Mabeyn-i Hümayun baş kitabetine tayin buyrulan edib-i muhterem Halit Ziya Beyefendi. Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi yazarlarından, Sultan Reşat Devri Mabeyn başkatibi ve Ayan Meclisi üyesidir.
seen from United Kingdom

seen from Netherlands
seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from Indonesia
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
Mabeyn-i Hümayun baş kitabetine tayin buyrulan edib-i muhterem Halit Ziya Beyefendi. Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi yazarlarından, Sultan Reşat Devri Mabeyn başkatibi ve Ayan Meclisi üyesidir.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Özlemle anıyoruz.
Bir Ölünün Defteri
Halid Ziya Uşaklıgil, hepimizin bir şekilde bildiği-duyduğu bir isim. Hiç duymadıysak Aşk-ı Memnu’yu duymuşuzdur. Hiç bilmiyorsak, lise edebiyat dersinde konu olarak görmüşüzdür. Ben de bu kadar biliyordum, biraz daha derine inmek istedim. Aşk-ı Memnu romanı evde vardı küçükken fakat okumamıştım. Yazarın kendi sadeleştirdiği romanlardan edinip külliyatını tamamlamak isteği oluştu içimde.…
View On WordPress
Kitaplar...
239)H. Ziya Uşaklıgil - Saray ve Ötesi
Bu suretle yeni hünkâr, mahrumiyetin bütün uzun yıllarında: «Tahta çı-karsam şöyle yapayım böyle yapayım...» diye düşündüklerini birer birer anlatıyordu. Belki bu emeller pek geniş bir sahaya yayılırdı, fakat şimdi meşrutiyetin teessüsünden sonra ancak sarayın hududu içinde mahsur kalmak lüzu-miyle ölçülüyordu. Bu konuşma böyle, bu yolda devam etti. Ben, hükümdar izin vermedikçe kalkılmayacağma vâkıftım, nihayet ayağa, kalktı, ben de kalktım, ancak o zaman ayakta iken tekrar en mühim noktaya temas etti: — Asıl düşünülecek iş, masrafla tahsisat arasında muvazenedir. Tabii biraderin yolunu tutmağa imkân yoktur... Ve ilâve etti: — Pek memnun oldum, inşallah birbirimizden hoşnut oluruz.
Her şeyden evvel bu hükümdar bende tarihin türlü türlü tabloları arasında dimağıma kazılan ve hiç de iyi sayılamayacak izler bırakan çehrelerle bir benzerlik göstermemişti. Onda ne eski Roma'nm Sezar'larından ne de geçmiş zamanın Rusya çarlarından yahut eski İngiltere krallarından, hattâ uzaklara gitmeksizin, Türk tarihinin muvaffakiyet ve muzafferiyet-leri destanını altın yaldızlı renk renk çiçekli çerçeveler ihata etmekle be-raber her tarafını zulüm kanlarının buğulan örten simalarından bir emare görememiştim; o kadar saf, o kadar yumuşak ve sükunla kaplı bir hali, kendisini öyle teslim eden ve düşüncelerini öyle zapta lüzum görülmemiş bir alçaklıkla meydana vuran bir ifadesi vardı ki adamın kötülüğü, iğfale, hile ve desiseye kudret bulamayacağını derhal temin ediyordu.
Hep susuyorduk. Rakamların müthiş belâgati onları takrir ve terceme edenlerden başkasında söz söylemeğe takat bırakmıyordu. Zihinlerde hep Abdülhamid sarayının bu müdhiş boğazına akıp eriyen fakir milletin paralan çalkanıyor, ve millet açlıktan kıvranırken, her gün yüzlerce ko-yun, tavuk, hindi yutan, yüklerle meyva ve sebze, şeker eriten, mangalı-na bir avuç kömür, ocağına iki odun koymaktan âciz bir halk kara kıştan titrerken koca kazanların altına yüzlerce araba yakacak döken bu saray mutbaklan adeta bir dağ heybetiyle şişip kabarmış korkunç bir canavar şeklini alıyordu. İstanbul'da Topkapıdan başlayarak Beşiktaş'a, sonra sıçrayarak Yıldız'a geçen ve orada günden güne daha büyüyüp yayılan bu canavar hakkın-da herkesle beraber bir de türlü hikâyeler dinlemiştik. Hele ben ilk önce bir vesile ile bu Matbahl Amire denen müessesenin ne bozuk bir düzen olması lâzım geleceğine vakıf olmuştum.
