Bir Gölge Oyunu / Nothingface
Karşılaştığımızda, kavramakta güçlük çektim önce. Herşeyin, evet herşeyin yalnızca gölgesini görebiliyordu.
Bir gövdeyi sezmek, algılayabilmek için, diyordu, büyük bir dikkatle onun gölgesini okumam gerek
Neydi peki, gölge? Ben herhangi bir gövdenin uzantısı sanıyordum, o diklendi: bir sonuç değildir gölge, tam tersine: Gerekçedir.
Ya kendi gövdeniz, diye sorduydum - benim gölge olarak oluşumum henüz tamamlanmadı, dedi: Gölge bütünlendiğinde, bütünlenirse sıra gövdesine kavuşmasına gelecektir, gelebilir.
Dolayısıyla, diyordu, Kafka'nın kafes ve kuş için söylediklerini durumuma uygulayabiliriz: Bir gölge, gövdesinin arayışına çıkmış.
Ekliyordu: Gövdeme kavuşmasam da olur kaldı ki: Gölge olarak yaşar giderim böyle. Gövdeler kurur, gün gelir; oysa kurumam, eksilmem, kaybolmam ben.
Bir de, diyordu, sizin gölgeniz gibi üç gövdenin mahkumu olmak vardı. Borçlu yaşamak. Düşünebiliyor musunuz: Yalnızca yaşarken bağlı sayılmaz gölgeniz, gövdeniz durduğu, öldüğü an, onunla birlikte gömülecek toprağın altına.
Ama, demiştim, yeraltında başka bir evren varsa, orada hüküm sürebilir gölgem, bütün öteki gölgeler gibi.
Varsa, demişti: Hiç, bir gölgenin geri dönüp bu düşünceyi, umudu doğruladığına tanık oldunuz mu? Sakın, sizin ötedünya tasarımınızda da tutsak konumunda yaşıyor olmasın gölgeler?
O sorduğunda, yanıtsız karşılıksız, kilitlenip kalıyordum. Ben sorduğumda, her seferinde, mantığını çözemediğim bir açıklamayla çıkıyordu karşıma.
Alışık değilsiniz, bir gölgeyle tartışmaya, demişti. Belli ki gölgenizi izlediğinizi, kovaladığınızı sandığınızda bile ondan kaçıyor, sakınıyormuşsunuz.
Üste çıkmak için kendimi toparlamaya çalıştıydım: Gölgem bensiz varolamaz, bir başına varlık sahibi olduğundan sözedilemez: Benim devamım, parçam, neredeyse organımdır.
Gülümsüyordu: Ayrılmayı denediniz mi hiç? Madem denetim elinizde, neden bir kereliğine olsun, sıyırmıyorsunz onu kendinizden? Buyurun deneyin, ben dilediğiniz kadar beklemeye hazırım.
Kilitlenip kalıyordum öylece, diyaloğumuzun kuyular açtığı noktalarda. Yalnız kaldığımda, en karanlık gecenin en karanlık odasında, gövdemi gölgemden soymaya çalışıyordum. Nafile çaba, kıpırdadığım an, hissediyordum: Kıpırdıyordu.
Gördünüz mü, diyordu: Asıl eşiniz gölgeniz sizin.
Bir tek çözümünüz var: Işıkları söndürmeniz değil, ışığınızı yok etmeniz gerekir.
Sonra sıra, kendi gölgemden sıyrılamadığıma bakarak onun gövdesini aramaya geldi. İkinci nafile çaba, demişti: Beni görmeseydiniz bu kabusun ortasında çırpınmazdınız. Beni görmüş olmanız, varlığımı peydahladığından kuşku duymadığınız bir gövdeye ulaşmanızı sağlamıyor işte. Gövdeden bağımsız tek gölge ben değilim üstelik. Benimle karşılaştınız demek bugün yarın, başka gövdesiz gölgelerle de karşılacaksınız. Bugüne dek bakmayı, görmeyi bilmiyormuşsunuz - hepsi bu.
Akıl, İdrak, Mantık üçgenine o gece kapandım. Hem karşıma çıkmış gövdesiz gölgeden, hem de kendi gölgemden kurtulmak için bir yol buldum önce: Gözlerime mil çekebilirdim. Bir fısıltı duydum o an: Hangi karanlıkta gölgelerin silindiğini gördünüz ki?
Gece mutlak karanlık değildir, demişti ertesi gün. Uyku, Düş, Karabasan hiç değildir. Bir tek mutlak karanlık olabilir, ondan da şüphe duyduğunuzu biliyorum. Zaten nedir gölge, bir tür şüphedir.
Anlamıştım. Gene de denemeye karar verdim. Cinnet kapımı çalmıştı bir kere. Masama oturdum, çekmeceyi çektim. Masa lambasının ışığında, gölgemin başına tabancayı dayadığımı, tetiği çekmeye hazırlandığını gördüm.