CEHENNEMİN İKİNCİ BÖLÜMÜ
-SAÎR-1
Uzun bir yolculuktan sonra geldiğimiz yer, çok derin ve dik bir uçurumun en tepesine, zirvesine benziyordu.
Gerçekte geldiğimiz yer dik açıyla aşağılara; sislerin, bulutların içlerine doğru inen derin bir çukurun uçuruma benzeyen başlangıç noktası, en üst yeri, zirvesiydi.
Tıpkı cehennemin etrafını çeviren o devasa duvarın üzerinden seyrettiğim gibi, buradan da önümde uzananları Rabbimin bahşettiği göz keskinliğiyle kuşbakışı görebiliyordum.
Cehennemin bu bölümleri de ilk gördüklerime benziyordu ama sanki onlardan daha hareketli, daha canlı, bir parça daha sıcaktı.
Gözlerimin erebildiği en uzak noktada yine o ters konulmuş huniye benzeyen dev meşale yanıyordu. Oraya biraz daha yaklaşmış gibiydik. Bu da onun görkemini daha da artırıyor, korkutucu bir heybet veriyordu.
Merakla yüzüne baktığımı gören Malik:
-Bakışlarını bir sorunun çengeline takılmış görüyorum dedi.
Sonra da bir şey sormama, bir şey söylememe fırsat vermeden devam edip:
-Şu önünde uzanıp giden yer cehennemin ikinci bölümü olan Saîr, Alevli Ateş’tir. Burası küçük günahlarını büyültenlerin yeridir dedi.
Bu sözleri merakımı söndürmeden çok daha da körükledi.
Merakla yüzüne bakarak:
-Tam anlayamadım. Küçük günahlarını büyültenlerin yeri mi? Diye sordum.
Malik:
-Evet dedi. Buradaki günahkârlarla münâfıklar arasında incecik bir çizgi vardır.
Buradaki günahkârlardan çoğunun cehennemin en alt katına, Derk-i Esfel’e gitmeleri, düşmeleri işten bile değildi. Onları bu kötü akıbetten gönüllerinde kalan minicik bir iman nuru kurtarmıştır.
-Yine de tam anlayamadım dedim.
-İnsanlar genelde nefislerine uyarlar. Onun sundukları lezzetleri ön plana alırlar, mümkün olduğunca çok lezzet ve tat almaya bakarlar. Onlardan bir kısmı:
“-Biz bu dünyaya tekrar gelici değiliz. Nefsimizin sundukları da çok tatlı ve çekicidir. Hele biraz daha yaşımız geçsin, nefsimizin sunduğu zevkleri biraz daha yaşayalım, biraz daha kanıp doyalım. Şu geçici dünyadan ve nefsimizin getirdiklerinden yeterince lezzet ve tat alalım. Yaşımız kemale erip, nefsimiz yeterince doyup körlenince; tövbe eder, Rabbimizin emrettiklerini o zaman yerine getiririz.
Şüphesiz ki Rabbimiz rahman ve rahim olup, merhamet sahibi ve çok affedicidir. Bu ara yaptığımız günahları da affeder” derler.
Gerçekte bunlar insanları doğru yoldan saptırmaya çalışan Şeytan’ın sözleri, O lâinin sapıklığa olan yol göstermeleridir. İnsanları aldatmaya yöneliktir.
Rabbimin gazabından emin olmak kadar, merhametinden de emin olmak büyük günah ve çok büyük bir yanılgıdır.
Nefs ise hiç bir zaman doymak bilmez.
Bu şekilde düşünen insanlarda günah işlemek bir alışkanlık olur. Günahları önemsememe, küçük görme hastalığı başlar.
Alışkanlıklardan vazgeçme ise gerçekte çok zordur. Günahlar ibadetleri, ibadetleri unutma da Rabbi unutturur. Rabbimiz; unutanları, unutacağını ezelden vaat etmiştir.
Günahları fütursuzca işleyenler Rablerinden hâyâ etmeyenlerdir. Bu nedenle onların günahları bayır aşağı yuvarlanan kartopu gibi büyür ve ağırlaşır da onlar bunun farkına dahi varamazlar.
İnsanların kaderleri gibi ecelleri de Levh-i Mahfûz’da yazılıdır.
Kimin nerede, ne zaman, nasıl öleceğini yalnız Rabbim bilir. Kimse ne zaman, nasıl öleceğini bilemez.
İşte onlar; ölüm ansızın başlarına gelip çatınca, kendilerini kaldıramayacakları kadar büyük bir günah yükünün altında bulurlar ve genelde iş işten geçmiş olur.
Bu günahlar çok ağırdır, çünkü onlarda Rabbi unutma vardır. Onlar; ömürlerinin en güzel, en verimli dönemlerini yok pahasına Şeytan’a satanlar, karşılığında Ateş’i satın alanlardır.
Her halde yeterince anlamış olmalısın.
Malik’in betimlediği gibi pek çok insan tanıyordum. Onları anımsayınca içim titredi.