— Hünkar' nasıl buluyorsunuz? idaresi zor bir padişah olmasın... dedi. — Zannetmiyorum, dedim: bütün emellerini, saltanatın bütün imtiyazIa-rım sarayın dar dairesine habsetmeğe karar vermiş görünüyor. Sarayı tamir eder ve döşetirse, etrafına lazım olan süslüce bir halka çevrilirse, özel hayatında onu incitmiyecek bir harekete imkân verilmezse, zamanın icablarma pek uygun bir padişah olacaktır. r — Ben de o fikirdeyim. Şimdi benden ne istedi biliyor musunuz? Biz bir çok şüphe verecek adamlarla beraber onun ben-deganmı da topladık ve E Selâniğe gönderdik. Bunu biliyorsunuz. Demin benden kendi adamları- nın iadesini istedi. Abdülhamid sarayında, her dolabın içinden, her çekmecenin gözlerinden, hatta saksıların, kaselerin içinden, velhasıl t Yıldız'm her köşe ve bucağından ele geçen bu kağıtlar anbarlar doluşu-dur. Bunları hep toplatıyoruz ve ayıklatıyoruz. Bunların arasından kendi r adamları tarafmdan 'kendi aleyhinde yazılanları da ele geçtikçe takım takım gönderteceğim. O zaman o adamlardan hangilerini tekrar yanma ( almak isterse alsın; fakat sizin kâtipler, bizim de yaverler için yaptığımız t azlık usulünü bunlar için de tatbik etmeli.
— Size belki hoş olmayan bir vazife vermek arzusundayım. Biraderin... 1- Abdülhamid'den bahsederken ya birader der, yahut, o gün eğer uyku-,- sundan eskiden kendisine çektirilmiş eziyetlerin öcünü almak isteyen bir 1- halde uyanmışsa, bir küçük kahkaha arasında düşük hakan derdi. - ... Biraderin çocukları bizi görmek istemediler; fakat bize onları aramak ir yakışır. Ne kadar olsa mahzundurlar ve bizden hal ve hatır sorulmasını i- beklerler. Belki de bir istekleri, bir ihtiyaçları vardır. Bugünden başlarsanız... Her gün kullandığınız arabadan daha güzel bir araba hazırlatır ve J. yanımıza sultanlar için bir harem ağası, mesela musahiblerden ya Enver a Ağayı ya Hıfzı Ağayı, Efendiler için de uygun göreceğiniz birini yahut sa-1- dece bir odacıyı alırsınız. Bunları semt bakımından değil, yaş sır asiyle 1- görmek ve tarafımızdan selam götürerek bir arzuları olup olmadığını sormak pek uygun olur diye düşündüm
Necmüddin Efendi idi. Yüzü de pek güzel olan bu şehzade ne kadar teessüf olunur ki sakattı. Sol kulağının pek çirkin bir şekilde yapı-şık olmasından başka öyle bir fazla şişmanlıkla her türlü vahim şeyler E hatıra getirecek derecede malûldü ki onu görünce derhal hasıl olan tesir ürkmek ve acımaktan ibaret bir histi. Filhakika az zaman sonra bu şehzade kendisini tehdit eden tehlikeye mağlûfr olarak, öldü. Bu görüşme ayakta, belki yarım saat belki bir saat sürdü. Bunu hulâsa edecek yalnız bir hatıra var: Bir aralık Necmüddin Efendi bizim ikimizi kardeşlerinden uzakça bir yere çekerek hemen aynen şu sözleri söyledi: — Bu ilk görüşmemizde size bir hizmet etmek isterim, başarılarınız için dualar ederim, fakat şimdiden haber vereyim ki başarınıza en büyük en-gel olacak zat amcamız Vahidüddin Efendidir. Ondan sakınınız. Bu söz size benden bir hediye olsun.
