
titsay
Cosmic Funnies
occasionally subtle
🪼
taylor price
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

PR's Tumblrdome

blake kathryn
Lint Roller? I Barely Know Her
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr

tannertan36
art blog(derogatory)

Andulka
Xuebing Du

Product Placement
Mike Driver
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Today's Document
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
seen from Ecuador
seen from Indonesia
seen from United States
seen from Colombia
seen from Tunisia
seen from Malaysia

seen from United Kingdom

seen from Philippines
seen from Bangladesh
seen from United States
seen from Indonesia
seen from Saudi Arabia

seen from United States

seen from China
seen from Türkiye
seen from Canada

seen from Australia
seen from United States
seen from United States
seen from Malaysia
@balamirkagann

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Mâverâ-yı Muhabbet
Baktım ki senden başka kimsem yok; ben de sıkı sıkı tutundum ellerine, kokuna, sesine, yüzünde biriken bütün mevsimlere. Elbette ruhuna da sarıldım; öyle derin, öyle içten sarıldım ki artık kendimle senin arandaki çizgiyi ayırt edemez oldum.
Nerede olsan tanırsın beni. Kalabalıkların ortasında, binlerce sesin arasında, en uzak şehrin en karanlık sokağında bile bu cümleleri duyduğunda başını çevirirsin. Çünkü bunlar benim cümlelerimdir. İçinde özlem taşıyan, bekleyiş taşıyan, biraz keder, biraz da umut taşıyan cümleler…
Saf avuçlarını gözlerimle öpüyorum. Yüzünün bütün çizgilerini, bir haritayı ezberler gibi ezberliyorum. Parmak uçlarımla uzun boynuna dokunuyor, sesini kalbimin en tenha yerine saklıyorum. Seni canımın ardına koydum; yetmedi. Gözlerimin ardına koydum; yetmedi. Ömrümün en güzel yerine koydum; yine de yetmedi.
Çünkü benim istediğim, seni en saf hâlinle sevmekti. Bir şekle sığmayan, zamana boyun eğmeyen, mesafelerle eksilmeyen bir sevgiyle büyütmekti seni. Bir ağacın toprağa tutunması gibi, bir kuşun gökyüzünü benimsemesi gibi, seni kendi içimde yaşatmaktı.
Az geliyor bana yalnızca “Seni seviyorum.” demek. Bu iki kelime, içimde kopan fırtınaların yanında ne kadar da eksik kalıyor. Oysa ben sesinin getirdiği heyecanı ezberledim. Parmaklarının inceliğini, gözlerinin sessizliğini, yüzüne düşen ışığın rengini bile aklımda taşıyorum.
Sen ey ay tenli kadın…
Seni sevmek, dünyanın ötesine uzanan bir yolculuk gibi. Seni sevmek, kendimden vazgeçmek, sonra yeniden kendimi bulmak gibi. Seni sevmek, bazen bir şehrin bütün ışıklarının aynı anda sönmesi kadar acı; bazen de karanlığın içinden doğan ilk sabah kadar umut dolu.
Bilmezsin, geceleri adını içimden usulca tekrar ediyorum. Sanki adını her andığımda aramızdaki uzaklık biraz daha kısalacakmış gibi. Oysa zaman geçiyor, yollar uzuyor, mevsimler değişiyor; fakat ben aynı yerde, aynı özlemin içinde bekliyorum.
İşte ben, tam da böyle seviyorum seni.
Var olmaktan da öte, zamandan da öte, dünyadan da öte…
İNKİSÂR
Sen gittin… Ben yalın ayak ayazın ortasında kaldım. Ne adını dilimden silebildim ne de yüzünü gönlümün duvarlarından söküp atabildim. bazen bir ismi unutmak ister de hafızası değil, yüreği izin vermezmiş. Ben bunu sen gidince öğrendim.
Bir bilsen nasıl yanıyorum… Meğer ateş sadece alevden doğmazmış; insanı en çok, ardına bile bakmadan çekip giden birinin yokluğu yakarmış. Senin gidişin bir vedadan ibaret değildi; bir ömrün üzerine çöken ağır bir sessizlikti. O gün gökyüzü yağmuru değil, içimde büyüyen kederi yağdırıyordu. Her yanım çamur, her yanım yağmurdu. Yürüdüğüm yollar bile beni tanımıyordu artık.
Dilim sustu. Söyleyecek bütün cümleler boğazımda taş kesildi. Gönlüm ise senin son kez arkanı döndüğün o ana mühürlendi. Zaman yürüdü, insanlar değişti, mevsimler birbirini kovaladı; ama ben hâlâ senin gittiğin günde kaldım. Bir insanın takvimi bazen tek bir vedayla dururmuş.