-Evet haklısın dedim. Söylediğin gibi, gözlerini gafletin perdelediği pek çok insan tanıyorum. Onlar; bu gün yarın, bu gün yarın diye, diye ömürlerini boşa geçirirler de, hiç beklemedikleri bir anda ölüm ansızın gelip onları buluverir. Son pişmanlık ise genelde pek fayda vermiyor.
Malik az ilerimizde, insan katarlarının içine girip, kayboldukları çukurca bir yeri göstererek:
-Eğer daha ileri gidip, görmek istersen Saîr’in girişi burasıdır. Orası cehennemin ikinci katıdır dedi.
-Evet dedim. Daha ilerileri de gidip, görmek isterim. Fakat burada daha önce gördüğümüze benzeyen bir kapı göremedim. Saîr’in kapısı yok mudur?
Malik yüzüme bakarak:
-Böyle bir kapıya gerek yok ki dedi. Gördüğün bu derin uçurum tıpkı bir sur gibi Saîr’in etrafını kuşatmıştır. İnilip, çıkılacak birer geçidinden başka girişi ve çıkışı yoktur. O giriş ve çıkışlar ise çok sıkı denetim altındadır.
-Anlıyorum dedim. Verdiğin bilgi için teşekkür ederim.
-SAÎR-2
Beraberce Malik’in gösterdiği yere doğru ilerledik. Uzaktan, bir çukura girer gibi günahkâr insanların ağır, ağır kayboluyor göründükleri yer; bulunduğumuz sarp ve yalçın uçurumdan döne, döne inen, kimi yerlerinden pis kokulu sıvıların aktığı taşlı, daracık bir yoldu. Bu taşlı kaygan yolda insancıklar katarlar halinde titreyerek, yalpalayarak iniyorlar, sırtlarındaki ağır yükleri taşımaya çalışıyorlardı.
Ayaklarının altındaki taşlar bir bıçak kadar keskin olmalıydı. Bunu, günahkârların kanayan ayaklarından, adımlarını attıkça duydukları ıstırapla buruşan yüzlerinden, acıklı bir azabın tutuşturduğu gözlerinden rahatça anlıyordum.
Kimileri kaygan zeminde dengelerini kaybediyor, canhıraş feryatlar kopararak sisler, bulutlar arasında kaybolup, gidiyorlardı.
Günler, haftalar, aylar belki de yıllar süren uzun bir yolculuktan sonra kendimizi bataklığa benzeyen; sisler, bulutlar, dumanlar arasında kaybolmuş bir yerde bulduk. Her yeri koyu bir sis ve ağır kokulu bir duman kaplamıştı. Göz gözü görmüyordu. Yüreklerimizi ürpertiler veren, insancıkları korkuların uçurumlarına atan, uzaktan uzağa kaynayan bir şeylerin fokurtusunu, homurtusunu duyuyorduk.
Sıcaklık bir kat daha artmıştı. Öyle ki, geldiğimiz yer buraya göre bir yayla havası kadar serindi.
Burası; kimi yerlerinden ateş yalımlarının, kaynar su çavlanlarının, acayip görünümlü ağaçların, kayaların, dağların, tepelerin bulunduğu uçsuz bucaksız bir bataklığa benziyordu.
Daha önce olduğu gibi katarlar halinde gelen günahkârların içinden gri giysili olanlar ayrılarak yedicilerinin, yol göstericilerinin kılavuzluğunda bu esrarengiz, ilginç ve korkunç dünyanın içlerine doğru alınıp götürüldüler.
Daha koyu giysili, günah yükleri daha ağır olan kalanları ise menzillerine doğru yürüyüşe devam ediyorlardı.
Buralarda, ayrılıp gidenlere benzeyen pek çok günahkârlar yaşıyor olmalıydı. Daha önce ziyaret edip, gördüğüm yerdekiler cemaatler, gruplar halindeydiler.
Kendilerine yaklaştığımızda etrafımızda toplanıyorlar; meraklı, biraz şaşkın ve gıpta dolu bakışlarını üzerimizden ayırmıyorlar, kimisi de yanımıza yanaşıp, bizimle konuşuyor; dertlerini, duygularını anlatıyorlardı. Fakat buradaki günahkârları göremiyordum. Tıpkı yabani hayvanlar gibi biz onlara yaklaştıkça kaçışıyorlar, bu esrarengiz, ürkünç ve korkunç yerlerde bir yerlere gizleniyorlar, yaklaşmak istemiyorlardı.
Onların böyle yabani hayvanlar gibi kaçıştıklarını, bir yerlere gizlendiklerini ayrımsamam, ne zamandır aklımda olan fakat sormayı unuttuğum bir soruyu anımsamama neden oldu.
Malik’e dönüp:
-Ya Malik! Dedim. Bu günahlardan arınma yerine gelirken çok ve çeşitli hayvanlar görmüştüm. Halbuki; ne burada, ne de bundan önceki yerde onlardan bir tekini dahi göremedim. Bu nedendir? Buralarda hayvanlar yaşamıyor mu?