Belliydi ki Hünkâr salta» nat makamına geçince sakal salıvermeğe başlamıştı. Galiba yalnız Yavuz Sultan Se-lim'den başka bütün Osmanlı padişahları bu geleneğe uyardı. Sultan Reşad'ın da sakalı, saçları gibi asıl renginden çok uzaklaşmış ve beyaz olmağa pek yaklaşmıştı. Şu halde kardeşi nasıl sakalını, hem pek fena bir tarzda boyar idiyse, o da, daha meharetle ve asıl rengini verir diye tavsiye edilen bir su ile, niçin boyamamalıydı? Bu tecrübeye girişmeden evvel de emsal yaratmak lazımdı. İşte Başkâtib... Fakat Başkâtib bu boya işine karışmağa hiç yanaşacak gibi görünmüyordu. Hakikaten o geceden sonra Hünkâr boya şişesinden bahsetmedi ama buna karşılık saçlarının kenarında, yeni uzamağa baş-layan sakalm boyun tarafında sarı bir boya lekeleri görünmeğe başladı. Bir gün sık sık saraya gelen ve huzura kabul edilen Ahmed Rıza, her zamanki gibi bana da uğradı, hemen oturur oturmaz dedi ki: Hünkâr saçını, sakalım boyamış. Kendisine söyle-mediniz mi?.. Hayretle yüzüne baktım. Biz ne söyleyebilirdik?..
İki kardeşin, Abdülmecidle Abdülaziz'in arasında mevcut olan zıddiyet yavaş yavaş bir derin düşmanlık şiddetin' alarak onların evlâdına geç-mişti. Abdülhamid, Sultan Reşad ve Vahidüddinle kardeşleri AbdüiazizIn oğulları olan Yusuf Iz-züddin, Mecid ve Seyfüddin Efendileri hiç sevmezlerdi. Bunu, birbirini severlerdi mânasına alan elbette bulun-maz. Kardeşler sevişmeyince onların çocuklarının da sevişmemelerini beklemelidir. Abdülhamid böyle aile arasında mevcud olan ve İtalya tarihinde Capuletti ve Montecchi âileleriyle Fransa tarihinde Valois ve Bourbon, yahut Guize ve Condâ hanedanı arasında asırlarla süren düşmanlığa benzer durumu kaldırmak için amca çocukları arasında evlenmeler tertibini siyasete muvaffık adetmiş imiş.
Raif Paşa hayatının sonlarında, zamanın padişahı tarafından halikında gösterilen iltifata mütehassis olmuştu elbette, fakat onun mizacı böyle memnuniyetlerini belli etmeye müsit değildi. Onu gördükten sonra hün-kârın bana: «Pek akıllı, pek ince bir zat!» deyişinden anlaşıldı ki hünkâ-rın üzerinde çok iyi bir tesir bırakmıştır. Abdülhak Hamid pek mahcup davranmış olacaktı. Hünkâr: «Bu zat için çok iyi şairdir, diyorlar amma çok az konuşuyor!» demişti. Ben yalnız: «Evet, Türklerin bu güne kadar gelen şairlerinin en büyüğü!...» cevabını vermiştim. Ondan bir şeyler okumuş, yahut bendegânmdan birine, meselâ Sabit Beye okutmuşmuydu? Bunu bilmiyorum. Ekrem Beyden çok memnun kaldı, hatta benim vasıtamla ona mücevherli bir saat ihsan etti. Bilmem o saat bir yadigâr olarak hâlâ duruyor mu? Abdürrahman Şeref Beyi, jnüverrih diye tanıdığından, vakanüvis tayin etmişti.
