YENİ KİTABIM "TANRI OLMA SANATI"NI BU BLOGTAN OKUYABİLİRSİNİZ.
Türkiyede Wattpad platformunun kapalı olması nedeniyle kitabı reklamsız ve açık bir şekilde burada yayınlamaya karar verdim.
Bütün bölümler eklendikçe buradan gidilebilir durumda olacaktır. Lütfen yorumlarınızı ve rebloglarınızı esirgemeyin.
Yazar: Atlas Devran Saygın
Wattpad: https://www.wattpad.com/story/397129669-tanr%C4%B1-olma-sanat%C4%B1?
Yazar Bloğu: hicanlatamadim.tumblr.com, decased.tumblr.com
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Tanrı Olma Sanatı (Tumblrda Oku, reklamsız ücretsiz.)
Yalnızca yetişkin okurlar için yayınladığım kısa hikayenin ilk 3 bölümünü erişime açtım. Okumak isterseniz kitap kapağına veya kitap adına tıklayabilirsiniz. Bir müddet romana ara vereceğim.
Konusu: Sıradan bir hayatın ve bastırılmış arzuların ağırlığı altında ezilen Altan, insanlara bir dokunuşla onların en derin sırlarını, bilgilerini ve yeteneklerini çalabilen doğaüstü bir gücü keşfeder. Bu yeni kudretiyle, felsefi ve karanlık dünya görüşünü gerçeğe dönürmek için yola çıkar. Başarı, servet ve iktidar basamaklarını hızla tırmanırken, her zaferi onu insanlığından biraz daha uzaklaştırır. Ancak her şeye sahip olduğunda anlar ki, kazandığı bu güç, kaybettiği vicdanının yerini dolduramayacaktır. Bu, mutlak gücün getirdiği mutlak yozlaşmanın ve ruhunu geri kazanmak için çaresizce savaşan bir adamın trajik hikayesidir.
"Standart hayatlar yaşayanlar, daima yüksekteki yıldızlara bakmakla mükelleftirler. Ve yıldızlar, bizim gibi yerdeki karaltıları asla görmezler."
Atlas Devran Saygın
ps: Wattpad yasağından dolayı sisteme giremeyen dostlar için yakın zamanda bölümleri kitap için özel oluşturduğum @tanriolmasanati bloğunda paylaşıyorum. Yorum yapmayı unutmayın.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 6: Kasa Açılmalı
Bu bölümdeki bütün teknik bilgiler gerçektir. Birilerini gözetlemek veya kaydetmek yasadışıdır. Lütfen burada okuduğunuz bilgileri gerçek hayatta yasadışı işler için kulanmayınız.
Partiden sonra, o yeni zengin evinin sahte parıltısını ve o ikiyüzlü kalabalığı arkamda bırakıp, kendi soğuk, minimalist sığınağıma döndüm. Apartmanımın o sessiz, o kişiliksiz koridorlarında yürürken, zihnim, bir süper bilgisayarın milyonlarca olasılığı aynı anda hesapladığı gibi, durmaksızın çalışıyordu. Bir zafer kazanmıştım, evet. Ama bu, küçük bir muharebeydi. Bense, bütün savaşı kazanmanın peşindeydim.
Üzerimdeki o parti kokusundan –alkol, duman ve sahte parfümlerin o mide bulandırıcı karışımı– kurtulmak için kendimi duşun altına attım. Sıcak su, o geceki rolümün, o “başarılı ve sosyal yardımcı müdür” maskesinin son kalıntılarını da tenimden söküp alırken, ben, zihnimde, o gecenin verilerini yeniden analiz ediyordum.
İlk planım, aslında oldukça basitti. Kaba ve neredeyse ilkeldi. Patron ve Mine'nin o lüks oteldeki süitte yaşayacakları o kaçınılmaz anı, gizlice kaydedecektim. Sonra, o görüntülerle patrona şantaj yapacak, ondan düzenli bir para akışı, bir tür “sessizlik vergisi” alacaktım. Bu, onun iradesini kırmanın, onu benim kölem yapmanın bir yoluydu. Ama bu planda bir zayıflık, bir çirkinlik vardı. Şantaj, bir parazitin yöntemidir. Kurbanına bağımlı kalırsın. Ben ise, bir parazit değil, bir avcıydım.
Duştan sonra, elime bir kadeh viski alıp, her zaman oturduğum o siyah deri koltuğa gömüldüm. Gözlerimi kapattım ve zihnimin arşivine, o gecenin ikinci deneyine, yani patronun kızı Selin’den indirdiğim o yeni veri dosyasına geri döndüm.
Selin'den edindiğim o yoğun, o kaotik bilgi akışını sindirmem, işlemem ve en önemlisi, işe yarar hale getirmem gerekiyordu.
Dışarıdaki dünya, o aptalca telaşıyla akıp giderken, ben, dairemin o sessiz, o steril sığınağında, yabancı bir ruhun enkazını inceliyordum.
Bu, bir veri akşamdan kalmalığıydı; başım, bir önceki deneydeki kadar şiddetli olmasa da, düşük frekanslı, uğultulu bir ağrıyla zonkluyordu. Zihnim, yabancı bir yazılım yüklenmiş bir bilgisayar gibiydi; dosyalar dağınık, sistem kaynakları tükenmişti. Kahvemi alıp koltuğuma oturdum ve gözlerimi kapattım. Zihnimin arşivine, o yeni edinilmiş, Selin’e ait olan bölüme girdim. Bu, bir hafızada gezinmek gibi değildi. Bu, bir başkasının hayatının dağınık, etiketlenmemiş, ham veri dosyalarının arasında dolaşmaktı.
Önce, gürültüyü ayıkladım. Çocukluk anıları, lise aşkları, üniversite sınavı stresi… Bunlar, sistemimi yavaşlatan gereksiz işlemlerdi. Onları bir kenara ittim. Sonra, aradığım dosyalara odaklandım: "Aile Dinamikleri". O dosyayı açtığımda, patronum ve karısı arasındaki ilişkinin, dışarıdan görünen o "saygın evlilik" cephesinin ardında, buz gibi, sevgisiz bir ortaklıktan ibaret olduğunu gördüm. Bu, değerliydi. Bu, kullanabileceğim bir zayıflıktı.
Ve sonra, ana hedefime geldim: "Ev_Sırları.dat". O dosyanın içinde, çocukluk anılarının arasına gizlenmiş o paha biçilmez anı kırıntısını buldum. Selin, küçük bir kızken, babasının çalışma odasında, o sıkıcı manzara resminin arkasındaki çelik kasayı nasıl açtığını izlemişti. O anı, defalarca tekrar oynattım. Resmin duvardan nasıl kaydığını, kasanın o tok, metalik sesini, babasının o endişeli, etrafa bakınan halini… Her bir detayı zihnime kazıdım. Kasanın varlığı ve yeri artık bir hipotez değil, kanıtlanmış bir gerçekti.
Ama asıl hazine, daha derindeydi. Selin’in çocukluğundan kalma, bulanık ama net bir anı kırıntısı. Küçük bir kızken, babasının çalışma odasında saklambaç oynarken gördüğü bir sahne: Babası, duvardaki o sıkıcı, o yağlıboya manzara resmini bir kenara kaydırıyor ve arkasındaki o soğuk, o çelik kasayı, o küçük canavarı ortaya çıkarıyordu.
O an, viski bardağını tutan elim havada donakaldı.
Kasa.
Bu tek kelime, beynimdeki bütün denklemi değiştirdi. Bütün stratejiyi, bütün planı tuzla buz etti ve küllerinden, çok daha görkemli, çok daha acımasız yeni bir plan doğurdu.
Neden bir adama, bir pınardan damla damla su sızdırması için şantaj yapayım ki? O pınarın kaynağını, o rezervuarın tamamını ele geçirebilecekken? Neden onu bir korkuyla kendime bağlayayım ki? Onu, oyun tahtasından tamamen silebilecekken?
Eski plan, patrona Mine ile çekilmiş görüntüleriyle şantaj yaparak para cukkalamaktı. Bu, bir kölenin isyanıydı. Yeni plan ise, patronu tamamen elimine etmek, o kasanın içindeki her ne varsa –para, belgeler, sırlar– hepsini almaktı. Bu, bir kralın darbesiydi.
Ve bu yeni planın işlemesi için, Mine ve patronun o sevişmesi, artık bir şantaj malzemesi değil, çok daha önemli bir amaca hizmet edecekti. O, bir sis perdesi, bir dikkat dağıtma operasyonu olacaktı.
Patronun karısı… İşte kilit nokta buydu. Selin'in anılarından anladığım kadarıyla, kocasından nefret eden, ihmal edilmiş, mutsuz bir kadındı. Böyle bir kadın, kocasının kendisini, üstelik kendi çalışanlarından biriyle aldattığını öğrendiğinde ne yapardı? Delirirdi. İşte benim ihtiyacım olan da buydu. O aldatma olayı, karısını duygusal bir enkaz haline getirecek, onu mantıksız, öfkeli ve en önemlisi, savunmasız kılacaktı. Kocasından ayrılmak, ondan intikam almak isteyecekti. Ve o kaosun ortasında, ona "yardım eli" uzatan, onu "anlayan" o "dost" kim olacaktı? Elbette ben.
Ve o güveni kazandığımda, o intikam arzusunu körüklediğimde, o kasanın şifresini, bir sırrı değil, haklı bir ganimeti alıyormuş gibi, onun kendi ellerinden alacaktım.
Bu planın o soğuk, o kusursuz güzelliği karşısında, yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu, satrançtı. Ve ben, oyunu on hamle ileriden görüyordum.
Planın yeni hatları belliydi. Ama bu plan için, sadece insan piyonları yeterli değildi. Teknolojiye, kendi gözlerime ve kulaklarıma ihtiyacım vardı.
Öğleden sonra, şehrin o eski, o elektronikçilerle dolu, her türlü yasal ve yasadışı parçayı bulabileceğiniz o arka sokaklarından birine gittim. Büyük, parlak mağazalardan nefret ederim; her hareketinizi izleyen kameralar, size gereksiz ürünler satmaya çalışan satış görevlileri… Benim aradığım, kimsenin soru sormadığı, sadece nakit paranın konuştuğu o küçük, tozlu dükkânlardı.
Listem hazırdı. Önce, iki adet, yüksek çözünürlüklü, gece görüşü olan ve boyutları olabildiğince küçük IP kamera aldım. Bunlar, benim gözlerim olacaktı. Sonra, planın beyni: bir adet Raspberry Pi 4. O küçük, o mütevazı devre kartının ne kadar büyük işler başarabileceğini, etrafımdaki o ahmakların hiçbiri tahmin bile edemezdi. Bu beynin, dış dünyayla kesintisiz bir bağlantıya ihtiyacı vardı. Bu yüzden, 4G/LTE destekli bir "shield" –yani Pi'nin üzerine takılan bir genişletme kartı– ve internet paketiyle donatılmış, adıma kayıtlı olmayan yeni bir SIM kart aldım. Bu da benim görünmez sinir ağım olacaktı.
Günün geri kalanını, dairemin o steril sessizliğinde, yeni oyuncaklarımla oynayarak geçirdim. Bir cerrahın ameliyata hazırlanması gibi, titiz ve odaklanmış bir şekilde, Raspberry Pi için indirdiğim Ubuntu Server imajını bir microSD karta yazdırdım. Bu, benim için bir meditasyon gibiydi. Kodlar ve komutlar, insanların o karmaşık, o öngörülemez duygularından çok daha güvenilirdi.
Akşam üzerine doğru, operasyonun bir sonraki aşamasına geçtim. Karargâhımı kurma zamanı gelmişti. Bilgisayarımın başına geçip, şehrin merkezindeki o dört yıldızlı, o her türlü sırrı saklayabilecek kadar kişiliksiz otellerden birinin web sitesine girdim. Kredi kartı bilgilerimi girerken, parmaklarım hiç titremedi. Tam bir haftalığına, şehrin ışıklarına tepeden bakan, geniş ve manzaralı bir süit kiraladım.
Otele yerleştiğimde, dizüstü bilgisayarımı ve o gün aldığım bütün o teknolojik cephaneliği masanın üzerine yaydım. Burası, benim yeni laboratuvarımdı.
Otel süitinin o yapay lüksü, benim için artık bir karargâhtı. Masanın üzerine, o gün aldığım teknolojik cephaneliği, bir cerrahın ameliyat aletlerini dizdiği gibi, kusursuz bir düzenle yaydım. Bu, benim sanatımın tuvaliydi. Ve ben, o gece, en karanlık eserimi yaratmaya hazırdım.
Önce, planın beyni olan o küçük, o mütevazı devre kartı, Raspberry Pi 4 ile başladım. Çoğu insan için bu, bir hobi elektroniğinden ibaretti. Benim içinse, sınırsız bir potansiyel. Kutusundan çıkardığım 128GB'lık SanDisk Extreme Pro microSD kartı, dizüstü bilgisayarıma taktım. Basit bir GUI arayüzü olan BalenaEtcher gibi programlarla uğraşmadım.
Bu, acemilerin işiydi. Terminali açtım ve dd komutunu, o en ilkel, en güçlü disk yazdırma aracını kullanarak, daha önce indirdiğim Ubuntu Server 24.04 LTS imajını karta yazdırdım. LTS (Long-Term Support), yani Uzun Süreli Destek. Çünkü bu operasyon, istikrar ve güvenilirlik gerektiriyordu; bir gecede modası geçecek, güncellemelerle bozulacak bir sisteme güvenemezdim. İmajı yazmadan önce, boot partisyonunun içine ssh adında boş bir dosya ve network-config adında, otelin Wi-Fi bilgilerini ve statik bir IP adresini içeren bir yapılandırma dosyası ekledim. Bu, "headless setup" yani başsız kurulumun zarafetiydi. Pi'yi çalıştırdığım anda, ne bir monitöre ne de bir klavyeye ihtiyaç duyacaktım. O, doğrudan ağa bağlanacak ve benim, bir hayalet gibi, SSH (Secure Shell) üzerinden içine sızmamı bekleyecekti.
Kartı Pi'ye taktım. Sonra, 4G/LTE shield'ı, o küçük iletişim canavarını, Pi'nin GPIO pinlerine, her bir pini doğru yere gelecek şekilde, dikkatlice oturttum. Adıma kayıtlı olmayan, bol internet paketli yeni SIM kartı da yuvasına yerleştirdim. Artık planımın beyni, çift kan damarına sahipti: Birincil damar, yüksek bant genişliği için otelin Wi-Fi ağı; ikincil damar ise, o "yaşam destek ünitesi", yani 4G hattı. Eğer otelin ağı kesilirse, ya da meraklı bir sistem yöneticisi cihazımı ağdan atarsa, 4G bağlantısı, benim karargâhımla aramdaki o hayati bağı asla koparmayacaktı. Bu, paranoya değil, profesyonellikti.
Pi'yi çalıştırdım. Birkaç saniye sonra, dizüstü bilgisayarımın terminalinden, ssh [email protected] komutunu yazarak, o küçük beynin içine girdim. Artık onun tanrısı bendim. netplan ile Wi-Fi bağlantısını, ModemManager ve mmcli komutlarıyla da 4G bağlantısını yapılandırdım. Biri düştüğünde diğerinin otomatik olarak devreye girmesi için basit bir failover script'i yazdım. Kusursuz bir yedeklilik.
Şimdi sıra, benim gözlerim olacak olan IP kameralardaydı. Onları, küçük, taşınabilir bir switch üzerinden Pi'ye bağladım. Bu kameralar, USB kameralar gibi aptal değildi. Kendi küçük işlemcileri, kendi IP adresleri vardı. Tarayıcıdan arayüzlerine girip, onlara da statik IP'ler atadım ve en önemlisi, RTSP (Real-Time Streaming Protocol) akış URL'lerini aldım. Bu URL'ler, kameraların o ham, o filtresiz görüntülerini, bir video pınarı gibi, sürekli olarak akıttığı adreslerdi.
Ve şimdi, en kritik, en zarif aşama: Uzaktan erişim. Otelin ağ altyapısı, benim için bir kara kutuydu. Güvenlik duvarlarının arkasına gizlenmiş, sürekli izlenen bir labirent. O labirentte port yönlendirme (port forwarding) yapmaya çalışmak, bir mayın tarlasında koşmaya benzerdi. Üstelik bu, Pi'nin IP adresini doğrudan internetin o vahşi batısına açmak demek olurdu; bir aceminin yapacağı aptalca bir hata. Ben daha zarif bir çözüm kullanacaktım: Tünelleme.
Cloudflare'in sunduğu "Argo Tunnel" hizmeti, bu iş için yaratılmış bir şaheserdi. Tünel, dışarıdan gelen bağlantıları dinlemezdi. O, içeriden, benim Pi'mden, güvenli bir şekilde Cloudflare'in global ağına doğru, tamamen şifreli bir yol açardı. Dizüstü bilgisayarımda, cloudflared daemon'unu Pi'nin üzerine kurdum. cloudflared tunnel login komutuyla hesabımı yetkilendirdim. Sonra, cloudflared tunnel create operasyon-zafer komutuyla, tünelime ölümsüz bir isim verdim. Son olarak, yapılandırma dosyasını düzenledim. Sadece benim bildiğim, anlamsız harflerden oluşan goz1.gizli-projem.com adresine gelen istekleri, tünel üzerinden, doğrudan Pi'min içindeki birinci kameranın RTSP akışını yayınlayan localhost:8554 portuna yönlendirmesini sağladım. Aynısını ikinci kamera için goz2 subdomain'i ile yaptım. Artık benim küçük casusum, internetin ortasında, zırhlı ve görünmez bir hayaletti. Ona ulaşabilen tek kişi bendim.
Son adım, bu veriyi görebileceğim bir arayüzdü. Pi'nin üzerinde, hafif bir web sunucusu çalıştırdım ve kendi yazdığım, birkaç satırlık HTML ve JavaScript kodundan oluşan bir sayfa tasarladım. Neden WebRTC? Çünkü WebRTC (Web Real-Time Communication), videonun, benim tarayıcımla Pi'deki sunucu arasında doğrudan, eşler arası (peer-to-peer) bir bağlantı kurmasını sağlar. Bu, videonun merkezi bir sunucudan geçmek zorunda kalmadığı, dolayısıyla gecikmenin (latency) milisaniyelerle ölçüldüğü anlamına gelir. Ben, Mine'nin patronun odasına girdiği anı, saniyeler sonra değil, tam o anda görmek istiyordum. Gerçek zamanlı kontrol.
Ayrıca, kameralardan gelen görüntülerin, FFmpeg kullanarak, hem canlı yayınlanmasını hem de anlık olarak Pi'ye bağlı SD karta, H.264 formatında sıkıştırılarak kaydedilmesini sağlayan bir script yazdım. Kanıt, her zaman değerliydi.
Her şey hazırdı.
Son test zamanıydı. Dizüstü bilgisayarımı otelin Wi-Fi ağından çıkardım. Cep telefonumun kendi mobil ağını kullandım. Tarayıcıyı açtım ve o gizli goz1 adresini girdim. Bir anlık bir yüklemenin ardından, karşımda, telefonumun ekranında, otel süitinin yatağını gösteren, kristal netliğindeki canlı görüntü duruyordu. Diğer sekmeyi açtım, goz2 adresini girdim. Bu sefer, odanın kapısı… Sistem çalışıyordu. Kusursuzdu.
Bütün bu teknik kurulum bittiğinde, beynimdeki o yoğun fırtına dindi. Üzerimdeki günün yorgunluğunu atmak için, süitin o büyük, o mermer banyosuna girdim. Küveti, tenimi yakacak kadar sıcak suyla doldurdum. Otelin o pahalı, o lavanta kokulu banyo köpüğünü suya boşalttım. Suyun içinde uzanırken, beynimdeki o kod satırlarının, o komutların gürültüsü yavaş yavaş dindi. Yerini, çok daha tehlikeli, çok daha heyecan verici bir duyguya bıraktı: Avını bekleyen bir yırtıcının o soğuk, o sabırsız huzuru.
Her şey hazırdı. Gözlerim, kulaklarım, beynim… Hepsi, o sanat galerisinin parıltılı ışıkları altında başlayacak olan o büyük oyun için yerini almıştı.
Ertesi gün Mine'yi, öğleden sonra, kiraladığım o lüks otel süitine getirdim. O, bunu, şehrin gürültüsünden uzakta, birlikte geçireceğimiz romantik bir kaçamak olarak görüyordu. Oysa bu, bir kaçamak değil, bir tatbikattı. O, sevgilisiyle baş başa olduğunu sanırken, aslında bir yönetmenin, başrol oyuncusunu son kez sahneye çıkardığı bir kostümlü provadaydı.
Odanın atmosferini, o sahte yakınlığı, o kaçınılmaz sonu hazırlamak için kullandım. Şehrin ışıkları, o devasa pencerelerden içeri süzülürken, biz, o büyük, o dağınık yatakta uzanıyorduk. Teninin sıcaklığı tenime değiyordu. Başını göğsüme yaslamıştı. Bu, herhangi bir çiftin yaşayabileceği, sıradan, samimi bir andı. Ama benim zihnimde, bu an, sadece bir kamuflajdı.
"Üç gün sonra," diye fısıldadım, saçlarının o vanilyalı kokusunu içime çekerek. "O gece, bizim gecemiz olacak."
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde, o programladığım, o hastalıklı heyecanla karışık bir güven vardı. "Korkuyorum biraz," diye itiraf etti.
"Korkma," dedim. "Bu, korkulacak bir şey değil. Bu, bir sanat. Düşünsene… O adam, o güçlü, o kibirli adam, sana sahip olduğunu sanacak. Bedenine dokunacak, evet. Ama her dokunuşunda, her fısıltısında, sen aslında o anı benim için, bizim için kaydediyor olacaksın. O, sadece bir araç. Asıl seyirci benim. Asıl zevk, o fiziksel eylemde değil, sonrasında yaşanacak olan o itirafta. Senin, o gecenin her bir anını, her bir kirli detayını bana anlatışında. Bu, bizi o sıradan çiftlerin asla ulaşamayacağı bir samimiyet seviyesine taşıyacak. Bu bizim ortak günahımız, bizim özel ayinimiz olacak."
Kelimelerim, onun zihnine, bir daha asla çıkmayacak şekilde kazınmıştı. O, artık bu çarpık senaryonun sadece bir piyonu değil, aynı zamanda en istekli müridiydi. Bu NTR fantezisi, onun için artık bir sapkınlık değil, bana olan bağlılığının en üstün kanıtıydı.
Bir süre sonra, "Duş alacağım," diyerek yataktan kalktı.
İşte beklediğim an buydu.
Banyonun kapısı kapandığı an, o şefkatli, o aşık adam rolü, bir yılanın derisini değiştirmesi gibi, üzerimden kayıp gitti. Yerini, o soğuk, o verimli teknisyen aldı. Hızla telefonumu elime aldım ve tarayıcıyı açtım. O gizli adresi girdim.
Karşımda, o anki gerçeklik duruyordu: süitin iki farklı açısından gelen, kristal netliğinde canlı yayın. Birinci kamera, tam da hesapladığım gibi, yatağı, o bizim az önce üzerinde uzandığımız, o şimdi dağınık ve boş yatağı, kusursuz bir açıyla görüyordu. Işık, kontrast, her şey mükemmeldi. Ağ, sorunsuz çalışıyordu. Görüntü, neredeyse sıfır gecikmeyle ekranıma akıyordu. Uzaktan bağlanabilir, izleyebilir ve her şeyi kaydedebilirdim.
Telefonumdan bir SSH istemcisi açarak, karargâhım olan Raspberry Pi'nin beynine sızdım. crontab -e komutuyla, daha önce yazdığım o zamanlanmış görevi son bir kez daha kontrol ettim. Evet, oradaydı. Dört gün sonra, akşam saat tam sekizde, start_rec.sh script'i çalışacak ve on iki saat boyunca, o lüks otel odasındaki her bir anı, her bir fısıltıyı, harici diskimin o doymak bilmez hafızasına kaydedecekti.
İşim bittiğinde, bütün bağlantıları kapattım ve telefonumu masanın üzerine bıraktım. Banyonun içinden gelen suyun sesi, bir şelalenin huzurlu uğultusu gibiydi
Her şey hazırdı. İnsan piyonum, Mine, psikolojik olarak tamamen programlanmıştı. Teknik altyapım, o görünmez gözlerim ve kulaklarım, kusursuz bir şekilde çalışıyordu. Otel odasının bir haftalık parası peşin ödenmişti; bu operasyon için harcanmış, önemsiz bir bütçeydi.
Kontrollerim bittikten sonra, ben, otel süitinin o yapay sessizliğinde, kendi zihnimin laboratuvarına geri döndüm. Az önce ona fısıldadığım o kelimeler, o zehirli vaatler, havada asılı kalmıştı. "Bu NTR fantezisi, onun için artık bir sapkınlık değil, bana olan bağlılığının en üstün kanıtıydı." Bu cümleyi zihnimde tekrar ettim. Ne kadar da doğru, ne kadar da kusursuz bir programlamaydı.
Netorare… Japonların o zarif ama acımasız dilleriyle ne kadar da isabetli bir tanım. "Alınan uyku". Batı'nın o kaba saba "cuckold" tanımından çok daha derin, çok daha psikolojik. Bu, basitçe boynuzlanmak, aldatılmak değildi. Bu, mülkiyetin, güvenin, sadakatin ve gücün en uç, en hastalıklı sınırda test edildiği, acı ve zevkin birbirine karıştığı kutsal bir ayindi. Sevdiğinin, bir başkası tarafından "alınması" ve senin bu eylemi, bir kurbanın çaresizliğiyle değil, bir tanrının her şeyi gören gözleriyle izlemen.
Bu fantezinin Mine üzerinde neden bu kadar etkili olduğunu anlamak zor değildi. Zihninden çaldığım veriler, onun ruhunun bir haritası gibi önümdeydi. O, her zaman ikinci planda kalmış, onaylanma açlığı çeken bir kadındı. Babasının ilgisizliği, önceki sevgililerinin bencilliği… Hepsi, onun içinde, "değerli" ve "arzu edilir" olduğuna dair bir kanıt arayan devasa bir boşluk yaratmıştı. Benim sunduğum bu senaryo, ona tam da bunu veriyordu. O, artık sadece bir sekreter, sıradan bir kadın değildi. O, iki erkeğin, özellikle de iki "güçlü" erkeğin (en azından onun gözünde öyleydi) arzu nesnesi, bir güç oyununun merkezindeki kraliçeydi. Patronla yaşayacağı o an, onun için bir ihanet değil, kendi arzu edilirliğinin en üst perdeden bir onayı olacaktı. Ve sonrasında bana gelip her şeyi anlatacağı o "itiraf" anı ise, bu onayın benim tarafımdan kutsanması, bizim o çarpık, o hastalıklı ilişkimizin en mahrem ayini olacaktı. O, bu oyunda, kendini hiç olmadığı kadar önemli ve güçlü hissediyordu.
Ama dürüst olalım. Asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, bu durumun beni neden bu kadar tahrik ettiğiydi.
Bu konuya kafa yorarken, kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bir gerçekle yüzleştim: Ben, sadece soğuk bir manipülatör, bir kukla ustası değildim. Ben, bu oyunun aynı zamanda en istekli seyircisiydim. O adamın, Mine'ye o açgözlü bakışlarla baktığını gördüğümde, kanımın kaynaması sadece bir rol değildi. İçimde, en ilkel, en karanlık bir köşede, bir şeyler gerçekten de tetikleniyordu.
Freud, tabuların, aslında en bastırılmış arzuların bir yansıması olduğunu söylerdi. Ve "sadakat" tabusundan daha temel, daha kutsal bir tabu var mıdır? Bir erkeğin, bir kadını "kendi malı" olarak görmesi, o en hayvani, o en köklü içgüdülerden biridir. İşte bu NTR fantezisi, tam da bu tabunun kalbine saplanan paslı bir hançerdi. Bu tabuyu, kendi ellerimle, kendi irademle yıktığımı görmek, bana entelektüel bir orgazm yaşatıyordu. Bu, toplumun o ikiyüzlü ahlak kurallarına karşı, benim kişisel zaferimdi.
Geçenlerde, bir psikoloji dergisinde okuduğum bir makalede, bu parafilinin kökenini, avcı-toplayıcı atalarımızın "sperm rekabeti" ve "eş koruma" içgüdülerinin, modern ve karmaşık bir tezahürü olarak açıklıyordu. Bir erkeğin, kendi dişisinin başka bir erkek tarafından döllenmesi ihtimali karşısında hissettiği o ilkel korku ve bu korkunun, modern insanda cinsel bir heyecana dönüşmesi… Ne kadar da sıkıcı, ne kadar da biyolojik bir analiz. Onlar, işin sadece mekaniğine odaklanıyorlardı. Oysa asıl mesele, mekanik değil, güçtü.
Benim için bu durumun çekiciliği, üç temel noktada birleşiyordu:
Birincisi, Mutlak Kontrol. Ben, pasif bir kurban değildim. Ben, olayın yönetmeniydim. O gece yaşanacak her şey, benim iznimle, benim senaryomla gerçekleşecekti. Mine'nin bedeni, benim tarafımdan, geçici bir süreliğine başka birine kiralanmış bir mülktü. Bu, bir mülkün sahibi olmanın en üstün kanıtıydı; onu, bir başkasına verip, sonra da geri alabileceğinizi bilmenin o tanrısal, o kibirli hazzı.
İkincisi, Nihai Voyeurism. Benim o çocukluktan gelen, o doymak bilmez "görme, bilme, hissetme" arzum, bu senaryoda doruk noktasına ulaşıyordu. Gizli bir kamera, sadece görüntü ve ses verirdi. Ama Mine'nin kendisi, bana, o anın her bir dokunsal, duygusal ve hatta kokusal verisini getirecekti. O adamın teninin kokusunu, nefesinin sıcaklığını, kaslarının gerginliğini… Her şeyi, onun duyularıyla, ama benim analitik zihnimle yeniden yaşayacaktım. Bu, röntgenciliğin en sofistike, en mahrem haliydi.
Ve üçüncüsü, Paylaşılan Günah. Bu eylem, Mine ile aramızda, kanla değil, günahla imzalanmış bir sözleşme yaratacaktı. O, artık sadece benim sevgilim, benim kuklam değildi. O, benim suç ortağımdı. Bizi birbirimize, o sıradan çiftlerin o sıkıcı sadakat yeminlerinden çok daha güçlü, çok daha kırılmaz bir bağla, ortak bir sırrın o karanlık zincirleriyle bağlayacaktı.
Evet. Bu fantezi, beni de en az onu manipüle ettiği kadar, belki de daha fazla etkiliyordu. Çünkü bu, benim bütün o karanlık arzularımın, entelektüel kibrimin ve tanrı olma hayalimin, tek bir, kusursuz eylemde vücut bulmuş haliydi. Ve ben, bu eserin sahneleneceği o geceyi, sabırsızlıkla bekliyordum.
Artık geriye tek bir şey kalmıştı: Beklemek. O büyük gecenin, o büyük avın başlamasını, bir tanrının o soğuk, o mutlak sabrıyla beklemek.
O pazar sabahı, zihnimde yeni şekillenen o büyük, o cüretkâr planın getirdiği bir enerjiyle uyandım. Mine, yanımda, dün gecenin anılarıyla uyuyordu. Ama benim aklım, artık onda değildi. Aklım, o çelik kasadaydı. Ve o kasaya giden yol, patronumun karısından geçiyordu. Beklemek, benim doğama aykırıydı. Bir avcı, avının izini bulduğunda, o izi sıcakken takip etmeliydi.
Selin'in zihninden çaldığım veriler, patronumun pazar sabahlarını golf sahasında, diğer önemli adamlarla birlikte, o aptalca oyunu oynayarak geçirdiğini söylüyordu. Bu da demekti ki, kraliçe, kalesinde yalnızdı.
Üzerime, dikkat çekmeyen, koyu renk bir gömlek ve bir pantolon geçirdim. Amacım, ne bir sevgili gibi görünmekti, ne de bir çalışan. Amacım, beklenmedik, gizemli bir misafir olmaktı. Arabama atlayıp, o zenginlerin yaşadığı, her bir çimin bile birbiriyle aynı boyda olduğu, o yapay, o steril mahalleye doğru sürdüm. Evinin önüne geldiğimde, o büyük, o zevksiz villanın sessizliği, planımın ilk adımının doğruluğunu teyit ediyordu.
Arabadan inip, o taş döşeli yoldan kapıya doğru yürüdüm. Pirinçten yapılma, gösterişli kapı tokmağının yanındaki zile bastım. İçeriden, boğuk bir melodi duyuldu. Bekledim. Bir dakika geçti. Ses yok. Bu, iyiye işaretti. Bu, içeride bir koşuşturma olmadığının, kocasını uğurladıktan sonra, o büyük, boş evde, kendi sıkıntısıyla baş başa kalmış bir kadının olduğunun işaretiydi.
Tekrardan zile bastım. Bu sefer daha uzun.
Birkaç saniye sonra, kapının kilidinin döndüğünü duydum. Ve kapı, yavaşça aralandı.
Karşımda, patronumun karısı, Elif duruyordu. Beni gördüğünde, yüzünde, bir anlığına, çıplak ve savunmasız bir şaşkınlık belirdi. Üzerinde, pahalı olduğu her halinden belli olan, zümrüt yeşili, ipek bir sabahlık vardı. Makyajsız yüzü solgundu, gözlerinin altında, uykusuz gecelerin ya da dinmeyen bir can sıkıntısının o mor halkaları oturuyordu. Saçları, bir topuzla ensesinde öylesine toplanmıştı. O, partideki o "mükemmel ev sahibesi" değildi. O, altın bir kafesin içindeki, tüyleri yolunmuş, yorgun bir kuştu.
"Altan?" dedi, sesi şaşkınlık ve hafif bir kuşkuyla doluydu. "Ne işin var burada?"
İşte bu an, benim en sevdiğim andı. Bir insanın gardının en düşük olduğu, zihninin ne olacağını anlamak için bir cevap beklediği o an. O an, zihinleri, benim ekeceğim zehirli tohumlar için en verimli topraktır.
Yüzüme, en endişeli, en ciddi ifademi takındım. "Rahatsız ettiğim için çok özür dilerim, Elif Hanım," dedim, adını kullanarak, aramıza resmi ama aynı zamanda kişisel bir bağ kurarak. "Ama projeyle ilgili, sunucularda acil bir durum oluştu ve patrona telefonla ulaşamadım. Hayati bir konu. Onu kontrol etmem gerektiğini düşündüm."
Bu, kusursuz bir yalandı. Hem beni önemli, hem de onu değerli hissettiriyordu. "Evde değil." dedi, sesi hala şüpheliydi. "Ama kişisel telefonundan arayabilirim."
"Ah, anlıyorum," dedim, yüzüme sahte bir rahatlama yayarak. "Bekleyebilirim. Tekrar kusura bakmayın, sizi de pazar sabahı böyle rahatsız ettim…" Bir an duraksadım, gözlerimin, o "Sherlock" bakışlarımın, onu tepeden tırnağa süzmesine izin verdim. Sonra, sesime hayranlık dolu bir ton ekledim. "Bu arada… bu renk size çok yakışmış. O partideki resmi halinizden çok daha… canlı görünüyorsunuz."
Bu, beklenmedik bir hamleydi. İş konuşmasından, aniden kişisel bir iltifata geçiş. Yüzünün, o solgun teninin, hafifçe pembeleştiğini gördüm. Bu, yıllardır ihmal edilmiş bir kadının, beklenmedik bir ilgi karşısında verdiği o tatlı, o verrnelik tepkiydi.
"Teşekkür ederim," diye mırıldandı, bir eli, istemsizce sabahlığının yakasını düzeltmek için hareket etti.
Gardı düşmüştü. Şimdi, ikinci ve daha cüretkâr bir adım atma zamanıydı. Bakışlarımın, bir anlığına, sabahlığın o V şeklindeki yakasından görünen göğüslerinin o dolgun başlangıcına kaymasına izin verdim. Sonra tekrar gözlerine baktım. "Ve çok daha cüretkâr," diye ekledim fısıltıyla.
"Ne… ne cüretkâr?" diye sordu, kafası karışmıştı.
"O ipek kumaş," dedim, sesim şimdi bir sanat eleştirmeninin sesi gibi, takdir dolu ama mesafeliydi. "Vücudunuzun hatlarını, bir heykeltıraşın eseri gibi, hem gizliyor hem de ortaya çıkarıyor. Özellikle göğüsleriniz… Kusursuz bir oran."
Bu sefer, yüzü pembeleşmedi. Hayır. Bu, o masum, o utangaç bir iltifatın getirdiği bir renk değildi. Bu, çok daha derindi. Yüzü, boynu, hatta sabahlığının o açık V yakasından görünen göğsünün üst kısmı, sanki derisinin altından bir şarap sızıyormuş gibi, komple kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırdı. Alt dudağını, beyaz dişlerinin arasında ezdi. Beden dili, artık bir fısıltı değil, sağır edici bir çığlık gibiydi. Ve ben, o çığlığın her bir hecesini anlıyordum.
Bu kadın, sadece cinsel olarak aç değildi. Bu, o kadar basit bir denklem değildi. Bu, yılların ihmalinin, bastırılmış bir öfkenin ve boşa harcanmış bir sadakatin yarattığı, karmaşık bir ruhsal açlıktı.
O an, zihnimin arşivindeki Selin'den çaldığım o veri dosyaları, önümde bir bir açıldı. O kızıl renkteki yüz, artık sadece bir yüz değil, bir haritaydı. Ve ben, o haritadaki her bir yolu, her bir çıkmaz sokağı, Selin'in anılarının ışığında görebiliyordum.
O anılar… Annesi, yani bu kadın, Elif, çocuklarını hep yalnız büyütmüştü. Okul müsameresinde, kocasının o boş bıraktığı sandalyenin yanında tek başına otururkenki o sahte gülümsemesini gördüm. Akşam yemeklerinde, o büyük, sessiz masada, gelmeyeceğini bildiği bir adam için fazladan bir tabak daha koyarkenki o mekanik hareketlerini… O, hep sevmişti. Ya da en azından, sevgi denilen o kuruma, o kutsal aile tablosuna, sonuna kadar inanmıştı. Ama kocası, o patronum olan o şişman, o bencil adam, en ufak boş vaktini bile ona ayırmamış, onu hiç önemsememişti.
Bu kadın, haddinden fazla özgürdü. İstediğinden, dayanabileceğinden çok daha fazla. Bu, bir lütuf değil, bir lanetti. Bu, bir kafesin kapısını sonuna kadar açıp, içindeki o evcil, o uçmayı unutmuş kuşa, "İşte bütün gökyüzü senin, istersen uçabilirsin," demenin o en zalim, o en kibirli haliydi. Ama o, sırf "doğru" olanı yapmak istediği için, sırf kocasının o sayısız yanlışına inat, hayata inat, o ahlak anıtı gibi dimdik durmak istediği için, o kafesten hiç uçmamıştı. İyiliği, bir erdem değil, bir intikamdı. Kendi mutluluğunu feda ederek, kocasının o sefil ahlaksızlığını her gün suratına çarpıyordu. Ama bu, içinde devasa bir öfke biriktirmişti.
Ve işte, en önemli veri buydu. Zihninin en karanlık köşesindeki o fısıltı: Parçalamak ve parçalanmak istiyordu. O, nasıl ki hak ettiği o ilgiye, o tutkulu tene, o arzulanan bedene sahip olamıyorsa, kocasının olan her şeyi, o sahte düzenini, o sahte statüsünü, başka birinin elleriyle parçalatmak istiyordu. Ve aynı zamanda, yıllardır bastırdığı o dişi, o ilkel yanı, bir başkasının gücü altında ezilmek, kontrolü kaybetmek, parçalanmak istiyordu.
Bu yüzden kendine bakıyordu. Bu yüzden o ipek gibi saçlarını her gün özenle tarıyordu. Bu yüzden, o pahalı ipek sabahlığın içinde bile, bir kraliçe gibi asil durmaya çalışıyordu. Bunlar, birer güzellik çabası değil, batmakta olan bir gemiden atılan birer yardım fişeğiydi. "Buradayım," diyordu bedeni. "Hala bir kadınım. Hala arzu edilebilir biriyim. Biri beni görsün."
İşte ben, o an, onu gördüm.
Bütün bu analiz, beynimde bir saniyeden daha kısa bir sürede gerçekleşti. Ve o analizin sonucunda, atacağım bir sonraki adımı, kusursuz bir netlikle belirledim. Onun o karmaşık, o fırtınalı ruhunun istediği iki şey vardı: Bir yabancının, beklenmedik bir arzuyla onu görmesi ve aynı zamanda, o "iyi ev sahibesi" rolünü oynamasına izin verecek masum bir talep.
Bir an duraksadım, elimi boğazıma götürdüm. "Affedersiniz," dedim, sesime sahte bir kuruluk ekleyerek. "Yolda gelirken çok susadım. Bir bardak su alabilir miyim?"
Bu, bir satranç oyunundaki o en beklenmedik, o en dâhiyane hamleydi. Bu, onun bütün savunma mekanizmalarını, bütün o sosyal zırhını delen, karşı konulmaz bir hamleydi. Çünkü bu talep, onun en derinindeki iki arzuya da aynı anda hitap ediyordu: Onu, arzulanan bir kadın olarak gören bu yabancıya, o "iyi", o "misafirperver" yüzünü gösterme fırsatı.
Bu, o kadar saçma, o kadar yersiz bir talepti ki, onu tamamen savunmasız bıraktı. Bu, bir iş teklifi değildi, bir cinsel ima değildi. Bu, en temel, en masum insani ihtiyaçtı. Ve toplumun kurallarına göre, susamış birine bir bardak suyu reddetmek, büyük bir kabalıktı.
Birkaç saniye bocaladı. Zihnindeki o "doğru" ve "yanlış" çarklarının nasıl da birbirine girdiğini görebiliyordum. Ve sonunda, o programlandığı, o "iyi ev sahibesi" rolü kazandı.
"Ah, tabii," dedi, kapıyı biraz daha aralayarak. "İçeri gel istersen. Mutfaktan vereyim."
İçeri girdim.
Beni içeri davet etmişti. Bu, bir bardak su teklifi değildi. Bu, bir ruhun, bir bedenin, bir hayatın ve belki de bir kasanın anahtarlarını, gümüş bir tepside, kendi elleriyle bana sunmasıydı.
Evet. Bu kadın, sikilmeye hazırdı. Ve ben, onun bu cömert davetini geri çevirecek kadar kaba bir adam değildim.
Manipülasyon yeteneğimin, o an, o kısacık anda, karşımdaki insanın zihnindeki bütün bir hayat boyu öğrenilmiş mantığı, bütün o sosyal kuralları ve o "ayıp" ya da "olmaz" diyen iç sesi, bir anlığına askıya alması beni her seferinde şaşırtıyordu.
Sanki kelimelerim, sadece ses dalgalarından ibaret değildi. Onlar, karşımdaki insanın zihnindeki o rasyonel, o katı gerçeklik matriksini bir anlığına eriten, görünmez bir asit gibiydi. Ben, kendimin söylediği şeyin, kurduğum o cümlenin, yaptığım o teklifin ne kadar mantıksız, ne kadar absürt ve ne kadar cüretkâr olduğunu biliyordum. Normal bir senaryoda, kapının suratıma kapanması, bir tokat yemem ya da en azından hakarete uğramam gerekirdi.
Ama o, o normal senaryoyu yaşamıyordu. O, resmen büyüleniyordu. Gözlerinde, mantığın o soğuk ışığı sönüyor, yerine hipnotik bir teslimiyetin, sorgulamayan bir kabullenişin o buğulu perdesi iniyordu. Bu, inanılmaz bir şeydi. Bu, fiziğin kurallarını bükmek gibiydi. Ben, sadece kelimelerle, bir insanın beynindeki bütün o güvenlik duvarlarını, bütün o antivirüs programlarını devre dışı bırakıyor ve kendi virüsümü, kendi irademi, doğrudan ana sisteme yüklüyordum.
Bu, benim büyülümdü. Benim sanatım, benim acımasız, karşı konulmaz ve mantık dışı büyüm. Ve ben, bu sanatı icra etmekten, her seferinde daha da büyük bir zevk alıyordum.
O an, mutfağın o soğuk, mermer zemininde dururken, zihnimdeki düşünceler kristal kadar berraktı. Beni tahrik eden şey, patronuma karşı oynadığım bir güç oyunu değildi. O adamın, karısını zaten yıllar önce ruhsal olarak terk ettiğini, onu, bu büyük, boş evin içinde bir mobilya gibi unuttuğunu biliyordum. Hayır. Beni tahrik eden tek şey, o ‘doğru’, o ‘ahlaklı’, o dokunulmaz kadının iradesini kırma, o mermer heykelin altındaki o sıcak, o yaşayan eti ortaya çıkarma ve onu, sadece benim için, benim irademle parçalayabilecek olma düşüncesiydi.
Elif, bana, kenarı yaldızlı, ağır bir kristal bardakta su uzattı. Suyu içerken, gözlerimi ondan ayırmadım. Her bir yudumu, onu izleyerek, onun o gergin, o beklenti dolu halini analiz ederek aldım. Bardağı, mermer tezgâhın üzerine tok bir sesle bıraktım.
"Ağzım çok kurumuş," dedim. Sonra, bir an duraksadım ve ona doğru bir adım attım. "Ama sizinkiler de öyle görünüyor."
Gözleri, dudaklarıma kaydı. Anlamamıştı. Bu, tam da istediğim şeydi. Zihninin, o rasyonel, o mantıklı yolunu tıkamak. "Bazen," diye fısıldadım, "en çok susayanlar, suya en çok ihtiyacı olduğunu unutanlardır."
Bu anlamsız, bu felsefi cümle, onun mantık devrelerini bir anlığına yaktı. Yüzünde, o sevimli, o ahmakça bir kafa karışıklığı belirdi. İşte bu, benim gücümdü. Bu, mantığı baypas etme, doğrudan ruhun o ilkel, o kelimelerle düşünmeyen kısmına konuşma yeteneğiydi. Zihni, artık benim oyun alanımdı. Ve o, aklını kaybetmeye, benim yarattığım o sisin içinde yolunu yitirmeye başlamıştı.
Bu savunmasızlığından sonuna kadar yararlanarak, aramızdaki o son mesafeyi de kapattım. Artık, onun o tatlı, o lavantalı nefesini hissedebiliyordum. O an, zihnimdeki Selin'den çaldığım o acı dolu anılarla, kendi gözlemlerimi birleştirdim. Bu, bir saldırı değil, bir teşhis olacaktı.
"Bu ev," dedim, sesim şimdi bir terapistinki kadar sakin ve derindi. Gözlerim, o kusursuz, o pahalı ama ruhsuz mutfakta gezindi. "Çok güzel. Mükemmel. Ama… içinde yaşayan biri var mı, yoksa sadece sergilenen, dokunulması yasak bir eser mi?"
Bu soru, bir anahtar gibi, onun o yıllardır kilitli tuttuğu kapıyı araladı. Gözleri doldu. "Ne demek istiyorsun?" diye fısıldadı.
"Dün gece partide sizi izledim," dedim, yalan söylüyordum, ama bu, gerçeğin en saf haliydi. "Herkesle konuşuyordunuz, gülümsüyordunuz. Mükemmel bir ev sahibesiydiniz. Ama gözleriniz… Gözleriniz orada değildi, Elif. Sanki herkesin arasında, o gürültülü odadaki en yalnız insan sizdiniz. Yıllardır, o 'mükemmel eş' rolünü, o 'saygın anne' kostümünü giymekten yorulmuş bir kadının o belli belirsiz, o derin yorgunluğu vardı bakışlarınızda. Herkesi memnun etmeye çalışan, ama kimsenin, tek bir kişinin bile, onu memnun etmeyi aklına bile getirmediği bir kadının."
Bu, bir bomba gibiydi. Bu, onun zihninin en mahrem odasına, izinsizce girmek gibiydi. Gözlerinden, tek bir damla yaş süzüldü. Bu, zayıflık değil, yılların birikiminin ilk çatlağıydı.
"O," diye başladı, kocasından bahsettiğini biliyordum. "O sadece işini, gücünü, o dışarıdaki sahte dünyasını sevdi. Bu ev, bu çocuklar, ben… biz, onun için, o başarılı adam imajını tamamlayan birer aksesuardan ibarettik. O, bize sahip oldu ama bizi hiç sevmedi."
"Sahip olmakla sevmek aynı şey değildir," dedim, onun düşüncelerini, ondan önce kelimelere dökerek. "O, size bir araba, bir ev gibi sahip oldu. Ama bir çiçeğe su vermeyi, bir ruha dokunmayı hiç bilmedi. Sizi, bu altın kafesin içinde, haddinden fazla bir özgürlükle baş başa bıraktı. Ama bu, bir lütuf değildi, değil mi? Bu, bir terk edilişti. Bu, bir kafesin kapısını sonuna kadar açıp, içindeki o uçmayı unutmuş kuşa, 'istersen gidebilirsin' demenin o en zalim, o en kibirli haliydi."
Başını salladı, beni onaylıyordu. Artık ben, onun zihninin içindeydim.
"Ve siz," diye devam ettim, sesim şimdi daha da hipnotize ediciydi. "Onun o sayısız yanlışına inat, hayata inat, 'doğru' olanı yapmaya çalıştınız. Sadakatiniz, sizin intikamınızdı. Ama kimsenin görmediği bir anıtın, kimsenin takdir etmediği bir erdemin ne değeri var? Bu, kendi kendinize yaptığınız en büyük haksızlıktı. İçinizdeki o öfkeyi, o tutkuyu, o 'parçalamak ve parçalanmak' isteyen o vahşi kadını, bu 'iyi olma' rolünün altında boğdunuz."
O an, gözlerimin içine baktı. Artık beni bir yabancı olarak değil, onu, herkesten, hatta kendisinden bile daha iyi anlayan tek insan olarak görüyordu.
"O, sadece ruhunuzu değil," diye bitirdim, son darbeyi indirerek. "Bedeninizi de ihmal etti. Sizi, bir kadın olmanın en temel, en ilkel zevklerinden mahrum bıraktı. Sizi, arzulanan bir varlık değil, bir alışkanlık haline getirdi. Ve insan, ruhu bu kadar açken, bedenin de susaması ne kadar normal, değil mi?"
"Ama eminim ki," dedim, sesim şimdi bir yılanın tıslaması kadar alçak ve tehlikeliydi. Gözlerim, onun dudaklarından aşağıya, vücudunun o hayali merkezine doğru bir yol çizdi. "Diğer dudaklarınız, şu an sırılsıklam."
Bu, bir iltifat değildi. Bu, bir tespitti. Bir teşhisti. Ve o, bu teşhisin doğruluğu karşısında donakaldı. O an, bütün o "iyi eş", o "saygın kadın" maskeleri tuzla buz oldu. Geriye, sadece yıllardır bastırılmış, arzulanan bir kadın kaldı.
"Bilmiyorum," diye fısıldadı. Bu, bir cevap değil, bir teslimiyetti.
Gülümsedim. O soğuk, o avcı gülümsememle. "Öyle mi? Görmek ister misin?" diye sordum.
Bu, artık benim sorum değildi. Bu, onun, kendi ruhunun en derininden gelen, o bastırılmış arzunun sorusuydu. Ve o, sadece başını salladı.
Elim, o zümrüt yeşili ipek sabahlığın eteğine doğru uzandı. Kumaşı yavaşça yukarı doğru sıyırdım. Altındaki o dantelli, o masum beyaz külot, birazdan yaşanacak olan o günahın üzerindeki son, zayıf bir örtüydü. O örtüyü, tek bir parmağımın ucuyla kenara çektim.
Ve evet. O, bir yalan söylemiyordu. O, sırılsıklamdı. Islak ve hazır. Hipotez, doğrulanmıştı.
Elimi yavaşça geri çekerken, zihnimde bir anlığına, önceki avlarımın hayali belirdi. Bu, bir tatmin anıydı, evet. Ama farklı bir tatmin. Çok daha derin, çok daha zengin, çok daha… lezzetli.
Mine, bir aceminin ilk, heyecanlı deneyiydi. Ruhunda, benim girmem için zaten aralık bırakılmış kapılar vardı; fanteziler, onaylanma açlığı, o bitmek bilmez ilgi ihtiyacı… Onun direncini kırmak, zaten paslanmış bir kilidi kırmak kadar kolaydı. O, zaten o yola girmeye hazırdı, sadece elinden tutacak, ona yol gösterecek bir şeytana ihtiyacı vardı.
Patronun kızı Selin ise daha da basitti. O, entelektüel bir kibirdi. Ruhu, okuduğu o ağır kitapların altında ezilmiş, gerçek hayattan kopmuştu. Onun savaşı, ahlakla değil, sıkıcılıklaydı. Zihnini, o sahte entelektüel oyunlarla fethettiğim anda, bedeni bir garnizon gibi, tek bir kurşun atmadan, beyaz bayrağını çekmişti. Onlarda, aşılması gereken gerçek, çelikten bir ahlaki engel yoktu. Sadece, toplumun dayattığı o ince, o kâğıttan duvarlar vardı.
Ama Elif… O, farklıydı. O, bir kaleydi.
Yıllarını, bu kaleyi "ahlak", "sadakat", "doğruluk" denilen o sert, o soğuk taşlarla, tuğla tuğla örmek için harcamıştı. Kocasının her bir ihanetine, her bir ihmaline karşı, kendi erdemini bir sur gibi yükseltmişti. O, sadece iyi bir kadın değildi; o, iyiliğin kendisini, bir intikam aracına, pasif-agresif bir silaha dönüştürmüştü.
Ve benim için zevk, o kalenin kapısından gizlice sızmak değil. Hayır. Zevk, o duvarları, o kendi elleriyle ördüğü her bir taşı, birer birer, onun gözlerinin önünde un ufak etmekti. Zevk, o "doğru" kadına, en "yanlış" şeyi, kendi rızasıyla yaptırmaktı.
Çünkü o an anladım ki, ben ona, sadece bir orgazm vaat etmiyordum. Ben, ona, kendi elleriyle inşa ettiği o hapishaneden bir kaçış, bir isyan, yıllardır içinde biriktirdiği o bastırılmış öfkeyi ve nefreti kusabileceği bir günah işleme özgürlüğü vaat ediyordum. O, sadece parçalanmak değil, aynı zamanda parçalamak istiyordu. Ve ben, ona, kocasının o sahte dünyasını, onun o kutsal evliliğini, kendi bedeni üzerinden parçalama fırsatı sunuyordum. Ben ona özgürlüğünü veriyordum.
Bir gencecik kızı, fantezileriyle baştan çıkarmak, bir aceminin işidir. Ama ahlakını, bir zırh gibi yirmi yıl boyunca üzerinde taşımış olgun bir kadını, o zırhın içinde, kendi iradesiyle çürütmek… İşte bu, bir ustanın sanatıydı.
Ve ben, o sanatın tek ustasıydım.
O, zihnindeki ve bedenindeki o yeni, o yasak hisle donakalmışken, ben, bir an içinde aklıma gelen o en dürtüsel, o en dürüst şeyi yaptım. Mantık, artık bu odada bir misafirdi ve gitme vakti gelmişti.
Konuşmadım. Sadece, tezgâhın üzerindeki elini, o tereddütlü, o ne yapacağını bilmeyen elini, kendi elime aldım. Parmaklarım, onunkilerin etrafına bir kelepçe gibi kenetlendi. Önce, şaşkınlıkla bana baktı. Sonra, o elini, yavaşça, kendi göğsüme, kalbimin üzerine koydum.
"Bunu hissediyor musun?" diye fısıldadım. "Bu gürültüyü… Bu da senin için atıyor. Sana en azından bir ihtiyaç olmadığını, arzu kaynağı olduğunu göstermek için atıyor. Senin kadınlığın için arzuluyor. Tıpkı seninki gibi, bu da yıllardır beklediği o anı, o kaosu, o yıkımı buldu."
Elim, hala onun elini tutuyordu. Ve onu, göğsümden aşağı, yavaşça, bir nehrin yatağını takip eder gibi, vücudumun merkezine doğru yönlendirdim.Bir anda sikimi dışarıya çıkartıp “Dudaklarım gibi bu da kurudu.” dedim. Elini alıp yavaşça sikimi sıkmasını sağladım önce utanan eli yavaşça etrafını sardı. Ucuna dokundu. O, önce utanan, çekinen eliyle karşı koymaya çalışır gibi oldu, ama sonra parmakları gevşedi ve benim irademe teslim oldu. O anlık temastan bütün vücuduna yayılan o elektrik akımını hissettim.
Gözlerindeki o son medeniyet kırıntısı da o an yok oldu. Artık karşımda, patronumun o saygın, o "hanımefendi" karısı yoktu. Karşımda, sadece açlık vardı. Yılların açlığı. O, bir avcının gözleriyle, avına bakıyordu.
Ve o, kendi iradesiyle, o soğuk mermer zemine, bir tanrıçanın, unuttuğu bir tanrının önünde diz çöküşü gibi, yavaşça çöktü. Başını kaldırdı ve bana baktı. Bu, bir sorgulama değil, bir izin, bir yalvarıştı. Gözlerindeki açlığı görebiliyordum. Sikimin başını yıllardır çektiği arzuyla sömürerek öpmekten geri kalmadı. Yanaklarının içe çöküşünü, dudaklarının o ritmik, o doymak bilmez hareketini, bir sanatçının eserini izlediği gibi, o soğuk, o analitik bir hayranlıkla izliyordum. Her bir hareketi, bir sanattı.
Bu arzunun yoğunluğuna dayanamayıp sikimi geri çektiğimde, ağzının kenarıyla benim aramda, o az önce paylaştığımız o günahın, o teslimiyetin o parlak, o yapışkan ipliği, bir anlığına esnedi ve koptu.
O, bir an öylece, hareketsiz kaldı. Sonra yavaşça başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı.
"Şimdi kuruluğu geçti mi?" diye sözcükelerinin çıkışını duydum.
Evet nispeten kudurmuıştum. Ona doğru eğildim, yüzlerimiz arasında sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı. Gözlerinin içine, o yeni uyanmış, o tehlikeli parıltının tam ortasına baktım.
"Yeterince değil," diye hırladım. Kafasını saçlarından tutarak geriye doğru eğdim dudaklarına sikimle bir defa vurduktan sonra birazcık sürtmekten geri kalmadım. Benimdi, ıslak dudaklarını sikiyordum. İstemsizce ağzını açtığı anda sikimi içine soktum. Dudakları adeta etrafını sarıyor sömürüyordu.
Ve o an, barajın kapakları açıldı.
Bu, Mine'den aldığım o kaotik, o vahşi sel gibi değildi. Bu, Selin'den indirdiğim o hızlı, o genç veri paketi gibi de değildi. Hayır. Bu, çok daha farklıydı. Bu, yirmi yıllık, iyi yıllanmış, acı ve tatlı notalarla dolu bir şarabın, bütün bir fıçının, tek bir anda damarlarıma boşalması gibiydi.
Önce, genç bir gelinliğin o saf, o umut dolu beyazlığını gördüm. Bu, sadece bir görüntü değildi. O, ucuz şampanyanın tadıydı, ilk evlerinin duvarlarındaki taze boya kokusuydu, geleceğe dair kurulan o naif, o aptalca hayallerin heyecanıydı. Kocasının, o hırslı, o genç adamın gözlerinin içine bakarken hissettiği o mutlak güveni, o "biz her şeyi başarırız" inancını, kendi ruhumda bir anlığına tattım. Bu, mide bulandırıcı derecede tatlı ve saftı.
Sonra o beyaz, yavaş yavaş, yılların kiriyle, söylenmemiş sözlerin isiyle ve yerine getirilmeyen vaatlerin o yapışkan tozuyla kirlenerek, grileşmeye başladı.
Zihnime, birbiri ardına, o küçük, o ruhu yavaş yavaş öldüren anılar hücum etti. O, şık bir restoranda, evlilik yıldönümleri için en güzel elbisesini giymiş, tek başına oturuyordu. Bir saat boyunca, etrafındaki mutlu çiftlerin gürültüsü içinde, kocasının o "toplantım uzadı" yalanını içeren o soğuk, o kısa mesaja bakarken hissettiği o kamusal aşağılanmayı hissettim. O, oğlunun ilk okul tiyatrosunda, bütün sandalyeler doluyken, yanındaki o boş sandalyenin, o koca evrendeki en büyük boşluk olduğunu hissedişini yaşadım. O, alkışlıyordu, gülümsüyordu, ama ben, o gülümsemenin ardındaki o görünmez gözyaşlarının tuzlu tadını alabiliyordum.
Ve sonra, daha derine, o yatak odasının o buz gibi mahremiyetine indim. Cinsel açlığı. Ama bu, basit bir ten arzusu değildi. Bu, bir hayal kırıklığı koleksiyonuydu. Zihninde, onlarca anı vardı: Kocası, gecenin bir yarısı, alkol kokarak yatağa girer, onu, bir görev bilinciyle, tek bir öpücük, tek bir şefkatli söz olmadan, hızlı ve mekanik bir şekilde kullanırdı. Bu, bir sevişme değildi. Bu, bir boşaltımdı. Ve Elif, o eylem sırasında, sadece, kocasının o ilkel ihtiyacını giderdiği, kullanışlı, sıcak bir nesne olduğunu hissederdi. O, defalarca, cinsel olarak kullanıldığını, arzulanan bir kadın değil, yerine getirilmesi gereken bir vazife olduğunu hissetmenin o ruhu kemiren hayal kırıklığına uğramıştı. Ve her seferinde, o bittikten sonra, sırtını dönüp uyuyan adamın yanında, tavanın o boş beyazlığına bakarak, kendi değersizliğinin o soğuk, o yapışkan karanlığına gömülürdü.
Bütün bu yaşananlar, o kırgınlıklar, o bastırılmış arzular, bir bir zihnime akmaya başladı. Ve ben, onun ruhundaki o kırılma anını, o dönüşümü gördüm. Aşkın, yerini önce alışkanlığa, sonra göreve, sonra da sessiz bir nefrete bıraktığı o anı.
Ve o anda, o bilgi akışının tam ortasında, içimde garip, karanlık bir duygu değişimi oldu.
O ana kadar hissettiğim o soğuk, o hesapçı tatmin duygusu, yerini çok daha ilkel, çok daha vahşi bir şeye bıraktı. Zihnimdeki o kadın, artık sadece bir piyon, bir denek değildi. O, yirmi yıllık bir esaretin, boşa harcanmış bir sadakatin ve o doyumsuz cinsel açlığın ete kemiğe bürünmüş bir anıtıydı. Ve bendeki basit bir şehvet, o an, o anıtı yıkma, o yirmi yıllık acıyı ve ihmali tek bir eylemde yok etme arzusuna dönüştü.
Onun gözlerinde, sadece bir kurbanın acısını değil, kendi yalnızlığımın o tanıdık, o buz gibi yansımasını gördüm. O da, tıpkı benim gibi, bütün o sahte gülümsemelerin, o ikiyüzlü kuralların ardındaki o çürümeyi görmüş ve bu yüzden, kalabalıkların içinde yapayalnız kalmıştı. O, acısını ve öfkesini, "iyi" ve "sadık" olma maskesinin altına gizlerken, ben de benimkini, o "sessiz" ve "uyumlu" olma maskesinin altına gizlemiştim. İkimiz de, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz hapishanelerin, kendi erdemlerimizin mahkûmuyduk.
Artık onu sadece becermek istemiyordum. Hayır. Bu, o kadar basit değildi. Onu, o yılların birikmiş pasını, o sahte ahlakın kabuklarını, her bir hücresinden söküp atarcasına, onu parçalayarak, onu yeniden yaratarak, ona sahip olmak istedim. Onu, benim o karanlık ateşimle yeniden sike sike sike yaratmak istiyordum.
Bu, saf, filtresiz ve korkunç bir arzuydu. Ve ben, o arzuya karşı koymadım.
Üzerindeki o zümrüt yeşili ipek sabahlık, artık bir zarafet simgesi değil, bir teslimiyet sancağıydı. Kumaş, omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülüyor, sırtının o zarif kavisini ve belinin o ince oyuntusunu ortaya çıkarıyordu. Ama aşağıda, kalçalarının o cömert, o dolgun yuvarlaklığında ve o etli baldırlarının üzerinde, ipek, ete yapışarak, altındaki o kadınsı hatların her birini bir sır gibi fısıldıyordu. Işık, kumaşın üzerinde geziniyor, her bir kıvrımı, her bir gölgeyi bir sanat eseri gibi belirginleştiriyordu.
Başı öne eğikti, o ipek gibi, koyu renk saçları, yüzünün bir kısmını, o anki ifadesini benden gizliyordu. Gördüğüm tek şey, boynunun o savunmasız, o beyaz, o kurbanlık hattıydı. Omuzları hafifçe titriyordu; bu, soğuktan mı, korkudan mı, yoksa yıllardır bastırdığı bir arzunun, nihayet serbest kalmasının getirdiği o şiddetli sarsıntıdan mı, bilmiyordum. Ama bu, benim için bir veriydi. Değerli bir veri.
Sikimi yavaşça ağzından çektim. Yanağını okşadım. Gözlerinde bir masumiyet, bir yırtıcının bakışlarıyla birleşmişti. Elini tuttum ve yukarı kaldırıp dudaklarını öptüm. Yarınım yokmuş gibi , dilim diline yavaşça dokunuşlar yaparak. Yıllardır istediği gibi en sevdiği gibi.