Sesimin titremesine bakıp da beni zayıf sanma. Bu, kaybetmekten korkmuş bir adamın son direnişidir. Ben hiçbir zaman acımı saklamayı beceremedim. İçimde ne varsa yüzüme vurdu, gözlerime doldu, sesime çöktü.
Sahi… Güneşe döndüğünde eladan kehribara çalan gözlerini ne çok özledim. Bir çift gözün mevsim değiştirebildiğine inanmazdım. Meğer bir bakış, koca bir ömrün en güvenli limanı olabiliyormuş. Sen bana hiçbir zaman yük olmadın. Bilakis, omuzlarımdaki bütün yükleri unutturan tek kişiydin. Kızgınım… Kırgınım… Ama bunların hiçbiri sevgimin önüne geçemedi. Çünkü en çok sevdiğine kırılır; en çok sevdiğini özler.
Sen gittin… Ayaklarımın altından toprak usul usul çekildi. Dünya dönmeye devam ediyordu ama ben durmuş gibiydim. Kalabalıklar konuşuyor, şehir nefes alıyor, çocuklar gülüyordu; yalnızca benim içimde kıyamet kopuyordu. Herkes hayatına devam etti, ben ise senin ardından kalan boşluğu yaşamaya mahkûm oldum.
Şimdi geceler bana senden söz ediyor. Rüzgâr saçlarının kokusunu taşıyormuş gibi geçiyor penceremin önünden. Her sabah seni unutacağım umuduyla uyanıyorum, her gece seni daha çok hatırlayarak uyuyorum. Unutmak dediğin şey, sevmenin bittiği yerde başlarmış. Demek ki ben seni hiç bırakmamışım.
Bazı gidişler kapıyı kapatıp gitmek değildir. Bazı gidişler, içimdeki bütün ışıkları da alıp götürür. Sen giderken sadece kendini götürmedin; çocukluğumu, yarınlarımı, düşlerimi ve içimde yeşeren bütün baharları da yanında götürdün.
Şimdi geriye yalnızca ayaz kaldı… Ve o ayazın ortasında, adını hâlâ dua gibi fısıldayan bir adam. Belki bir gün bu acı diner, belki zaman yaralarımı kabuk bağlar. Ama bil ki, seni sevdiğim gün nasıl hakikatti ise, seni özlediğim bugün de aynı hakikattir. Çünkü bazıları gider; fakat yoklukları, ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
F\A
Her şeyin hızla harcanıp tüketildiği bir zamandayız
“Ben eski bir adamım ve aşkın sadakatla bağlı olduğu zamana aitim.”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ne yapsam çaresizlik… Ne yapsam acizliğin kıyısına vuruyorum. Ellerim uzanıyor hayata ama dokunduğum her şey avuçlarımın arasından sessizce dökülüp gidiyor. Sanki içimdeki bütün yollar çoktan kapanmış, bütün kapılar pas tutmuş. Bir zamanlar umut diye bildiğim ne varsa, şimdi adını bile hatırlayamadığım eski bir şehrin yıkıntıları gibi önümde duruyor.
İçimde koca bir şehir yavaş yavaş yok oluyor. Sokakları sessiz, pencereleri karanlık, lambaları sönmüş. O şehrin her köşesinde senin sesin dolaşıyor ama sana ait tek bir nefes bile kalmamış. Ufkumun en uzak çizgisinde bir yüz var; ne yaklaşabiliyorum ne de ondan kaçabiliyorum. İncecik beyaz bir bulut gibi duruyor önce. Dokunacakmışım gibi yakın, ulaşamayacak kadar uzak. Sonra ağırlaşıyor, büyüyor ve içime çöken bir ölüm sessizliğine dönüşüyor.
Bu sessizlik geçmeyecekmiş gibi. Günler değil, ömürler kadar uzun. Sümbüller bazen karanlıktan korkmaz; karanlığın kendisi olur. Ben de öyleyim artık. Kendi gecemin içine yerleşmiş, çıkışını unutan bir yolcu gibiyim. Ne kadar sürünürüm, ne zamana kadar nefes alırım bilmiyorum. Bildiğim tek şey, her sabahın biraz daha eksik doğduğu.
Her kapıyı çaldığımda, ardında seni bulacağımı sanıyorum. Parmaklarım kapı koluna her uzandığında kalbim aynı yalana yeniden inanıyor. Ama kapı açılıyor; karşımda yalnızca boşluk, yalnızca sessizlik duruyor. Sen yoksun. Belki de hiç olmadığın kadar yoksun. Fakat bütün yokluğuna rağmen içimde hâlâ sen varsın. Mor bazen birini kaybetmez; onun yokluğunu yaşamaya mahkûm olur.
Birilerine anlatmanın da anlamı kalmadı artık. Çünkü gölgen bile benden çekip gitti. Ardında yalnızca taşınması giderek ağırlaşan bir yük bıraktın. Bu acı, usulca dinen bir yağmur değil; köklerimi sökmeye çalışan asi bir fırtına. İçimde kopuyor, içimde yıkıyor, içimde susuyor. Her şey bitmiş gibi görünse de acı bitmiyor; yalnızca şekil değiştiriyor.