Ayandan ve mebuslardan birçok zevat bu saçak öpmek kaidesini pek zi-yade haysiyeti ihlal edecek, insanlık şerefiyle bağdaşmayacak bir dalka-vukluk kabilinden telâkki ediyorlardı. Bayramlaşmanın icrasından evvel bu kaidenin kaldırılması için müracaatta bulunuldu. Nasılsa saçak öp-mek kaidecinin kaldırılmasını saltanatın şanına ve ecdaddan gelen an'aneye aykırı addeden hünkâr, diğer birçok vesilelerle pek uysal iken, bu noktada ısrar etti. öyle ki resmi vazifeleri, yahut akitleri itibariyle bir-çok kişiler saçağı öpmekten geri kalmamış iken bir takım vicdan hürriyeti umdesine riayeti vazife edinenler de sadece bir temenna ile çekilip yü-rümek cihetini iltizam ettiler, ve bu suretle hazır bulunanlar arasında bir ikilik, bir ayrı düşünüş ortaya çıktı. Eğer hünkar kendiliğinden şu hiç de lüzumu olmayan saçağı kaldırmış ve başmabeynciyi onu saatlerce elin-de tutmak yorgunluğundan kurtarmış olsaydı, elbette bu nazariye an-laşmazlığı, hiç meydana çıkmamış ve mesele gene hünkâr lehine halle-dilmiş olurdu.
Hikâyenin birincisi Edirne seyahatine aittir. Yaşlanmaya başlamış bir şehzade Meriç nehrinden bahsederken bana: — Moriç, Fırat'la karışır değil mi? Bu iki nehir nerede buluşurlar, dedi. Eğer Dnieper ve Dniester nehirlerinden bahsedilseydi belki mazur görü-lebilirdi. Tashihe lüzum görmedim. Lâtife ediyor yahut beni imtihana çekiyor zannında bu-lunmuşgasma güldüm ve öyle geçiştirdim. Bu, Selanik yolculuğunda idi, bu sefer genç şehzadelerden biri bana sordu: Şimdi Çanakkale boğazından çıkılınca Marmara'ya girmiş olacağız, değil mi? Gülümsemeye çalışarak: Evet, Selanik'ten dönerken Çanakkale'den geçip Marmara'ya girece-ğiz! dedim, anladı mı bilmiyorum. Bu şehzade de eğer Behring boğazından bahsederken böyle bir yanlış-lık yapsaydı, o da mazur görülebilirdi, fakat Çanakkale, Marmara... Her halde bu iki hikâye ile şehzadelerden ekseriyetin, değil yalnız malû-matı umumiyede, hattâ memlekete ait en basit bilgilerde bile ne derece geri olduklarına hüküm verilebilir.
Sureti mahsusada nutkun Arnavutça tercümesini yapmak için maiyeti şahanede getirilmiş olan ayandan Manastırlı ismail Hakkı Efendi bu vazifeyi ifa etmek üzere kür-süde, sadrıazamın yanında bulunuyordu. Bütün hazır bulunan Arnavut cemaati, padişah namına sadrıazamımn neler söylediğini anlamak için kendi ırklarından olan bu zatın kendi lisanlariyle ağzından çıkacak sözle-ri sabırsızlıkla beklerken, işte bu dakikada hiç beklenmeyen bir hâdise oldu. Meğer İsmail Hakkı Efendi, hiç Arnavutça bilmezmiş. Bunu evvelce söylemiş olsaydı, elbette başka bir çare bulunurdu. Böylece, nutuk sanki irad edilmemiş oldu ve bu büyük günün ikinci sakat tarafı da böylece vukua gelmiş oldu.
