4:20
Saatlerdir kimseyi üzmeyecek, ne mutluluğuyla ne de hüznüyle hayatıma hiç değmeyecek bir şarkı aradım. Ama aramak öyle kolay değil; hepsini tek tek dinliyorsun ve bir şarkıyı her hangi bir sebeple geçtiğinde aslında neye dokunduğunu çoktan anlamış oluyorsun. İnsan her zaman o çocukluktaki gücünde olmuyor ki; absürt, saçma bir şarkı açıp eğlenebilsin. O davranışa iten sebep, bir anısı, bir izi peşinden geliyor hemen.
Bu geceyi erken bitirmenin yolunu bulamadım. Sonlara doğru Yıldız Tilbe’nin bir remixini dinledim, "Olur mu acaba?" dedim. Şarkının yarısına gelmeden, "Her şeyi boş verip biraz alkol alsam mı?" diye geçirdim içimden. İyi bir seçenek değildi, hiçbir açıdan... Ama zaten bazı şeyleri iyi seçenek olduğu için yapmayız ki. Sonra durup düşündüm; Yıldız Tilbe ne kadar güçlü bir sanatçı ki, yağmurdan kaçmaya çalışırken doluya kucak açasın geliyor. Belki de sırf bu yüzden, onunla olan anıların sayesinde bu düşünceye kapıldın. "Saçmalama," dedim kendi kendime ve geçtim şarkıyı.
Beş gündür sabahları uyuyorum. Geceler üzerime sıkışmasın diye elimden geleni yapıyorum; şarkı dinlememek, alkol almamak, konuşmamak, yazmamak... Doğru olmayan şeyleri doğruymuş gibi kabul etmişim, doğrularımı savunmamış, insanlardan uzak durmuşum.
Uyku problemi, herkesin gözünde "istediğin saatte kalkmamak" kadar boş bir konu. Oysa ben kimsenin uyanık olmadığı o saatlerde, sessizliğin içinde yaşıyorum. Herkes uyanıkken ben uyuyorsam, peki ben uyanıkken herkes nerede? Şehir ışıkları, insan sesleri, araba gürültüsü olmadan geçen o uzun geceler... Birkaç kez tadını çıkarmak güzeldir belki ama her geceyi bu manzarayla yaşayıp nasıl mutlu olabilirsiniz?
Öğleden sonra 04:20’de canınız sıkılsa kahveye çıkar, spora gider ya da alışveriş yaparsınız. Peki ya gece 04:20’de? Çok acıkıp yemek mi yaparsınız, 10 bölüm dizi mi izlersiniz, en sevdiklerinizle mi dertleşirsiniz? Yoksa ilk mesajınızla, gözünüzü yakan o ışığın eşliğinde kavgaya mı zemin hazırlarsınız?
Öyle şeyler yapmayın. Saçma sapan durun, her yeriniz ağrısın ama kafanızı dijital dünyanın o yorucu ışığından çekmeyin. Su için, öğününüzü kaçırmayın. Kimseye mesaj atmayın. Gece, renkleri soldurur; sadece birkaçı parlar ama onlar da diğerlerinden çok daha fazla yakıt tüketir, sizi tüketir.
Şimdi ne yapacağım? Balkona çıkıp sigara içeceğim, kafamı olabildiğince boşaltmaya çalışacağım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi elimi yüzümü yıkayıp, ne kadar, ne zaman uyuyabileceğime bakacağım. Çok yorgunum. Rüya gibi günleri yaşarken bile kendimi hep sonrasına hazırlıyorum. Ne kadar hazırlıklı olursam olayım, günün sonunda yine alt olduğumu görüyorum. "İyi ki o güzel günlere aldanıp hazırlıksız uyumamışım" diyorum. Seslenseniz bile cevap veririm ben, o kadar hazırlıklıyım. İşe yarıyor mu? Evet. Bu fedakarlığa, her türlü alt olacağını bile bile değer mi? Aslında hayır. Rüya gibi günlerin bile sonunun hüzünlü bir uyanışla biteceğini bilmek, hayatın insana öğrettiği en ağır ders galiba. Ama olsun, yine de her şeye rağmen insanın kendi içindeki dinginliği korumaya çalışması kıymetli. En azından kimseyi kırmadan, sessizce kendi kabuğuma çekilmek şimdi en iyisi.