Anlatacak o kadar çok şey birikti ki… Ama kelimeler de insan gibi yoruluyor. Söylesem kim anlayacak? Kim, gecenin en karanlık saatinde insanın kendi nefesinden bile ürkmesini bilebilir? Kim, bir yüzün yıllarca göz kapaklarının ardında yaşamaya devam ettiğini hissedebilir? Kim, yokluğun da bir insan kadar canlı olabileceğine inanır?
Belki de kimse…
Çünkü bu mor sümbüller ömür boyu sessizce taşınmak için vardır. Ve ortancalar en büyük yenilgilerini kalabalıkların içinde değil; yalnız kaldığında, aynaya baktığında, kendi gözlerinde görür. Ben de her gün kendime bakıyor ve aynı soruyu soruyorum:
“Bu kadar yıkımdan sonra yine de yaşamaya devam edebilir mi?”
Henüz Sonbahar gelmedi…
F\A
Hasar alacak kadar kendi kabuklarımdan çıktım. Kendimi yıllarca sakladığım o sessiz duvarları, senin bir gülüşün uğruna tek tek yıktım. Meğer en zor olan, insanın kabuğunu terk etmesi değilmiş; en zor olan, inandığı bir insanın ardından gözünü kırpmadan yürüyebilmesiymiş.
Ben sana gelirken kendimden vazgeçtim. Güvenmenin, teslim olmanın ve sevgiyi eksiksiz yaşamanın bir bedeli varsa, onu düşünmeden ödedim. Çünkü senin söylediklerini gerçek, suskunluklarını masum, gözlerini ise samimiyet sandım. Oysa ben, gerçeğin bana gösterdiği işaretleri görmezden gelecek kadar sana inanmışım.
Bugün dönüp baktığımda beni en çok inciten şey, gidişin değil. Beni paramparça eden, sana inanırken kendi sesimi susturmuş olmam. İçimde defalarca yükselen şüpheleri, sana olan güvenimin gölgesinde susturdum. Gerçeği görmek yerine, bana anlattığın hikâyelere sığındım. Meğer ben seni değil, bana inandırdığın kişiyi seviyormuşum.
Kandırılmak sadece gerçeğin gizlenmesi değildir. Kandırılmak, bir insanın en temiz duygularının, en saf güveninin yavaş yavaş elinden alınmasıdır. Bir gün umutla kurduğun hayallerin, başkasının kurduğu bir oyunun parçası olduğunu öğrenmektir. Ben yalnızca sana değil, senin bana çizdiğin hayale de inanmışım. Asıl kırgınlığım, yalanlarına değil; o yalanları gerçek sanacak kadar sana güvenmiş olmama.
Şimdi geriye, yaralarıyla yaşamayı öğrenen bir kalp kaldı. Kabuğuma yeniden dönebilirim belki ama artık aynı insan olarak değil. Çünkü bazı insanlar giderken yalnızca sevgiyi değil, insanın insanlara duyduğu güveni de yanında götürür. Ve güveni kırılan bir insan yeniden sever belki; ama bir daha hiçbir söze ilk günkü masumiyetle inanamaz.
Sen benden sadece bir insan eksiltmedin. İçimdeki saf tarafı, koşulsuz güvenebilen çocuğu ve insanların söyledikleriyle kalpleri arasında bir uçurum olmayacağına inanan yanımı da sessizce benden aldın. Ben senden vazgeçmeyi öğrendim; ama bana yaşattığın kandırılmışlık hissini ve içimde bıraktığın kırıklıkları unutmayı hâlâ öğrenemedim.
F\A
Şiddetle ihtiyacım var tenine, teninin sıcaklığına. Sıcaklığını içime çekiyor, onu kendime hapsediyorum. Ellerim usulca sana dokunuyor; aramızdaki mesafeyi kaldırmak, teninin en sıcak hâline ulaşabilmek için.
Sonra seni izliyorum. Parmaklarım göğüslerine doğru ilerlerken sen kolunu başının altına koyuyor, yana doğru uzanıyorsun. Şarap rengi kadife koltuğun üzerinde, arka planda bir Rönesans tablosu… İçimden, “Böyle de yatılmaz ki,” diye geçiriyorum.
Teninin ışıltısı geceyi ikiye bölüyor. Cildindeki sıcak tonlar, loş ışığın altında kırmızıyla turuncu arasında dans ediyor. Ten, yalnızca tendir belki; ama ben ateşin yanında uyuyor gibiyim. Seni yanı başımda, sıcaklığını ve dokunuşunu bütün benliğimde hissediyorum.
Pembe kentin en güzel saatlerinde sana uğruyorum. Bir ressamın fırça darbeleri ya da bir zanaatkârın ince işçiliği gibi, sana hayranlıkla yaklaşıyorum. Teninde kremsi yansımalar beliriyor. Sonra alnımı göğsünün üzerine bırakıyorum; bir sana bakıyorum, bir tavana. Hayallerim sessizce üzerimize dökülüyor.
Biliyorum, artık duramam. İçimde büyüyen bu özlem, bütün düşüncelerimin önüne geçiyor. Sana duyduğum arzu, zamanın akışını unutturuyor. Ateşin sesini duyuyor musun? Ben her nefeste onu biraz daha derinden hissediyorum.
F\A
SAFDERÛN\
Sevmeye önce kendimle başlamalıydım.
Bunu çok geç öğrendim. İnsan bazen bütün ömrünü başkalarının hayatında yer edinmeye çalışarak geçiriyor da kendi hayatında bir sandalye bile bırakmıyor kendine. Oysa insan önce kendi yaralarını sarmalı, kendi omzuna yaslanmalı, kendi sesini dinlemeliydi. Ben bunu yapmadım. Hayatımın merkezine hep başkalarını koydum. Onların mutluluğunu, huzurunu, sevgisini kendi varlığımdan daha değerli gördüm.
Bir gün dönüp arkama baktığımda ise kendimden geriye yalnızca yorgun bir gölge kalmıştı.
O akşam yağmur ince ince pencereye vuruyordu. Eski ahşap masanın üzerinde yarısı içilmiş bir kahve fincanı duruyordu. Odanın içini sarı bir lambanın solgun ışığı aydınlatıyordu. Sessizlik öylesine ağırdı ki insan kendi nefesinden bile rahatsız olabilirdi.
Koltuğa oturmuş geçmişi düşünüyordum.
Verdiğim emekleri…
Beklediğim sözleri…
Tutulmayan vaatleri…
Ve en çok da uğruna gecelerimi verdiğim insanların hayatlarında iki satırlık bir yer bile bulamayışımı…
İnsan bununla karşılaşınca öfkelenmiyor önce. Önce anlamaya çalışıyor. Sonra kendini suçluyor. Daha sonra eksik olanın ne olduğunu arıyor. Fakat zaman geçtikçe gerçeği fark ediyor.
Bazı insanlar sizin sevginize alışıyor ama size değil.
İşte asıl kırıklık orada başlıyor.
Yıllarca taşıdığın yüklerin, verdiğin mücadelelerin, döktüğün terin ve gözyaşının sonunda bir teşekkür kadar bile yer etmediğini görmek insanın içindeki temelleri sarsıyor. Bir bina düşünün; dışarıdan hâlâ ayakta ama kolonları çatlamış. Ben de öyleydim. Gülüyordum, konuşuyordum, çalışıyordum. Fakat içimdeki yapı çoktan çökmeye başlamıştı.
Bazen geceleri uykum kaçıyordu.
Tavana bakıp düşünüyordum.
“Acaba gerçekten değerli miydim, yoksa yalnızca ihtiyaç duyulduğum sürece mi vardım?”
Bu soru insanın ruhuna işleyen paslı bir bıçak gibidir. Cevabı ne olursa olsun can yakar.
Zaman ilerledikçe insan değişiyor.
Eskiden birinin derdi olunca koşardım. Şimdi uzaktan bakıyorum.
Eskiden birisi üzülünce içim parçalanırdı. Şimdi sessiz kalıyorum.
Çünkü bir yerden sonra insan yoruluyor.
Sevgiye değil…
Karşılıksız kalmaya yoruluyor.
Fedakârlığa değil…
Unutulmaya yoruluyor.
Bir gece balkonumda otururken bunu anladım. Şehrin ışıkları uzakta titriyordu. Rüzgâr yüzüme vuruyordu. Gökyüzü karanlıktı ama ilk kez içimdeki karanlıktan daha aydınlık görünüyordu.
Belki de mesele birilerini sevmek değildi.
Belki mesele kendimi ihmal ederek sevmemekti.
O an içimde yıllardır kapalı duran bir kapı aralandı.
Anladım ki insan kendisini hayatın merkezine koyduğunda bencilleşmez. Aksine ayakta kalmayı öğrenir. Çünkü kendi değerini bilmeyen bir insanın değerini başkalarının bilmesini beklemesi ağır bir yük haline gelir.
Yine seveceğim belki.
Yine güveneceğim.
Ama artık kendimden vazgeçerek değil.
Kimsenin hikâyesinde silik bir karakter olmak için değil.
Kendi hayatımın başrolü olarak…
Çünkü insanın en büyük kaybı bir başkasını kaybetmesi değildir.
Kendini kaybetmesidir.
Ve ben, uzun yıllardan sonra ilk kez kendimi yeniden bulmaya başlıyordum.
F\A
Gece, eski konağın yüksek pencerelerinden içeri ağır ağır süzülüyordu. Loş ışıklar, kırmızı halıların üzerinde altın sarısı gölgeler bırakıyor, kadife koltukların derin kıvrımlarında kayboluyordu. Odanın bir köşesinde duran kahverengi ahşap plak masası, dönen eski bir plağın hüzünlü melodisini salona yayıyordu.
Kristal kadehlerdeki şarap, şöminenin titrek ışığında yakut gibi parlıyordu. Havanın içinde eski kitapların, cilalı ahşabın ve hafif bir parfümün birbirine karışan kokusu vardı.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ruh hep arıyordu. Durmadan. Bir anlamı, bir sıcaklığı, bir sesi… Ama her arayış biraz daha yanılmak demekti. İnsan en çok umut ederken tükeniyordu çünkü. İçimde uzun süredir sönmeyen bir yangın vardı; dışarıdan bakınca görünmeyen, ama geceleri kemiklerin içine kadar işleyen bir yangın. Sessizdi. Sessiz olduğu için daha korkunçtu.
