içn son ses kulaklıkta bir şeyler dinlerken ve ayaklarımı uzattığım diğer bankı almaya gelen ve gözlerini meraklı bir şekilde üzerimde gezdiren kadını dikkate almamaya çalışırken bir de kendini durmadan ön plana çıkarmaya çalışan kalbimle uğraştım durdum. epey bir durdum. aynı pozisyonda. parmağım kitapta kaldığım sayfada, kaldığım yeri korudu. anahtarlığım düştü bir kez. yerden aldım. bir kedi oturduğum bankın altından geçti, kargayı yakalamaktı amacı. yakalayamadı ama biraz kuş tüyü oldu ortalık. kıpırdamadım. çoğunluğun aklından geçen soru benim de aklımdan geçti. kediye kışt yapmalı mıyım? yapmadım.
ayın etkisiz elemanı ben seçildim.
üç kuruşla hesaplar yapıyorum. üç kuruşla hesap yapmaktan nefret ediyorum. sorularımın üstüne düşemiyorum. parktan çıktım. üst yola çıktım. çok fazla motor geçiyor. sorun yok, geçip gidiyorlar. ağaçların arasına girmek istiyorum. burada çok elektrik teli var ve onlara konan bolca kuş. onlara kendimi çok yakın hissediyorum. geliyorlar konuyorlar ve gidiyorlar. bir yandan da birhan keskin’in şiirini okuyorum içimden, Kargo’yu. ben sığamıyorum şu anda. nerede ve kimle olsam iyi hissederim’in cevabı yok, sorum da bu değil. süzülüyorum ama boşlukta da değil. köşeleri var buranın ve olmak istemediğim bir yer ve zaman dilimi burası. alın beni buradan alın beni buradan alın beni buradan. ya daaa... çıkar beni kendim çıkar beni kendim çıkar beni kendim. genelde böyle oldu, bundan sonra olursa da böyle olur sanıyorum.
ya ne oldu? bir hava değişti açtı bir anda. kısa bir bahar geldi. hop kapadı sonra. ne oldu? bırak acımızı birileri duysun’a mı bu satırlar, vallahi değil artık ya. başka yere yazamaz oldum, ondan. alışkanlık hep.
her yeri kapatasım, kendimden kaçasım, buraları terk edesim var. bomboş bir şekilde -varsa bir manzaranız alırım, boşluğa bakasım var, orada da bitebilir, gelebilir son. yine takıldığım şiirlere dönüş, “hiçbir şey açmıyor bizi, gitmek bile”. post girmek, like almak, rapor yazmak, teşekkür etmek, bir şey değil demek, toplantılar, iş tartışmaları, maaşlar, resmi belgeler, imzalar, düzgün dil kullanımı, kurumsal ilişkiler, mesailer, mesai bitimleri, iş yorgunluğu, burnoutları... her kelime biraz daha uzaklaştırıyor beni bugünümden. uzun vadede, her şey çok anlamsız. çocukluktan beri yaptığım bir şey var. gözlerimi kapıyorum ve bittiğini hayal ediyorum. o anın geleceğini o kadar iyi biliyorum ki çocukluğumdan beri. çok fazla orada kalıp düşününce, heyecanlanıyorum da biraz. hadi tarifleyelim de böyle duygumuzu. rüzgar esiyor, o kadar bir noktada bitecek ki. bunu te o zamanlarımdan beri bildiğimi şimdi yazarken daha da fark ettim. yani biliyorum değil de biliyormuşum diye sonradan gelen edit ekleyelim üstteki cümleye.
başka formların ihtimaline çok kısa bir giriş çıkış yaptık, yine yörüngeden saptık. yani evet işte, yine kendimize geldik ama kendimden/kendimle kalınca ben, her şey uzuyor, her şey bozuluyor. sorumluluklarım “kendime” hallerden de çıktı. ben otuzum ve kendimi hiçbir şey gibi hissediyorum. bir ağırlığım yok. bir hacmim yok. yazarsam gereksiz tedirginlik cümlelerini yazmıyorum ama öyle biraz.
çok hissedebiliyorum ve hiç bazen. hayat da iyi ya da kötü değil. öylesine bir şey işte. keşke sarhoş olsaydım şu an. 23.25
eve girdim sonra. ben geldim dedim. iki yatağın arasından yazıyorum bunu, köprüyüm şu an bir adet.
“We cry the tears that make carnations grow” I cry the tears that make bahar çiçekleri grow
// ...and that’s it.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
saat 6′ya geliyor. biraz daha uyuyabilirim, daha oda karanlık. ya da kalkabilirim? kalkıp üstümü giyinebilirim? taksiye atlayıp kanlıca’ya gidebilirim? camı açarım, içeri sabahın rüzgarı girer, yüzüme çarpar, uyanırım? kalın giyinir, öyle çıkarım. üşenmez miyim? yok, üşenmem. ne var üstümde? bu kalsın üstümde, içime kalın bir şey giyeyim. eski spor ayakkabılarını alayım bu sefer. kulaklığımın sarjı? var. yetecek kadar var. kimse yoktur şimdi hem. kaç kaç kaç insan? kaç kaç kaç insanlardan. havaya soğuk inmiş biraz ama güzel. 6′yı geçiyor. çıktım. otobüse mi binsem? akbil bassam? çift makse? tamam, maske alayım. çık merdivenleri. aldım fazla maske. kitle kapıyı iki alt bir üst. in merdivenleri yine. yürü. yürümek çok iyi geldi. yürümeye devam. neredeyim? kanlıca’yı unuttum. otobüsü de. sahile geldim, çok az insan. çok kuş. bir sürü köpek. birbirleriyle oynayan köpekler. bir sürü kedi. birbirlerine bakan kediler. bir uçak kalkmış, uçmuş. izi kalmış. izi dağılıyor. bir süre sonra da izi tamamen yok olacak. kuşlar dallarda. kuşlar uçuyor. daldakiler de uçarak konmuştu ve uçacaklar birazdan yine. yürü yürü yürü. soğuk ama iyi hissettiriyor. bunu her sabah yapsam aslında? hadi, tamam bunu düşünmüyorum, anda kal anda kal anda kal. deniz çok güzel gözüküyor. bir adam rakı koymuş, müziğini açmış, denize bakıyor. eşlik edesim geliyor. ben de oturabilir miyim demek geliyor içimden. geçiyorum. “burası türkiye” içime işlemiş bir kere. kahve istiyorum, her yer kapalı. buldum! açılmış. kahve alıyorum. latte. laktozsuz. biraz daha yürüyorum. bank buluyorum. bankta oturuyorum, defterimi çıkarıyorum, kahvemden bir yudum alıyorum. bu sabah da geçen günlerde olduğu gibi yeni şarkılar dinliyorum ve hemen seviyorum. sabahıma t. katılıyor, video. eve taksiyle dönerim diye düşünüyordum ama onunla yola düşüyorum. manzarayı, yoluma çıkan kedi ve köpekleri gösteriyorum. saçlarını savuran ve köpeğini gezdiren bir kadın görüyorum, hoşuma gidiyor. onu göstermek istiyorum, ayıp olur gibi geliyor, göstermeden geçiyorum. o yanımdan geçiyor. t. konuşuyor, yeni uyanıyor. hayal kuruyoruz. bu ara çok hayal kuruyoruz. zemindeyiz de bir yandan. sahilde sığabildiğim salınck genelde bu saatlerde boş oluyor. ona oturuyorum. sallanıyorum. renkli kareler var oyun parkında. sonra düşünüyorum, uçaklardan bazı ülkelerin toprakları böyle gözüküyor. sonra düşünüyorum, burası bir masal ülkesiymiş. kocaman salıncaklarda sallana sallana çizilirmiş ülke haritaları kuşbakışı. git gel bir çizgi git gel iki çizgi git gel üç çizgi. emek emek çizgi çizgi. rüzgar yermiş masal ülkelerinin kartografları bol bol. ayık ve dinç kalırlamış ama böylece. hasta olmazlarmış. masal bu ya. sonra kalkıyorum, sarjım %6. insanlar koşuya çıkmaya, tenis oynamaya başlamış. kalabalık geliyor parktan sahile doğru, belli. güzel bir şarkı buluyorum, bu çalsın eve gidene kadar ya da işte gittiği yere kadar. giderken bir şey alsam mı? istemiyorum, zaten her yer kapalı hala. pastaneden bir şey istemiyorum. evde çilek var, çilek yiyeceğim. acıkmayacağım. şarjım bitti ama evde olmama 2 dakika kala bitti. o yolda da sessizlik güzel, kapanış müziği. saat daha 8.30 değil. günden çaldım ben, yaşasın. günden çaldım. bir üst iki alt. çevir anahtarı. gir içeri. bugün sipariş verdiğim kitaplar ve balkona aldığım küçük ahşap masa gelir mi? gelirse balkonda çalışırım. toplantıya kadar belki bir iki sayfa okurum. ya da bugünün tarihini atarım ve ismimi yazarım kitaplara. balkonda yaparım bunu. saat 10.01. kaçtım.
mini bottle
2019′dan 2021′e asal sayılardan 3′e bölünenlere içilip bitirilmiş olanlardan yarısı bitmişlere sokak köşelerinden kütüphane raflarına uzun yürüyüşler ve farklı rotalardan -ve yabancı yüzlerden ve onun heyecanından saat kısıtlamalarına ve rotası belli yürüyüşlere -ve hep aynı yüzlere yıkılsın bu düzen, sokaklarda buluşalım gel
masallar diyarından çıkıp yola düşenler. bunların ortaklığından çıkan kalp nefes alırken -evet, kalp nefes alırken- nemlenen gözler. sözlerin, başlangıçların ve sonların sana bırakıldığı anlar. limite yaklaştıkça coşanlar ve gerçekliğinden zerre kaybetmeyenler. bunlardan geriye dönüşü düşünmek için erken diyen düşünceler ve fakat kalbe söz geçirememeler.
insanın ruhu yumuşuyor.
bu ara bitmek tukenmek bilmeyen melodiler var arkada çalan ve ben fotoğraftaki gunlere donup o gunleri gulumseyerek anmanin guzelligine bugun daha farkli variyorum (cunku yolculuk). yasasin o gunlerden bugunlere gelenler ve sokaklarin devir teslim torenleri ve gelirken gidenlerin sonrasinda yollarinin kesismesi ve hisarustunun anilara nemli eslikciligi. hisarüstü aylardır ablukada gibi ama o ablukayı aşan -hatta hisarüstünü dahi aşan- bir şekilde çiçekler açıyor, baharın kokusu her yere yayılıyor ve gri dağılıyor. renkler kendilerini kaybetmeden birbirlerine ahenkle karışıyor. 2021′in 4.ayı ama bizim kaçıncı yılımız bu?
bir yıldan bir ötekine geçiyorduk, soğuktu ve kar da yağıyordu galiba. saraba siginip yokuslar cikildi, sigara dumanina bogulundu ve buz gibi havada kaymadan (sanirim) yokuslar inildi yine ve sonra home sweet home cunku o ev, yuvaydi aslinda. o yuva nasıl da bizi büyüttü, hallerimize tanıklık etti, balkonuna buyur etti, sigarlar sardırdı, çarşaflar yıkattı ve menemen kokuları yaydı odalarına. anahtarları çoğaltıldı mesela. dersten derse giderken anahtarlar verildi, “evde kimse yoktur bu saatte”. tuğbanın perdeleri, şiir gibi hayalleri ve sızan gün ışığı; sezenin duvarlara yapıştırdığı “o” an’ılar, sardığı sigaralar ve ona çok yakışan dumanı... derslerden çıkıldığı an siyah ya da mavi poşet biraları. eşlik. her üç satırda bir eşlik demek istiyorum. her şey o zamanların parasızlığında, o zamanın heyecanında, korkularında ve risklerinde ve acılarında bir şeylere dönüşüyordu. bizler, şeyler’le beraber bir harmoni yakalamış, düzensizliğin düzeninde savruluyor ve belki de yapacak bir şey de olmadığından, o anda o ana bırakıyorduk kendimizi. bugünün gözünden ve bugünün duygularından taşan bir geçmişe bakış bu belki de ama bence gerçekçi damarın dışında o güneş ışığının açığa çıkardığı toza da vurulan romantiklerdik de. onu da sahiplenen. ona da sığınan ve onun gücüne de inanan bir şekilde.