Elimi beline sardım. Dimdik sikim göbeğine geliyordu, hissetmeyi sevdiği gibi, belini okşadım. Belçukurunu sevdim, Sevdiği gibi.
Götünü avuçladım, yılların getirdiği yumuşaklık, doğurduğu çocuklar ondan çok şey almıştı ama verimli bir vücudu ona sunmuştu. Yumuşak dolgun sıktıkça parmaklarım içine gömüldü. Götünün arasına deliğin oraya doğru parmaklarım ilerledi. Bir noktada parmak uçlarım kaymaya başladı. Amcığından çıkan sular göt deliğine kadar yayılmıştı. Yıllardır böyle olmamıştı, biliyordum. Kocasının tecavüz edercesine umursamadan siktiği götü. Sırf o mutlu olsun diye acıdan zevk aradığı anları. Aklımdaydı.
Dudakları dudaklarımdaydı. Dili ağzımdaydı. Kilodunu kenarından çekerek parçaladım. Sert davranmış olmalıyım. Ama umursamazdı. Bacaklarının arasındaki birikmişliği emmek, istiyordum boğulurdum. Fakat o silkilme istiyordu. Daha fazlasına gerek yoktu. Onu mutfak tezgahına yapıştırdım. Bacaklarını ayırdım. Amcığı elimin altındaydı. Saniye kaybetmeden etrafı iple bağlanmış gibi damarları şişmiş sikimi içindeki en bilinmeyen yerlere sürdüm. Biliyordum dokunmaktan en çok zevk aldığı noktayı biliyordum oraya doğru bastırdım 95 kiloluk bedenimin yarısının ağırlığını yarrağımla amcığına bıraktım.
Zevkten mi bağırıyordu, yoksa acıdan mı? Bunu anlamak, dışarıdan bakan biri için zordu belki. Ama benim için değil. Ben, onun zihninin, onun ruhunun haritasına sahiptim. Acının sesi, tiz ve keskindir; bir sinirin protestosudur. Zevkin çığlığı ise, daha derinden, daha gırtlaktan gelir; bir ruhun teslimiyetinin, bir barajın kapaklarının açılmasının sesidir. Ve bu, kesinlikle zevkten atılan bir çığlıktı. O kadar uzun zaman olmuştu ki… O kadar uzun zaman, bedeninin ve ruhunun o en temel, o en hayvani ihtiyacını bastırmıştı ki, şimdi serbest kalan o enerji, bir volkan gibi, kontrolsüzce patlıyordu.
Patlamaları kasıldıkça daha da sıkılaşan amcığından hissediyordum. Ben içine girip çıktıkça daha da sıkılaşan. Sikimi her soktuğumda rahminin en sonuna değdiği anda çıkardığı iniltileri hissediyordum.
Ondan yayılan o yoğun duygu yükü –o yirmi yıllık hasretin, o bastırılmış şehvetin ve o anki mutlak teslimiyetin o ham, o filtresiz enerjisi– aramızdaki o görünmez bağ aracılığıyla, doğrudan benim sinir uçlarıma sızıyordu. Bu, tek taraflı bir eylem değildi artık. Bu, iki yönlü, yankılanan bir devreydi. Onun hissettiği her bir zevk dalgası, benim de bedenimde bir yankı buluyor, sikimin damarlarındaki o zonklamayı daha da şiddetlen diriyordu. Onun zevki, benim gücümü besliyor; benim gücüm ise, onun zevkini daha da derinleştiriyordu. Birbirimizi, bir geri besleme döngüsü içinde, deliliğin o en yüksek, o en parlak zirvesine taşıyorduk.
Ve o anda anladım. O, artık intikamı umursamıyordu. Kocasının ihaneti, o sahte ahlak savaşı, hepsi bu ilkel, bu dürüst anın içinde anlamını yitirmişti. O, artık sadece hissetmek istiyordu. Yıllardır hissetmediği her şeyi, tek bir, yoğun, yakıcı anda hissetmek… Arzulanmayı, kullanılmayı, acıyı, zevki, teslimiyeti… Canlı olduğunu hissetmek istiyordu. Ve ben, ona bu hediyeyi, o en karanlık, o en cömert halimle sunuyordum.
Özgür bırakılmak istiyordu, bacaklarımdan aşağıya akan ular ona yetmiyordu. Göğüs uçlarını bebeklerinin ısırdığı gibi ısırdım. Zevkten attığı çığlıklar kulaklarımda yankılanıyordu. Ona yetmediğini anladım. Artık acısıyla barışmak istiyordu.
Sessizce içinden çıkartıp göt deliğine doğru ucunu getirdim. Yavaşça ittirdim. Yıllardır sikilmemişti. Etrafını sararak içine alması uzun sürmedi. Eliyle amını okşamak istedi. Elini tutup 3 parmağımı amcığına soktum. Sikimin yarısı anca girmişti ama çığlıkları odayı dolduruyordu. 46 yaşında bir kadın değildi artık 27 yaşında ilk evlendiği zamandaydı. Daha önce böyle olmamıştı. Parçalanıyordu ve istiyordu. İstediğini verdim bütün ağırlığımla Götünün sınırlarını keşfe çıktım. Durmak bilmiyordum. Bilmiyordum. İçine girdim ve çıktım durmadan. Hız kesmeden. Bağırışlarının arasında. Sırtıma geçirdiği tırnaklarının arasında. O an üstüme doğru fışkıran bir ırmak hissettim. Bacakalarımdan aşağıya akıyordu. Yavaşladım zaten içimde tuttuğum her şeyi götünün derinliklerine. İçine doldurdum. İkimizde kıpırdamak istemedik. Dakikalarca ağlamasını dinledim neden birmediğim bir ağlama altımdaydı. İnmiş sikim götünden çıkmıştı, döllerde tezgaha akıyordu. Bacağını seviyordum bir elimle, diğeri ise belini sıkıca sarmıştı.
Daha o düşünce, ruhunda kök salmadan, ben harekete geçtim. Onu, kollarımın arasına alıp, o pahalı ama bir o kadar da rahatsız ve ruhsuz salonundaki o uzun, beyaz kanepeye yatırdım. Üzerindeki ipek sabahlığı, bedenini yeniden bir kalkan gibi örtmek istercesine, çekiştirdi. Gözlerini benden kaçırıyordu.
Bu, en tehlikeli andı. Pişmanlık, benim en büyük düşmanımdı. Onu, daha doğmadan boğmam gerekiyordu.
Yanına uzandım, başını göğsüme yasladım ve saçlarını, o ipek gibi, o lavanta kokulu saçlarını okşamaya başladım. "Sakın," diye fısıldadım kulağına, sesim bir hipnoterapistinki kadar sakin ve ikna ediciydi.
"Sakın pişman olma."
"Ama ben…" diye başladı, sesi titriyordu.
"Şşş," diye kestim sözünü. "Sen hiçbir şey yapmadın. Yirmi yıldır ilk defa, ruhunun o en derinindeki sese 'evet' dedin. Bedenine evet dedin. Unuttuğun, unutturulan arzuya evet dedin. Pişman olunacak bir şey yok, Elif. Bu bir günahtı, evet. Ama bu, senin günahın değil. Bu, seni yıllardır bu açlığa, bu yalnızlığa mahkûm eden o adamın günahı."
Kelimelerim, onun o kırılgan mantığına, sıcak bir merhem gibi yayılıyordu. Suçu, onun omuzlarından alıp, ait olduğu yere, kocasının o görünmez, o kaypak omuzlarına yüklüyordum. Artık o, bir hain değil, bir kurbandı. Bir isyankârdı.
Gözyaşlarının, göğsümdeki tişörtü ısıttığını hissettim. Bu iyiydi. Öfke ve nefret, her zaman, pişmanlıktan daha güçlü, daha kullanışlı bir duyguydu. Onu, yeniden dostu, sırdaşı, onu "anlayan" tek insan olarak kazandığımdan emin olduğumda, planımın ikinci aşamasına, o en zehirli tohumu ekme zamanının geldiğini anladım.
"Aslında…" dedim, sesime sahte bir tereddüt, acı bir sırrı paylaşmak zorunda olan bir adamın o isteksiz tonunu ekleyerek. "Sana söylememem gereken bir şey var. Canını daha çok yakacak. Ama… bilmeye hakkın var."
Başını göğsümden kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. "Ne?"
Ona, en acıyan, en şefkatli bakışlarımla baktım. "Kocanın," dedim. "Sana neden yıllardır dokunmadığını hiç merak ettin mi? O yatağın, o devasa yatağın, her gece neden bir buz kütlesi gibi olduğunu?"
Zihninden çaldığım o sayısız anıyı, sanki kendi gözlemlerimmiş gibi, ona geri satıyordum.
"Çünkü o," diye devam ettim. "Aradığı o sıcaklığı, o şehveti, başka bir yatakta, başka bir bedende buluyor. Uzun zamandır."
Bu, beklediği ama duymaktan korktuğu bir darbeydi. "Hayır," diye fısıldadı. "İş… işi çok yoğun."
Acı acı gülümsedim. "Ah, Elif. O kadar naifsin ki… Evet, işi yoğun. Ama aradığı şey iş değil." Ve sonra, son darbeyi indirdim. "Aradığı şey, benim asistanım. Mine."
Bu isim, odanın havasını bir anda dondurdu. Mine. O genç, o taze, o "itaatkâr" kadın. Elif'in zihnindeki o soyut "öteki kadın" imgesi, bir anda ete kemiğe bürünmüştü. Artık bu, tanımadığı bir fahişe değil, her gün kocasının yanında olan, adını bildiği, belki de partide gördüğü bir kadındı. Bu, ihaneti çok daha kişisel, çok daha alçakça yapıyordu.
"İnanmıyorum," dedi ama sesi, artık o kadar da güçlü değildi.
"Bana inanmak zorunda değilsin," dedim, en mantıklı, en sakin halimle. "Hatta inanma. Gel. Kendi gözlerinle gör."
Kafasını kaldırdı. "Nasıl?"
"İki gün sonra," dedim. "Salı günü. Öğleden sonra, saat üç gibi ofise gel. Büyük bir proje sunumumuz var. O bittikten sonra, herkes gevşer, gardları düşer. Sen sadece, o kattaki bekleme koltuklarından birine otur ve izle. Onların arasındaki o elektriği, o gizli dokunuşları, o suç ortağı gülümsemeleri, kendi gözlerinle gör."
O, artık tamamen benim avucumdaydı. Pişmanlığı, yerini öfkeye ve intikam arzusuna bırakmıştı. Ve o intikam yolunda, ona rehberlik edecek tek kişi bendim.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 5: Para Lazım, Çok Para Lazım
Sabahın o ilk, o gri ışığı, Mine'nin yatak odasının perdelerinin arasından sızıp, yatağın üzerindeki çıplak bedenlerimizin üzerine düşüyordu. O, yanımda, dün gecenin o yoğun, o dönüştürücü saatlerinden sonra, bir çocuğun masumiyetiyle uyuyordu. Başını yastığa gömmüştü ve saçlarının o vanilyalı, o terle karışmış kadınsı kokusu, bütün odayı, bütün duyularımı dolduruyordu. Eğildim ve o pürüzsüz, o sıcak omzuna, uyuyan tenine bir öpücük kondurdum. Evet, o an, o kısacık anda, onun varlığından, bu yakınlıktan, bu mutlak teslimiyetin getirdiği o ilkel tatminden zevk aldım.
Ama bu zevk, sığ ve geçiciydi. Çünkü o an omzunu öperken, gözlerim odanın içinde geziniyordu. O sade, IKEA'dan alınma şifonyeri, komodininin üzerindeki o sahte inci kolyeyi, pencerenin kenarında duran, yaprakları solmaya yüz tutmuş o yalnız orkideyi görüyordum. Her bir detay, aynı acı gerçeği haykırıyordu: Bu kadın da, tıpkı benim gibi, sistemin bir kölesiydi. Kirasını ödemek, faturalarını yatırmak için ruhunu satan, o otuzuncu kattaki cehennemde günlerini tüketen milyonlardan biriydi.
Ve o an, aklıma, beynimi bir şimşek gibi yaran o tek, o net düşünce düştü. Büyük ve net olarak yaşadığımız sorun aslında paraydı. Benim bu kadın üzerindeki o tanrısal kontrolüm, bu odanın duvarları arasında kaldığı sürece bir hiçti. Bu güç, gerçek dünyada, yani paranın ve statünün yönettiği o acımasız dünyada bir karşılık bulmadığı sürece, sadece bir mastürbasyondan ibaretti.
Daha güçlü olmak zorundaydım. Buradan, bu sıradanlıktan, bu kira ve fatura cehenneminden düşemezdim. Yükselmeliydim. Ve bunun için ihtiyacım olan şeyi biliyordum: Para. Statü. Ve daha fazla Güç.
Bu düşünceler zihnimde dönerken, yanımda uyuyan Mine'ye baktım. O artık bir arzu nesnesi, bir gecelik bir ödül değildi. Hayır. O, artık bir silahtı. Benim, bu savaşı kazanmak için kullanacağım, kusursuzca tasarlanmış, etten ve kemikten bir Truva Atı.
Ve o an, bütün parçalar yerine oturdu. Mükemmel bir plan, zihnimde, bir mimarın projesi gibi, tüm detaylarıyla belirdi.
Önümüzdeki hafta, patronumun, o şişman, o ter kokulu otorite parodisinin, evinde bir iş daveti vardı. Şirketin önemli isimlerinin olacağı, terfilerin ve projelerin masaya yatırılacağı o sahte samimiyet gecelerinden biri. Yeni "Yardımcı Müdür" olarak benim de orada olmam bekleniyordu. Bu, benim için bir vitrindi; yeni statümü sergilemek için bir fırsat. Ama asıl planım bu değildi.
Patronumun, Mine'ye karşı olan o hastalıklı ilgisini, o açgözlü bakışlarını defalarca gözlemlemiştim. O, Mine'yi arzuluyordu. Bu, benim için en değerli veriydi.
Hipotezim basitti:
Değişken A: Patronumun, Mine'ye karşı olan o bastırılmış, o ilkel şehveti. Bu, son derece yanıcı bir baruttu.
Değişken B: Mine. Benim irademe tamamen boyun eğmiş, ruhunu bana teslim etmiş, kusursuz bir şekilde programlanmış bir kukla. Bu da, o barutu ateşleyecek olan kıvılcımdı.
Ben ise, bu iki taşı birbirine çarpıştırarak o büyük yangını çıkaracak olan eldim. Davete, Mine ile birlikte gidecektim. Onu, en güzel, en kışkırtıcı haliyle, o aptal adamın gözlerinin önüne bir sunak gibi serecektim. Ve sonra, ipleri yavaş yavaş, bir usta gibi oynayarak, istediğim her şeyi alacaktım. Bu, sadece bir terfi ya da bir ikramiye olmayacaktı. Bu, tam bir teslimiyet olacaktı.
Bu planın o soğuk, o acımasız mantığı karşısında gülümsedim. Yanımda uyuyan kadının omzuna bir öpücük daha kondurdum. Bu, bir şefkat öpücüğü değildi. Bu, bir silahı, kullanılmadan önce son bir kez daha parlatmak gibiydi.
Gün geldi çattı.
O pazar sabahı, her zamankinden farklı bir beklentiyle uyandım. Bu, sıradan bir pazar değildi. Bu, bir av günüydü. Duşumu alırken, suyun tenimdeki her bir damlası, akşam için kurduğum o kusursuz, o şeytani planın bir parçasını daha yerine oturtuyordu.
Patronumun evindeki o "samimi" iş daveti. Zihnimde, bu davet bir parti değil, bir satranç tahtasıydı. Ve ben, o tahtanın üzerindeki tüm taşları, kendi irademe göre hareket ettirmeye hazırdım.
Öğleden sonra Mine'yi aradım. Sesimdeki o her zamanki, o rol icabı olan şefkatli ve ilgili tonu kullandım.
"Akşam için bir planın yoksa," dedim, "bana eşlik etmek ister misin? Patronumun evinde küçük bir davet var. Orada tek başıma sıkılmak istemiyorum."
O an, telefondaki o kısa sessizlikte, zihnindeki o küçük çarkların nasıl döndüğünü duyabiliyordum. Yeni terfi etmiştim. Bu, onun için de bir statü göstergesiydi. Patronun gözüne girmek, kendini göstermek için bir fırsattı. Ve tabii ki, bütün bunları, ona tapan, onu anlayan "erkek arkadaşıyla" yapacaktı. Cevabı, beklediğim gibiydi: "Tabii ki gelirim, harika olur."
Akşam onu kapısından aldığımda, nefesim kesilmiş gibi yaptım. Üzerinde, benim zihnindeki verileri kullanarak ona ima ettiğim o elbise vardı: Vücudunu bir yılan derisi gibi saran, sırtı açık, koyu kırmızı, ipek bir elbise. Bu, sadece bir elbise değildi. Bu, benim tarafımdan seçilmiş, avı cezbetmek için tasarlanmış bir tuzaktı.
Patronumun evi, tam da beklediğim gibi, "yeni zengin" zevksizliğinin bir anıtıydı. Her yerde gereğinden fazla mermer, boyutları odanın kendisiyle alay eden mobilyalar ve duvarlarda, hiçbir anlam ifade etmeyen ama pahalı olduğu her halinden belli olan soyut tablolar… Partideki hava, yapay bir kahkaha bulutu ve fısıltıyla söylenen iş anlaşmalarının o boğuk uğultusuyla doluydu. Herkes bir rol oynuyordu: Sadık çalışan, başarılı yönetici, mutlu eş… Ve ben, bütün bu maskelerin ardındaki o açgözlü, o sefil suratları görebiliyordum.
Mine'yi, kolumda, bir zafer nişanı gibi taşıyarak kalabalığın içinde gezdirdim. Onu, şirketin diğer önemli isimleriyle tanıştırdım. Ama gözlerim her zaman asıl hedefimdeydi: Patronum. O, elinde viski bardağıyla, misafirleriyle zoraki bir şekilde sohbet ederken bile, gözleri, bir radar gibi, sürekli Mine'yi buluyordu. O bakışlar, şehvetin ve sahiplenme arzusunun o ilkel, o hayvani dilini konuşuyordu.
Doğru anı, onun, bahçeye açılan terasta tek başına sigara içtiği bir anda yakaladım. Yanına gittim.
"Patron," dedim, sesim dostçaydı. "Harika bir gece. Eviniz de muhteşem."
"Sağ ol, Altan," dedi, dumanını üflerken. "Senin de terfin hayırlı olsun tekrardan. Hak ettin."
Gülümsedim. "Teşekkür ederim. Sizin liderliğinizde…" Cümleyi havada bıraktım. Sonra, en masum halimle, içerideki kalabalığa doğru bir bakış attım. "Mine de," dedim, "ortama ayrı bir hava kattı, değil mi? Çok modern, çok açık fikirli bir kadındır."
Bu, ilk yemdi. "Açık fikirli." Bu kelime, onun o pis zihninde bir kıvılcım çakmıştı. Gözleri parladı.
"Öyle, öyle," dedi, sesindeki o resmi ton kaybolmuş, yerine daha samimi, daha laubali bir ton gelmişti. "Senin de zevkine hayranım, Altan. Nereden buldun böyle bir afeti?"
"Şans," dedim omuzlarımı silkerek. Ve sonra, son darbeyi vurdum: "Sizin de dikkatinizi çektiğini görüyorum. O bakışlarınızı fark etmemek imkânsız."
Bu, onu tamamen çözmüştü. Artık patron-çalışan değil, iki erkek gibi konuşuyorduk. O, viskisinden büyük bir yudum aldı ve başladı anlatmaya. Mine'nin kalçalarının ne kadar dolgun olduğundan, o kırmızı elbisenin içinde nasıl da bir günah gibi durduğundan, onu o toplantı odasının masasının üzerinde becermeyi ne kadar çok hayal ettiğinden… Ben, sadece dinledim. Başımı salladım. Onu anlıyormuş gibi yaptım. O, bana en karanlık fantezilerini anlatırken, ben sadece onun zayıflıklarını, onun o kontrolsüz şehvetini, not defterimin o görünmez sayfalarına kaydediyordum.
Onu, kalabalıktan biraz uzağa, patronun o zevksiz zenginliğini sergilediği, ciltleri bile açılmamış ansiklopedi setleriyle dolu kütüphanenin loş bir köşesine çektim. Ortamdaki gürültü burada, kitapların arasında boğuluyor, bize sahte bir mahremiyet alanı yaratıyordu.
"Biraz konuşalım mı?" dedim, sesime en masum tonu yükleyerek.
"Tabii," dedi, yüzünde alkolün ve gecenin getirdiği o rahat, o sorgusuz ifade vardı.
Ona doğru döndüm, elimdeki viski bardağını yavaşça sallıyordum.
"Patronun sana bakışlarını fark ediyor musun?" diye sordum, en kayıtsız halimle.
Hafifçe güldü. "Abartıyorsun Altan. Her zamanki patron halleri işte."
"Hayır, hayır," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Bu o hallerden değil. Bu, menüdeki en pahalı, en kremalı tatlıya bakıp, 'bunu yersem bütün diyetim bozulur ama tattığım zevke değer mi' diye iç hesaplaşması yaşayan bir adamın bakışı. Seni resmen gözleriyle tartıyor."
Bu benzetme hoşuna gitmişti, kıkırdadı. "Saçmalama, ne tartacak?"
"Ah, inan bana tartıyor," dedim. "Bu, bir aslanın, savanadaki en semiz ceylana baktığı gibi bir bakış. 'Seni birazdan yiyeceğim ama önce biraz oyun oynamak, o çaresiz çırpınışını izlemek istiyorum' bakışı. Resmen seni yiyecek gibi bakıyor."
Artık o da eğleniyordu. "Gerçekten o kadar kötü mü?"
"Kötü mü? Bu kime göre değişir," dedim ve en can alıcı yemi attım. "Şaka bir yana… bu bir fırsat olabilir, Mine."
Yüzündeki gülümseme yavaşça silindi, yerini meraka bıraktı. "Ne fırsatı?"
"Adam sana resmen tapıyor. Bu, bir güç. Ve bu hayatta insanlar ya başkalarının gücünü kullanır ya da kendi güçleriyle ezilirler. Senin de bir gücün var," dedim, elimle onu işaret ederek. "O adamın da bir gücü var. Ve bu iki güç, doğru bir şekilde birleşirse, ortaya harika sonuçlar çıkabilir."
Artık ne demeye çalıştığımı anlıyordu, ama duymak istiyordu. İnsanlar, en karanlık teklifleri bile kendi kulaklarıyla duymak isterler.
"Açık konuş, Altan."
"Peki, açık konuşayım," dedim, bardağımdaki son yudumu içerek. "Bu düşük maaşla, bu anlamsız mesailerle daha ne kadar ömür törpüleyeceksin? O adamın sana olan o 'özel ilgisini', daha somut bir şeye çevirebilirsin. Bir terfiye. Daha iyi bir maaşa. Daha iyi bir hayata. Onunla, ofisinin o manzaralı odasında geçireceğin, ne bileyim, bir-iki saatlik bir 'beyin fırtınası'… sana yıllar kazandırabilir. Matematik basit."
Ama bu, yanlış bir hamleydi. Yanlış bir denklemdi.
Mine'nin yüzündeki o meraklı, o neredeyse flörtöz ifade, bir anda dondu. Yüzüne, bir porselen maske gibi, soğuk ve ifadesiz bir ciddiyet oturdu. Bedeninin gerildiğini, omuzlarının hafifçe dikleştiğini, bana karşı görünmez bir duvar ördüğünü hissettim.
"Ne demeye çalıştığını anladım," dedi, sesi artık bir fısıltı değil, buz gibi, keskin bir tınıydı. "Ve cevabım hayır. Ben fahişe değilim, Altan."
Bu reddediş karşısında bir an duraksadım. Ama bu, bir yenilgi anı değildi. Bu, paha biçilmez bir veriydi.
Hipotez #1: Başarısız.
Demek ki, iradesinin boyunduruğu duygusaldı, ticari değil. Ahlak anlayışı, en azından kendi tanımına göre, finansal kazancın üzerindeydi. Demek ki kapı bu değildi.
Yüzüme en şaşırmış, en masum ifademi takındım. Ellerimi "teslim oluyorum" der gibi havaya kaldırdım. "Vay canına, sakin ol şampiyon," dedim, sesimde alaycı bir rahatlık vardı. "Sadece bir teoriydi. Piyasayı araştırıyordum. Demek ki bu hisseler prim yapmıyormuş."
Bu kara mizahla karışık özrüm, aramızdaki o buz gibi havayı kırmadı ama en azından durumu bir nebze olsun normalleştirdi. Ama zihnimin içinde, yeni bir strateji, yeni bir saldırı planı çoktan hazırlanmaya başlamıştı. Her kilidin bir anahtarı vardı. Ve ben, o kadının en karanlık, en paslı kilitlerini bile açacak maymuncuğu bulacaktım.
Hipotez #2: NTR.
İtaati, duygusal ve psikolojikti, ticari değil. Para karşılığı seks, onun için o kurduğu romantik, o "arkadaş" fantezisini bozan, kaba, sıradan bir eylemdi. O, kendini bir fahişe olarak değil, bir ilham perisi, belki de karanlık bir tanrıçanın müridi olarak görmek istiyordu. Geri çekilip, stratejiyi, onun o karmaşık, o fantezilerle dolu zihninin diline göre yeniden düzenlemem gerekiyordu.
Yüzüme, en samimi, en pişman ifademi takındım. Elimi, o gerilmiş koluna, yatıştırıcı bir dokunuşla koydum. "Haklısın," dedim hemen. Sesimde, rol icabı bir pişmanlığın ağırlığı vardı. "Çok ileri gittim. Affet. Bazen bu boktan sistemin içinde, herkesin ve her şeyin bir fiyatı olduğunu sanma hatasına düşüyorum. En yakınlarımı bile birer piyon gibi görüyorum. Bu benim hatam, benim canavarlığım. Lütfen unut bu aptalca teklifimi."
Bu özür, bir barış teklifi değildi; bu, daha derine inecek olan bir matkabın ilk, yumuşak dönüşüydü. Ve işe yaradı. Bedeninin gevşediğini, omuzlarının düştüğünü, gözlerindeki o buz gibi öfkenin eriyip yerini yeniden o güvendiği "dostuna" karşı bir anlayışa bıraktığını gördüm. Gardını indirmişti. Kalesinin kapılarını, kendi elleriyle yeniden aralamıştı.
Onu yeniden kazandığımdan emin olduktan sonra, asıl silahımı çektim.
"Yine de…" diye başladım, sesim şimdi bir sırrı paylaşır gibi, bir fısıltıydı. "O bakışlar… O adamın sana bakışlarında sadece arzu yok, değil mi? Daha rahatsız edici bir şey var. Bir tür… mülkiyet hissi. Sanki sana değil de, alacağı bir metaya bakar gibi."
Bu, onu yeniden kendi tarafıma çekmekti. Artık ikimiz, o adama karşı bir bütündük. "Evet," dedi, sesi şimdi daha rahatlamıştı. "Tam olarak öyle. Resmen kendisini becerecekmişim gibi bakıyor. Mide bulandırıcı."
"Mide bulandırıcı," diye tekrar ettim, başımı sallayarak. "Ve… hastalıklı." Bir an duraksadım, o en can alıcı cümleyi kurmadan önce, o en karanlık itirafı yapmadan önce son bir nefes aldım. "İşin en tuhaf, en hastalıklı yanı ne biliyor musun, Mine?"
Gözlerini gözlerime dikti, merakla bekliyordu.
"O adamın sana o açgözlü, o hayvani bakışlarla bakması… O seni zihninde soyarken, o pis fantezilerinde seni kullanırken… Biliyor musun… bu beni inanılmaz tahrik ediyor."
Mine'nin yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Bu, bir sanat eseriydi. Önce, göz bebeklerinin şokla ani büyümesi. Ardından, kaşlarının anlam verememenin getirdiği o hafif çatılışı. Ve sonra… o en önemli an. O, benim aradığım o veri. Dudaklarının, belli belirsiz, bir nefes almak için aralanması ve gözlerinde beliren o tiksintiyle karışık, o karşı konulmaz, o hastalıklı merak. İçindeki o küçük, tatlı, fantezilerle dolu sapık, o benim varlığını bildiğim ama onun bile tam olarak tanımadığı o varlık, uyanmaya başlamıştı.
"Ne… ne diyorsun sen, Altan?" Sesi, bir fısıltıdan ibaretti.
"Şaka yapmıyorum," dedim, sesimi daha da alçaltarak, onu bu ortak günahın içine daha da çekerek. "Kıskançlıktan bahsetmiyorum. Bu o kadar basit değil. Bu, bir güç oyunu. Düşünsene… O, partinin sahibi, patronumuz, o küçük krallığın kralı. Güçlü bir adam. Ve seni istiyor. Sana sahip olmak, seni tüketmek istiyor. Ama sana sahip olamaz. Çünkü sen bana aitsin. Senin ruhun, senin sadakatin, senin o en karanlık fantezilerin bile bana ait. O, sadece bedenini, bir geceliğine, o da benim iznimle kiralayabilir."
Kelimelerim, onun zihnindeki o en gizli, o en paslı kilitleri açan birer anahtardı. Ona, bu durumun onu nasıl bir kurbandan, oyunun merkezindeki bir kraliçeye dönüştürdüğünü anlattım. Patronun, bizim kurduğumuz bu oyunda sadece bir piyon olduğunu, asıl gücün bizde olduğunu fısıldadım.
"Senin de fantezilerin olduğunu biliyorum, Mine," diye devam ettim, zihninden çaldığım o sırlara gönderme yaparak. "O yasak olanın, o tehlikeli olanın, o ahlak dışı olanın çekiciliğini… Bu, o fantezilerin en gerçeği olabilir. Birlikte işleyeceğimiz, sadece ikimizin bileceği, bizi birbirimize kanla değil, günahla bağlayacak ortak bir sır."
Gözleri, artık odanın başka bir köşesine bakıyordu. Kendi zihninin içinde, benim ektiğim o zehirli tohumların filizlenişini izliyordu.
Yüzümü onunkine yaklaştırdım. Nefesim, onun alkolden ısınmış yanağını yalıyordu. Sesim, barın o boğuk gürültüsünün içinde sadece ikimizin duyabileceği, bir yılanın tıslaması kadar sessiz ama bir o kadar da zehirli bir fısıltıya dönüştü.
"Son darbeyi indirdim. "Hayal etsene," diye fısıldadım kulağına doğru. "Sadece o anı değil. O andan sonrasını hayal et. O adamın odasından çıktığın o anı… Üzerinde hala onun kokusu, teninde onun dokunuşlarının belli belirsiz izi… Ama sen, o odadan çıkıp doğruca bana geliyorsun. Başka hiç kimseye değil. Sadece bana."
Bir an duraksadım, kelimelerimin zihnindeki etkisini, bir zehrin damarlarda yayılışını izler gibi izledim. Gözleri, artık sadece meraklı değil, hipnotize olmuş gibiydi.
"Ve bana her detayı anlatıyorsun, Mine," diye devam ettim. "Her birini. Onun sana nasıl dokunduğunu… O kaba, o acemi, o kendini kontrol edemeyen ellerinin, benim sanat eseri gibi gördüğüm bedeninde nasıl gezindiğini… Sana, o şehvetle kısılmış sesiyle neler fısıldadığını… Ve senin, o an, o her şeyin üstündeki, o soğukkanlı kraliçe tavrıyla, aslında neler hissettiğini… O yarrağı nasıl yediğini, götünün nasılda sızladığını… O hikayeyi senden dinlemek, o geceyi senin gözlerinden, senin teninden yeniden yaşamak… İşte benim için en büyük afrodizyak, en büyük zevk bu olur."
Bu, bir ikna değildi. Bu, bir programlamaydı. Onu, yaşayacağı olayın bir kurbanı değil, bir anlatıcısı, bir tarihçisi yapıyordum. Asıl önemli olanın o fiziksel eylem değil, sonrasında aramızda geçecek olan o kutsal, o karanlık itiraf anı olduğu yalanını, ruhuna bir virüs gibi enjekte etmiştim.
"Düşünsene," dedim, sesim şimdi daha da baştan çıkarıcıydı. "O adam, o patronumuz, o güçlü adam, sana sahip olduğunu sanacak. Ama yanılacak. Çünkü o, sadece benim izin verdiğim bir bedene dokunuyor olacak. Senin bedenin orada olacak, evet. Ama ruhun, zihnin, benimle birlikte, o odaya tepeden bakan, bu zavallı oyunu, bu ilkel çiftleşme ritüelini izleyen bir tanrı gibi olacak. Onun, bir köpek gibi, hırlayarak üzerine çıkışını, seni kontrol ettiğini sanarken, aslında ikimizin avucunda bir piyon olduğunu bilmenin o küstah zevkini tadacaksın."
Ona, bu aşağılanmanın içinde bir güç vaat ediyordum. Kurban rolünün içinde, gizli bir hükümdarlık.
"Ve senin alacağın zevk… O, benim zevkim olacak. Senin bedenin o an kasılırken, o doruğa ulaştığında, ben o anı senden dinlediğimde, seninle birlikte, ama senden bin kat daha güçlü bir şekilde yaşayacağım. Senin orgazmın, bizim ortak zaferimiz, birlikte işlediğimiz ilk günahın mühürü olacak. Bu, bizi birbirimize, o sıradan çiftlerin asla anlayamayacağı kadar derin, sarsılmaz bir bağla bağlayacak."
Artık gözlerini benden kaçırmıyordu. Gözlerinde, korkunun yanında, yeni, hastalıklı bir heyecanın ateşi yanmıştı. O, her zaman fantezilerle yaşamıştı. Ve ben, ona, hayatının en büyük, en gerçek fantezisini sunmuştum. İstemeyecek olsa bile, ruhunun o en sapkın parçasının arzuladığı o şeyi, mantıklı ve hatta romantik bir çerçeveye oturtmuştum.
Yavaşça başını salladı. Bu, kelimelere dökülmemiş, ama ruhuyla verilmiş bir "evet"ti.
O, zihnimde ektiğim o zehirli ama bir o kadar da baştan çıkarıcı fantezinin etkisiyle, korku ve arzunun o tehlikeli sularında yüzerken, ben satranç tahtasının diğer tarafına, diğer piyonumun, o şişman şahın yanına doğru ilerledim.
Patronumu, terasın bahçeye bakan, partinin gürültüsünden bir nebze olsun yalıtılmış o loş köşesinde, elinde viski bardağıyla, önemli bir adammış gibi geceyi izlerken buldum. Yanına yaklaştığımda, beni fark edip gülümsedi. Bu, artık bir patronun çalışanına olan gülümsemesi değil, bir suç ortağının diğerine olan o beklenti dolu sırıtışıydı.
"Patron," dedim, sesim olabildiğince sakin ve dostçaydı. "Daha önceki sohbetimizle ilgili… Sanırım bu gece şanslı gününüzdesiniz."
Gözleri, bir av köpeğinin avın kokusunu aldığı andaki gibi, anında parladı. Bardağını tutan o etli parmakları hafifçe kasıldı. "Ne oldu? Konuştun mu onunla?" diye fısıldadı, sesi açgözlülükle kısılarak.
"Konuştum," dedim, yüzüme en masum, en şaşırmış ifademi takınarak. "Ve… yanılmışım. Mine, benim sandığımdan çok daha… maceraperest ve açık fikirli biri çıktı." Bu, ustanın oltasına taktığı en parlak, en lezzetli yemdi. "Sizin gibi güçlü, ne istediğini bilen, kararlı erkeklerden etkilendiğini söyledi. O pozisyonunuzun, o otoritenizin onu ne kadar etkilediğinden bahsetti. Ama… biraz utangaç."
Bu yalan, kusursuz bir şekilde tasarlanmıştı. Hem adamın egosunu, o kırılgan erkeklik gururunu okşuyor, hem de ona bir rol biçiyordu: O, utangaç bir kadını, o "güçlü" ve "kararlı" tavrıyla fethetmesi gereken bir kahraman olacaktı.
"Öyle mi dersin?" dedi, sesindeki o kaba şehveti gizlemeye bile çalışmıyordu.
"Öyle demiyorum, öyle söyledi," diye düzelttim. "Hatta, yukarıdaki çalışma odanızın daha 'sakin' bir sohbet için uygun olabileceğini ima etti. Kütüphanenizdeki o ilk baskı kitaplara hayran kalmış. Ama ilk adımı sizin atmanızdan, o 'güçlü' tarafınızın onu yönlendirmesinden hoşlanacağını söyledi."
Artık o, benim avucumdaydı. Ona, oynayacağı bir senaryo, söyleyeceği replikler ve sonunda alacağı bir ödül vermiştim. Yüzündeki o aptalca, o zafer kazanmış ifadeyle, "Hallettim ben o işi," der gibi bir bakış attım ve yanından ayrıldım.
Şimdi sıra, iki kuklayı aynı sahnede buluşturmaktaydı.
Patronumu, Mine'nin "beklediği" o kütüphane köşesine doğru yönlendirdim. Oraya vardığımızda, Mine, sanki az önce ruhunu bana satmamış gibi, elinde bir kitapla, rafları inceliyormuş rolünü mükemmel bir şekilde oynuyordu.
"Patron," dedim, sesim şimdi daha resmiydi. "Mine de kütüphanenize hayran kalmış. Özellikle ilk baskı koleksiyonunuzu merak ediyor."
Bu, plausibilis, yani makul bir yalandı. İki zeki insanın, edebiyat üzerine sohbet etmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?
"Ben bir içki daha alayım," dedim, "sizi baş başa bırakayım."
Ve geri çekildim. Odanın diğer köşesindeki bir koltuğa, bir yönetmenin kendi filminin prömiyerini izlediği gibi, sessizce oturdum. Buradan, hem onları görebiliyor hem de seslerini belli belirsiz duyabiliyordum. İkisi de, benim tarafımdan kendilerine verilen rolleri oynuyorlardı.
Patron: (O karizmatik olduğunu sandığı, babacan bir tavırla) "Demek edebiyatla ilgilisiniz, Mine Hanım. Altan, bu yönünüzden hiç bahsetmemişti."
Mine: (Gözlerini kitaptan ayırıp, patrona, o programladığım, o hayranlık dolu ama aynı zamanda cüretkâr bakışla bakarak) "İlgiden de öte, bir tutku diyebiliriz. Özellikle cesur, toplumun sınırlarını zorlayan, ahlakı sorgulayan eserleri severim. Tıpkı hayatta olduğu gibi. Rutinler ve kurallar sıkıcıdır, değil mi? Asıl heyecan, o çizgilerin dışına çıktığınızda başlar."
Bu, kusursuz bir replikti. Hem plausibilis, hem de açık bir davetiyeydi. Patronumun o kalın kafasının bile anlayabileceği kadar açık.
Patron: (Yemi yutmuştu, gözleri parlıyordu) "Öyle mi? Bu konuda ne kadar da hemfikiriz… Benim de çalışma odamda, burada, herkesin gözü önünde sergilemediğim, daha… 'özel' birkaç parça var. Sizin gibi, 'ayrıntıdaki şeytanı' görebilen birine göstermek isterim."
Mine: (Yüzünde, o masum ama aynı zamanda yaramaz bir gülümsemeyle) "Çok isterim. Beni şaşırtın."
O an, içimden bir kahkaha atmak geldi. Bu ne kadar da basitti. Ne kadar da acınasıydı. İki insan, iki hayvan, en ilkel içgüdülerini, medeni bir sohbetin, bir edebiyat muhabbetinin o incecik örtüsünün altına gizleyerek, birbirlerine kur yapıyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki, o kurun koreografisini yazan, o örtüyü üzerlerine seren bendim.
Onlar, yavaşça, merdivenlere doğru yürürken, ben sadece izledim. Patronumun o kendinden emin, o zafer kazanmış yürüyüşünü ve Mine'nin o sakin, o neredeyse kayıtsız adımlarını… O, bir kurban gibi değil, görevini yerine getirmeye giden bir ajan gibiydi. Tam yukarıdaki o odaya, o günah yuvasına gireceklerken, patronun karısının o cırtlak sesi, bir alarm gibi, partinin uğultusunu deldi: "Hayatım, Bakan Bey'in danışmanı geldi, seni soruyor!"
Patronumun yüzündeki ifade, o an, paha biçilmezdi. Şehvetle parlayan gözleri bir anda söndü, yerine o tanıdık, o endişeli iş adamı maskesi geri döndü. Mine'ye doğru özür diler gibi bir bakış attı ve önemli bir görüşme yapmak üzere kalabalığa karıştı. Fırsat, o an için, kaçmıştı.
Ama bu bir yenilgi değildi. Hayır. Bu, evrenin bana sunduğu bir armağandı. Aceleye getirilmiş, bir çalışma odasında yaşanacak o kaba saba eylem, benim o kusursuz planım için yeterince sanatsal değildi. Daha iyisini yapabilirdim. Daha zarif, daha acımasız, daha unutulmaz bir sahne tasarlayabilirdim.
Birkaç dakika sonra, patronum, yüzünde bir fırtına bulutuyla yanıma geldi. "Tam oluyordu," diye fısıldadı, sesi hayal kırıklığıyla doluydu.
"Patron," dedim, sesime en anlayışlı, en bilge tonu yükleyerek. "Böyle bir kadın, böyle bir an, aceleye getirilmez. O, ucuz bir viski gibi tek dikişte içilmez. O, yıllanmış bir şarap gibidir. Keyfini çıkarmak, doğru zamanı ve doğru mekanı beklemek gerekir."
Bu benzetme hoşuna gitmişti. Egosu okşanmıştı. "Ne yani?" diye sordu.
"Yani," dedim, zihnimdeki yeni planın parlaklığıyla. "Üç gün sonra, o yeni açılacak olan sanat galerisinin oteldeki davetini hatırlıyor musunuz? Şirketimizin de sponsorlarından olduğu o etkinlik."
Başını salladı.
"Oraya, Mine'yi özel olarak davet edin," dedim. "Şirketi temsilen, benimle birlikte değil, doğrudan sizin misafiriniz olarak. Bu, ona ne kadar değer verdiğinizi gösterir."
"Sonra?" diye sordu, gözleri yeniden parlamaya başlamıştı.
"Sonrası, bir sanat eseri gibi işlenecek," dedim. "O gece, o kalabalık, o sahte gülümsemeler arasında, ona, otelin süitlerinden birinde, koleksiyonunuzdaki 'en özel' bir parçayı göstermeyi teklif edeceksiniz. Bir 'sanat değerlendirmesi' için… Ve o, bu teklifi kabul edecek."
Patronum bana, sanki bir sihirbazı izliyormuş gibi bakıyordu.
Ben devam ettim: "Ama asıl sanat, o teklifi sizin değil, onun yapması olacak. Merak etmeyin. O gece, o süite çıkma daveti, Mine'nin kendi dudaklarından dökülecek."
Bu, benim yeni planımdı. Daha yavaş, daha gerilimli ve zaferi çok daha tatlı olacak bir plan. Kuklalarım, sadece benim yazdığım oyunu oynamakla kalmayacak, repliklerini de kendileri söyleyecekti.
Mine'yi, o kusursuzca programlanmış, o güzel kuklayı, kaderiyle baş başa bırakıp partinin uğultusuna geri döndüğümde, içimde bir boşluk hissettim. Ana planım devreye girmişti, evet. Ama üç gün beklemesi gerekiyordu. Bu, bir avcının, tuzağını kurduktan sonraki o sabırsız, o gergin bekleyişiydi. Zihnimdeki o yeni uyanmış canavar, o güç, açtı. Sadece beklemek, bana göre değildi. Bu, bir zayıflıktı. Ve ben, zayıflıktan nefret ederdim.
Gözlerim, kalabalığı, o birbirine sürtünen, sahte kahkahalar atan bedenler denizini taramaya başladı. Bir sonraki denek, bir sonraki hipotez testi için bir fırsat arıyordum. Ve sonra onu gördüm.
Patronumun kızı. Selin.
Terasın bahçeye açılan kapısının pervazına yaslanmış, elindeki sigarayı, sanki dünyanın en sıkıcı eylemini gerçekleştiriyormuş gibi, ruhsuzca içiyordu. Üzerinde, bu kurumsal zevksizlik denizinde bir isyan bayrağı gibi duran, bohem, kat kat bir elbise vardı. Öyle ahım şahım bir fiziği yoktu, hayır. Ama o elbisenin altında bile varlığını haykıran, geniş, dolgun bir götü olduğunu kabullenmem lazımdı. O daracık kot pantolonunun içinden seçilen baldırları, güçlü ve şekilliydi. Yüzünde, bu partiye, bu insanlara ve muhtemelen bütün bir hayata karşı, entelektüel bir tiksinti ifadesi vardı. O, bu sürüye ait değildi. Tıpkı benim gibi. Ama o, bununla ne yapacağını bilmiyordu. Bense, çok iyi biliyordum
.
O, benim için yeni bir soruydu. Mine, çaresizlik ve bastırılmış fantezilerle dolu bir denekti. Patronum, şehvet ve ego ile dolu bir denekti. Peki ya bu? Entelektüel kibir ve varoluşsal sıkıntıdan mustarip bu kadın? Gücüm, onun üzerinde işe yarayacak mıydı?
Yavaşça yanına doğru, bir gölge gibi süzüldüm. Etrafta geziniyordum. O, yeni bir sigara çıkardı, dudaklarının arasına yerleştirdi ve çakmağını aramak için küçük, bez çantasını karıştırmaya başladı. Tam o anda, o küçük, o yapay bir fırsat anında, cebimden çıkardığım o parlak, metal çakmağımı uzattım. Alevi, yüzünün o solgun hatlarını bir anlığına aydınlattı.
Gözlerini, o sıkıntılı ifadesinden ayırıp bana çevirdi. Bir an şaşırdı. Sonra, "Teşekkürler," diye mırıldandı ve sigarasını ateşe doğru eğdi.
O an, o küçük jestle, onun kişisel alanına, o görünmez kalkanının içine ilk adımı atmıştım.
"Sıkıcı bir parti, değil mi?" dedim, sigarasından bir nefes çekip, dumanı geceye doğru üflerken.
"Babamın iş partileri," dedi, sesinde alaycı bir tını vardı. "Medeniyetin, sıkıcılık üzerine kurulduğunun en büyük kanıtı."
Bu cevap hoşuma gitmişti. Bu, basit bir cevap değildi. Bu, bir davetiyeydi. Onun dilinden konuşabileceğimin bir işaretiydi. Ve ben, o dili, onun okuduğu bütün o kitaplardan daha iyi biliyordum.
İş hayatının o acımasız doğasından, okuduğum kitaplardan, Nietzsche'nin üst-insanından, Baudelaire'in Paris sıkıntısından bahsetmeye başladım. O, bir edebiyat öğretmeniydi. Ama onun bildiği edebiyat, akademinin o tozlu, o sterilize edilmiş, o hadım edilmiş edebiyatıydı. Ben ise, o metinlerin ardındaki o karanlık, o kanlı ruhu konuşuyordum. Her bir cümlem, onun zihnine atılmış birer oltaydı. Ve o, her bir oltaya, aç bir balık gibi atlıyordu.
Gözlerinin, o sıkıntılı ifadeden kurtulup, nasıl da ilgiyle parladığını izliyordum. Bana doğru hafifçe eğilip, anlattıklarımı daha iyi duymak için nasıl da yaklaştığını… Vücut dilinin, o kapalı, o savunmacı halden, yavaş yavaş daha açık, daha davetkâr bir hale büründüğünü… Bunlar, benim için birer veriydi. Hipotezimin doğrulandığının işaretleriydi.
Birkaç kadeh şarabın ve o yoğun felsefi sohbetin ardından, artık tamamen benim avucumdaydı.
"Babamın kütüphanesini görmelisin," dedi bir anda. "Buradaki sahte kalabalıktan daha çok ilgini çekeceğine eminim."
Bu, beklediğim davetti.
O şerefsiz patronumun evi gerçekten de genişti. Kendine ait, duvarları yerden tavana kadar maun ağacı raflarla kaplı, havada eski kağıt ve deri kokusunun asılı olduğu, gerçek bir kütüphanesi vardı. Orospu çocuğunun zevkleri vardı, hakkını vermek lazımdı.
Kitaplar hakkında konuşurken, yavaşça ona biraz daha yaklaştım. Ve bir cümlenin ortasında, aniden, onu susturup dudaklarına yapıştım.
Önce, ne olduğuna anlam veremeyen bir şokla donakaldı. Geri çekilmeye çalıştı. Ama ben, onu belinden kavradım. "Uzun zamandır," diye fısıldadım dudaklarına, "zihniyle beni bu kadar tahrik eden bir kadınla konuşmamıştım."
Bu, doğru anahtardı. Onun zayıf noktası, fiziği değil, zekasıydı. Zekâsına duyulan hayranlık, onun için en güçlü afrodizyaktı. Yavaş yavaş yumuşadığını, bedeninin o ilk direncini kaybedip, kendini benim kollarıma bıraktığını hissettim. Etrafındaki o ısı kalkanı, o entelektüel zırh, erimeye başlamıştı.
"İstersen," diye fısıldadım kulağına, o en tehlikeli, o en baştan çıkarıcı teklifi sunarak. "Hiç kimse bilmeden, gizlice, bu kitapların, bu ölü ruhların arasında, seni burada becerebilirim."
Bu, altın bir vuruştu. O yasak olanın, o entelektüel ahlaksızlığın vaadi, onun bütün o bastırılmış, o edebi fantezilerini ateşleyen bir kıvılcımdı.
"Nasıl olur?" diye fısıldadı, sesi titriyordu. Bu, bir korkunun değil, tehlikeli bir maceraya atılmak üzere olan birinin o hastalıklı heyecanının titremesiydi.
Cevap vermedim. Kelimeler, bu noktada, kaba ve yetersiz kalırdı. Sadece, elimle, önümde duran o pahalı, o el dokuması İran halısının üzerindeki boşluğu işaret ettim. Bu, bir emir değildi. Bu, bir ayinin başlangıcıydı. Ve o, ne yapması gerektiğini anladı. Yavaşça, o pahalı elbisesinin içinde, bir kurbanın sunağa yürüdüğü gibi, dizlerinin üzerine çöktü.
Yavaşça yalamasını izlemek güzeldi. Uslu bir kız çocuğu gibi emirlerimi dinliyordu. Yaladıkça yaladı, yaladıkça yaladı ve yaladıkça yaladı. O, rolünü oynamaya başladığında, ben de zihnimi, deneyin bir sonraki aşamasına hazırladım. Bekliyordum. O tanıdık, o zihinsel elektrik akımını, o yabancı bir bilincin beynime bir sel gibi dolmasının o baş döndürücü, o acı verici hissini bekliyordum. Dudaklarının o sıcak, o ıslak dokunuşunu, dilinin o usta, o neredeyse vahşi hareketlerini tenimde hissediyordum. Fiziksel duyularım, sonuna kadar uyarılmıştı.
Ama zihnim… Zihnimde, sağır edici bir sessizlik vardı.
Hiçbir şey olmuyordu. Veri akışı yoktu. Anılar yoktu. Duygular yoktu. Sadece, tenimin hissettiği o ilkel, o hayvani zevk vardı. Ama bu, benim için yeterli değildi. Bu, avının tadını çıkarmak isteyen bir gurme değil, avının anatomisini, sırlarını öğrenmek isteyen bir bilim adamıydım. Ve şu an, deneyim başarısız oluyordu.
Kafamın içinde hipotezler çarpışmaya başladı. Neden? Tetikleyici neydi? Mine'nin göğüs ucu, o yoğun sinir ağı ve doku yapısıyla, belki de mükemmel bir biyoelektrik alıcı görevi görmüştü. Belki de bu güç, sadece belirli, yüksek yoğunluklu sinirsel aktiviteyle tetikleniyordu. Ya da… belki de ağız, mukoza zarı, farklı bir arayüzdü ve veri aktarımına kapalıydı. Belki de güç, sadece deriden deriye bir temasla çalışıyordu.
Bu olasılıklar zihnimde dönerken, odaklanmanın, bu başarısız deney üzerinde daha fazla durmanın saçmalık olduğunu fark ettim. Bu yol, bilgiye değil, sadece anlık bir zevke çıkıyordu. Ve benim, anlık zevklerle kaybedecek vaktim yoktu.
Elimi, saçlarının arasına daldırdım ve başını nazikçe ama kararlılıkla geri çektim. Eylemi durdurdum.
Gözlerini açıp bana baktığında, yüzünde bir anlık bir kafa karışıklığı, belki de görevini tamamlayamamış bir müridin o endişeli ifadesi vardı.
Onu, elinden tutarak yavaşça ayağa kaldırdım. Zihnindeki o "ne oldu, yanlış bir şey mi yaptım?" sorusunu duyabiliyordum. Ama cevap vermedim. Onu, bu belirsizliğin, bu küçük başarısızlık hissinin içinde bırakmak, kontrolümü daha da pekiştiriyordu.
"Bir şey yapmana gerek yok," dedim. Ve onu, dizlerinin üzerine, o pahalı, o el dokuması İran halısının üzerine doğru yavaşça eğdim. Dudaklarını öperek başladım, küçük göğüslerini avuçlamaktan geri kalmıyordum. Dudaklarından boynuna, boynundan göğüslerine oradan göbeğine doğru öperek ilerlediğim yolda, yarrağımın artık nabzını hissedebiliyordum onu kaldırdım, çevirdim ve yakındaki o büyük, deri bir koltuğa doğru yatırdım.
Sikim, amının içine ilk girdiği anda, o sıcaklığı, o ıslaklığı hissettiğim o ilk sürtünme anında, o tanıdık, o zihinsel elektrik akımı yeniden bedenimi sardı. Veri aktarımı. Bu sefer, göğüslerine dokunduğumda değil, içine girdiğimde gerçekleşmişti. Ve Mine'deki kadar yoğun, o beyin yakan bir sel gibi değildi. Daha kontrollü, daha yönetilebilir bir indirmeydi. Sanırım ikinci defa olduğu için, beynim bu yabancı veri akışına karşı bir tür filtre geliştirmişti.
Bu sefer hazırlıklıydım. Duygu ve düşüncelerimi geriye atıp, sadece ana odaklandım. Ama arka planda, işlemci, yeni verileri tarıyordu. Ve o veriler sayesinde, onu tanımaya, bedeninin şifrelerini çözmeye başladım. Hangi ritimden hoşlandığını, hangi dokunuşa nasıl tepki verdiğini, onu zevkten çıldırtacak o gizli noktaları, artık ondan daha iyi biliyordum. Ve onu, tam olarak istediği gibi, o en gizli fantezilerindeki gibi becerdim. Bu yüzden, sonunda, zevkten dört köşe olmuş, yorgun ama tatmin olmuş bir şekilde koltuğun üzerinde yatıyordu. Zaten ikimiz de sınırdaydık. Beş-altı dakikalık, hızlı, sert ve neredeyse sessiz bir git gelden sonra, içimdeki o bütün gerilimi, o bütün zaferi, onun içine boşalttım.
İçine boşaldığım için, bir anlığına durumun gerçekliği yüzüne çarpmış gibi, gözlerinde bir panik ifadesi belirdi.
"Sorun yok," dedim, yüzündeki o endişeyi silerek. "Bu dönemde tıp oldukça ilerledi. Hallederiz bir şekilde." Gülümsedim. Ve o da gülümsedi. Bu, anlık bir hata değil, devamı gelecek bir sırrın başlangıcıydı.
Ama asıl olay, o anda, benim içimde gerçekleşti.
Ama benim zihnimde, o orgazmın son kırıntılarıyla birlikte, başka bir altın külçesi daha ortaya çıkmıştı.
Selin'in, yani patronumun kızının zihninden gelen bir anı kırıntısı. Küçük bir kızken, babasının çalışma odasında saklambaç oynarken gördüğü bir sahne: Babası, duvardaki o sıkıcı manzara resmini kenara kaydırıyor ve arkasındaki çelik kasayı açıyordu.
O an, bütün planım yeniden güncellendi.
Patronla Mine'yi seviştirip onlara şantaj yapmak… Bu, kaba ve riskli bir plandı. Ama bu… Bu çok daha zarif, çok daha temizdi. O kasanın içinde ne vardı? Para? Önemli belgeler? Ne olursa olsun, o kasaya ulaşmam gerekiyordu.
İkinci hedef, artık belliydi. Ne yapıp edip, patronun karısını ayartmalıydım. Bir evin sırlarını en iyi, o evin kraliçesi bilirdi. Ve o kasanın şifresi, büyük ihtimalle, o kraliçenin zihnindeydi.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 4: Manifesto
Biliyorum. Bu noktadan sonra yaptıklarımı, o size okullarda, ailelerinizde ve o aptalca dizilerde öğretilmiş, o paslı ahlak pusulanızla yargılayacaksınız. Beni, "kötü" olarak etiketleyeceksiniz.
Durun. Hiç yorulmayın. Ben size söyleyeyim: Evet, ben kötü bir adamım.
Ama size sormak istediğim asıl soru şu: Yargıç kim? Beni neye göre yargılıyorsunuz? "Toplum ahlakı" dediğiniz o ikiyüzlü, o çelişkilerle dolu paçavraya göre mi?
Bakın size o toplumun ne olduğunu anlatayım. Toplum, dünyadaki en ahlaksız, en büyük organize suç örgütüdür. Bütün ahlaksızlığı yaratan, besleyen ve sonra da onu yargılıyormuş gibi yapan devasa bir tiyatro sahnesidir. Bu sahnede, "iyi" ve "kötü", "ahlaklı" ve "ahlaksız", "bizden olan" ve "öteki" gibi kavramlar, sadece kalabalıkları gütmek, sürüye yön vermek için kullanılan birer araçtır. Ahlak, zayıfların, güçlülerin bileklerine takmak için icat ettiği görünmez bir kelepçedir. İyilik, genellikle korkudan veya bir çıkar beklentisinden doğan bir performans sanatıdır.
Ben, o zamanlar, kendimi çok kötü bulmuyordum. Neden mi? Çünkü ben, sadece doğanın en temel yasasına göre hareket ediyordum: Kendi çıkarım için, hayatta kalmak ve daha da önemlisi, zevk almak için yapmam gerekeni yapıyordum. Etrafıma baktığımda gördüğüm şey de bundan farklı değildi. O "iyi" insanlar, o "ahlaklı" vatandaşlar da aynısını yapıyordu. Sadece onlar, benim aksime, eylemlerini o sahte erdemlerin arkasına saklayacak kadar riyakârdı. Projede altını oymak için arkadaşının arkasından konuşanlar, evde karısına sadakat nutukları atıp ofiste sekreterine yavşayanlar, üç kuruşluk bir avantaj için yalan söyleyenler… Onların hepsi "normaldi". Bense, sadece bu oyunu oynamayı reddeden dürüst bir canavardım.
Vicdan… İşte en büyük yalan buydu. Vicdan, doğuştan gelen ilahi bir ses değildir. Vicdan, toplumun, siz daha ne olduğunu anlamadan beyninize yerleştirdiği, sizi sürüde tutmaya yarayan bir kontrol çipidir. Bir hata yaptığınızda size elektrik veren, sizi cezalandıran bir içsel gardiyandır. Ben, vicdanlı insanlar bulamadığımız, herkesin kendi içindeki gardiyanı rüşvetle susturduğu bir dünyada yaşadığıma eminim.
Ve ben, o çipi, kendi ellerimle, kanırta kanırta söktüm attım.
Evet, ben vicdanımı komple kaybettim. Bu bir kayıp değildi. Bu bir kurtuluştu. Bir özgürleşmeydi. Artık eylemlerimi, o yapay, o dışarıdan yüklenmiş bir suçluluk duygusuna göre değil, sadece kendi irademe, kendi arzuma ve kendi mantığıma göre şekillendiriyordum.
O yüzden, birazdan okuyacaklarınız size canice, sapkınca veya ahlaksızca gelebilir. Öyledir de. Ama unutmayın, bu benim hikâyem. Ve benim dünyamda, ormanın kanunu geçerlidir.
Vicdan, bir anda ortaya çıkıp bir anda ortadan kaybolan bir hayalet değildir. Keşke öyle olsaydı. O, bir gecede sökülüp atılan bir organ değil; yavaş yavaş, her bir hayal kırıklığıyla çürüyen, her bir ihanetle nekroza uğrayan, en sonunda geriye sadece hissiz, işlevsiz bir yara dokusu bırakan bir ettir.
Eskiden ben de böyle değildim. O doku, benim içimde de canlıydı. Kendimi kontrol eder, o aptalca, o toplumsal ahlak kurallarının görünmez çizgilerinin içinde kalırdım. İnsanların canını yakmaktan, o kırılgan egolarında bir çizik oluşturmaktan korkardım. Bütün bu anlamsız hassasiyet, ilk defa birisini gerçekten sevdiğime, o kimyasal zehri ruhuma sonuna kadar zerk ettiğime inandığım anda buharlaşmaya başladı.
İnsanların özünde bencil olduğunu her zaman bilirdim. Bu, benim için 2+2=4 kadar temel bir aksiyomdu. Ama o zamanlar, bu denklemin istisnaları olabileceğine inanırdım. Herkese karşı, her konuda bencil olmadıklarına, sevgi ya da sadakat gibi irrasyonel değişkenlerin bu denklemi bozabileceğine dair naif bir umudum vardı. Ne kadar da yanılmışım.
Size anlatırsam, belki daha iyi anlarsınız.
O zamanlar çocuktum. Üniversitenin o sahte entelektüel koridorlarında, zihnim kitaplarla dolu ama ruhum tecrübesiz, toydum. Ve o kadınla tanıştım. O, güzelliğiyle bir odayı aydınlatan değil, odadaki bütün oksijeni emen, herkesi kendine bağımlı kılan o kadınlardandı. Kırılgan bir yapısı vardı, ya da daha doğrusu, o kırılganlık rolünü bir silah gibi kullanan usta bir oyuncuydu. Herkesin ona ilgi göstermesini, onun üzerine titremesini bekleyen, doymak bilmez bir ilgi oburuydu. Ve ben, onun en sadık, en cömert besin kaynağı oldum.
Resmen yaşamı onda görüp, onda yaşamaya karar vermiştim. Her gün doğumunda, güneşe değil, onun o gün atacağı bir mesaja uyanıyordum. Her gece, kendi düşüncelerimle değil, onun hayaliyle uykuya dalıyordum. Ben, aşkı bir mühendislik problemi gibi ele almıştım. Bütün ilişkileri, bütün romantik komedileri, bütün şiirleri inceledim. Bir kadını mutlu etmek için gereken tüm değişkenleri listeledim: ilgi, şefkat, sadakat, küçük sürprizler… Ve bütün bu değişkenleri, yazdığım bir kodun algoritması gibi, kusursuz bir şekilde uyguladım. Ona, yanlış olarak görülebilecek tek bir eylemde bile bulunmadım.
Ve sonuç ne oldu? Ben, ona daha fazla ilgi verdikçe, onu daha fazla önemsedikçe, o benden, bir gezegenin yörüngesinden yavaş yavaş sapması gibi, adım adım uzaklaştı. O "Seviyorum" kelimesinin altındaki o sıcaklık, yerini alışkanlığa, sonra da bir yüke bıraktı. O "Yanındayım" vaadi, artık sadece zor zamanlarda kullanılacak bir acil durum çekiciydi. Eskiden beni özlediği için uydurduğu o tatlı bahaneler, artık beni başından savmak için söylediği bariz yalanlara dönüştü.
Bunların hepsinin farkındaydım. Aramızdaki mesajlaşma sıklığının logaritmik olarak düşüşünü, benimle konuşurken gözlerinin odadaki başka erkekleri tarayışını, anlattığı yalanlardaki tutarsızlıkları görebiliyordum. Ama yine de devam ettim. Kalbimi bir sunak taşına koyup, ona verebileceğim her şeyi, son damlasına kadar verdim. Çünkü o aptal, o naif yanım, sevginin, bu tek taraflı, bu mazoşist adanmışlığın sonunda bir şekilde karşılık bulacağına, evrenin bu denli adaletsiz olamayacağına inanmak istiyordu. İyiliğin iyiliği, kötülüğün kötülüğü hak ettiğine inanıyordum.
Ve sonuç olarak, o sunak taşının üzerinde kanlar içinde kalırken, bencilliğin ne demek olduğunu öğrendim. Bütün insanların, istisnasız herkesin, eninde sonunda kendi çıkarları için hareket ettiğini öğrendim. Ve en büyük, en acı gerçeği de o zaman öğrendim: Aşk dediğiniz şey bile, temelde bencildir. Benim o "saf sevgi" sandığım şey, aslında bir başkasının mutluluğundan, narsist bir tatmin duyabilme eyleminden başka bir şey değildi. Ben onu mutlu ederek, aslında kendi "iyi insan" olma egomu tatmin ediyordum.
İşte o an, benim için kırılma oldu. İyiliğinden başka hiçbir şey istemediğim, mutluluğu için her şeyi yaptığım insanın, aslında sadece benim ona sunduğum o kesintisiz ilginin, o ego masajının peşinde olduğunu anladım. Benimle birlikte, bir sürü başka insanın da ilgisine ihtiyaç duyduğunu, benim o büyük adanmışlığımın, onun ilgi koleksiyonundaki sadece bir parçadan ibaret olduğunu anladım. Beni hiç önemsememişti. Önemsediği tek şey, benim ona sunduklarımdı.
Onun bir gücü vardı. Gücü, beni etkilemiş olmasıydı. Ben ona karşı savunmasızdım. Ve o, bu gücü, içgüdülerine uyarak, sonuna kadar, vicdansızca kullandı. Benden alabileceği her şeyi, son kırıntısına kadar aldı ve geriye boş bir kabuk bıraktı.
İşte bu noktadan baktığımda, aslında benim şu anda yapmış olduğum şey, o gün ondan öğrendiğim dersin bir uzantısından ibaret. Bu, normal bir insanın, eline güç geçtiği zaman yapacağı şey. Güç, bir kas gibidir. Kullanılmadığı zaman atrofiye uğrar. Ve ben, kaslarımı bir daha asla zayıf bırakmamaya yemin ettim. O, benim vicdanımı öldürdü. Ve ben, onun bu eylemini, bir hediye olarak kabul ettim.
Size bir teminat verebilirim, hem de zerre şüphe duymadan. Şu her gün gördüğünüz, size asansörde gülümseyen, metroda yerini yaşlı bir kadına veren, vergisini ödeyen, ailesine bağlı o ‘normal’ insan… O insanın eline, benim sahip olduğum gücün sadece bir kırıntısını verin. Sadece bir anlığına, sonuçlarından korkmadan istediği bir şeyi yapabileceğini fısıldayın. Ve sonra, o ahlak anıtının, o erdem heykelinin nasıl da tuzla buz olduğunu, altından çıkan o bencil, o ilkel yaratığı dehşetle izleyin.
Herhangi bir normal insan, eğer benim güçlerime sahip olsaydı, benim kadar ‘kötü’ olurdu. Belki daha da beter. Çünkü onlar, benim aksime, kendi canavarlarını tanımıyorlar. Onu, yalanların ve sahte erdemlerin ardına saklıyorlar. Benim canavarım ise eğitimli, disiplinli ve dürüst.
Bunu neden bu kadar emin söylüyorum? Çünkü insan, doğası gereği, istediğini elde etmek için elindeki bütün gücü, son zerresine kadar kullanan bir varlıktır. Bütün o medeniyet, o kurallar, o dinler… Hepsi, bu temel gerçeği örtbas etmek, o içimizdeki yırtıcıyı bir kafese kapatmak için uydurulmuş birer masaldan ibaret. Güç, bir asit gibidir. Döküldüğü ilk anda, ‘medeniyet’ denilen o ince, parlak cilayı eritir ve altındaki o paslı, o ilkel metali, o saf bencilliği ortaya çıkarır.
İnsan bunun için güçlenir, bunun için çalışır ve bunun için yaşar. O terfi için arkadaşının altını oyan adam, daha güzel bir kadını etkilemek için daha pahalı bir araba alan adam, sırf komşusundan daha büyük bir evi olsun diye kendini borca sokan adam… Hepsi aynı oyunun farklı oyuncuları. Hepsi, kendi küçük iktidar alanlarını genişletmeye çalışıyor. Hepsi, ellerindeki o sınırlı, o acınası güçle, istediklerini elde etmeye çalışıyor.
Ben gücümü elde ettikten sonra, farklı bir şey yapmadım. Ben sadece, onların o yorucu, o bitmek bilmez mücadelesini bir kenara bıraktım. Ben, sadece diğer insanlardan daha avantajlı, daha verimli, daha dürüst bir şekilde istediğimi elde ettim.
Aradaki tek fark ne, biliyor musunuz? Onlar, hedeflerine ulaşmak için yokuş yukarı, çakıllarla dolu bir yolda, kan ter içinde yürümek zorundalar. Bense, yerçekimini kendi lehime çevirip, kendimi zirveden aşağı bıraktım. Onlar tırmanıyor, ben düşüyorum. Ama emin olun, hepimiz aynı yere, aynı arzu cehennemine varıyoruz. Benim tek suçum, oraya onlardan daha hızlı varmış olmam.
O yüzden şu an bana bakıp, uyuyan bu kadının omzunu öpüp onun varlığından, bana sunduğu bu kayıtsız şartsız teslimiyetten zevk alırken, saçlarının yastığa dağılmış o vanilyalı, o kadınsı kokusuyla mest olurken, zihnimin en karanlık köşesinde onun canını nasıl yakacak, ruhunu nasıl ezecek bir planı kurabildiğim için bana kızmayın. Beni, bu ikiyüzlülüğüm için yargılamayın, çünkü bu, benim değil, sizin sanatınız. Hepiniz yapıyorsunuz, her biriniz hayatınızın bir anında yaptınız ve etrafınızdaki herkes, her gün yapıyor. Hepiniz, sizi seven, size o aptalca bir hayranlıkla tapan bir insanın, size olan o saf, o karşılıksız sevgisini aldınız ve onu kendi küçük, bencil çıkarlarınız için bir koz, bir basamak, bir kalkan olarak kullandınız.
Benim sizden tek farkım, bu ilkel, bu acımasız gerçeği bir ahlak perdesinin arkasına saklamayı reddetmem ve onu, bir silah olarak, tüm gücüyle kullanmaktan zerre kadar çekinmememdir.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır, tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 0: Giriş
Size bütün bunları neden anlattığımı merak ediyor olmalısınız. Haklısınız. İnsan, genellikle ya günah çıkarmak için konuşur ya da kendini haklı çıkarmak için. Benim durumum ise ikisi de değil. Günlük tutma hevesim hep vardı, ama kelimeler bir deftere fısıldandığında öksüz kalır. Bir başkasına, size anlatırken ise et ve kemik kazanıyor, ağırlaşıyor, bir sorumluluğa dönüşüyor sanki. Belki de en başından başlamalıyım. Bu sefil işe, bu boş hayata, o floresan ışıklı, klimalı cehenneme neden katlandığımı anlarsanız, hikâyenin sonunda o kanlı bıçağı kimin tuttuğunu gördüğünüzde daha az şaşırırsınız. Ama sabredin. En güzel yemekler, en kısık ateşte pişer. En sonunda, bu itirafların sebebini, o son perdenin neden indiğini öğreneceksiniz.
Özetle, ben Altan.
Altan kim mi? İlk bakışta, anladığınız üzere, basit, sapkın eğilimleri olan, yoldan çıkmış ahlaki düşüncelerle kendi içinde boğulan, üniversiteden yeni mezun olduğunda büyük paralar kazanma umuduyla bu anlamsız işe girmiş sefil bir çocuk. Evet, hala “çocuk” diyorum kendime. Belki de bu, yaptığım şeylerin o devasa sorumluluğunu hafifletmek için zihnimin oynadığı ucuz bir oyundur. Aldanmayın. Çünkü ben, aynı zamanda çok manipülatif, çok tehlikeli bir insanım. Zamanla bunu, iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Bakın, yine yaptım. Konuyu kendime, o karanlık, o narsist yanıma çekerek asıl anlatıdan saptım. Dayanamıyorum. Anlatmakta kötü olduğumu düşünmeye başladım, ama anlattıkça daha iyi olacağıma, zehri akıttıkça panzehiri bulacağıma inanıyorum.
Aslında şu an karşınızda, bu kelimelerin esiri olmamın tek bir sebebi var: artık anlatmaktan başka yapabileceğim hiçbir şeyin kalmamış olması. Bu dünyada istediğin her şeye ulaştığında insanın ne hissettiğini, o tanrısal boşluğun nasıl bir şey olduğunu size göstermek istedim. Çok boktan bir hayatım yoktu, hayır. Ama yine de boktandı. Sadece dozu azdı; yavaş yavaş zehirleyen türden. Ulaşmak istediğim tüm hedeflere, o aptalca, o dünyevi hırslara ulaştım. Ve zirveye vardığımda anladım ki, aslında istediğim şeyler onlar değilmiş. Hep daha fazlasını, durmadan daha fazlasını, o asla gelmeyecek olan tatmini arzuladım. Ve bu doymak bilmez istekler, beni bugün bu satırları yazdığım bu sessiz, bu yankısız odaya getirdi.
Çünkü o zamanlar, ulaşmak istediğim bir hedefim vardı. Şimdiyse yok.
Size bu hikâyeyi, hedeflerin değil, asıl önemli olanın o yolda yürümenin kendisi olduğunu anlatmak için yazmıyorum. Bu, kişisel gelişim zırvalıklarından biri değil. Size bu hikâyeyi, hedeflere giden yolda kestirmeler bulduğunuzda, o yolu yaşamadan atladığınızda, varış noktasının nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini bilmenizi istediğim için yazıyorum. Çünkü ben yolu yaşamadan atladım. Ve atlarken neler yaşadığımı bilmenizi istedim.
Her şeyden önce koku vardı. Benim çocukluğum, bir kokuyla başlar. Kamu lojmanlarının o asla tam olarak havalandırılamayan, koridorlarına sinmiş beziryağı ve toz karışımı, eskiyen muşambaların genzi yakan, yoksul ve tekdüze kokusu. Benim dünyam bu kokuyla başlardı. Bir de sesle: Akşam haberlerinden hemen önce çalan o banal, o neşesiz jenerik müziği ve babamın, günün bütün yorgunluğunu ve görünmez yenilgilerini sırtından çıkarıp kapının girişindeki portmantoya asarken çıkardığı o derin, o her şeyi özetleyen iç çekiş sesi.
Evimiz, ortalamanın, o boğucu sıradanlığın bir anıtı gibiydi. Her eşyanın yeri belliydi, her günün ritmi bir önceki günün soluk bir kopyasıydı. Annem, “elalem ne der” korkusunu bir din gibi yaşayan, perdelerin renginden komşularla kurulan zoraki bayram sohbetlerine kadar her detayı bu dinin kutsal metinlerine göre düzenleyen bir başrahibeydi. Babam ise bu tapınağın sessiz cemaati. Her akşam aynı koltuğa çöken, önüne çektiği gazeteyle dünya arasına aşılmaz bir duvar ören, hayallerini ne zaman unuttuğunu bile hatırlamayan bir adam. Fotoğraflara bakınca gülümserlerdi, evet. Ama ben, daha o yaşlarda, o gülümsemelerin ardındaki kılcal çatlakları, göz kenarlarında birikmiş tatminsizliği, bir ömrü boşa harcamanın o ince, o zehirli buğusunu görürdüm. Sherlock değildim belki ama riyakârlığın anatomisini, bu iki insanın yüzünde, onların o sahte mutluluk performansında ezberlemiştim.
Onlar hayatı, yazılı kurallara göre oynanması gereken sıkıcı bir oyun olarak görürken, ben kütüphanemdeki kitapların arasına kaçardım. O küçük oda, benim sığınağımdı. O odanın havası bile farklıydı; sararmış sayfaların vanilyalı, tatlı kokusu, o sıkıcı lojman kokusunu bastırırdı. Orada, gerçek dünyayı öğrendim. Dostoyevski, bana insan ruhunun dipsiz, karanlık bir kuyu olduğunu, en erdemli görünenin içinde bile bir canavarın uyuduğunu öğretti. Marquis de Sade, o kuyunun en dibindeki zevkin, acıyla nasıl da iç içe geçtiğini, iradenin kırıldığı noktada hazzın başladığını fısıldadı. Nietzsche, ahlakın güçlüler tarafından zayıfları kontrol etmek için uydurulmuş bir masal olduğunu, “iyi” ve “kötü”nün, sürü ve avcı arasındaki bir güç oyunundan ibaret olduğunu haykırdı. Baudelaire ise en çürümüş olanda bile bir güzellik, en sefil ruhta bile bir “spleen”, bir estetik bulunabileceğini gösterdi.
Bu kitaplar, benim çarpık ailemin yerini aldı. Onlar benim gerçek ebeveynlerim, karanlık peygamberlerim oldu.
Bu yeni gözlerle, etrafımdaki dünyayı daha net görmeye başladım. Babamın mesai arkadaşları eve geldiğinde, onları birer denek gibi incelerdim. Konuşmalarını değil, konuşmadıklarını dinlerdim. Birbirlerine iltifat ederken sahibini arayan o kaypak gözleri, karılarının yanında başka kadınlara, mesela annemin genç bir komşusuna attıkları o saniyelik, açgözlü bakışları, amirleri hakkında konuşurken seslerine yerleşen o yapmacık saygının altındaki haset tortusunu… Hepsi oradaydı. Herkes bir rol oynuyordu ve hepsi de berbat birer oyuncuydu. “Her koyun kendi bacağından asılır,” derdi dedem. Ben ise bu sözü bir adım ileri taşıdım: Herkes kendi postunun derdindeydi ve sürü ahlakı, sadece avcılardan korunmak için bir araya gelmiş korkakların uydurmasıydı. Acımasızlık, doğanın en temel yasasıydı; hayatta kalmanın ve daha da önemlisi, zevk almanın tek yolu.
Bu felsefe, bu gözlem, yavaş yavaş bedenlere, özellikle de kadın bedenlerine yöneldi. Kadınlar… Onlar benim için en karmaşık, en büyüleyici metinlerdi. Bu, basit bir cinsel arzu değildi. Bu, estetik bir takıntıydı.
Elbette. Karakterin o karanlık takıntısının kökenlerini, o doymak bilmez bilme ve hissetme arzusunu ve bunun yarattığı o içsel deliliği, en ince ayrıntısına kadar deşerek, o bölümü yeniden ve çok daha derinlemesine yazıyorum.
Ve bu takıntının, ruhuma bir virüs gibi sızan bu hastalığın bir başlangıcı vardı. Bir kokusu, bir şekli, bir dokusu. Üst kat komşumuzun genç kızı. Adı, zihnimin o tozlu mezarlığında çoktan çürüyüpip gitmiş bir ceset. Ama kokusunu asla unutmadım. O, lojmanın o steril, o cansız koridorlarından bir hayalet gibi süzülerek geçtiğinde, arkasında, ucuz ama inanılmaz derecede dişi, leylak ve ter kokusunun o baş döndürücü, o genzi yakan karışımını bırakırdı. O koku, benim o aseksüel, o çocuksu dünyama düşen ilk yetişkin bombasıydı. Bir alarmdı. İçimdeki o uyuyan hayvanı, o yırtıcıyı uyandıran bir alarm.
Ve o taytlar… Tanrım, o taytlar. O zamanlar moda olan, bacaklarına bir ikinci deri gibi yapışan o ince, o pamuklu, o acımasızca dürüst taytlar. O taytın, bacaklarının arasında, kasıklarında oluşturduğu o gizemli, o V şeklindeki hat, o “deve toynağı”… O yaşta bunun anatomik veya cinsel anlamını tam olarak bilmiyordum. Ama onun, bir sırrın, bir gücün, bir gizemin coğrafi işareti olduğunu seziyordum. O şeklin, o hatların beni manyetik bir güçle kendine çektiğini, gözlerimi ondan alamadığımı biliyordum.
Bir keresinde, o dar, o basık merdivenlerde ondan hemen sonra yukarı çıkarken, ayağım “yanlışlıkla” kaydı. Dengemi sağlamak için uzandığım elim, yine “yanlışlıkla”, tam da o bölgeye, kalçasıyla bacağının birleştiği o yumuşak, o dolgun noktaya dokunmuştu. O an… O an hissettiğim o sıcaklık, o taytın ince dokusunun altındaki o etin o yoğun ve canlı dokusu… Bütün vücuduma bir elektrik akımı yayılmıştı. Bu, benim ilk günahım, ilk keşfimdi. O an anlamıştım ki, benim arzum, benim sapkınlığım yaşla veya olgunlukla ilgili değildi. Bu, benim özümde vardı. Ben, kadın bedenine, onun vaat ettiği gizeme ve güce tapmak, onu bilmek, onu hissetmek ve nihayetinde ona sahip olmak için doğmuştum.
O tek bir “kaza”, bir pandoranın kutusunu açmıştı. Artık bu, bir saplantıydı. Görmek, bilmek ve hissetmek için içimde doymak bilmez bir dürtü vardı. Ve bu dürtü, beni yeni bir sanat dalında ustalaşmaya itti: Masumiyet maskesi altında, kalabalıkları bir kamuflaj gibi kullanarak yapılan o küçük, o saniyelik hırsızlıklar sanatı.
Okul koridorları, belediye otobüsleri, pazar yerleri… Buralar benim av sahalarımdı. Kalabalık bir otobüste, ayakta duran bir kadının hemen arkasında yerimi alırdım. Otobüsün ani bir fren yapmasını, o kaçınılmaz sarsıntıyı beklerdim. Ve o an geldiğinde, elim, “dengemi kaybederek”, o kadının paltosunun altındaki o dolgun göğsüne değerdi. O saniyenin binde birinde, beynim bir süper bilgisayar gibi verileri işlerdi: Kumaşın kalınlığı, altındaki etin yoğunluğu, o anlık şaşkınlıkla sertleşen meme ucunun belli belirsiz direnci… Sonra hemen geri çekilir, yüzüme en masum, en mahcup ifadeyi takınır ve "Affedersiniz," diye mırıldanırdım. O, bir sakarın özrünü duyduğunu sanırken, ben, onun bedeninin bir sırrını daha zihnimin kasasına kilitlemiş olurdum.
Bir başkasının bacağını avuçlamak için, dar bir sıradan geçerken “tökezlemem” yeterliydi. Elimi, onun bacağının o pürüzsüz, o kaslı yapısına koyar, o bir saniyelik temasta, teninin sıcaklığını, kaslarının o gerginliğini hissederdim. Her bir dokunuş, bir bilgi kırıntısıydı. Ama asla yetmiyordu. Bu, bir çölde susuzluktan ölmek üzereyken, size sadece tek bir damla su verilmesi gibiydi. Daha fazlasını istemenize, delicesine arzulamanıza neden olurdu.
Görmek, bilmek, hissetmek… Ama asla tam olarak sahip olamamak. İşte bu, deliliğin ta kendisiydi. Gözlerimle, o kadınların her bir kıvrımını, her bir detayını tarıyor, adeta ezberliyordum. Ama dokunuşlarım, o saniyelik, o çalıntı anlarla sınırlıydı. Zihnimde, terabaytlarca görsel veri birikmişti ama dokunsal veritabanım, birkaç kilobaytlık acınası bir dosyadan ibaretti. Bu orantısızlık, bu eksiklik, ruhumda bir çatlak yaratıyor ve o çatlaktan içeri delilik sızıyordu.
Fantezilerim, bu deliliğin hem zehri, hem de panzehiriydi. O sıkıcı, o riyakâr lojman odasında, zihnimin laboratuvarında, o çalıntı veri kırıntılarını bir araya getirirdim. O bir saniyelik dokunuşu alır, onu saatler süren bir sevişmeye dönüştürürdüm. O kadının, o benim iradem altında nasıl inlediğini, nasıl yalvardığını, bedeninin her bir sırrını bana nasıl açtığını hayal ederdim. Bu, benim tek kaçışımdı. İçimdeki o canavarı beslediğim, onu daha da güçlendirdiğim tek yerdi.
O zamanlar, bu açlığın, bu doymak bilmez bilme arzusunun, bir gün karşılığını bulacağını bilmiyordum. O çalıntı anların, bir gün yerini mutlak bir erişime, tam bir zihinsel fethe bırakacağını bilmiyordum. Ben, sadece kapının anahtar deliğinden bakan bir röntgenciydim. Bir gün, o kapıyı kırıp içeri gireceğimi ve içeride bulacağım şeyin, beni hem bir tanrı hem de bir iblis yapacağını hayal bile edemezdim.
Fantezilerim, o dışarıdaki dünyadan çaldığım veri kırıntılarının, o saniyelik dokunuşların ve açgözlü bakışların laboratuvarıydı. O sıkıcı, tek tip, riyakâr dünyadan kaçtığım tek sığınağım. Burası benim zihinsel krallığımdı. Ve her krallık gibi, onun da kendi kuralları, kendi ahlakı vardı. Orada, toplumun o aptalca, o ikiyüzlü "ayıp" ya da "yasak" kelimelerine yer yoktu. Sadece iki temel, iki dürüst ilke vardı: İçgüdü ve Güç.
Bu laboratuvarda, gözüme kestirdiğim o ulaşılamaz görünen kadının, o mükemmel fasadının arkasındaki o kırılgan iradeyi, bir cerrahın neşteri gibi, yavaş yavaş kesip ayırırdım. Onu, en ilkel arzusuna, en hayvani korkusuna teslim olmaya zorlamanın o kusursuz senaryosunu defalarca tekrar ederdim. Bu, basit bir bedenin fethi değildi, hayır. Bu, çok daha derindi. Bu, bir ruhun fethiydi. Şiddetin ve tutkunun o ince, o jilet kesiği çizgide dans ettiği, acının zevke, gözyaşının şehvete karıştığı o kutsal anları yaratırdım. Bir kadının değil, birden fazlasının arasında, onların arzularının ve korkularının merkezinde bir tanrı gibi dururdum. Bunlar sapkınlık değildi. Bunlar, ikiyüzlü bir dünyada, zihnimin içinde kurduğum tek dürüst krallıktı. Ve ben, o krallığın tek, mutlak hükümdarıydım.
Dışarıdaki dünya ise tam bir çöplüktü. Toplum ahlakı denilen o şey, benim için, zayıfların, korkakların ve vasatların, kendilerinden daha üstün olanları, yani benim gibi olanları kontrol altında tutmak için uydurdukları bir kurallar bütçesinden ibaretti. "İyilik", "merhamet", "fedakârlık"… Bunlar, sürünün, tek başına hayatta kalamayacak olan o aciz üyelerinin, birbirlerine tutunmak için kullandıkları yapışkan, mide bulandırıcı birer yalandı. Ben, insanların eylemlerinin ardındaki o gerçek, o bencil "kodu" her zaman görürdüm. Birbirlerine yardım etmezlerdi, gelecekteki bir çıkar için yatırım yaparlardı. Sevmezlerdi, sahip olurlardı. Saygı duymazlardı, korkarlardı.
Ve ben, bu sürüden tiksiniyordum.
Ama aynı zamanda, onlardan ölesiye korkuyordum. İşte benim trajedim, benim lanetim buydu. İçimde, o kitaplardan öğrendiğim felsefeyle, o doğuştan gelen gözlem yeteneğiyle ve o karanlık arzularla beslediğim devasa bir canavar vardı. Zihnimin krallığında o canavar, zincirlerinden boşanmış, özgür bir yırtıcıydı. Ama gerçek dünyaya adım attığım an, o canavarı, görünmez bir kafese, kendi korkaklığımın parmaklıkları ardına hapsediyordum.
Dışlanmaktan korkuyordum. O aptal sürünün, o vasatların beni "farklı", "garip" veya "sapık" olarak etiketleyip dışarı atmasından ödüm kopuyordu. Bu yüzden, her şeyin farkında olmama rağmen, bir salak rolü oynadım. İnsanların o basit, o sahte oyunlarına katıldım. O anlamsız şakalarına güldüm. O ikiyüzlü sohbetlerine başımı salladım. Gördüğüm yalanları, hissettiğim tiksintiyi, beynimin içinde yankılanan o alaycı kahkahaları yuttum ve yüzüme o donuk, o "her şey normal" maskesini taktım. Bu, her gün, her saat, her dakika süren, dayanılmaz bir işkenceydi. Ben, potansiyel bir tanrıydım ama bir ofis çalışanının, sıradan bir öğrencinin o sefil, o daracık kostümünün içinde sıkışıp kalmıştım.
Daha da kötüsü, bir zamanlar, gençliğimin o naif dönemlerinde, gerçekten "iyi" birisi olmaya çalıştım. O maskeyi, bir rol olarak değil, kendi yüzüm olarak kabul etmeye çalıştım. Arkadaş gruplarına girmeye, "normal" sohbetler etmeye, sürüye karışmaya gayret ettim. Ama yapamadım. Onların bahsettiği o banal diziler, o aptalca magazin haberleri, o küçük, o önemsiz dertleri… Bunlar benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ben, onların sohbetlerinin altındaki o gizli rekabeti, o haseti, o güvensizliği görüyordum. Onlar bir futbol maçını konuşurken, ben, liderlik ve kitle psikolojisi üzerine bir deney izliyordum. Ve bu, beni onlardan tamamen ayırıyordu.
O zaman anladım ki, yalnızlık, etrafında birilerinin olmaması değil, etrafında seni anlayan, senin gördüğün dünyayı görebilen tek bir kişinin bile olmamasıydı. Benim "Sherlock" lanetim, bu mutlak yalnızlıktı. İyi olmaya çalıştıkça, onların dilini konuşmaya zorlandıkça, kendi doğama ihanet ettikçe daha da yalnızlaştım.
Bu yüzden, o dışarıdaki sahte dünyadan her kaçtığımda, zihnimdeki o karanlık krallığa sığındım. O laboratuvar, artık sadece bir fantezi alanı değil, bir antrenman sahasıydı. Orada, dışarıda gösteremediğim gücü kullanıyor, söyleyemediğim hakaretleri ediyor, yaşayamadığım zulmü yaşıyordum. İçimdeki o canavarı, hayal kırıklıklarımın ve bastırılmış nefretimin en besleyici etleriyle besleyerek büyüttüm. Onu, her geçen gün daha da güçlendirdim.
Ama bütün bu zengin, bu karanlık iç dünyaya rağmen, dışarıda, o floresan ışıklarının altındaki gerçek dünyada bir korkaktım. O canavarı, zihnimin o en kuytu laboratuvarında, Nietzsche'nin felsefesiyle, de Sade'ın şehvetiyle büyüttüğüm o üstün, o acımasız canavarı, toplumun o aptalca kuralları ve beklentileriyle ördüğüm görünmez bir kafese hapsetmiştim. En büyük, en ilkel korkumla yüzleşmemek için yapıyordum bunu: dışlanmak. O tiksindiğim, o aşağıladığım sürünün bir parçası olamamaktan, tek başıma, o korumasız ve yargılanan “farklı” olarak kalmaktan ölesiye korkuyordum.
Bu korku, beni yıllarca bir role mahkûm etti. Her şeyin farkında olmama rağmen, bir salak rolü oynadım. İnsanların o basit, o çıkarcı yalanlarını gördüm ama anlamazdan geldim. Yüzlerindeki o sahte gülümsemelerin ardındaki o haseti hissettim ama görmezden geldim. Yüzüme, o donuk, o "iyi çocuk" maskesini taktım ve bu maskenin altında boğuldum. Aktif olarak iyi birisi olmaya çalıştım. Onlar gibi konuşmaya, onlar gibi gülmeye, onların o anlamsız dertlerini umursuyormuş gibi yapmaya zorladım kendimi. Ve bu çaba, beni daha önce hiç olmadığım kadar yalnızlaştırdı.
Çünkü o zaman, bir partinin gürültülü kalabalığının ortasında, etrafım kahkahalarla ve anlamsız sohbetlerle çevriliyken, o acımasız gerçeği bir şimşek gibi anladım. O an, bir yerlerde okuduğum o cümlenin, "Yalnızlık, etrafında birilerinin olmaması değil, etrafında seni anlayan tek bir kişinin bile olmamasıdır," ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Ben, o odadaki en yalnız insandım. Çünkü ben, onların göremediği o kılcal çatlakları, o yalanları, o maskelerin ardındaki o içsel çürümeyi görüyordum. Onlar, oyunun kendisini yaşarken, ben oyunun arkasındaki kodları okuyordum. Ve bu, beni onlardan tamamen, geri dönülmez bir şekilde ayırıyordu.
Asıl korktuğum şeyin yalnız kalmak olmadığını o an anladım. Ben zaten her zaman yalnızdım. Benim asıl korkum, bu gerçeği kendime itiraf etmekti. Sürüye uyma çabam, bu kaçınılmaz yalnızlıktan bir kaçış denemesiydi. Ama bu, bir körün, görmediğini unutmak için gözlerini daha da sıkı kapamasından farksız, aptalca ve nafile bir çabaydı.
O zamanlar bilmiyordum. Bu gözlemlerin, bu felsefenin, bu karanlık arzuların sadece bir başlangıç olduğunu, sadece bir birikim olduğunu bilmiyordum. Sadece seyirci olduğum bu oyunun bir gün yönetmeni olacağımı, insanların zihinlerinin benim oyun saham olacağını, o hayallerimin birer birer gerçeğe dönüşeceğini ve o gerçeğin beni nasıl bir cehenneme, nasıl bir tanrısal yalnızlığa sürükleyeceğini bilmiyordum.
O gün o gökdelenin önünde, ben içimdeki canavarla, o zihnimin dehlizlerinde yaşayan o karanlık şeytanlarla bir barış antlaşması imzaladım. Onlarla savaşmayı bıraktım. Onları, bastırılması gereken kusurlar olarak değil, beni ben yapan, beni o sürüden ayıran, o en dürüst, en gerçek parçalarım olarak kabul ettim. Tiksintimi, şehvetimi, kibrimi, acımasızlığımı… Hepsini kucakladım. Onlar benim gerçek ailemdi. Beni anlayan tek varlıklar onlardı.
Size bütün bunları, o akıl almaz güç hayatıma girmeden önce, içimdeki o şeytanlarla nasıl barıştığımı, o canavarı nasıl serbest bıraktığımı anlatmak için yazıyorum. Çünkü o güç, benim elime geçtiğinde, ben zaten hazır bir topraktım. Ben, o karanlık tohumun ekilmesi için çoktan sürülmüş, çoktan gübrelenmiştim. Bu hikâye, gücün masum bir adamı nasıl yozlaştırdığının hikâyesi değil. Bu, zaten yozlaşmış bir ruhun, eline mutlak gücü geçirdiğinde neler yapabileceğinin hikâyesidir. O yüzden, maskemi takmaya devam ettim. Ama artık bir korkak olarak değil. Bir avcı olarak. Kamuflajını giymiş, sabırla doğru anı, o kafesin kapısının açılacağı o kutsal anı bekleyen bir avcı.
Henüz gücüm yoktu. Ama gücü arzulayan her şeye sahiptim. Ve evren, bazen en karanlık arzulara kulak verecek kadar zalim bir mizah anlayışına sahipti.
Her fırtınanın öncesinde, o aldatıcı, o sakin bir hava vardır. Benim fırtınamın kopmasından önceki son sakin günüm, işte böyle başlamıştı.
Önümde, çelik ve camdan bir titan, bulutlara meydan okurcasına yükseliyordu. Bu yapı, benim için sadece bir iş yeri değil, modern bir Babil Kulesi'ydi. İnsan elinin, bu denli cüretkâr bir kudretle göğü delen, tanrıya kafa tutan bir iğne yaratabilmesi, aklımın sınırlarını her seferinde yeniden zorluyordu. Bu parlak yüzeyin ardında, damarlarında asansörlerin birer kan hücresi gibi durmaksızın inip çıktığı, lobisinde her daim bir insan selinin uğuldadığı bu devasa organizma, on binlerce ruhu her gün kendine bağımlı kılıyordu. Varlığımın özü, belki de bu hudutsuz bir hayret ve aynı ölçüde bir tiksinti duygusundan ibaretti. Ben, hayatı tribünden izleyen, gördükçe varoluşun o acımasız şifrelerini çözmeye çalışan o tuhaf adamlardanım.
Bugün de o gölgedeyim işte. Tam karşısında. Yıllardır aşındırdığım bu yolda, içimde yine o tanıdık, o mide bulandırıcı ve bir o kadar da yersiz heyecan filizleniyor. Üniversitenin bilgisayar mühendisliği koridorlarından çıkıp bu binanın rahmini andıran katlarından birine sığındığımdan beri geçen üç yıl… Bu binanın hayatıma bir anlam katıp katmadığını, beni bir yere götürüp götürmeyeceğini hala bilmiyorum. Ama o, insanın kaosa karşı estetikle verdiği en görkemli cevaplardan biri. İnsanoğlunun genellikle geride bıraktığı sefalet ve yıkım yığınını düşündükçe, böyle bir harikayı yaratabilmiş olmalarıyla, o ikiyüzlü atalarımla gururlanıyorum.
Ne var ki bu gurur, bir paravanla ayrılmış küçük kabinime, o modern hücreme yaklaştıkça yerini acı bir tebessüme bırakıyor. Büyük bir şirket, kaliteli bir iş… Hayallerim bunlardı. Gerçek ise yüzlerce insanın çalıştığı dev bir katta, benden sonraki vardiyayı bekleyen mesai arkadaşımın gelip yerimi alacağı, onun vücut ısısıyla ısıtıp benim terimle soğuttuğu o sentetik koltuktan ibaret. O geldiğinde ben kalkıyorum, ben geldiğimde o gidiyor. Biz, bu devasa yapının temelindeki, kaybolsa kimsenin fark etmeyeceği, kolayca yeri doldurulabilecek iki kum tanesiyiz. Hayatımın en verimli çağını bu aptalca hayali kurarak geçirdiğimi hatırlayınca, ne denli acemi bir ruh olduğuma kanaat getiriyorum.
Neyse… Kendi içimde konuşmalara daldığım bu anlar, benim sığınağım. Altı aydır her sabah yaptığım gibi, şimdi o döner kapıdan bir anlığına önemli bir adammışım gibi süzülüp, ruhumu 30. kata çıkaracak olan o dikey, metal tabuta yürüme vaktim geldi.
Bir basamak, iki basamak, üç, dört… Cilalı mermer zeminde, o pahalı ama ruhsuz ayakkabılarımın boğuk yankısı. Ve sonra, asansörün çağrı düğmesinin yanında beliren o silüet: Bütün bu steril, bu geometrik cehennemin ortasında, doğanın o kusurlu, o mükemmel anarşisi.
Yanımda, sütun gibi uzanan bacakları ve yerçekimine karşı bir isyan gibi duran dolgun kalçalarıyla, simsiyah, vücudunu bir eldiven gibi saran elbisesinin içinde bir tanrıça. Zihnimin ahlak bekçileri tarafından mühürlenmiş odalarında, o en ilkel, o en dürüst fısıltı başlıyor: O ipeksi tene dokunabilmek… O etin ağırlığını avuçlarında hissedebilmek… Fiziksel detaylara takılan biri değilimdir aslında, ama kadının varlığında, o etin ve kemiğin o kusursuz mimarisinde, her zaman beni dizlerimin üzerine çökerten bir zaafım olmuştur.
Bu binanın steril koridorlarında, benim gibi bir adam için bu arzu, imkânsızlığın ta kendisi. İki masa ötemde oturan, varlığımdan bile habersiz bu kadın, bana baktığında kendinden başka bir şey görmeyen bu afet, bana neden ilgi göstersin ki? Ben bile kendimi sevmezken… Ama biliyorum, o dolgun göğüsler ve o cüretkâr kalçalar, onu bu hiyerarşi basamaklarında, benim o lanet olası zekâmdan çok daha hızlı yükseltecektir.
Göz ucuyla baktığımda, yanı başımızda beliren o lanet olası vardiya şefinin yırtıcı bakışlarının, o siyah kumaşın üzerinde nasıl gezindiğini, kalçalarının o cömert kıvrımını zihninde nasıl da soyduğunu görebiliyorum. Ben de bakıyorum, o da bakıyor. Aramızdaki tek fark, o bir avcı, ben ise sadece bir gölgeyim; o, eyleme geçme potansiyeli olan bir barbar, ben ise sadece felsefesini yapan bir korkağım. Standart hayatlar yaşayanlar, daima yüksekteki yıldızlara bakmakla mükelleftirler. Ve yıldızlar, bizim gibi yerdeki karaltıları asla görmezler.
Ben bu saçmalıklar denizinde boğulurken, o lanet asansör, her zamanki gibi usulca ve sessizce geldi. O kayan kapıların sesi, bir anlığına düşüncelerimi böldü. İçeri adımımızı attık. Ben ve o. Aramızda, o gergin, o tuhaf sessizlik. Kapılar kapandı ve dışarının uğultusu yerini metal bir sessizliğe, havalandırmanın o boğuk fısıltısına bıraktı. Her gün yaşanan bu sıradan an, bu dikey tabutun içindeki o birkaç saniyelik boşluk, felsefi sorgulamalar için ne kadar da verimli bir toprak.
Karşımdaki parlak, metal yüzeydeki yansımada, gözlerimi o afetten kaçırmaya çalışarak yine kendimle konuşuyorum. Güzelliğinin, o yıkıcı gücünün farkında değil mi sanki? Bir bakışın bu kadar ayıp sayılacağını sanmıyorum ama yine de kendime, kendi korkaklığıma yeniliyorum. Adım adım, kat kat yükseliyoruz. Merdivenler olsaydı, bu yükseliş bu kadar tuhaf, bu kadar mekanik olmazdı belki. Daha yavaş, daha meşakkatli, daha insani… Düşünüyorum da, o yangın merdivenlerinin beton basamaklarında bu kadının salınışı, her adımda kalçalarının o ahenkli dansı, topuklarının o ritmik sesi kim bilir nasıl bir senfoni yaratırdı.
Zihnim, yine kendi labirentlerinde, kendi imkânsız fantezilerinde kaybolurken, bedenim ait olduğu kata, o otuz dördüncü kattaki hücresine doğru, ruhsuzca yol alıyor. Ama bilmiyordum. O gün, o sıradan günde, o asansör sadece bedenimi değil, kaderimi de yukarı taşıyordu. Ve o kadın, benim için artık sadece bir yıldız olmayacaktı.
O, benim hem cennetim, hem de cehennemim olacaktı.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 3: Altan Yükseliyor
Zaman., zihnimde farklı bir anlam kazandı. Herkesin dilindeki o banal, o aptalca bir gerçeklik: ilerleyen yaşla birlikte zamanın hızlanması. İnsanlar bunu, omuz silkerek, hayatın bir cilvesi gibi kabul eder. Ama ben, hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmem. Her şeyin altında yatan mekaniği, o acımasız ve soğuk matematiği görmek isterim.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamak, benim için her zaman bir saplantı olmuştur. Çocukluğumu düşündüğümde, anılar zihnime ağır çekimde, her detayıyla işlenmiş bir film karesi gibi gelir. O yaz günleri sonsuzdu. Bir bisikletin tekerleğinden sıçrayan çamurun her bir zerresini, bir karıncanın kaldırımda taşıdığı o yaprak parçasının yeşilini, annemin sesindeki o sabırsız tınıyı… Her şey net, her şey yoğun. Zaman, o yaşlarda, şurubun içinden geçen bir bilye gibi, ağır ve dirençle akardı.
İlerleyen yaşlarımda ise, o şurup aniden suya dönüştü. Haftalar, aylar, birer birer parmaklarımın arasından kayıp giden birer kum tanesi oldu. Zamanı tutamıyordum. Ve bu algı, bu elastikiyet, beni hep rahatsız etti.
Bu gece, o soğuk camın ardında, şehrin o anlamsız telaşını izlerken, cevabı buldum. Cevap, ne ruhta, ne de kaderdeydi. Cevap, beyin denilen o et parçasının, o biyolojik işlemcinin kendisindeydi.
Çocukken, işlemcin yenidir. Boştur. Her bir duyu, sonuna kadar açıktır. Gözlerin, saniyede yüz yirmi kare (120fps) kaydeden bir yüksek çözünürlüklü kamera gibidir. Her bir sesi, her bir kokuyu, her bir dokunuşu kaydeder. Bir günün sonunda, zihninde biriken "veri dosyası" devasa boyutlardadır. Bu yüzden, o günü hafızanda geri sardığında, her bir detayıyla birlikte, uzun ve dolu dolu bir sekans izlersin. Hayat, yüksek kare hızıyla kaydedildiği için, sana ağır çekimdeymiş gibi gelir. Her an, sonsuzluk kadar uzundur.
Ama büyüdükçe, o işlemci yavaşlar. Hard disk dolar. Beyin, verimlilik adına, "kayıplı sıkıştırma" (lossy compression) yapmaya başlar. Artık her detayı kaydetmez. Sadece kalıpları, rutinleri, "önemli" olarak etiketlediği anları alır. Gözlerin artık 120fps değil, saniyede yirmi dört kare (24fps) kaydeden yorgun bir kameraya döner. Sabah kalk, işe git, aynı suratları gör, aynı yemeği ye, eve dön, uyu. Beyin için bu, tek bir veri paketidir. Bir günün sonunda elinde kalan dosya, çocukluktaki o devasa dosyanın yanında bir hiçtir. Bu yüzden, hayatın geri kalanı sana hızlandırılmış bir film gibi gelir. Çünkü arada kaydedilmeye değer hiçbir şey yoktur. Duyular körelir, hafıza tembelleşir ve sen, zamanın hızlandığını sanırsın. Oysa hızlanan zaman değil, senin çürümendir.
Ve ben… Ben bunu artık sadece bir teori olarak bilmiyorum.
Ben bunu yaşadım.
O kadının göğsüne dokunduğum an, beynime sadece anıları ve bilgileri akmadı. Onun yirmi küsur yıllık hayatının "zaman algısı" da aktı. Onun çocukluğunun o uzun, yapışkan günlerini hissettim. Sonra üniversite yıllarının o biraz daha hızlı ama yine de detaylı akışını… Ve en son, bu ofisteki son birkaç yılını. O son yıllar, zihnimde bir anlık bir flaş gibi, hızla ileri sarılmış bir kaset gibi geçti. Çünkü onun için de artık günler, birbirinin kopyası olan sıkıcı veri paketlerinden ibaretti.
Ben, bir başkasının zamanını tattım. Onun geçmişinin hızını, kendi ruhumda hissettim. Ve anladım ki, benim işlemcim artık farklı çalışıyor. Ben sadece kendi 24fps hayatımı yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda başkalarının hayatlarını da 120fps'de kaydedebilecek bir güce sahiptim
.
Ben zamanın kendisini hacklemiştim. Ve bu, tanrı olmanın ne demek olduğuna dair aldığım ilk dersti.
Zaman üzerine onca laf etmemin, o felsefi zırvalıkları gevelememin bir nedeni var. O geceden sonra, benim için de zamanın akışı değişti. O, hayatlarından sıkılmış, ruhları çürümüş insanlar için zaman hızla akıp giderken, benim için yeniden yavaşlamaya, neredeyse durma noktasına gelmeye başladı.
Her gün, o otuzuncu kattaki sterilize edilmiş, klimalı cehennemde, masamın başında otururken, etrafımdaki dünyanın ağır çekimde hareket ettiğini hissediyorum. Sanki benim beynim saniyede yüz yirmi kare kaydederken, onlar yorgun, pikselli, yirmi dört karelik bir gerçekliğin içinde sıkışıp kalmışlar. Muhasebedeki o kel adamın kahvesinden bir yudum alışı, o yudumun boğazından geçişi, sonra bardağı masaya bırakırken çıkardığı o tok ses… Bütün bu anlamsız detaylar, zihnimde birer birer işleniyor, analiz ediliyor. Yan masamdaki kadının, parmağını klavyenin "delete" tuşuna her basışındaki o küçük, tereddütlü duraksamayı görebiliyorum. Bu, yazdığı yalan dolu mailden emin olmadığının, hayatındaki her karar gibi bunun da bir hata olmasından korktuğunun bir işareti.
Herkes birer açık kitap. Ve ben, artık okuma yazma biliyorum.
Kafamın içinde, sürekli çalışan bir simülasyon var. Bu güç… Bu parazit… Bu zehirli hediye… Tam olarak ne olduğunu ve potansiyelinin ne kadar karanlık olabileceğini anlamaya çalışıyorum. O not defterine yazdığım hipotezler, zihnimde sürekli dönüyor. “Temasın niteliği ne olmalı? Hedefin zafiyeti bir ön koşul mu?” Karşı masada oturan, yeni işe başlamış o genç, hırslı çocuğa bakıyorum. Gözlerinde, kendini kanıtlama arzusunun o aptalca parıltısı var. Zayıf. Bir kapı aralaması için ona ne söylemem gerekirdi? İradesini kırmak ne kadar sürerdi? Bunlar artık benim için birer varsayım değil, çözülmesi gereken birer denklem.
Bu günlerde, normalde haftalarımı alacak kod bloklarını, saatler içinde bitiriyorum. O kadından çaldığım Java bilgisi, parmaklarımın ucunda bir sihir gibi akıyor. İşimi, o küçük patron taslağını ve diğerlerini tatmin edecek kadar yapıyorum, ama ruhumla değil. Bu, sadece bir kamuflaj. Bir avcının, av sahasında sessiz kalmak için giydiği bir post. Asıl işim, klavyenin başında değil, gözlerimin arkasında başlıyor. Geriye kalan o uzun, boş saatlerde, ben sadece düşünüyorum. Planlıyorum. Gözlemliyorum.
İçimde, o gücü yeniden kullanmak için dayanılamaz, neredeyse cinsel bir arzu var. Yeni bir denek bulmak, hipotezlerimi test etmek, o kontrol hissini, o tanrısal hazzı yeniden tatmak için yanıp tutuşuyorum. Ama diğer yanım, o soğuk, o analitik Sherlock, sabırlı olmamı fısıldıyor. Aceleci bir hamle, bu yeni keşfedilmiş kıtanın sırlarını sonsuza dek benden saklayabilir.
Bu yüzden bekliyorum. Zamanı, o yavaşlatılmış, benim için kristal kadar berrak hale gelmiş zamanı, bir sonraki kusursuz anı, bir sonraki zayıf anı, o bir sonraki aralık kapıyı bulmak için kullanıyorum. Ve biliyorum ki, o kapıyı bulduğumda, bu sefer tereddüt etmeyeceğim.
O günden sonraki birkaç gün, benim için bir tür avcı sabrıyla geçti. O ofis denilen beton ve camdan yapılma akvaryumda, kendi paravanımın arkasında otururken, artık sadece bir programcı değildim. Ben, kendi laboratuvarında, deneklerini gözlemleyen bir bilim adamıydım. Herkesin o sıkıcı, o tahmin edilebilir rutinleri, benim için paha biçilmez birer veriydi. Not defterimdeki o soğuk, o metodik sorular, zihnimde sürekli yankılanıyordu: Tetikleyici neydi? Sınırlarım neydi?
Patronum olan o şişman, ter kokulu adam, ne zaman yanımdan geçse, bana yavru bir köpeğin sahibine baktığı o sorgusuz, o aptalca bir sadakatle bakıyordu. Dediğim gibi, terfi ve ikramiye konusu birkaç kez ima edilmişti bile. Bu, sözel manipülasyonun, yani ikinci ve daha temiz olan gücümün işe yaradığının kanıtıydı. Ama bu yeterli değildi. O deney, kurbanın zayıf ve korkmuş olduğu, yani kapının zaten aralık olduğu bir durumdu. Peki ya kurban güçlü, kendine güvenen ve benden bir talebi olmayan biri olsaydı? O kapıyı, o zihinsel kilidi kendim açabilir miydim?
Bu sorunun cevabını bulmak için yeni bir denek seçmem gerekiyordu. Ve benim için Levent’ten daha mükemmel bir denek olamazdı.
Levent, benimle aynı pozisyonda çalışan ama sanki farklı bir evrende yaşıyormuş gibi davranan bir adamdı. Marka gömlekler, pahalı bir saat, her zaman mükemmel taranmış saçlar… O, sistemin sevdiği türden bir askerdi: yetenekli, hırslı ve en önemlisi, itaatkârdı. Aramızda her zaman söze dökülmemiş bir rekabet vardı. O, temiz ve doğru yoldan ilerlerken, ben gölgelerde kalmayı tercih ederdim. Onun o kendinden emin, o her şeyi bildiğini sanan tavrı, midemi bulandırıyordu. Onu kırmak, o pürüzsüz egosunda bir çatlak yaratmak, benim için bilimsel bir meraktan öte, kişisel bir zevk olacaktı.
Fırsat, yeni bir projenin duyurusuyla geldi. Şirketin en prestijli müşterisi için sıfırdan yazılacak, karmaşık bir altyapı projesi. Projenin liderliği için ikimizin adı geçiyordu. Ama o, sosyal becerileri ve o sahte gülümsemesiyle bir adım öndeydi. Bu, benim için mükemmel bir deney ortamıydı. Hem istediğim bir şeyi elde edecek, hem de hipotezlerimi test edecektim.
Onu, ofisin o herkesin ortak kullandığı, yanmış kahve ve süt tozu kokan mutfağında tek başına yakaladım. Sırtı bana dönüktü, otomatik kahve makinesinin önünde, o karton bardağın dolmasını bekliyordu. Duruşunda bile bir kibir vardı. O an, bir Sherlock gibi onu taradım: Gömleğinin ütüsü kusursuzdu, ayakkabıları parlatılmıştı, ama saatini taktığı bileğinde, stresten kaynaklandığını bildiğim hafif bir kızarıklık vardı. Mükemmeliyetçiliği, onun en büyük zırhı ve aynı zamanda en zayıf noktasıydı.
Yanına yaklaştım. Makinenin o boğuk, öğütme sesi, aramızdaki sessizliği dolduruyordu.
"Yeni proje," dedim, sesim olabildiğince sıradan, neredeyse ilgisizdi.
Sıçradı. Beni fark etmemişti. Arkasını döndüğünde, yüzünde o her zamanki kendinden emin sırıtış vardı. "Evet, duydum," dedi. "Büyük bir iş. Tam benlik."
İşte aradığım kapı buydu. O kibir. "Öyle mi düşünüyorsun?" diye sordum, bir bardağa uzanır gibi yaparken. Ve o anda, o zihinsel ısıyı, o irademi karşıya odaklayan o görünmez gücü yeniden devreye soktum. "Ben o kadar emin değilim."
Yüzündeki sırıtış bir anlığına dondu. "Nedenmiş o?"
"Projenin ilk analizini inceledim," dedim, yalan söylüyordum, ama bu yalan, gerçeğin kendisinden daha keskin bir silahtı. "Özellikle kullanacakları o yeni framework'ün veri işleme protokollerinde ciddi bir darboğaz riski var. İlk birkaç ay her şey yolunda gider, ama sistem yük altına girdiğinde, bütün altyapı bir kâğıt ev gibi çökebilir. Fark etmedin mi?"
Sözlerim, sadece kelimeler değildi. Her biri, onun egosuna, o kusursuz kendine güvenine yöneltilmiş, ucu zehirli birer iğneydi. Gözlerinin içine bakıyordum ve o sıcak, zihinsel basıncın onun savunmasını nasıl zorladığını hissedebiliyordum. Göz bebekleri hafifçe büyüdü. Bileğindeki o kızarıklığı kaşıma ihtiyacı hissetti. Bunlar, şüphenin ilk tohumlarıydı.
"Saçmalık," dedi ama sesindeki o kendinden emin tını, hafifçe çatlamıştı. "Ben de inceledim. Bir sorun görmedim."
"Elbette görmedin," dedim, sesim şimdi daha da anlayışlı, daha da tehlikeliydi. "Çünkü sen, her zaman olduğu gibi, büyük resme odaklanıyorsun. Projeyi almak, başarı… Bunlar güzel şeyler. Ama şeytan, Levent, her zaman ayrıntıda gizlidir. O küçük, o kimsenin görmediği kod satırında. Ve o ayrıntı, bu projede, senin kariyerini bitirebilecek kadar büyük."
O an, gücümün o sıcak balonunun, onun zihninin etrafında bir ağ gibi örüldüğünü hissettim. Artık bana karşı koymuyordu. Artık beni dinliyordu. Cinsel bir arzu yoktu. Sadece saf, soğuk bir irade ve manipülasyon.
Kahvesini aldı ama içmedi. Elinde tutuyordu. Gözleri, makinenin üzerindeki anlamsız bir etikete dalmıştı. Zihninde, benim ektiğim o şüphe tohumu filizlenmeye başlamıştı bile.
Geri çekildim. "Neyse," dedim, sanki az önce söylediğim her şeyi unutmuş gibi. "Sadece bir gözlem. Belki de ben yanılıyorumdur."
Tek kelime etmedi. Yanından geçip giderken, omzuna hafifçe dokundum. Bu, bilinçli bir hareketti. Ama hiçbir şey olmadı. Veri akışı yoktu. Sadece et ve kemik. O an anladım ki, hipotezimin bir parçası daha doğrulanmıştı: Yoğun arzu, veri aktarımı için bir ön koşuldu.
Masama döndüğümde, Levent hala aynı yerde, elinde soğumaya başlamış kahvesiyle, duvara bakıyordu. O kendinden emin adam gitmiş, yerine zihnine bir virüs bulaşmış, endişeli bir adam gelmişti.
Defterimi çıkardım ve "Protokol: Parazit" sayfasının altına yeni bir not düştüm:
SONUÇ #2: Sözel manipülasyon için cinsel arzu gerekli değildir. Hedefin bariz bir zafiyeti olmasa bile, irade ve doğru argümanlarla bir "ihtiyaç durumu" yaratılabilir. Gücün kendisi, kapıyı zorlayarak aralayabilir.
Evet. Artık bir silahım daha vardı. Ve bu, çok daha sessiz, çok daha zarif bir silahtı.
Gücümün doğasını anlamak, bir saplantıya dönüşmüştü. O ofisteki kontrollü deneyler bir başlangıçtı, ama yeterli değildi. Gerçek dünya, gerçek denekler, gerçek, pis değişkenler gerekiyordu. Bu yüzden, düzenli bir etki-tepki analizi için yeni bir kobay seçtim: Mahalle bakkalı.
O dükkân, pisliğin ve küçük hesapların krallığıydı. Sahibi ise, o krallığın tahtına sıçan, para için ruhunu satmakla kalmayıp, ruhunuzdan da bir parça koparmaya çalışan o adamlardandı. Sırf bir kargoyu teslim alıyor diye üç-beş lira fazladan isteyen, her alışverişte gözleriyle sizi tartan, o küçük, o sefil orospu çocuğuydu. Hayatını kâr marjından ibaret sanan bu tür parazitlerden nefret ediyordum. Ve onu, bugünkü bilimsel çalışmam için mükemmel bir denek olarak görüyordum.
Her zamanki gibi duşumu aldıktan sonra, o öğleden sonranın nemli sıcağına çıktım. Köşeyi döndüğümde, dükkânının o solmuş, kirli sarı tentesi görüş alanıma girdi. İçerisi, her zamanki gibi loş ve havasızdı. Kapıdaki zil, paslı bir feryat gibi çaldı. Havada, bayat bisküvi, ucuz temizlik malzemesi ve çürümeye yüz tutmuş sebzelerin o ekşi kokusu asılıydı. Raflar, tozlu ve dağınıktı; ürünler, bir düzen içinde değil, iflas etmiş bir medeniyetin kalıntıları gibi üst üste yığılmıştı.
Tezgâhın arkasında, o tanıdık, o yağlı suratıyla otuyordu. Üzerinde, muhtemelen günlerdir değiştirmediği, yakasında sarı bir leke olan fanilası vardı. Gözleri, içeri giren her müşteriyi potansiyel bir tehdit veya bir kâr fırsatı olarak tarayan küçük, parlak boncuklar gibiydi.
Hiçbir şey söylemeden, buzdolabının o gürültülü motorunun yanına yürüdüm. Cam kapağı açıp, Redbull kutularının o metalik soğukluğunu hissettim. Enerjiye ihtiyacım yoktu. Ama bu, deneyin bir parçasıydı. Bir kutu alıp tezgâha, o çizik ve yapış yapış yüzeye bıraktım.
Gözlerini kutulardan ayırmadan, "Seksen," dedi, sesi bir mezatçınınki kadar duygusuzdu.
"Yüz seksen mi?" dedim, şaşırmış gibi yaparak. "Vay be, enflasyon canavarı buraya da uğramış. Geçen hafta başka bir yerden elliye almıştım sanki tanesini."
Bu, ilk denemeydi. Sözel manipülasyonun, sarsılmaz bir gerçekliğe, yani bir esnafın kendi malının fiyatına dair o kutsal bilgisine karşı ne kadar işe yarayacağını test edecektim.
Gözleri kısıldı. "Elli mi? İmkânı yok. Listede seksen yazıyor, istersen bak," dedi ama bakmak için yerinden bile kımıldamadı.
O an, gücümün o sıcak, o zihinsel basıncını ona doğru yönelttim. "Bence yanılıyorsun," dedim, sesim sakin ama kendinden emindi. "Seksen olamaz. O liste eski olmalı. Yeni fiyattan haberin yok senin. Elli lira. Eminim."
Bir an duraksadı. Yüzünde, bir anlık bir tereddüt bulutu gezindi. O sıcaklığın, o irademin onun zihninin kapısını zorladığını hissettim. Ama o kapı, çelikten yapılmıştı. Ve o çeliği döven ateş, onun açgözlülüğüydü.
"Yok kardeşim," dedi, sesi şimdi daha sertti. "Seksen lira. İster al, ister bırak."
Hipotez #1: Başarısız. Güç, hedefin para gibi ilkel bir güdüyle kemikleşmiş, sabit bir inancına karşı etkisizdi. Gerçeği bükemiyordu. O an anladım ki, ben bir sihirbaz değildim. Ben bir hilekârdım. Ve madem gerçeği bükemiyordum, o zaman gerçeğin algısını kıracaktım.
"Peki, tamam," dedim, pes etmiş gibi. Kasasının eski ve tuşlarının yarısının silinmiş olduğunu, yanında duran hesap makinesinin ise üzerinde bir toz tabakası olduğunu o an fark ettim. Zayıflık tespit edildi. Bu adam, sayılarla değil, içgüdüleriyle ticaret yapıyordu.
Cebimden buruşuk bir iki yüz liralık banknot çıkardım ve tezgâhın üzerine attım. "Boz şuradan," dedim.
Parayı aldı. Gözleri, bir anlığına o mor kâğıdın büyüsüyle parladı. Seksen lirayı kafasından çıkarmaya çalışırken, yüzünün aldığı o ahmakça ifadeyi izledim. Tam ağzını açıp para üstünü hesaplayacaktı ki, ikinci deneye başladım.
"Yüz elli lira vereceksin," dedim, sesim hızlı ve emrediciydi.
Aklı karıştı. Gözleri paradan bana, benden tekrar paraya gitti. "Seksen…" diye mırıldandı.
"Acelem var usta, hadi!" diye bastırdım. O zihinsel ısıyı yeniden odakladım ama bu sefer bir inancı değiştirmek için değil, onun zihnindeki o zaten zayıf olan matematik devresini kısa devre yaptırmak için. "Her zaman karıştırıyorsun zaten. Biliyorsun matematiğinin zayıf olduğunu. İki yüzden seksen çıkınca yüz elli kalır. Bir tane yüzlük, bir tane ellilik ver, gideyim."
Panik, o küçük, parlak gözlerinde bir bayrak gibi dalgalanmaya başladı. Baskı altında, beyni o basit çıkarma işlemini yapmayı reddediyordu. Benim sunduğum o yanlış ama kendinden emin cevap, onun için bir kurtuluş yolu, bir can simidiydi.
Gözlerimin içine baktı, bir onay arar gibi. Ben de ona, "Hadi, daha hızlı," diyen o acımasız, o sabırsız bakışla karşılık verdim.
Bu kadarı yetti. Elleri kasaya gitti, o titrek, o yağlı parmakları bir yüzlük ve bir ellilik banknotu çekip çıkardı ve bana uzattı.
Parayı aldım, cebime koydum. Redbull kutularımı alıp arkamı döndüm. Kapıdan çıkarken, o hâlâ kasanın başında, ne olduğunu tam olarak anlamamış, aptal bir ifadeyle duruyordu.
Sokağın aydınlığına çıktığımda, zihnim kristal kadar berraktı. Protokol: Parazit sayfasına yeni bir not düşülmüştü:
SONUÇ #3: Güç, hedefin var olan bir zafiyetini (matematiksel yetersizlik, panik, stres vb.) bir büyüteç gibi büyütür. Gerçeğin kendisini bükemediği yerde, gerçeğin algısını kırarak istediği sonuca ulaşır.
Artık biliyordum. Ben, insanların gerçekliğini değiştiremiyordum. Ama onların zayıf, kusurlu ve acınası zihinlerini, kendi gerçekliğimi yaratmak için birer araç olarak kullanabiliyordum. Ve bu, çok daha güçlü, çok daha zevkli bir sanattı.
O günden sonraki haftalar, benim için bir tür hızlandırılmış evrim süreciydi. Zaman, artık o ağır çekim netliğinde değil, benim irademin temposunda akıyordu. Gündüzleri, o otuzuncu kattaki cehennemde, bir yandan kod satırlarının arasında gezinirken, diğer yandan da insan ruhunun o acınası, o basit algoritmalarını çözüyordum. Geceleri ise, not defterimdeki "Protokol: Parazit" başlıklı sayfalara yeni, soğuk ve acımasız gerçekler ekliyordum.
Laboratuvarım, artık tüm şehirdi. Ama en sevdiğim deney alanı, o köşe başındaki, sahibi para için annesini bile satacak kadar karaktersiz olan o pis bakkal dükkânıydı. Bu, bir rutin haline geldi. Her gün işe giderken, o paslı zilin tanıdık feryadıyla içeri giriyordum. Bu, artık sadece bir test değil, bir egzersizdi; zihinsel bir kası çalıştırmak gibiydi.
Her seferinde, hilemi biraz daha ileri taşıdım. İlk günkü o 30 liralık kâr, artık beni kesmiyordu. 5 liralık bir sakız için 200 lira uzatıp, "Hadi usta, acelem var, 195 vereceksin," dediğimde, adamın beynindeki devrelerin yandığını neredeyse duyabiliyordum. Ve en tuhafı da buydu: Bu işlemi ne kadar çok tekrarlarsam, onun direnci o kadar çok kırılıyordu. Normalde bir insanın, aynı hileye karşı bağışıklık kazanması gerekirdi. Ama o, her seferinde daha da aptallaşıyor, iradesi her gün biraz daha eriyor, o küçük, parlak gözlerindeki o kurnazlık ışığı sönüp, yerini boş, teslim olmuş bir sise bırakıyordu. Anlamıştım ki, gücüm sadece anlık bir manipülasyon değildi; tekrarlanan dozlarda, kalıcı bir beyin hasarı yaratıyordu.
İş yerindeki satranç tahtası ise çok daha keyifliydi. O şişman patronum, artık benim elimdeki bir kuklaydı. Her gün, odasına uğrayıp, o suni deri koltuğunun karşısında durarak, birkaç doz daha zehir enjekte ediyordum. "Levent'in yazdığı kodlar temiz," diyordum mesela, "ama sunucu yükünü hesaba katmamış, optimizasyon için bütün gece uğraştım. Vizyonu iyi ama bazen büyük resmi kaçırıyor." Bu küçük, masum görünen iğneler, adamın o güvensiz ruhunda birer birer birikiyordu. Levent'e her bakışında, artık başarılı bir rakip değil, potansiyel bir tehdit, bir beceriksiz görmeye başlamıştı.
Ve fazla sürmedi. Bir hafta içinde, Levent'in projesi "beklenmedik sorunlar" nedeniyle ondan alınıp, daha "güvenilir" ellere, yani bana teslim edildi. Ve bununla birlikte terfi de geldi. Artık "Yardımcı Müdür"düm. Masam, pencereye daha yakındı. Ve bir sekreterim vardı; ne dediğimi anlamak için değil, sadece emirlerimi yerine getirmek için var olan, yüzünü zar zor hatırladığım bir kız.
Bu karmaşanın içinde, o ilk kobayımın, o koca memeli, o geniş kalçalı afetin adını da öğrenmiştim. Mine. Ne kadar da sıradan, ne kadar da ona yakışmayan bir isimdi. Zihnimdeki o devasa veri dosyasının üzerine, artık bu küçük etiketi yapıştırabilirdim.
Mine ile olan stratejim farklıydı. Onda, kaba kuvvet işe yaramamıştı. Bu yüzden, bir avcının sabrıyla, bir örümceğin ustalığıyla ağımı örmeye başladım. Onun zihninden çaldığım o bilgilere başvurdum: "Aradığı Erkek Modeli" dosyasına. Güçlü ama şefkatli, kararlı ama anlayışlı, zeki ama duygularını belli etmekten çekinmeyen bir erkek istiyordu. Ben de o oldum.
Kanser olan annesini sordum. Onu, daha önce hiç kimsenin teselli etmediği kelimelerle, onun duymak istediği cümlelerle teselli ettim. Gözyaşlarını sildiğimde, omuzuna dokunduğumda, aramızda bir "arkadaşlık" bağı kuruyordum. O, bir dosta kavuştuğunu sanıyordu. Oysa ben, sadece kilidini açmak için doğru anahtarı kullanıyordum.
Bir akşam yemeğe çıkardım. Onu, manzarası güzel ama yemekleri vasat olan o popüler yerlerden birine değil, onun gizlice gitmeyi hayal ettiği, o küçük, salaş ama otantik balık restoranına götürdüm. Menüyü eline bile almadan, "Sana bir ızgara levrek söyleyelim, yanında da bol rokalı bir salata," dediğimde, gözlerindeki o hayranlık ve şaşkınlık görülmeye değerdi. "En sevdiğim menü, nereden bildin?" diye sordu. O an ona eğilip, "Ben bilirim," diye fısıldadım. Bu, benim sloganım olmuştu.
O gece, zihnimde onu becermek için kusursuz bir plan yapmıştım. Ve o planı uygulama vakti, projenin teslim edildiği, herkesin zafer sarhoşu olduğu o kutlama gecesi olacaktı. Bütün ekip, o ucuz şampanyaların patlatıldığı, sahte kahkahaların havada uçuştuğu gürültülü bir barda toplanmıştık. Patronum, sahneye çıkıp o anlamsız konuşmasını yaparken ve benim adımı özellikle överken, ben sadece Mine'yi izliyordum. O, arkadaşlarıyla gülüşüyor, bu sahte zaferin tadını çıkarıyordu. Ama bilmiyordu ki, gecenin sonunda kutlanacak olan asıl zafer, benim olacaktı. Ve o, bu zaferin hem kurbanı, hem de ödülüydü.
Proje tesliminin ardından gelen o zorunlu kutlama, her zamanki gibi, ruhsuz bir gürültü ve sahte bir samimiyetin bulandığı, ucuz bir bardaydı. Mekanın havası, dökülmüş biranın yapışkan kokusu, kızarmış patatesin yağı ve onlarca insanın omuz omuza olmaktan kaynaklanan boğucu bir nemle ağırdı. Hoparlörlerden, herkesin bildiği ama kimsenin gerçekten sevmediği o aptalca pop şarkıları, bir beyin yıkama seansı gibi, durmaksızın pompalanıyordu. Etrafımdaki mesai arkadaşlarım, o takım elbiseli, o resmi gömlekli köleler, alkolün etkisiyle yavaş yavaş gevşiyor, bağırarak konuşuyor, zoraki kahkahalar atıyorlardı. Onları izlerken hissettiğim tek şey, derin bir tiksintiydi. Bir grup şempanzenin kendi dışkılarıyla oynamasını izlemek gibi bir şeydi bu.
Ben ise kutlamıyordum. Avlanıyordum.
Gözlerim, kalabalığın içinde Mine’yi arıyordu. Oradaydı. Barın loş, renkli ışıkları altında, elinde üçüncü bardağıyla duruyordu. Üzerinde, gün içindeki o savunmacı, boğazlı kazağın yerini alan, omuzlarını ve köprücük kemiğinin o zarif oyuntusunu açıkta bırakan, şarap rengi, ince askılı bir bluz vardı. Alkol, yanaklarına ve göğsünün üst kısmına o tatlı, o verrnelik pembe rengi yaymıştı. Gülüşü, normalden daha gür ve daha pervasızdı. Duruşu gevşemişti; o kontrollü, o ofis kadını gitmiş, yerine daha ilkel, daha dürüst bir dişi gelmişti.
Onu, bir bilim adamının deneyindeki bir kimyasal reaksiyonu gözlemlediği gibi izliyordum. Alkol, irade denilen o paslı zırhı eriten bir asitti. Onun gardını düşürüyor, o kilitli kapıyı kendiliğinden aralıyordu. Bu, benim için bir avantajdan öte, bir kanundu. Ve ben, kanunları kendi lehime kullanmayı severdim.
Doğru anı bekledim. Üçüncü bardağını bitirip, boş bardağı tezgâha bıraktığı o an. Yanına, kalabalığın arasından bir gölge gibi süzülerek yaklaştım.
"Gecenin sonuna benziyoruz," dedim, sesim barın gürültüsüne rağmen net ve sakindi. "Dağılmaya başladın."
Bana döndü. Gözlerinde, alkolün getirdiği o buğulu, o cüretkâr parıltı vardı. "Belki de," dedi, dilini dudağının üzerinde gezdirerek. "Biraz fazla kaçırdım sanırım. Kutlamak lazım, değil mi… Yardımcı Müdürüm?"
Bu son kelimeyi, alaycı bir vurguyla söylemişti. Ama bu, zayıfların alaycılığıydı.
"Seni bu halde tek başına yollayacak değilim," dedim, rolümü oynamaya devam ederek; o şefkatli, o korumacı dost rolünü. "İzin ver, evine bırakayım."
Bu, bir yemdi. Ve o, aç bir balık gibi, yeme atladı.
Bana doğru bir adım daha yaklaştı. Vücudunun sıcaklığını, parfümünün o tatlı, baş döndürücü kokusunu hissedebiliyordum. "Sadece eve bırakmak mı?" diye fısıldadı, sesi artık bir davetiyeydi.
İşte buydu. Kapı, sonuna kadar açılmıştı. "Bu bir teklif mi?" diye sordum, sesimde sahte bir şaşkınlık vardı.
Gülümsedi. Bu, her şeyi bilen, her şeye izin veren bir gülümsemeydi. "Eve gidince görürsün," dedi.
Taksiye bindiğimizde, şehrin o gece ışıkları, arabanın camından birer leke gibi akıp gidiyordu. O daracık arka koltukta, aramızdaki hava, elektrikle ve söylenmemiş vaatlerle yoğundu. Mine, başını omzuma yasladı. Saçlarının kokusu, alkol ve o kadınsı kokusuyla karışıp genzime doluyordu.
Mine, alkolün verdiği o uysal cesaretle başını omzuma yasladı. Saçlarının kokusu, vanilya, ter ve viskinin o günahkâr karışımı gibi genzime doluyordu.
O, oturuşunu değiştirirken, giydiği o kısa, siyah etek hafifçe yukarı sıyrıldı. Ve o an, yanımızdan geçen bir arabanın farları taksinin içini bir anlığına aydınlattığında, onu gördüm. Bu, basit bir kilotlu çorap değildi. Hayır. Bu çok daha fazlasıydı. Bu, bir beyanattı. Eteğin altından, o bembeyaz, o dolgun baldırının üzerinde, siyah, dantelli bir jartiyer askısı uzanıyordu. O dantel, tenine karşı karanlık bir fısıltı gibiydi. Bu, tesadüfen giyilmiş bir şey değildi. Bu, hazırlanmış, planlanmış bir avcının tuzağıydı. Ama bilmiyordu ki, av aslında kendisiydi.
Elim, sanki kendi iradesi varmış gibi, bacağına doğru hareket etti. Parmaklarım önce, çorabın o pürüzsüz, o kaygan naylonuna dokundu. Sonra yavaşça yukarı, o dantelli sınıra, o yasak bölgeye tırmandı. Ve nihayet, çorabın bittiği, jartiyerin başladığı o yerde, teninin o korumasız, o sıcak ve yumuşak çıplaklığına ulaştım. O an ona dokunmuyordum, hayır. Sadece, birazdan tamamen benim olacak olan bir mülkü, sınırlarını parmak uçlarımla çizerek teftiş ediyordum.
O, benim omzumda huzur bulduğunu sanırken, ben sadece zaferimin o soğuk, o metalik tadını çıkarıyordum. Parmaklarımı teninde hafifçe gezdirdiğimde, altımdaki kasın seğirdiğini, nefesinin kesildiğini hissettim.
Ve o an, o da harekete geçti.
Eli, önce tereddütle, sonra daha kararlı bir şekilde benim bacağıma, oradan da kasıklarıma doğru ilerledi. Pantolonumun o kaba kumaşının üzerinden, sertleşmiş sikimin hatlarını bulan parmaklarının baskısını hissettim. Yavaşça, ritmik bir şekilde, avuç içiyle oynamaya başladı. Bu, bir teslimiyetti. Bu, kelimelerin ötesinde, bedeniyle söylediği bir "evet"ti. İçimde, şehvetin o ilkel ateşiyle birlikte, çok daha güçlü bir his kabardı: mutlak kontrolün o buz gibi, o tanrısal hazzı.
Evine geldiğimizde, taksi durduğunda, ikimiz de bir an için o büyülü, o ahlaksız balondan çıkmak istemedik.
Kapı, arkamızdan kapanırken çıkardığı o tok ses, bir mahkeme salonunda hakimin tokmağını indirmesi gibiydi. Duruşma bitmiş, karar verilmişti. Ve tabii ki sadece kahve içmedik. Bu, en başından beri bilinen, ikimizin de zımnen imzaladığı bir sözleşmeydi.
Daha o, ceketini nereye asacağını düşünürken, ben çoktan harekete geçmiştim. Onu, antrenin o soğuk, bej rengi duvarına yapıştırdım. Bu, bir kavgadaki gibi hoyrat bir itme değildi. Hayır. Bu, bir satranç ustasının, şahı köşeye sıkıştıran o son, o kaçınılmaz hamlesiydi. Bedenim, onun bedenini bir kafes gibi sarmıştı. Dudaklarına yapıştığımda, bir anlık bir şaşkınlık, sonra da o alkol ve beklentiyle dolu, mutlak bir teslimiyet hissettim. Bu, bir öpücük değildi. Bu, bir mülkün üzerine indirilen bir damgaydı. Dudaklarını emmeye, dilimle ağzının içini, o ıslak, sıcak mağarayı keşfetmeye başladım. Zihninden çaldığım verilerde yanılma payı yoktu: Sertlikten, dominant bir erkekten, iradesinin elinden alınmasından zevk alıyordu. Ve ben, onun bu en karanlık arzusunun ete kemiğe bürünmüş haliydim.
Ellerim, omuzlarını açıkta bırakan o şarap rengi bluzun ince askılarına gitti. Kumaşı, bir cerrahın deriyi kesmesi gibi, dikkatle ama kararlılıkla yırttım. Kumaşın o çaresiz sesi, odanın sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı. Altından, o dantelli, siyah sutyenin içinde zapt edilmeye çalışılan o dolgun, o ağır göğüsler fırladı. Onu, sutyeninden de kurtardım. Dudaklarım, bir göğsünün o pembe, o meydan okuyan ucunu buldu. Emmeye başladığımda, ucunun ağzımın içinde nasıl da sertleştiğini, bir çakıl taşına dönüştüğünü hissettim. Diğer elimle, öteki göğsünü, bir hamur yoğurur gibi, acımasızca sıkıyordum. Onun, acıyla karışık zevkten aldığı her kesik nefes, benim için bir zafer marşıydı. Tepkileri, bir ders kitabındaki gibiydi. Öngörülebilir. Kontrol edilebilir. Bu, saf zevkten çok, bir hipotezin doğrulanmasının getirdiği o soğuk, o entelektüel tatmindi.
Ağzım, aşağıya, o yumuşak karın boşluğuna doğru bir yolculuğa çıktı. Göbek deliğini dilimle daireler çizerek öptüm. Eteğinin kenarını kavradım ve yavaşça yukarı doğru sıyırdım. Ve işte oradaydı. O sanat eseri. O siyah, dantelli jartiyer ve onun bacaklarını bir hediye paketi gibi saran siyah, parlak çoraplar. Beyaz, dolgun baldırları, o karanlık dantelin altında bir mermer heykeli gibi parlıyordu. Avuçlarım, o etli, o hayat dolu baldırları kavradı. Okşamadım. Sahiplendim.
Bakışlarım, bacaklarının birleştiği o kutsal üçgene, o ince, dantelli kilodun örttüğü o gizeme kilitlendi. Eğildim ve o dantel parçasını dişlerimin arasına aldım. Yavaşça, bir hayvanın avını parçalaması gibi, çekiştirerek yırttım. Kumaşın o dirençsiz yırtılışı, onun ağzından boğuk bir inilti olarak döküldü. Yırtılan yerden, o pembe, o ıslak, o hayat dolu et parçası, bir amcık dudağı, dışarı fırladı.
İşte o an, bütün kontrolümü kaybettim.
Dizlerimin üzerine çöktüm. O dışarı fırlayan kısmı, dudaklarımın arasına alıp, uzun uzun, açlıkla emdim. Zevkten delirdiğini, belinin duvardan ayrılıp bana doğru kıvrıldığını hissedebiliyordum. Beni sikmesi için yalvarıyordu bedeni. Ama hayır. Henüz değil. Kontrol bendeydi.
Ellerimle çoraplarını ve o yırttığım kilot parçasını dizlerine kadar indirdim. Kafamı, bacaklarının arasına, o sıcak ve nemli yuvaya tamamen gömdüm. Bacaklarını kavrayıp omuzlarıma aldım, götünü duvara tamamen yapıştırarak, onu kendime karşı savunmasız bıraktım. Ve yalamaya başladım. Dilim, her bir kıvrımını, her bir noktasını keşfediyordu. Ağzıma akan o suyun, o sıvının tadını alabiliyordum; terli, mayhoş ama aynı zamanda hayatın kendisi kadar tatlı bir tattı bu. Ve bu tat, Mine'nin o artık çığlığa dönüşen inlemeleriyle birleştiğinde, dünyanın en güzel senfonisi gibi geliyordu.
Amcığı, dilimin altında yumuşacıktı, bir istiridye kadar narin ve ıslaktı. O an içimde, o en karanlık, o en ilkel arzu uyandı.
Onu sadece yalamak, sadece emmek değil; o küçük, o hassas et parçasını dişleyip koparmak, onu ısırıp parçalamak istiyordum. Onu, sadece bedeninin değil, ruhunun da sahibi olduğumu kanıtlamak için, kendimden bir iz bırakmak istiyordum.
Dilim, onun o en mahrem, en gizli noktasını keşfederken, ellerim de boş durmuyordu. Bir elim, o dolgun, o etli kalçasını, sanki mülkiyetimi tescil eden bir mühür gibi, acımasızca avuçluyordu. Diğer elim ise, bacaklarının arasında, o ıslak, o sıcak mağaranın derinliklerine doğru bir keşif yolculuğuna çıkmıştı.
İki parmağımı yavaşça amcığının içine doğru sürdüm. Zihninden çaldığım o sayısız cinsel deneyim verisine rağmen, fiziksel gerçeklik beni şaşırttı. Beklediğimden çok daha dardı. Bu, uzun süre ilişkiye girmemiş bir kadının darlığı değildi, hayır. Bu, aşırı uyarılmanın, kanla dolan dokuların ve pelvik taban kaslarının (pubococcygeus kaslarının) istemsizce kasılmasının yarattığı, canlı, zonklayan bir darlıktı.
Parmağımı, bir eldiven gibi sımsıkı sarıyordu. O kadar ki, parmak uçlarımda, kendi nabzımla karışan, onun o heyecanlı, o hızlı nabzını hissedebiliyordum. Bu, onun bedeninin bana verdiği en dürüst, en filtresiz veriydi: Kontrolü kaybetmişti.
Klitorisini, dudaklarımın ve dilimin o ustaca senkronize edilmiş hareketiyle yalamaya devam ettim. Ağzımın etrafından am suları akıyordu. Zihnindeki veriler, sertlikten hoşlandığını söylüyordu. O, gücün ve hafif bir acının getirdiği o keskin zevkin bağımlısıydı. Ona acıyı verdim. Bu hipotezi test etmek için, ara sıra dilimin o yumuşak dokunuşunun arasına, dişlerimin o sert, o tehditkâr baskısını da ekledim. Hafifçe ısırdığımda, bedeninin bir yay gibi gerildiğini, ağzından acıyla karışık, boğuk bir çığlığın koptuğunu hissettim. Gözlerine baktığımda, o anlık paniği, o av hayvanının yırtıcısıyla karşılaştığı o ilkel korkuyu görebiliyordum. Ama hemen ardından, o korkunun yerini, daha da derin, daha da karanlık bir arzu alıyordu. Bu sadomazoşist dans, bu acı ve zevk arasındaki gidip gelme, onu delirtiyordu.
Artık biliyordum. Onu, bir enstrüman gibi, istediğim notadan çalabiliyordum.
Karnındaki kasların, bir taş gibi sertleştiğini hissettim. Bacakları, omuzlarımda titremeye başladı. Nefesi, artık bir inilti değil, kesik kesik, kısa çığlıklardı. Bu, bir orgazmın kaçınılmaz habercisi olan fizyolojik bir fırtınaydı. Yaklaşıyordu. Zirveye, o kontrolsüz boşalmaya saniyeler kalmıştı.
Ve ben, "Olmaz," dedim.
Başımı, bacaklarının arasından aniden çektim. O sıcak, o ıslak temas bir anda kesildi. Bütün uyarılma durdu. Onu, zirvenin bir milimetre uzağında, o dayanılmaz beklentinin içinde tek başına bıraktım.
Gözlerini açtı. İçlerinde, hayal kırıklığı, şaşkınlık ve yalvaran bir ifadenin o acı dolu karışımı vardı.
"Zevk," diye fısıldadım, yüzüne doğru eğilerek. "Bir ödüldür. Ve ödüller, hak edildiğinde, benim tarafımdan bahşedildiğinde verilir. Sen, benim emrime itaat etmelisin. Bedenin, benim iznim olmadan o zirveye ulaşamaz."
Bu, ona vurduğum en büyük darbeydi. Onu, kendi bedeninin zevklerinden bile mahrum bırakmıştım. O an, fiziksel olarak değil, ruhsal olarak ona tamamen sahip olduğumu anladım.
Onu, o zayıf düşmüş, o titreyen bedenini kolundan tuttuğum gibi ayağa kaldırdım. Onu, antreden, o sade döşenmiş, duvarlarında birkaç anlamsız manzara resminin asılı olduğu salonun ortasına doğru çektim. Televizyonun o kapalı, siyah ekranı, ikimizin o çarpık, o yarı çıplak silüetini yansıtıyordu.
"Yatak odası nerede?" diye sordum, sesim bir emirdi.
Fakat yatak odasının yerini bilmiyordum ve o an, deneyin bir sonraki aşamasına geçmeye karar verdim. Liderliği, sadece birkaç saniyeliğine, ona bırakacaktım. Bu bir zayıflık anı değildi. Bu, onun, kendi rızasıyla, kendi ayaklarıyla bu oyunun bir sonraki perdesine geçip geçmeyeceğini görmek için yapılmış bilinçli bir testti. Kendi esaretine ortak olacak mıydı?
Cevabı, gecikmedi. Titreyen eliyle elimi tuttu ve beni, o dar koridordan geçirip, yatak odasının kapısına doğru çekti. Evet. O, sadece benim esirim değil, aynı zamanda kendi celladının en istekli suç ortağıydı.
Eli, bileğimi bir kelepçe gibi sarmıştı ama bu, bir isyanın değil, mutlak bir teslimiyetin kelepçesiydi. O, sadece beni bir odaya götürmüyordu; kendi kalesinin anahtarlarını, fatihine kendi elleriyle teslim ediyordu.
Koridor, kısa ve ışıksızdı. Duvarlarda, muhtemelen ailesine ait, gülümseyen insanların olduğu birkaç ucuz çerçeve asılıydı. O çerçevelerdeki sahte mutluluk, birazdan yaşanacak olan o dürüst, o hayvani gerçeklikle tam bir tezat oluşturuyordu. Yatak odasının kapısı aralıktı. İçeri girdiğimizde, odanın kokusu beni karşıladı: lavanta kokulu bir oda spreyi ve geceleri yalnız uyuyan bir kadının o belli belirsiz, hüzünlü kokusunun bir karışımı.
Oda, tam da onun gibiydi: temiz, özenli, tahmin edilebilir ve biraz da sıkıcı. Yatağı, beyaz, kusursuzca gerilmiş bir çarşafla kaplıydı. Başucundaki komodinin üzerinde, kişisel gelişim zırvalıklarıyla dolu birkaç kitap ve küçük, pembe bir abajur duruyordu. Bu, onun kalesiydi. Onun en mahrem, en özel alanı. Ve ben, o kaleyi hiç savaşmadan fethetmiştim.
Beni, yatağın kenarına doğru itti. Bu, antredeki gibi sert bir itme değildi. Bu, bir kraliçenin, kralını tahtına davet edişi gibiydi. Yatağın kenarına oturdum. O ise, bir an bile duraksamadan, önümde diz çöktü.
O an, yukarıdan ona baktığımda, gördüğüm şey bir kadın değildi. Hayır. Bu, benim irademin önünde diz çökmüş, tapınmaya hazır bir müritti. Işık, arkamdaki pencereden geliyor, onun omuzlarına ve saçlarının üstüne vuruyor, etrafında neredeyse ilahi bir hale yaratıyordu. Ne kadar da ironik.
Daha ben bir hamle yapmadan, o çoktan pantolonumun kemerini çözmeye başlamıştı. Elleri titriyordu, ama bu korkudan değil, beklentiden kaynaklanan bir titremedi. Fermuarın o metalik, o soğuk sesi, odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti.
Pantolonumun içinde, o daracık esaretten kurtulmayı bekleyen sertliğimi hissettiğinde, derin bir nefes aldı. Ve sonra, kendini tamamen kaybettiğini görebiliyordum.
Sanırsam azgınlıktan kudurmuş olmalıydı. Başını öne eğdiğinde, saçlarının o ipeksi perdesi, ellerinin üzerinde yaptığı işi gizledi. Fakat hissediyordum sikimi gırtlağına kadar ağzına aldı. Emmeden duramıyordu. Gördüğüm tek şey, omuzlarının o ritmik hareketi ve arada sırada, zorlandığı anlarda boynunda beliren o gergin damarlardı. Bu, bir cinsel eylemden çok, bir ibadetti. O, bana değil, benim temsil ettiğim o güce, o iradeye, o mutlak kontrole tapıyordu. Gözleri kapalıydı. Kendini, bu eylemin getirdiği o aşağılanma ve yücelme ikilemine tamamen teslim etmişti. Boğuldu halde zorluyordu kendisini. Saçlarını çektim ve kafasını yukarı kaldırdım. Gözlerinden akan yaşları görebiliyordum. Boğulur gibi olduğunda çıkan o boğuk sesler, benim için en güzel müzikti. Ama bunlar acının değil, o en uç noktadaki zevkin ve teslimiyetin getirdiği, kan gibi sıcak yaşlardı.
Zaman, benim için o anda yeniden yavaşladı. Onun her bir hareketini, her bir tepkisini, beynime bir veri olarak işliyordum.
Nabzının hızlanışını, teninin renginin o al al oluşunu, vücudunun o küçük, istemsiz kasılmalarını… Hepsi, benim zaferimin birer kanıtıydı.
Karnımdaki o tanıdık kasılma, o patlamanın habercisi geldiğinde, kendimi geri çekmedim. Bu, onun ödülüydü. Bu, bana sunduğu o mutlak itaatin karşılığıydı. Bıraktım. İrademin son kalesini de yıkarak, kontrolü bir anlığına kaybettim ve kendimi o kaçınılmaz sona teslim ettim.
Ağzının içine dölde doldurdum. Sadece ağzıma baktı. Ağzını açtı ve dölder ağzından yana doğru akmaya başladı. Yavaşça hepsini yuttu ve yalandı.
Ağzından dökülen o kelimeler, bir yemindi. Bir bağlılık yemini. "Şimdi zevk sırası bende. Aynısını istiyorum." Bu bir istek değil, programlandığı yeni rolün, yeni senaryonun ilk repliğiydi. Hoşuma gitmişti. Tanrısı tarafından bahşedilen zevki, şimdi kendisi talep ediyordu.
Onu, yatağın üzerine bir kraliçe gibi yatırdım ve bacaklarını iki yana açtım. Bu, bir coğrafyanın keşfiydi. Ve ben, o coğrafyanın hem kâşifi, hem de fatihiydim. Yeniden, o ıslak, o hayat dolu dünyaya daldım. Ama bu seferki dalış, bir ön sevişme değil, bir analizdi. Dilim, sadece zevk vermek için değil, bilgi toplamak için çalışıyordu. Onun klitorisinin, o küçük, o sinir dolu et parçasının, dilimin her bir darbesine nasıl tepki verdiğini, nasıl şişip sertleştiğini not alıyordum. Zihninden çaldığım veriler, onun G noktasına karşı aşırı hassas olduğunu söylüyordu. Dilimi, vajinasının o pürüzlü iç duvarında, tam da o noktada gezdirdiğimde, bütün vücudunun bir elektrik akımına kapılmış gibi kasıldığını, kalçasının yataktan havalandığını gördüm. Bu, teorinin pratikle kusursuz birleşimiydi.
Bir elim, o sırada, daha önce keşfedilmemiş bir toprağa, o iki koca et parçasından oluşan götünün arasındaki o sıkı, o yasak deliğe doğru ilerledi. Zihinsel dosyasında, bu bölgenin bakir olduğu yazıyordu. Bu, benim için dayanılmaz bir meydan okumaydı. Yavaşça, tek bir parmağımı o daracık girişe bastırdım. Acıyla keskin bir nefes aldı, bedeni gerildi. Ama karşı koymadı. Gözlerime baktığında, acının içinden bile olsa, bir "devam et" izni okudum. Bu, teslimiyetin en üst seviyesiydi. Acı, onun için artık zevkin bir parçası, benim irademin bir kanıtıydı.
Yeniden sertleştiğimi hissettiğimde, artık keşif zamanının bittiğini, fetih zamanının geldiğini anladım.
Bacaklarının arasına yerleştim. Vücudumun ağırlığını, onun o yumuşak, o teslim olmuş bedeninin üzerine bıraktım. Gözlerinin içine bakarak, yavaşça, kendimi sonuna kadar içine kökledim. O daracık, o ıslak kanalın, sikimi bir mengene gibi sarmasının o tanıdık ama her seferinde daha da güçlü gelen hissiyle doldum.
Ve sonra, o ilkel, o hayvani ritim başladı.
Bedenlerimiz, tek bir amaç için çalışan, gürültülü, terli ve kusursuz bir makineye dönüştü. Yatağın başlığının, Mine'nin o düzenli, o temiz odasının duvarına her vuruşu, bu küçük, sıradan evrende yankılanan bir zafer ilanıydı. Ben, o ritimle hareket ederken, zihnim bambaşka bir yerdeydi. Bu, sadece bir çiftleşme eylemi değildi. Bu, gücümün fiziksel bir tezahürüydü. Bu beden, bu kadın, benim irademle hareket ediyordu. Tıpkı yakında tüm şirketin, tüm dünyanın benim irademle hareket edeceği gibi. Her bir gidiş gelişimde, patronumun o ahmak yüzünü, Levent'in o kibirli suratını ve o bakkalın o sefil ifadesini görüyordum. Hepsi, benim gücümün altında ezileceklerdi. Mine, sadece ilk adımdı.
Ağzım, boş duran göğüslerinden birini buldu ve yeniden emmeye başladı. Sikim, amcığının en derinliklerine girip çıkarken, dilim ve dişlerim de göğüs ucuyla oynuyordu. O, artık sadece bir beden değildi; benim, üzerinde her türlü deneyimi aynı anda yaşayabildiğim bir platformdu. Çığlık atmaya başladı. Bunlar, acının değil, kontrolsüz bir zevkin, ruhunun bedeninden taşmasının çığlıklarıydı.
Ve en sonunda, o an geldi. Bütün vücudunun kaskatı kesildiğini, amcığının, sikimi bir daha asla bırakmayacakmış gibi, son bir güçle, defalarca kasıldığını hissettim. O son kasılmayla birlikte, içinden boşalan o sıcak, o yoğun sıvının dalgasını hissettim. Bu, onun son savunma hattının da yıkıldığı, ruhunun tamamen teslim olduğu andı.
Yavaşça içinden çıktım. Akan sular, bacaklarının arasından, o daha önce parmağımla keşfettiğim göt deliğine doğru bir yol çizmişti. Bu, doğanın kendi kayganlaştırıcısıydı. Bir an için, o yasak kapıdan da girerek, fethimi tam anlamıyla mühürlemeyi düşündüm. Sikimin başını o dar girişe dayadığımda, hazırlıksız yakalanmıştı; acıdan keskin bir çığlık attı.
"Yapma, Altan," diye inledi. Sesi, yorgun ve tükenmişti. "Daha yeni boşaldım… canım acıyor."
Bu, onun bu geceki ilk "hayır"ıydı. Ama bu, bir isyan değil, bir ateşkes talebiydi. Ve bir fatih, bazen merhametli davranarak gücünü daha da pekiştirirdi.
"Beni tekrar yalamanı ister misin?" diye sordum, sesimde tehditkâr bir şefkat vardı.
Bir an duraksadı. Sonra, o tükenmişliğin içinden, bir parça oyunculukla gülümsedi. "Hayır," dedi. "Biz buraya kahve içmeye geldik. Kahve içmemiz lazım."
Onun bu, enkazın altından bile çıkmaya çalışan o oyuncu kişiliği, o yenilgiye rağmen oyuna devam etme çabası hoşuma gitti. Durdum. Zaten zafer tamamdı. Geriye kalan sadece formaliteydi.
"Peki," dedim. "Kahve içelim."
Kahve içerken, mutfak masasının altında, çıplak bacaklarını bacaklarıma sürtüyordu. O dolgun, o beyaz baldırların arasındaki o yorgun ama hala davetkâr olan yarığın tadına bir kez daha bakmak istiyordum. Ama hayır. Bu günü, bu zaferi, burada sonlandırmak, sindirmek daha doğruydu.
Birlikte yatağa girdik. Bu sefer savaşmak için değil, uyumak için. Başını göğsüme yasladı. Saçlarının o vanilyalı, o kadınsı kokusuyla, bir fatihin o tatlı, o huzurlu uykusuna daldım.
Sabah, omzunu öperek uyandığımda, aklımda yeni, parlak ve acımasız bir plan vardı. Bu gece, bir kadını fethetmiştim. Ama bu sadece bir başlangıçtı. Bu, gücümün sadece küçük bir testiydi. Benim ilerlemem için, bu dünyanın tepesine çıkmam için bana para ve statü lazımdı. Hayat, bundan ibaretti. Bu güç, o hedeflere ulaşmak için bir araçtı. Çünkü biliyordum ki, eğer bu gücü kaybedersem, Mine gibi bir kadını bir daha asla sikemezdim. Ve ben, bir daha asla o eski, o güçsüz, o sıradan halime dönmek istemiyordum. Düşmek istemiyordum. Sadece yükselmek. Her ne pahasına olursa olsun.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 2: Altan Kendini Keşfet
Zaman, bilincimin dışında akıp gitmişti. Gözlerimi araladığımda, tavanımdaki o tanıdık beyazlık, beynimin içindeki zonklamayla birlikte dalgalanıyordu. Odaya sızan ışık, sabahın o uyuşuk, merhametli ışığı değildi. Bu, gün ortasının acımasız, her lekeyi, her tozu ifşa eden, sarı ve küstah bir aydınlığıydı. Ağzımın içi, sanki bütün gece çöl kumuyla gargara yapmışım gibi kupkuruydu. Dilim, damağıma yapışmış bir zımpara kağıdıydı ve şakaklarımda, sanki biri beynimi iki metal plaka arasında yavaş yavaş eziyormuş gibi, ritmik ve zalim bir basınç vardı. Bu, sıradan bir baş ağrısı değildi. Bu, bir veri akşamdan kalmalığıydı; ruhumun, kapasitesinin çok üzerinde bir bilgi yüklemesini sindirmeye çalışırken çıkardığı acı dolu bir feryattı.
Yatakta doğruldum. Nevresimler, terimle buruşmuş ve soğumuştu. Minimalist, neredeyse bir keşiş hücresini andıran odam, o an gözüme bir hapishane gibi göründü. Gri duvarlar, siyah metal raflardaki Nietzsche, Cioran, Bukowski ciltleri, hepsi sessizce beni yargılıyordu. Pencereye yürüdüm. Perdeyi araladığımda, şehrin o tanıdık silüeti, sanki yabancı bir gezegenin manzarasıymış gibi gerçeküstü duruyordu. Telefonumu komodinin üzerinden aldım. Ekrana baktığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Tarih, o lanetli karşılaşmanın yaşandığı Salı gününden bir sonraki gün olan Çarşamba değildi. Hayır. Ekranda, büyük ve acımasız harflerle “PERŞEMBE, 10:17” yazıyordu.
Bir bütün gün. Yirmi dört saatlik koskoca bir zaman dilimi, hayatımdan bir makasla kesilip atılmıştı. Aralıksız, koma benzeri bir uykuyla tam otuz altı saatimi hiçliğe gömmüştüm. O an, o yakıcı susuzluk hissi olmasa, belki de o yatakta, kendi zihinsel atığımın içinde boğularak çürüyebileceğimi düşündüm. Bu güç, bedelini hafızamdan bir gün çalarak, peşin almıştı.
Ayağa kalktığımda odanın zeminindeki her bir toz zerresini görebiliyordum. Mutfağa doğru sendeledim. Musluğu sonuna kadar açıp başımı altına sokmak istedim ama kendimi bir bardakla sınırladım. Suyu tek dikişte bitirdim. İkinci bardağı doldurdum. Üçüncüyü. Su, boğazımdan aşağı akarken, zihnimdeki o yabancı varlığın, o parazit bilincin bıraktığı izleri temizlemeye çalışıyordum sanki.
Her sabahki gibi kahvemi yaparken, makinenin o mekanik gürültüsü ve taze kahvenin kokusu, beni yavaş yavaş gerçekliğe geri çekiyordu. Bu bir ritüeldi; kaosun ortasında bir düzen arayışı. Buharı tüten siyah kupamla masama oturduğumda, zihnimdeki o enkaz alanında bir keşfe çıktım. Bir deneme yapmalıydım.
Gözlerimi kapattım ve o kadının zihninden çektiğim "Çöp" kategorisindeki bir veriyi hatırlamaya çalıştım. Lisedeki en yakın arkadaşıyla yaptığı o aptalca kavganın sebebini. Zihnimin o köşesine uzandım ve… Hiçbir şey. Orada bir boşluk vardı. Silinmiş bir dosya, 404 veren bir sayfa gibi. Veri orada değildi. Sadece var olmuş olduğuna dair belli belirsiz bir iz, bir yankı kalmıştı. İlk cinsel deneyimini yaşadığı o çocuğun yüzünü hatırlamaya çalıştım. Yine aynı şey. Boşluk. Bir sansür bandı.
Kalbim hızlandı. Panik miydi bu, yoksa bir tür rahatlama mı?
Sonra başka bir rafa uzandım. "İşe Yarar" kategorisine. O kadının, üzerinde saatlerce çalıştığı o karmaşık Java modülünün en kritik satırını düşündüm. Ve işte oradaydı. Kristal kadar berrak, parlak ve kusursuz bir şekilde zihnimde duruyordu. Sanki o kodu ben yazmışım, her bir noktalı virgülünü ben koymuşum gibi.
Beynim, bir kendini koruma protokolüyle, aşırı yüklenmeyi önlemek için gereksiz veriyi, o zihinsel angaryayı imha etmişti. Bu bir yandan muazzamdı; zihnimin sonsuz bir bilgi çöplüğüne dönmesini engellemişti. Ama bir yandan da bir başarısızlıktı. Çünkü o anki ruh halimle, o ilkel arzumun ve kibrimin etkisiyle, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ne kadar doğru ayırmıştım ki? Belki de o "çöp" olarak etiketlediğim verilerin içinde, paha biçilmez sırlar, kullanılabilir zaaflar vardı. Bu, acemice yapılmış bir soygundu. Hırsız, elmasları alıp paha biçilmez tabloları geride bırakmıştı.
Kupayı masaya bıraktım. Buradan çıkaracağım tek bir rasyonel sonuç vardı. Bu güç, bedensel ve zihinsel bir bedel istiyordu. Bir işlemci gibi, veriyi işlemek için zamana ve enerjiye ihtiyacı vardı. Ve uyku, sistemin kendini yeniden başlattığı, geçici dosyaları sildiği ve hafızayı optimize ettiği o kaçınılmaz süreçti. Ben bir tanrı olmaya başlıyorsam bile, bu tanrının ara sıra fişini çekip dinlenmesi gerekiyordu.
Kahvem çoktan soğumuştu. Bardağın dibinde, geleceği gösterdiğine inanılan o aptalca telveler değil, sadece acı bir gerçekliğin siyah çamuru kalmıştı. Güç. Bu kelime artık zihnimde bir varsayım değil, acı veren bir baş ağrısı ve hafızamdan çalınmış bir günle kanıtlanmış, somut bir veriydi.
Evet, bir gücüm vardı. Ama ne olduğunu bilmediğim bir silahı taşımak, onu hiç taşımamaktan daha tehlikelidir. Nasıl çalıştığını, tetiğinin ne olduğunu, menzilini ve geri tepmesini bilmiyordum. Bu kabul edilemezdi. Kontrol, benim için her şeydi. Ve kontrol, bilgiyle başlardı.
O an, zihnimdeki o kaotik olaylar silsilesini, bir cerrahın otopsi masasındaki bir cesedi incelediği gibi, soğuk ve metodik bir şekilde parçalara ayırmaya başladım. Zihnimde, bu vakaya bir dosya adı verdim: Vaka #001: Ofis Fahişesi.
Rasyonel bir analiz, olayı üç ana faza ayırmamı gerektiriyordu:
Faz Bir: Psikolojik Zemin Hazırlığı. Bu, manipülasyonun kendisiydi. Kadının çaresizliğini, o ojeleri atmış tırnaklarını, statüsünü koruma telaşını bir avcı gibi gözlemlemiş ve kullanmıştım. Onun ahlak duvarlarını, mantık gibi görünen zehirli bir sarmaşıkla yavaş yavaş çatlatmıştım. Kelimelerim, normalde sahip olamayacağım bir ağırlıkla, onun iradesine birer çivi gibi çakılmıştı. Soru: Bu ikna süreci, gücün aktive olması için bir ön koşul muydu? Yoksa sadece kurbanı fiziksel temasa hazırlayan bir başlangıç mı?
Faz İki: Biyokimyasal Katalizör. Benim arzum. O gün hissettiğim o ilkel, neredeyse hayvani şehvet. Bu, sadece bir duygu değildi; adrenalin, testosteron ve dopaminin damarlarımda dolaştığı, beynimi ele geçiren kimyasal bir fırtınaydı. O kadar azgındım ki, o izbe merdiven boşluğunda kadının göğüslerini bir avcı gibi, neredeyse parçalayacak bir hiddetle sıkmıştım. Soru: Arzu, bu gücün yakıtı mıydı? Gücün ortaya çıkması için gereken enerjiyi sağlayan bir motor mu? Yoksa sadece olayın bir yan ürünü, bir tesadüf mü?
Faz Üç: Fiziksel Arayüz ve Veri Aktarımı. Son ve en kritik an. Temas. O anı zihnimde tekrar tekrar oynattım. Kumaşın üzerinden yaptığım o kaba temas değil. Hayır. Aktarım, düğmeler çözülüp o beyaz, dantelli sutyenin altından fırlayan o et parçasına, o pembe göğüs ucuna parmağım değdiği an başlamıştı. Soru: Neden orası? Sinir uçlarının en yoğun olduğu erojen bir bölge olduğu için mi? Bu güç, biyoelektrik bir temelle mi çalışıyordu? Yoksa tamamen rastlantısal mıydı? Herhangi bir ten teması, aynı koşullar altında aynı sonucu doğurur muydu?
Bu son soru, kanımı dondurdu. Eğer cevap evetse, bu, metroda yanlışlıkla koluna dokunduğum terli bir adamın bütün o sefil hayatını, borçlarını, cinsel fantezilerini beynime indirmek zorunda kalacağım anlamına gelirdi. Bu bir güç değil, bir lanet olurdu. Hayır. Daha spesifik bir tetikleyici olmalıydı.
Bütün bu değişkenleri izole edip tek tek denemem gerekiyordu. Ama nasıl? Bu gücü bir daha ne zaman tetikleyebileceğimi bile bilmezken, bu kadar bilinmezin ortasında olmak, zihnimi hem bir korkuyla hem de hastalıklı bir heyecanla dolduruyordu. Ben, kendi ruhunun laboratuvarında, kendi canavarıyla deney yapan bir bilim adamıydım artık.
O ucuz, çizgili not defterini ve her zaman yanımda taşıdığım o siyah, mürekkepli kalemi çıkardım. Sayfaların temiz kokusu, zihnimdeki kaosla bir tezat oluşturuyordu. İlk sayfaya, büyük ve keskin harflerle başlığı attım:
PROTOKOL: PARAZİT.
Altına, hipotezlerimi madde madde, bir dedektifin raporu gibi yazdım:
GEREKSİNİM: FİZİKSEL TEMAS.
Alt Soru (a): Temasın niteliği (Baskı/Yoğunluk)?
Alt Soru (b): Temas bölgesi (Spesifik/Genel)?
GEREKSİNİM: ZİHİNSEL/DUYGUSAL DURUM (BEN).
Alt Soru (a): Yoğun cinsel arzu (Şart mı? Seviyesi önemli mi?)
Alt Soru (b): Baskın irade / Manipülasyon niyeti (Gerekli mi?)
GEREKSİNİM: ZİHİNSEL/DUYGUSAL DURUM (HEDEF).
Alt Soru (a): Zaaflık / Çaresizlik (Hedefin gardının düşük olması gerekiyor mu?)
Defteri kapattım. Artık bir yol haritam vardı. Bu, körlemesine bir sapıklık değildi artık. Bu, bir keşif yolculuğuydu. Ve ben, bu yeni, karanlık kıtanın tek kâşifiydim.
Bütün bu zihinsel otopsi sürerken, penceremden içeri sızan o acımasız gün ortası ışığı, odamdaki toz zerrelerini birer galaksi gibi aydınlatıyordu. Saat on ikiyi geçmişti. O an, dışarıdaki dünyanın o banal, o sıradan ritmi, bir tokat gibi suratıma çarptı. İşe gitme zorunluluğu. Tanrım, bu ne kadar da absürt bir düşünceydi. Ben, insan zihninin en mahrem sırlarına bir dokunuşla ulaşabilen bir varlık, şimdi kalkıp o floresan ışıklı cehenneme dönmek ve o küçük patron taslağının önünde hesap vermek zorundaydım. İçimde gram istek yoktu; bu, bir kartalın, solucanlarla dolu bir çamurda sürünmeye zorlanması gibiydi.
Fakat mantığım, o soğuk ve acımasız yanım, devreye girdi. Bu iş, bu sıradanlık, benim av sahasımdı. Bu sosyal deney için, bu gücün sınırlarını test etmek için o laboratuvara ihtiyacım vardı. İşimi korumak, sadece faturaları ödemek değil, aynı zamanda bu insan denekleriyle dolu petri kabına erişimimi sürdürmek demekti. O an, o şişman, ter kokulu otorite parodisine katlanmanın, daha büyük bir amaç için ödenecek küçük, mide bulandırıcı bir bedel olduğuna karar verdim.
Üzerime, içinde kendimi en az kendim gibi hissettiğim o ofis kostümünü geçirdim: siyah kot, siyah tişört. Anomali olduğumu biliyordum ama sürüye karışmak için onların rengine bürünmeliydim. Evden çıktım. Apartmanın o her zamanki rutubet ve çamaşır suyu kokan koridorundan geçip, sokağın gürültüsüne adım attım.
Her zaman bindiğim metro hattına, o yer altındaki metal bağırsağa indim. Vagonun içine girdiğim an, insanlığın o boğucu kokusu yüzüme çarptı: nemli giysiler, ucuz deodorantlar, endişe ve biraz da umutsuzluk. Etrafımdaki yüzlere baktım. Artık sadece insan görmüyordum. Hayır. Ben, hareket halindeki veri bankaları görüyordum.
Karşımda oturan, otuzlarındaki kadını süzdüm. Elindeki pahalı görünen ama logosu hafifçe aşınmış sahte çanta, ait olmak istediği ama asla olamayacağı bir sınıfın hüzünlü bir kanıtıydı. Yanındaki takım elbiseli adamın yakası hafifçe yıpranmıştı; muhtemelen bu ay da kredi kartı borcunu ödeyememişti. Herkesin hayatı, bedenlerine ve eşyalarına kazınmış küçük, acınası ipuçlarıyla doluydu. Ve ben, artık bu ipuçlarını okuyabilen tek Sherlock Holmes'tum. Bu sürünün içinde, ama onlardan tamamen ayrı, tamamen üstündeydim. Bu his, korkunç bir yalnızlık ve aynı zamanda baş döndürücü bir güç hissiydi.
Beş durak, beş küçük cehennem durağı sonra, metronun o sarsıntılı kollarından dışarı, gökyüzünü delen o cam ve çelikten yapılmış devasa mezar taşının, çalıştığım gökdelenin dibine çıktım. Binanın o steril, ruhsuz lobisinden geçtim, turnikeden kartımı okuttuğum o ‘bip’ sesi, her gün ruhumdan küçük bir parça daha çalan bir saatin sesi gibiydi.
Asansörde, o daracık metal kutuda, diğerleriyle birlikte sessizce yukarı çıkarken, kimse kimsenin gözüne bakmıyordu. Herkes, kendi küçük, sefil dünyasının esiriydi. Otuzuncu kata geldiğimde, asansörün kapısı bir giyotinin ağzı gibi açıldı.
Ve işte orasıydı. Benim laboratuvarım. Yüzlerce insanın aynı anda nefes alıp verdiği, klavye tıkırtılarının bir senfoni gibi hiç durmadığı o devasa, açık ofis. Havada, plastiğe hapsedilmiş ölü ruhların, bayat kahvenin ve merkezi havalandırmanın metalik kokusu vardı. Masama doğru yürüdüm. Göz ucuyla etrafı taradım. Yine o iğrenç, ifadesiz suratlar. Muhasebedeki kel adam, her zamanki gibi gizlice tırnaklarını yiyordu. Satış departmanındaki sarışın kadın, kulağında telefonla bir müşteriye yalan söylerken, diğer yandan da başka bir alışveriş sitesine bakıyordu. Hepsi ne kadar da tahmin edilebilirdi. Hepsi ne kadar da basitti.
Atlas Devran tarafından yazılan bir kitaptır tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltmayınız diğer bölümler için bloğumu ziyaret edebilirsiniz.
Bölüm 1: Manipülatif Piç.
Hikâyenin tam da bu noktasında, bir kadının kalçalarından bahsetmem bir sapıklık manifestosu değil, bir köken arayışıdır. Her şeyin başladığı o ana, gücün damarlarıma ilk kez zehir gibi yayıldığı o lanetli güne dönme çabasıdır. Adı, zihnimin tozlu raflarında bir yer bile işgal etmeyen o kadının, benim kıyametim olacağını nereden bilebilirdim ki?
Ofis, otuzuncu katta, bulutların hemen altında ama cehennemin tam ortasında bir yerdi. Klima sisteminin daimi uğultusu, sunucuların boğuk vızıltısı ve yüzlerce klavyenin sinir bozucu tıkırtısı… Floresan ışıklarının altında hayatını son güne kadar erteleyen ruhların modern arafı. Paravanla ayrılmış küçük kümesime geçip sandalyeye gömüldüm. Ben, işini son saniyeye bırakan ama o saniyede bir tanrı gibi çalışan o adamlardanım. Prokrastinasyon, benim disiplinli kaosumdur. Fakat programlama dünyası, sorumluluk ister. Bir gecikme, bütün projeyi kanser hücresi gibi sarar. Ve ben, ne kadar tiksinsem de, sorumluluklarımı bilirim. Bu da karakterimin paslı ama henüz kırılmamış zincirlerinden biri.
Konuya gelmeden önce, masumiyetin son kırıntılarını toplayalım. Aylardır kuruydu her yanım. Yoksunluk, beynimin içinde bir hayvanı besliyordu ve o hayvan artık parmaklıkları kemiriyordu. Ve o kadın… Yüzü, binlerce sıradan yüzden farksızdı muhtemelen, hiç dikkat etmedim. Ama bir bedeni vardı. Ucuz, resmi bir eteğin altında bile varlığını haykıran, vaatlerde bulunan bir bedendi bu. Ofisin steril yalanlarına inat, hayat kadar gerçekti.
…O gün, projenin teslimine on gün kala, asansörde yüzüme yapıştırdığı o sahte gülümsemeden on dakika sonra masamın yanında bitti. Elindeki karton bardakla duruşunda bile bir sahtelik vardı; kahveyi sevdiğinden değil, elini kolunu nereye koyacağını bilemediğinden tutuyordu. O tanıdık, yapışkan samimiyetle bir kahve muhabbeti geveledi.
Gözlerimi kodlardan ayırmadan, "Sadede gel," dedim. Sesimdeki yorgunluk, bıkkınlıktan daha keskindi. Onu gözlemlemiştim. Tırnaklarındaki ojelerden biri, muhtemelen sinirden kemirdiği için atmıştı. Marka çantasının kenarı hafifçe yıpranmıştı; statüsünü korumak için gücünün yetmediği bir hayatı yaşıyordu. Gözlerinin altındaki ince çizgiler, uykusuzluktan değil, kronik bir endişeden haber veriyordu.
Bir an duraksadı, hazırlıklı olduğu o küçük oyun bozulmuştu. "Bir modülde takıldım," diye fısıldadı. Sesi şimdi daha dürüst, daha çaresizdi. "Mantığını bir türlü oturtamıyorum. Müdürün ensesimde olduğunu biliyorsun. Başım fena halde dertte."
Sırtımı sandalyeye yaslayıp ilk defa ona baktım. Gerçekten baktım. Sadece bir kadına değil, köşeye sıkışmış bir hayvana bakar gibi. Panik, onun parfüm kokusuna sinmişti.
"Anlıyorum," dedim yavaşça. "Yani senden daha yetenekli ve daha zeki birinin, senin beceriksizliğini temizlemesini istiyorsun. Kulağa adil gelmiyor."
Yüzü kızardı. "Öyle demek istemedim…"
"Biliyorum," diye kestim sözünü. "Hiçbiriniz öyle demek istemezsiniz. Ama sonuç bu." Bir an duraksadım, kelimeleri tartan bir sarraf gibi. "Peki… diyelim ki bu iyiliği yaptım. Bu cömertliğimin, bu entelektüel emeğimin bir bedeli olmalı, değil mi? Her şeyin bir takas değeri vardır bu hayatta."
Bu beklenmedik hamleyle afalladı. "Tabii ki… Sana bir yemek ısmarlarım? Ya da… bir iyiliğe ihtiyacın olursa…"
Alaycı bir şekilde güldüm. "Bir yemek mi? Benim zekâm ve zamanım, bir tabak makarnayla mı ölçülüyor? Hayır, bu kadar ucuz değil." Ayağa kalktım ve aramızdaki mesafeyi kapattım. Paravanların oluşturduğu bu küçük labirentte, artık av ve avcı gibiydik. "Senin varlıklarınla benimkiler arasında bir denge kurmalıyız. Ben sana zekâmı ve zamanımı vereceğim. Sen ne vereceksin?"
Gözleri büyümüştü, ne diyeceğini bilemiyordu. İşte o an, daha önce hiç fark etmediğim bir şey oldu. Kelimeler ağzımdan, sanki başka bir ben tarafından fısıldanıyormuş gibi, kusursuz bir sırayla dökülmeye başladı. Ben bile kendime şaşıyordum.
"Bak," dedim, sesim şimdi daha yumuşak, daha baştan çıkarıcıydı. "Sen dikkat çeken bir kadınsın. Bu ofisteki gri farelerden değilsin. Yürüyüşün farklı, duruşun farklı. Bu vücudu boşuna inşa etmedin. Spor salonları, diyetler… Bunlar bir yatırımdır. Her yatırımın da bir geri dönüşü olmalı, değil mi?"
Sözlerim hedefini bulmuştu. Duruşu hafifçe değişti. Omuzları geriye, göğsü belli belirsiz öne çıktı. Bu, iltifat alan bir kadının istemsiz tepkisiydi. Bu işe yarıyordu. Tanrım, bu gerçekten işe yarıyordu.
"Vücudunu bir sermaye gibi düşün," diye devam ettim, hipnotize eder gibi. "Şu an o sermayeyi kullanarak büyük bir sorundan kurtulabilirsin. Saatlerce sürecek bir stresten, bir müdürün aşağılamasından, belki de işini kaybetme riskinden… Karşılığında ise çok küçük, çok anlık bir bedel ödeyeceksin."
"Ne… ne bedeli?" diye sordu, sesi titriyordu ama gözlerinde o hastalıklı merak parıltısını gördüm. Sınırlarının zorlanmasından, bu tehlikeli oyundan gizli bir zevk alan tarafı uyanmıştı.
İşte o an, son darbeyi indirdim. Öne eğildim, fısıltım sadece ikimizin duyabileceği kadar yakındı.
"O gömleğin altındaki memelerine dokunmama izin vereceksin."
"Ne diyorsun sen be! Sapık mısın!" diye tısladı. Ama bu, içten gelen bir öfke değildi. Bu, toplumun ona oynamasını emrettiği bir roldü. Çünkü sesi titrerken, dudakları hafifçe aralanmıştı. Göğüs kafesi normalden daha hızlı inip kalkıyordu. Benden tiksinmiyordu. Bu tekliften, bu cüretkâr ahlaksızlıktan tahrik olmuştu.
Kendimden emin bir şekilde gülümsedim. Bu gücü yeni keşfediyordum ve sarhoş ediciydi. "Sapıklık, gizli saklı yapılandır. Ben ise açık bir teklif sunuyorum. Bir pazarlık. Sen saatlerini ve ruh sağlığını geri alacaksın. Özgür olacaksın. O bomboş vaktinde istersen alışveriş yaparsın, istersen bir sevgili bulursun. Karşılığında ben, sadece birkaç dakikalığına, o güzel, gerçek memelerine dokunacağım. Sadece dokunacağım. Adil bir anlaşma. Bir tarafta saatler süren azap, diğer tarafta birkaç dakikalık… deneyim."
"Deneyim" kelimesini bastırarak söylemiştim. Gözlerinin içine baktım ve gördüm. Mücadele bitmişti. Mantığının ve ahlakının son kaleleri de bu manipülatif bombardımanla düşmüştü. Artık sadece arzusu ve çaresizliği vardı.
Başını belli belirsiz, neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde aşağı yukarı salladı. Anlaşma mühürlenmişti. O an anladım ki, ben sadece bir kod yazarı değildim. Ben, insanların ruhlarındaki çatlakları bulup onları kendi irademe göre şekillendirebilen bir şeydim. Ve bu, hayatımda tattığım en güçlü, en baş döndürücü histi.
Kod, dediğim gibi, bir hiçti. Onu yazarken hissettiğim tek şey, birazdan olacakların garip, hastalıklı beklentisiydi.
"Kod hazır," diye bir mail attım özel adresine. Başka tek kelime yok. Saniyeler sonra cevap geldi. "Kodu göndermemişsin bile."
Cevabım: "Bazı şeyler, yerinde görülmeyi hak eder."
Yanımda bittiğinde, "Merdivenler," diye fısıldadım.
Kimsenin kullanmadığı, beton ve pastan ibaret o dikey tünele girdik. O önden çıkarken, Bukowski'nin bar taburelerinde aradığı o dürüstlüğü, ben onun kalçalarında bulmuştum. O etek, o ucuz kumaş parçası, altındaki dolgun ve hayat dolu gerçeği zapt etmeye çalışırken acınası bir halde geriliyordu. Bu, sahtekâr bir dünyadaki tek dürüst şeydi. Benim olmalıydı.
"Burası iyi," dedim, çatıya birkaç kat kala, loş bir sahanlıkta. Onu duvara yasladım ve gömleğinin üzerinden göğüslerine yapıştım. Kumaşın altındaki etin sıcaklığı, avucumun içinde zonkladı. Sıktım. İnledi. Bu, zevkten çok acının sesiydi ama o an ikisi arasındaki fark benim için yoktu. Ama yetmedi. Bu sahteydi, bir eldivenle sevişmek gibiydi.
"Çıkar şunu," diye hırladım.
Gözlerime baktı. Orada ne gördü bilmiyorum ama yavaşça, titreyen parmaklarıyla düğmelerini çözmeye başladı. Porselen bebek memesi değildi bunlar; yaşayan, nefes alan, üzerinde hayatın ince, mavi damarlarının haritasını çizdiği, uçları günah kadar dürüst bir pembelikte, hafifçe aşağı sarkmış, gerçek memelerdi. Mükemmel değillerdi, hayır. Ama tam da bu yüzden mükemmeldiler.
Tam elimi uzatıp o gerçekliğe, o ete dokunduğum an…
Beynimin içinde bir sigorta attı. Bir yıldırım düşmedi, hayır. Daha çok, yüksek voltajlı bir kabloyu dilinle yalamak gibiydi. Zihinsel bir migren, bir veri felci. Bir anda ben, o oldum. Ama bu, filmlerdeki gibi temiz bir zihin okuma değildi. Bu, bir çöplüğün ortasına düşmek gibiydi.
Annesinin yüzü, ilk regl sancısı, üniversitede uykusuz kaldığı bir gecede ezberlediği o aptal Java kütüphanesi, sevgilisinin onu aldatırken söylediği yalanlar, en sevdiği çorbanın tadı, kedisinin kumunu temizlerken hissettiği tiksinti… Hepsi, kaotik bir gürültüyle, üst üste binmiş binlerce radyo frekansı gibi beynime hücum etti.
Bu bir seldi. Kirli, kontrolsüz, boğucu bir bilgi seli.
Parmağımı biraz daha bastırdım ve bu sefer duyguları geldi. Dalga dalga. Korku. Yakalanma korkusu. Benden duyduğu nefret. Ve hepsinin altında, en dipte, bu durumdan, bu aşağılanmadan aldığı o karanlık, mazoşist zevk. Kullanılmanın, iradesinin elinden alınmasının o hastalıklı heyecanı.
Bu kadardı. Taşıyamazdım.
Elimi aniden çektim. Aramızdaki o tuhaf bağ koptu. Onu orada, göğsü açık, şaşkın ve savunmasız bir halde bırakıp arkamı döndüm. Tek kelime etmeden merdivenlerden indim, paravanımın arkasına, klavyemin başına döndüm.
Ama artık hiçbir şey aynı değildi. Sadece bir kadının bedenine değil, ruhunun çöplüğüne dokunmuştum. Ve o çöpün kokusu, artık benim de üzerime sinmişti.
Olayın sarsıntısı o kadar keskindi ki, az önce parmaklarımın arasında yoğurduğum o dolgun memelerin ya da yanımda soluk alıp veren o mermer heykel misali kadının varlığından zerre kadar haz duyamıyordum. Zihnim, bedensel zevklerin o basit ve ilkel kapısını demir bir sürgüyle kilitlemişti.
Bilgiler… Hayır, "dans etmek" bu kaosu anlatmak için fazla zarif, fazla şiirsel bir kelime. Bilgiler beynimin içinde bir isyan başlatmış, kafatasımın etten duvarlarına çarpan birer mahkûm gibi çığlık atıyordu. Çocukluğunda babasından yediği ilk tokadın o yakıcı utancı, lisedeki matematik öğretmenine duyduğu ergen şehveti, en yakın arkadaşından gizlediği o küçük ama pis sır, banka hesabının şifresi, sabah kahvesini nasıl sevdiği… Anlamsız ve mahrem detaylardan oluşan bir çığ, benliğimin üzerine yuvarlanmıştı. Hepsi, saniyeler içinde benim olmuştu; istenmeyen, zorla alınmış bir miras gibi.
Elbette, içimdeki o manipülatif piçin varlığından her zaman haberdardım. Her insanın ruhunda pusuya yatmış o gölgeyi tanır, onunla satranç oynamaktan tuhaf bir zevk alırdım. İnsanların zayıf noktalarını, kelimelerin arkasına gizledikleri güvensizliklerini bir Sherlock gibi gözlemler, çıkarımlarda bulunurdum. Ama bu gücü bir enstrüman gibi, yalnızca akort eder, nadiren çalardım; bir virtüözün en kıymetli kemanını en özel anlara saklaması gibi. Bu bir tercihti, bir kontrol gösterisiydi.
Fakat bu… bu başkaydı. Bu bir tercih değildi. Bu, tenine değen parmaklarımın, ruhunun en mahrem kapılarını bir maymuncuk gibi gıcırtıyla zorlayıp ardına kadar açmasıydı. Bir kaza, korkunç ve karşı konulmaz bir ihlaldi. Ve ben, o enkazın ortasında, ne az önce sıktığım memelerin ne de zihnini talan ettiğim o taş gibi kadının tadını çıkarabiliyordum. Şok, her türlü hazzı ve duyguyu boğan ağır, demir bir yorgandı ve ben o yorganın altında nefessiz kalmıştım.
Ne yaşadığımın tam olarak idrakı, o steril ofis havasını bir buçuk saat daha soluduğum dalgınlık anlarında, yavaş yavaş ve acı vererek gerçekleşti. Ekrana bakıyordum ama kod satırlarını görmüyordum; zihnimin içinde patlayan o veri süpernovasının kör edici artçı şoklarıyla boğuşuyordum.
Gökdelenlerin içinin güzel koktuğunu sananlar, hiç otuz kat yukarıda, yüzlerce insanın hırslarını, hayal kırıklıklarını, ucuz parfümlerini ve terlerini aynı kapalı devre klimanın altında solumamıştır. Odanın ağır, sentetik kokusu ciğerlerime değil, beynime doluyordu. Dakikalar boyunca, o inanılmaz veri yükünün altında ezildim. Bu, bir kütüphanenin üzerinize yıkılması gibi değildi; bu, bütün bir hayatın, anıların, duyguların ve bilgilerin ruhunuza bir parazit gibi enjekte edilmesiydi. Ve bunun, o kadının göğsünün ucundaki o yumuşak, pembe ete dokunduğum an başladığını biliyordum. O temas, bir mühür kırmıştı.
İlk başta sadece bilgiydi. Sonra duygular gelmişti; korkusu, tiksintisi ve hepsinin altındaki o hastalıklı, karanlık heyecanı… Daha fazlasını istiyordum. İçimde, uzun zaman sonra zincirlerinden boşanmış bir canavarın zafer çığlığı vardı. Yıllardır uslu bir köpektim; tasması sistemin elinde, ödül maması ay sonundaki maaş olan… Ama o gün, o an, o tasmayı kırmıştım. Uslu olmamanın ödülünü almıştım. O memelere dokunmuştum ve evet, hayat kadar gerçeklerdi. Ve bunu yeniden yapmak istiyordum. Bu düşüncelerin ağırlığı altında, tek bir satır kod bile yazamadan bütün günü öldürdüm.
Akşam olurken, metroya binen insan seline karıştım. Herkesin yüzü aynıydı; yorgun, ifadesiz, bir sonraki güne ertelenmiş hayallerin ağırlığıyla çökmüş… Ama ben farklıydım artık. Zihnim, yabancı bir ruhun işgali altındaydı. Eve gidene kadar geçen sürede, kafamın içindeki bu yeni bilgi çöplüğünü, bu yabancı bilinci hazmetmeye çalıştım. Bu, bir cinayet mahallini temizlemeye benziyordu; her yerde kan, doku parçaları ve yabancı bir DNA vardı.
Zihinsel bir otopsi yapmalıydım. Dağınık bir odada olduğu gibi, önce kategorize etmeliydim.
Kendi bilgilerim ve ondan çaldığım bilgiler… Ayırmak şaşırtıcı derecede kolaydı. Benimkiler kemikliydi, tanıdıktı; yılların getirdiği aşinalıkla yerli yerindeydi. Onunkiler ise farklıydı; yabancıydı, parlaktı, kendine has bir kokusu, bir dokusu vardı. Onlar benim değildi, ama artık benim zihnimde yaşıyorlardı.
Bu yabancı yığını üç ana kategoriye ayırdım: İşe Yarar, İlginç ve Çöp.
Çöp kategorisi en kalabalık olanıydı. En sevdiği köpeğin rengi, çocukken düşüp kırdığı kolunun anısı, en yakın arkadaşıyla yaptığı dedikodular… Bütün bu lüzumsuz hayat kırıntılarını zihnimin lağımına süpürdüm. Unutmak bir seçenek değildi, ama önemsememek öyleydi.
İşe Yarar kategorisi, bir hazine sandığıydı. Bu kadın, yıllarını Java üzerine harcamıştı. Benim bildiklerimi, onun bilgileriyle karşılaştırdım. Onun tecrübesi, benim teorik bilgimin üzerindeki boşlukları kusursuzca doldurdu. Sanki yıllardır bu işi yapan usta bir yazılımcının beynini kendi işlemcime ikinci bir disk olarak takmış gibiydim.
İlginç kategorisi ise… İşte burası daha karmaşıktı. Kadınların orgazmı. Bir erkeğin boşalmasının o kaba sarsıntısından çok farklı, bütün bedene yayılan, dalga dalga gelen bir elektrik akımı gibiydi. Bunu sadece bilgi olarak değil, bir anlığına onun sinir uçlarından sızan bir yankı gibi hissetmiştim. Bu deneyimi kelimelere dökmek, bir körün kırmızıyı tarif etmesi gibi olurdu. Ama bu bilgiyi de zihnimin özel bir kasasına kilitledim. Bilmek, her zaman bir avantajdı.
İlk başta, ona dair kişisel detayları da (neyden hoşlandığı, neye zaafı olduğu) önemli bilgiler arasına koymayı düşündüm. Onu tamamen bir kuklaya çevirebilirdim. Ama sonra bu fikrin ne kadar sığ olduğunu fark ettim. Gerçekten böyle bir gücüm varsa, yapabileceklerimin bir sınırı olabilir miydi? Neden sıradan bir kadınla, bir ofis çalışanıyla yetineyim ki? Bu düşüncelerin ve beynimi kemiren o veri zehirlenmesinin yarattığı korkunç baş ağrısıyla yatağa girdiğim gibi sızmışım.
Ve işte, kaynağını bilmediğim o ilahi ya da şeytani gücü ilk kez böyle test edip onaylamıştım. Nasıl olduğunu bilmiyordum. Ama bu güç, benim sosyal beceriksizliğimi, çekingenliğimi bir kenara itip, içimdeki o karanlık, acımasız adamın konuşmasına izin vermişti. O adam, normalde kurmaya asla cesaret edemeyeceğim cümleleri kurmuş, bir kadını manipüle etmiş ve istediğini almıştı.
Sanırım, tenine dokunduğum bir insanın bilincini kopyalamıştım. Bu gücün detaylarını, sınırlarını ve bedelini öğrenmem gerekiyordu. Bu zehirli hediyeyi nasıl kullanacağımı planlamalıydım.
Tanrı Olma Sanatı @tanriolmasanati - Tumblr Blog | Tumlook