Manastır'da da aynı karşılama merasimi yapıldı, halk aynı sevinç göste-risiyle üç gün çalkandı. Burada kayda şayan olarak epeyce tuhaf bir sey-re şahit olduk. Niyazi ve Eyüp Sabri, hünkâra, dağa çıkışlarının ve Manastır'a girişlerinin bir taklidini göstermek istediler. Belki biraz garip addedilebilecek olan bu taklit oyununda en ziyade dikkat nazarlarına çarpan Niyazi'nin yüksek bir at üzerinde uzun bıyıklarını bura bura bir kahraman vaziyetini takınmış olmasıydı. Hünkâr ve maiyetindekiler bu manzarayı güler yüzle seyrettiler.
Dahiliye Nezaretinde, türlü meşguliyet arasında beni kabul etti. Ben he-men, vaktini israf etmek istemeyerek: — Ne yaptınız?.. Buna nasıl karar verdiniz?., dedim. Onun canını sıkan hâdiselerde dudaklarına zorla gelen husus? bir tebessümü vardı. Bana sadece: — Git de Enver'den sor!., dedi. Bana bu cevabı diğer bir vesile ile bir kere daha vermişti. Onu da, sıra gelirse anlatacağım. Bu cevap kısalığına rağmen her türlü izah' muhtevi idi. Öyle de, böyle de Enver'in fikrine galebe imkanını göremeyince Talât da ona iltihak etmiş demekti.
Kapkaç, tüfek ve satırlı yağma olaylarına karışan 3 kişi yakalandı
Pasulya sevenler pasulya.com yine makale paylaştı. Makalemizin başlığı: Kapkaç, tüfek ve satırlı yağma olaylarına karışan 3 kişi yakalandı makalemizin içeriği:
Makale Kategorisi: actual Makale URL: http://www.haberlero.com/kapkac-tufek-ve-satirli-yagma-olaylarina-karisan-3-kisi-yakalandi-haberi-44126.html Google'dan gelen aramalar: e b, e k, halit ziya, izmir, kapkaç, karsiyaka, konak, operasyon, tersane, yağma Yazar: Hüseyin Kürklü :D

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Eski Edebiyatçılarımızdan Ziya Paşa, Namık Kemal ve Halit Ziya
Ziya Paşa
Tanzimat devri şairi, tiyatro yazarı ve devlet adamıdır. 1825’te İstanbul’da doğdu, 1880’de Adana’da öldü.
İstibdada karşı savaştı, Tanzimat devri yazarlarının siyasî ve sosyal düşüncelerini paylaştı. Abdülmecid’in sarayında kâtip olan Ziya Paşa, Abdülaziz padişah olunca, sadrâzam Âli Paşa yüzünden saraydan uzaklaştırıldı ve İstanbul dışında çeşitli yerlere atandı. İstibdada karşı kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ne girdi. Bu öğrenilince 1867’de Namık Kemal’le Paris’e kaçtı. Avrupa’da Türkçe gazeteler çıkardı. Siyasî ve sosyal düşüncelerini savunan “Terkib-i bend” adlı eserini yazdı, Rousseau’dan Emivle çevirisini yaptı. Âli Paşa öldükten sonra İstanbul’a (1872) II. Abdülhamit tahta çıkınca, devrin Anayasasının hazırlanmasına katıldı. Milletvekili seçileceği lâfları üzerine, zaten Meşrutiyetten korkan Abdülhamit tarafından Suriye ve Adana valiliklerine uzaklaştırıldı ve orada öldü. Eserleri «Külliyatı Ziya Paşa» ismiyle birkaç defa yayımlanmıştır. Çevirilerinin en önemlisi Moliere’in “Tartuffe” çoğu basılmıştır.
Namık Kemal
Vatan ve hürriyet şairidir. 1840’da Tekirdağ’da doğdu, 1888’de Sakız’da öldü.
Geniş yankılar yaratan eserleriyle vatan, millet ve hürriyet idealini aşılamaya çalıştı. Namık Kemal ilk ününü Şinasi’nin gazetesi, «Tasvir-i Efkâr» daki makaleleri ile sağladı. Abdülaziz’in istibdadına karşı kurulmuş olan «Yeni Osmanlılar Cemiyeti» nde Namık Kemal de vardı. Cemiyeti, hükümet öğrenince Paris’e kaçtı. Avrupa’da Hürriyet gazetesini çıkardı ve genel af çıkınca İstanbul’a döndü ve ateşli makaleler yayımlamaya başladı. «Vatan yahut Silistre» isimli piyesinin halkta heyecan uyandırması üzerine, 1873 yılında, Abdülaziz tarafından Magosa kalesinde hapsedilmek üzere Kıbrıs’a sürüldü. «Zavallı Çocuk», «Âkif Bey», «Gülnihâl» isimli piyeslerini orada yazdı. V. Murat padişah olunca İstanbul’a döndü, il. Abdülhamit’in tahta çıkmasından sonra tutuklandı. Beraat ettiği hâlde Midilli adasına sürüldü. Tanzimat devrinin en gür sesli şairi olan Namık Kemal, Sakız’da zatürreeden öldü.
Halit Ziya
Uşaklıgil, Türk hikâye, roman ve makale yazarıdır. 18159’da İstanbul’da doğdu, 1945’te aynı yerde öldü. Gerçek roman anlayışıyla ilk ve büyük Türk romancısı, Romancılığa Batı tekniğini, hayatı, tabiiliği getirdi.
Halli Ziya İyi bir öğrenim gördü ve gençken edebiyata merak sardı. İzmir’de Fransızca öğretmenliği, gazetecilik yaptı, çeviriyle uğraştı. 1893’te Reji İdaresinde, sonra sarayda kâtip oldu. Darülfünun’da Batı Edebiyatı okuttu. Batı Edebiyatını ve eski Türk yazarlarını inceledi. Cumhuriyetten önceki Türk edebiyatının en büyük romancısı Halit Ziyanın üslûbu iyi olmakla beraber. Arapça ve Farsça kelimelerle ağırdır. Fakat edebiyatta dalma iyi ve doğru bir gelişmenin varlığını benimseyen sanatçı, 1930’dan sonra, Mai ve Siyah, Aşk ı Memnu isimli büyük romanlarını sadeleştirmiştir. Servetii Fünun dergisi çevresindeki romancıların lideri kabul edilir. Çok düzenli konuşan ve gayet kolay yazan bir sanatçıydı. Romanlarında kahramanlarını ve olayın geçtiği çevreyi bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Eski Edebiyatçılarımızdan Ziya Paşa, Namık Kemal ve Halit Ziya
Ziya Paşa
Tanzimat devri şairi, tiyatro yazarı ve devlet adamıdır. 1825’te İstanbul’da doğdu, 1880’de Adana’da öldü.
İstibdada karşı savaştı, Tanzimat devri yazarlarının siyasî ve sosyal düşüncelerini paylaştı. Abdülmecid’in sarayında kâtip olan Ziya Paşa, Abdülaziz padişah olunca, sadrâzam Âli Paşa yüzünden saraydan uzaklaştırıldı ve İstanbul dışında çeşitli yerlere atandı. İstibdada karşı kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ne girdi. Bu öğrenilince 1867’de Namık Kemal’le Paris’e kaçtı. Avrupa’da Türkçe gazeteler çıkardı. Siyasî ve sosyal düşüncelerini savunan “Terkib-i bend” adlı eserini yazdı, Rousseau’dan Emivle çevirisini yaptı. Âli Paşa öldükten sonra İstanbul’a (1872) II. Abdülhamit tahta çıkınca, devrin Anayasasının hazırlanmasına katıldı. Milletvekili seçileceği lâfları üzerine, zaten Meşrutiyetten korkan Abdülhamit tarafından Suriye ve Adana valiliklerine uzaklaştırıldı ve orada öldü. Eserleri «Külliyatı Ziya Paşa» ismiyle birkaç defa yayımlanmıştır. Çevirilerinin en önemlisi Moliere’in “Tartuffe” çoğu basılmıştır.