Ve sen…
Senin ellerin artık bakışların kadar soğuktu.
Bir zamanlar insanın alnına değdiğinde içini sakinleştiren o eller şimdi mermer gibiydi. Parmakların, ölü bir şehrin terk edilmiş sokakları gibi hissizdi. Teninde yaşayan bir insanın sıcaklığı değil, uzun yıllar güneş görmemiş taş duvarların nemi vardı. Bana dokunduğunda sevildiğimi değil, unutulduğumu hissediyordum.
Bu sessiz bir ölümün başlangıcıydı.
Öyle ansızın gelen, çığlık koparan türden değil; insanın içine ağır ağır çöken, önce sesini sonra rengini alan bir ölüm. Sanki hayat, fark ettirmeden ruhun etrafına ince bir kar tabakası örüyordu. Ne zaman başladığını bilmiyordum. Belki uzun gecelerin birinde, belki de kalabalık bir caddenin ortasında yürürken içimdeki son heyecanın da sustuğu anda başladı. İnsan bazen yaşarken eksilir; kimse fark etmez. Aynalar bile susar.
Oysa ben başka bir hayat düşlemiştim. Daha soylu, daha yüksek, insanın kendi gözlerine utanmadan bakabildiği bir yaşam. Sabahların anlam taşıdığı, zamanın bir düşman gibi insanın ensesinde dolaşmadığı bir hayat. Yarın nedir diye düşünmeden yaşayabileceğimi sanmıştım. Saatlerin insanı boğan tik taklarına kulak asmadan… Fakat zaman herkesi sonunda diz çöktürüyordu. İnsan gençken ruhunu sonsuz sanıyor. Sonra bir gün, fark etmeden içindeki yollar çöküyor.
Ben taşıdım.
Belki isteyerek değil ama kaçamadığım için taşıdım. Hayatı anlamaya çalıştıkça ondan uzaklaştığımı hissettim. Her şeyi fazla düşünmek, ruhun içine yavaşça saplanan görünmez bir diken gibiydi. İnsanların sıradan kabul ettiği şeyler bile zihnimde büyüyüp başka anlamlara dönüşüyordu. Bir vedanın içinde yıllarca sürecek bir yalnızlık, bir bakışın içinde saklanmış kırgınlıklar, bir suskunluğun içinde bağıran gerçekler görüyordum.
Bu yüzden hiçbir zaman tamamen ait hissedemedim.
Çünkü dünya hızlıydı, ben ise durup hissetmeye mahkûmdum. Bir ağacın rüzgâr karşısında eğilişini saatlerce izleyebilirdim. Yaprakların birbirine sürtünürken çıkardığı ses bana insanların bütün konuşmalarından daha gerçek gelirdi. Doğanın içinde garip bir dürüstlük vardı. İnsanlar gibi rol yapmıyordu. Yağmur yağarken gerçekten ağlıyor, rüzgâr eserken gerçekten öfkeleniyor, kış geldiğinde gerçekten ölüyordu.
Bazı sabahlar vardır; insan uyandığında beden yataktan kalksa bile ruhu hâlâ gecenin içinde kalır. Perdelerin arasından süzülen solgun ışık odanın içine vururken, dünya yeniden başlamış gibi davranır ama insanın içindeki yorgunluk hiç bitmez. Dışarıda insanlar işe yetişir, çay demlenir, otobüsler dolar, bir çocuk sokakta koşar, bir adam sigarasını yakar… Hayat herkes için devam ediyormuş gibi görünür. Fakat bazı insanlar için yaşam, devam eden bir şey değil; katlanılan bir şeydir.
Ben bunu çok erken fark ettim.
İnsanların yüzüne baktığımda çoğunun kendi sesinden kaçtığını gördüm. Kalabalıklar içinde konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı ama geceleri yalnız kaldıklarında içlerinde büyüyen o sessizlikle ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Çünkü insan, en çok sustuğunda kendiyle karşılaşır. Ve herkes kendini taşıyabilecek kadar güçlü değildir.
Fakat insan gerçekten sevdiğinde… Kendini bütün kusurlarıyla kabul ettiğinde… İçindeki karanlığa dürüstçe bakabildiğinde dünya değişmeye başlar. Çünkü berraklık dışarıda bulunmaz; insanın kendi içindeki savaşı kabul etmesiyle doğar. O zaman kalabalıkların sesi azalır. İnsanların maskeleri anlamını yitirir. Ve insan ilk kez özgürlüğün ne olduğunu anlar:
Kimseye ait olmadan yaşayabilmek.
Korkmadan düşünebilmek.
Ve bütün bu karanlığın içinde, ruhunu kaybetmeden ayakta kalabilmek…

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
İnsanlar günü kurtarmak için onurlarını satıyor artık. Küçük çıkarlar uğruna susuyor, korkularını “gerçekçilik” adı altında kutsuyorlar. Omurgasızlığı uyum sağlamak sanıyorlar. Ve en acı olanı; bunu yaparken mutlu olduklarını iddia ediyorlar. Oysa geceleri yalnız kaldıklarında içlerinde yankılanan boşluk büyüyor. Çünkü insan, kendi ruhuna ihanet ederek huzurlu yaşayamaz.
Bazen ateşin önünde beklemek, zihnindeki acıyla yaşamaktan daha kolay gelir insana. Çünkü fiziksel acı geçicidir; ama ruhun içinde yankılanan değersizlik hissi insanı her gün yeniden öldürür. Ve belki de yanmak düşündüğün kadar korkunç değildir… Asıl korkunç olan, hiç yaşamadan yıllarca nefes almaktır.
F/A
Sessizlik… İnsanların sandığı gibi bir zayıflık değildir. Sessizlik bazen bir başkaldırıdır. İnsan kendi içine dönebildiğinde, kalabalıkların sesini susturabildiğinde gerçek savaş başlar. Çünkü insanın en büyük düşmanı dışarıdaki dünya değil, kendinden kaçmasıdır. Kendini inkâr eden insan zamanla ruhunu çürütür. Her gün biraz daha susar. Her gün biraz daha boyun eğer. Ve bir gün gelir, içindeki çocuk tamamen ölür.
Sen ise bütün bu çürümüşlüğün ortasında hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsun. İçindeki o ses hâlâ ölmemiş. Bu yüzden acı çekiyorsun. Çünkü gerçeği gören insanın huzuru olmaz. Kalabalıkların sahte kahkahalarını gördüğünde, insanların çıkar uğruna birbirlerini nasıl sattığını fark ettiğinde, dünya sana daha soğuk görünmeye başlar.
F/A