büyülenmeyi bırakmadığımız günlere...
eskiden fanzinimiz vardı. bir hevesimiz vardı. geri dönüşüm kağıtlarında metinlere dönüştürdük ardı sıra gelen kelimelerimizi. şimdiye bakıyorum, bir heves yoksunluğu, erişilemeyen tatlı bir telaş arzusu ve kocaman bir delik, yerini saptayamadığım bir yerde. ve büyüklüğünü. ve yarattığı enkazını. bitmez tükenmez ve doymak bilmez bir açlığım varmış benim. yanlış yerlerde/kişilerde giderilmeye çalışılan. sessizlik anlarının uzun uzadıya analizine gerek kalmadan, bazı şeylerin olmayacağı gerçeğinden de hafiften şöyle beslenerek, kendi köşemize çekilmek gereken zamanlar. ama zaten o köşe hep kış köşesi değil miydi zaten? zaten hep o köşe değil miydi yerimiz? bize ayrılan. - şimdiye kadar. ve belli ki bir süre daha. hep böyle gider belki? umuda bel bağlamadan olmaz ya hani. bağlayamadıklarım, bağlanamadıklarım, bağlanmayı unuttuklarım, bağlandığı yerden çözülenlerim, hiç bağlanmamış olanlarım ve bir yanda da kördüğümlerim. yaş aldıkça, bazı şeyler daha zor oluyor. öncesinde özgür çıkan kelimeler, sansüre yani kendine uğruyor. bir bakmışsın, orada kalmışsın. uzun süredir ordasın. çok zamandır ordasın. neden hala ordasın? neden karşılamalarının huyu suyu hali tavrı inişi çıkışı böyle tek düze bir şeye dönüştü? yazdıklarım da bende anlamını yitirmeye başladı, cümleler birbirini takip etmiyor, ne istediğini bilmiyor, savruluyor. belli bir hissi takip etmiyor. bir şeyde değil. bir yerde değil. nasıl hatırlardınız/bilirdiniz derlerse bana ve cevap vermek zorunda kalırsam? hatırlayamazsam? hatırlamıyorum ki zaten. çok şey uçtu. gitti. gelmez bir daha. hiçbir şey tam değil. yarım bile değil. şimdi her şey annemlerde ve ben hiçbir yerdeyim. kendi kendineliğimin, gülerek anlattığım ve yarattığım güvencesiz kollarında, kim bilir ne haldeyim. tutunamıyorum, günlerimi geçiriyorum, böyle anlarda her cümleyi çok hissediyorum. yeni başka yerde uyuyamıyorum. alışmak da istemiyorum. bazen istiyorum. ben buraya alışsam keşke diyorum. tutkum yok. bitmiş. kalmamış. nerde kalmış? neyin eksikliği bu kocaman? kendime gelemiyorum, oturup düşünemiyorum. gün geçiriyorum, geçiştiriyorum. çoğu muhabbetten kaçıyorum. ben bilmiyorum demeye alıştım. bilsem de bilmiyorum artık. sorulardan da, bana inananlardan da, kendimden de kaçıyorum. paragraf yapmayı bile unuttum çünkü ne yeni bir konuya geçtim ne de bir konuya değindim. bağlayamıyorum. yükü var insanların üzerimde. en çok kendi ağırlığımda eziliyorum. kilo alıyorum ama çok şey eksiliyor, öyle hissediyorum. dışardan genleşip içerden daralıyorum. bunları çok konuşmuyorum. zaten konuşunca hep aynı şeyleri diyorum. birikmiyor bir şeyler. değmiyor, geçmiyor. eskiden özenirdim, şimdi denk gelince. boşlukta süzülüyorum ve açıkçası, pek kimseyi görmek istemiyorum. insan kendini geçiştirir mi? ben öyle yapıyorum.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
dehşetli yok sabahları
biraz biraz heyecanlar, biraz biraz deniz manzaraları. bu gördüğümüz boğaz mı nehir mi çay mı çay hiç değil. nereye bağlanıyor bu su? bu devirde kimse kimseye bağlanıyor mu?
bugünler hangi günler? nasıl günler?
hangi dilimindeyiz doğduk-öldük yaşantımızın? dilim dilim kesik kesik nefes nefese ömrümüz -ün.
vazgeçmem için bir şey söyle, içim hiç bu kadar boş olmamıştı. içim hiç bu kadar tersini hissetmemişti kısa süreli, güvencesiz ruh halleri.
çağımızın bir ürünü mü olduk şimdi? tüket beni. tükettin beni. tükettim, bittim.
bir yok nasıl hissedilir? yok(luğu)unuzu nasıl alırsınız? cebinize mi koyarsınız elinizde mi taşırsınız yoksa poşet vereyim mi?
kelimeler bir yerlere saklanıyor. yerini bilmediğimiz arkadaşlarımızı aramak heyecanlıydı eskiden o oyunu niye unuttuk? biz ne zaman değiştik?
söylesene.
söyleme.
alakasız laflar böyle böyle alt alta dize dize diz dize.
bazen kelimelerin, sahne öncesi hani, yani ses olmadan daha çıkmadan daha çatallı çatallı gözde bir damla yaşlı üç noktalı bitmeyen cümlelerin bir parçası olmadan daha
bir telaşı vardır hepsinin ayrı ayrı sırası gelse ayrı gelmese ayrı
söz uçuyorsa ve gelip sana konuyorsa yani bir umutsa aktarılan ... aracılığıyla yani eğer, sözün, yok olmaya değil var olmaya... ya olmaya ise uçuşu? demek istiyorum.
hani o çabuk iyileşen yaraların ama yani işte, bir yandan da düşüp kalkmaların... aslında.
ne bileyim. es vermek için mi yeni kıta arayışları? yeni kıta başlangıçları... mısralar tali yollar. hangisi daha çok geçiştiriyor?
en çok nerede ölürler? (kimler?) yolda mı? içimde mi? içim neresi? dışım neresi?
ben nereden bağlayacağım seni? ben nereden soktum seni bu şiire?
çabuk iyileşen yaraların hemen kuruyup düşen yaraların bozulmayan cildin...
ben seninle yatıp kalktım sen düşüp kalktın ama yaranı hemen sardın (çok düşünürsün kendini) sen hep yoluna baktın ben hep içine baktım.
kelimelerin telaşı son buldu. çıkan sözler uça uça umudu sende değil;
bir ağacın dalında yani işte, hayatın içinde bu sefer senden uzakta başka yerde ...
ne bileyim. kötü bir ses kaydı bu şiir
en iyi hissettiren seyahatimdi sanırım. strasbourg’u sayabiliyor muyuz? yaşasın son dakikacılık, denkleşmeler ve bu ikisinin birleşmesinden doğanlar. bu üç günün cümleleri daha sonra kurulacak belli ki.
bir lomtalanítás günü
sağında ve solunda, artık kullanılmayan ve/veya kullanılmak istenmeyen eşyaların olduğu sokaklarda, çoğu zaman sessiz, uzun bir gece yürüyüşü. hiçbir şey anlam(ın)dan kurtulamaz demişti ya şair, bu yürüyüş de, inadına öyle.
birikenler ve biriktirilenlerin sonu. atılmaya hazır olanların, kurtulunmak istenenlerin, vazgeçilenlerin, kırılıp çöpe dönüşenlerin, yanlışlıkla araya karışanların, vakitsiz çürüyenlerin, anlamı unutulanların, anlamı ağır gelenlerin, oyun zamanı geçen oyuncakların, geri dönüşümü olmayanların, zamanı gelenlerin, miadı dolanların, son kullanma tarihi çoktan geçenlerin arasından yüründü.
çoktan hükmü verilmişlerin, sembolik bir izdüşümü. hatırlatıcısı. bazılarının kutularda düzgünce dışarıya konulması, bazılarının fırlatılıp atılması suretiyle. gece lambalarının izin verdiği ölçüde, kısıtlı bir erişim anılara. çok zorlamadan, uzaktan. ama tam kalbinin ortasından bir yandan da. bu gece, başka bir mahallenin evi daha boşaltıldı; ama boşaltılanlar, bu mahallede çöpe bırakıldı/ortaya saçıldı. çünkü hikayenin tamamlanma yeri burasıydı/burasıymış.
yol boyunca sağdan ve soldan fısıltılar yükseldi. belki de o kadar sessiz değildi yürüyüş. sakin sakin anlattı. bu sefer son kez.
and love isn't something that weak people do.
Fleabag

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
sahiplenemediğim bir heyecanım var. hani böyle nereye koyacağımızı bilemediklerimizden. sürekli sorguladıklarımızdan. kenara köşeye itmeye çalıştıklarımızdan. bir şekilde merkeze yerleşen, işgalci heyecanlardan. herkes kendi derdinin peşinde, biliyor musun? kendime iyi gelmeye çalışabilir miyim? hangi heyecanlarımızı bastırmalıyız? genelde tersine ikna çabamız var ya bizim hani. heyecanını bastırma, yaşa! bu, işte o iş öyle olmaz’lardan. eskiyi unutmamak için eskiye dalıyorum. sebepler sonuçlar, varılan noktalar, alınan kararlar, gidilen yollar, kaçılan delikler... oralarda dolaşıyorum. sonra dile getirdiklerimin tedirginliğinde boğuluyorum. çok konuştum mu? az mı konuştum? her şeyi söyledim mi? hiçbir zaman her şey tam söylenemez ki? haksızlığım da haklılığım da yerin dibine mi batsın? konuşma diye kaç kere söyledim? kim dinledi? her şey hatırlanır mı? insan kendi yorumuyla hatırlar her şeyi. kendi hatırlama kapasitesi çerçevesinde, kendi yorumlarıyla birlikte. çok yoruluyorum bütün bu soruların ve heyecanımın içinde. son zamanlar bunlar, bu defter bir süre sonra mekan ve zamanaşımına uğrayıp kapanacak. karşılaşmaların ve denkliklerin de bir sonu var, değil mi? öyle. her zaman söylenecek bir şey vardır’a sığınarak, konuşmak mı gerekir? susmayı öğrenmek, olgunlaşmakla bir, bir eylemsizlik hali mi? büyümeyi reddeder halimize neler oluyor? dedemin bana halley aldığı günleri özlüyorum. bu kadar düşünce girdabının içinde olmak bana zarar veriyor. sevgi bu kadar zarar veren bir şey olmamalı. bunun hesabı kitabı yapılıp, rafa kaldırılmalı. bak, indirgemeye çalışıyorum ve ne kadar da yolumdan sapıyorum. ilk cımbızımı bana diğer dedem almıştı. bütün kuzenler evdeydik. dedem ananem herkes hayattaydı. biz almanyadan türkiyeye dönecektik. elinde kocaman siyah battal boy çöp poşetiyle gelip, hepimize hediyeler çıkarmıştı. o günleri özlüyorum. ruh dünyamızın daha basit ayrımları içerdiği, bu kadar dallanıp budaklanan hallerin olmadığı günleri. eskiden ‘sevinmiştim’, ‘üzülmüştüm’, ‘mutluydum’ dediğim her şey, ama’yla devam edip paragraflarca süren uzun cümlelere dönüşüyor. dönüşmese keşke. kütüphanede karşımdaki manzarada bir tane sarı ot var. gövdesi ikiye ayrılıyor, sanki uzun kolları varmış gibi duran bir vücut. rüzgarla birlikte kollarını yukarı açmış, yakarıyor gibi: ‘beni al buradan’. alın beni buradan. mutlu olmam an meselesi gibi yaşıyorum. buna inanmak istemiyorum. buna inanmak bana hiç iyi hissettirmiyor.
hayat sana (/bana, obvs) ucuz fırsatları ancak ve ancak aylar öncesinden sunabiliyor ama bu dile getirilenler, tam da ‘sunabilirim ama sunmayacağım’ örneği. düşününce bu örneklerle dolu hayat (ay biraz şükret kızımız ya, olmuyor böyle). right here right now, para harcamakla derdi olmayanların lüksü belli ki ya da delirmeye az kala hallerinin bir neticesi. kalın kazak, uzun atkı, termal çorap zamanları aynı zamanda boğazda bir ağrı demek. boğazda ağrı demek, başladıysa bitecek demek. yani yakında geçicek demek. yakında geçmesi, içilemediğinden kurumaya başlayan tütüne geri dönebilmek demek. arka planda sürekli tekrarlanan sahneler. bir Berlin biletinin nasıl yandığına dair küçük bir hikaye. loop’ta kalınız. ben bir şeyleri isterken, yanlış istiyorum sanırım. işin ilginç tarafı, üzülmüyorum bile (şaşırmıyorum bile mi demeliyim ya da?). sanırım en başında ‘sen bunu yapıyorsun ama, kesin patlar bu’ şeklinde başlamamak da lazım. o zamandan hissedilmesi muhtemel üzüntüyü yaşamamak için küçük bir yatırım o düşünce hali sanırım. ruhumuza işleyenlerde bu hafta! birinin bozuk parası, birinin aylığı şekerim ya. yetişkin insan boyunun (wtf is this?) yarısı kadar olduğum zamanlarda, cepten çıkarılan tomarla paranın, eşe dosta bayram harçlığı şeklinde dağıtılması performansını izlemiştim. naiflikten uzak, bayağı bir performans. ama işte ne derler bilirsiniz, zenginin parası fakirin çenesini yorar. nenem öleli kaç sene oldu acaba? cenaze gününden önce yazdığım yazısı, yazarkenki öfkemi, çektirdiğim fotokopileri, dağıtamadığım ‘manifesto’mu, her şeyi hatırlıyorum ama senesini hatırlamıyorum. hiçbir şey değişmemiş düşününce. şey acıklı bir durum, uğraşıyorsun bir şeyler değişir diye. savaş veriyorsun. sonra o bir şeylerin dış dünyayla alakalı olmadığını fark ediyorsun. aslında mesele sen. sonra bütün o emeğin üstüne, hiçbir şey yokmuş gibi, çekiliyorsun. çünkü işte mesele ‘sen’(ben). sen uyum sağlayamıyorsun. çok şey istemeyen halin bile yetmiyor devam etmeye. mesele bir berlin seyahati değil işte. mesele, kardeşim mesela. mesele, tutunma arayışındakiler mesela. bunlara üzülüyorum işte. keşke öfkem büyüse, keşke öfkem bir şeylere dönüşse, keşke öfkem benden taşsa. keşke öfkemi kabullenebilsem, o duyguya yer açabilsem. bak daha, belirli aşamaları geçememişiz. insanlar öfkeli anlarına dair anılar anlatınca, öfkelerini kıskanıyorum. bizi ne güçlü kılar? söylemeye utandığımız kelimeler, çekindiğimiz duygular heybesinde neler var? her yandan törpülenmiş, belirli duygulara yer açan günümüzde, hangi duyguya yer var? kendimi çok dinleyemiyorum artık. insan kendisine mesafe koyar mı? çok özür dilerim canım ya, istemeden oldu.