-Evet dedi. Gördüklerinde aldanmamışsın. Buralarda hayvanlar bulunmaz. İleride hayvan suretinde göreceklerin ise gerçekte hayvan şeklinde yaratılmış günahkâr insanlardır. Bunu nedeni de basittir. Buraları günahkârlar yurdudur. Halbuki hayvanlar sadece kendilerine Yaratıcı tarafından vahiy edileni yaparlar, bu yüzden onlarda tıpkı biz melekler gibi günahlardan arınmışlardır. Yani tamamen masumdurlar. Rabbim öylesine adildir ki, hayvan bile olsa masum bir cana bu günah yurduna sokarak azap etmez.
Her halde biliyor olmalısın. Hayvanlara eziyet etmek, onlara azap vermek en büyük günahlardan biridir. Nice insanlar sadece bunun yüzünden şu anda cehennemin en azgın, en kızgın yerlerinde yanmakta, cezalarını çekmektedirler.
-Anlıyorum dedim. Rabbime hamdolsun. Şüphesiz ki O’nun adaleti bir nebze bile şaşmaz. Her işinde bin bir hikmetler vardır.
İzin verirsen bir şey daha sormak istiyorum. Yabani hayvanlar gibi bizlerden kaçışan, görünmek istenmeyen bura sakinlerinin rızkları nedir? Onlar ne yer, ne içerler?
Malik yüzüme bakarak:
-Onların rızkları bulanık, pis kokulu kaynar su ve balçıktır. Ayrıca sadece dış yüzeyi yakıp kavuran, kemiklere işlemeyen görünmez bir ateşle azaplanırlar dedikten sonra ellerini göğe doğru açarak devam etti.
-Fark edeceğin gibi buranın üst yüzeyini sakin ve saydam bir alev yalamaktadır. Geldiğimiz yeri serin bir dağ havası olarak nitelemen bu yüzdendir dedi.
-SAÎR-3
Cehennemin bu bölümünü dolaşmamızda uzun seneler sürdü. Buralarda, merakımı körükleyen, depreştiren pek çok yerler vardı. Görüp, anlamak için can atıyordum ama bura sakinlerinin ürkek hayvanlar gibi kaçışmaları, bizlere yaklaşmamaları, bir kaç konuşma teşebbüsümde başarısız kalmam bu yöndeki hevesimi kırdı.
Ayrıca daha önce fark ettiğim yoldaşımın tedirginliği her geçen an bir parça daha artıyor görünüyor, ben de bunun nedenini tahmin ediyor, daha çok bunu hissediyordum. Bu; görevlerine aşırı düşkünlere, sorumluluk sahibi olanlara, görevlerini yeterince yerine getiremediğini zannedenlere özgü bir evham ve tedirginlikti. Bütün bunlarda iyi kalpli yoldaşımı rahatsız edip duruyor, bende bunu bütün gücüyle hissediyordum.
Malik’in sert yaratılışının ardına gizlenmiş yumuşak kişiliğini keşfedip, bunu görüp hissetmem, ona karşı olan duygularımı saygı karışımı bir sevgiye dönüştürmüştü. Bu duygularımda karşılıklıydı. O üzerime ne kadar titriyorsa bende onun üzerine o kadar titriyordum. O benim için çok kıymetliydi. Onu üzecek, zararına olabilecek bir şey yapmam, istemem söz konusu bile olamazdı. Bu yüzden merak denen o dinmeyen susuzluğumu bir parça olsa da dizginlemeye karar verdim. Bu konuda elimden geleni yaptığım halde gerekli bilgi kaynaklarına ulaşamamam bu kararı almamda yardımcı oldu. Bu kararım ise buralarda daha fazla kalmamın gereksizliğini de gösteriyordu. Daha sonra Rabbim izin verirse bu susuzluğumu bir başka yönden gidermeye, kandırmaya çalışacaktım.
Cehennemin ikinci bölümünü yeterince gezdiğimizi kani olunca:
-Zannederim cehennemin bu bölümünde bu kadar dolaşmamız yeterli dedim. Bu gezilerimize ayırdığın zamanda görevlerini yerine getiremediğini, bu yüzden tedirgin olduğunu görüyorum. Sana daha fazla tedirgin edip üzmek istemem.
Malik sevgiyle yüzüme bakıp:
-Anlayışın için teşekkür ederim dedi. Fakat Rabbim bu gezinde yanında bulunmamı, sana yoldaş olmamı emretti. Burada bulunduğun müddetçe yanında bulunup, yol göstericin ve yoldaşın olacağım. Bu ara benim yönümden olabilecekler hiç önemli değil. Önemli olan benim için uyulması kesin bir emir olan senin istek ve arzularındır.
-Olsun dedim. Benim için çok değerlisin. Seni iyi bir arkadaş, iyi bir yoldaş olarak buldum. Genelde iyi arkadaşlıklar karşılıklı fedakârlıklar üzerine kurulur. Beni bu günahlardan arınma yerinin başka bölümlerine götür.
Malik eliyle merkeze doğru işaret edip:
-O halde buradan deyip ilave etti.
-Cehennemin üçüncü kapısı bu taraftadır.
Malik puslu ortamın ufuklarında bütün haşmetiyle görünen o büyük meşalenin bulunduğu yönü gösteriyordu.
ont9��_+�











