ilk notasından itibaren beni gercekten hüzünlendiriyor bu tını. icli olmaktan bahsetmistik gecen gün cemreyle mesajlasırken. belki de o, bunun, kötü bir sey olabilecegine dair bir süpheyle bahsetmisti bana kendisinin (cok) icli oldugundan... ama ben, aksine, icli olmanın pek de fena bir sey olmadıgını söylemistim ona. bunun gercekten cok da kötü bir sey olmadıgını düsünüyorum. ve evet bazen icim cıkıyor olabilir ama böyle bir tınının beni alıp götürmesi, her notasında kalbimi sızlatması icli olmamın bir sonucuysa ben buna razıyım; cünkü 300 yıllık bir aska yakılmıs bir ağıt bu tını. biri geçmişte biri bugünde sıkısıp kalmıs iki insanın mutsuz sonla biten aşkının hikayesi... "seni üc yüz yıl gecse de sevecegim; ben seni hep sevecegim" dercesine bir ağıt. aşk öyle bir sey mi acaba? reankarnasyona ugrayabilen bir sey mi ki? tanıdık bir sey gibi gelmesinin sebebi de bu mudur? hani aşık oldugumuzda, damagımızda bir türlü açıklayamadıgımız tanıdık bir tat bırakmasının sebebi de bu mudur? ya da... notaların arasında kaybolup, her dinledigimde dudaklarımı titretebiliyorsa sadece bir şarkı, hala bir umut var demektir. öyle mi gercekten?