Namık Kemal
Vatan ve hürriyet şairidir. 1840’da Tekirdağ’da doğdu, 1888’de Sakız’da öldü.
Geniş yankılar yaratan eserleriyle vatan, millet ve hürriyet idealini aşılamaya çalıştı. Namık Kemal ilk ününü Şinasi’nin gazetesi, «Tasvir-i Efkâr» daki makaleleri ile sağladı. Abdülaziz’in istibdadına karşı kurulmuş olan «Yeni Osmanlılar Cemiyeti» nde Namık Kemal de vardı. Cemiyeti, hükümet öğrenince Paris’e kaçtı. Avrupa’da Hürriyet gazetesini çıkardı ve genel af çıkınca İstanbul’a döndü ve ateşli makaleler yayımlamaya başladı. «Vatan yahut Silistre» isimli piyesinin halkta heyecan uyandırması üzerine, 1873 yılında, Abdülaziz tarafından Magosa kalesinde hapsedilmek üzere Kıbrıs’a sürüldü. «Zavallı Çocuk», «Âkif Bey», «Gülnihâl» isimli piyeslerini orada yazdı. V. Murat padişah olunca İstanbul’a döndü, il. Abdülhamit’in tahta çıkmasından sonra tutuklandı. Beraat ettiği hâlde Midilli adasına sürüldü. Tanzimat devrinin en gür sesli şairi olan Namık Kemal, Sakız’da zatürreeden öldü.
Halit Ziya
Uşaklıgil, Türk hikâye, roman ve makale yazarıdır. 18159’da İstanbul’da doğdu, 1945’te aynı yerde öldü. Gerçek roman anlayışıyla ilk ve büyük Türk romancısı, Romancılığa Batı tekniğini, hayatı, tabiiliği getirdi.
Halli Ziya İyi bir öğrenim gördü ve gençken edebiyata merak sardı. İzmir’de Fransızca öğretmenliği, gazetecilik yaptı, çeviriyle uğraştı. 1893’te Reji İdaresinde, sonra sarayda kâtip oldu. Darülfünun’da Batı Edebiyatı okuttu. Batı Edebiyatını ve eski Türk yazarlarını inceledi. Cumhuriyetten önceki Türk edebiyatının en büyük romancısı Halit Ziyanın üslûbu iyi olmakla beraber. Arapça ve Farsça kelimelerle ağırdır. Fakat edebiyatta dalma iyi ve doğru bir gelişmenin varlığını benimseyen sanatçı, 1930’dan sonra, Mai ve Siyah, Aşk ı Memnu isimli büyük romanlarını sadeleştirmiştir. Servetii Fünun dergisi çevresindeki romancıların lideri kabul edilir. Çok düzenli konuşan ve gayet kolay yazan bir sanatçıydı. Romanlarında kahramanlarını ve olayın geçtiği çevreyi bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Eski Edebiyatçılarımızdan Ziya Paşa, Namık Kemal ve Halit Ziya
Ziya Paşa
Tanzimat devri şairi, tiyatro yazarı ve devlet adamıdır. 1825’te İstanbul’da doğdu, 1880’de Adana’da öldü.
İstibdada karşı savaştı, Tanzimat devri yazarlarının siyasî ve sosyal düşüncelerini paylaştı. Abdülmecid’in sarayında kâtip olan Ziya Paşa, Abdülaziz padişah olunca, sadrâzam Âli Paşa yüzünden saraydan uzaklaştırıldı ve İstanbul dışında çeşitli yerlere atandı. İstibdada karşı kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ne girdi. Bu öğrenilince 1867’de Namık Kemal’le Paris’e kaçtı. Avrupa’da Türkçe gazeteler çıkardı. Siyasî ve sosyal düşüncelerini savunan “Terkib-i bend” adlı eserini yazdı, Rousseau’dan Emivle çevirisini yaptı. Âli Paşa öldükten sonra İstanbul’a (1872) II. Abdülhamit tahta çıkınca, devrin Anayasasının hazırlanmasına katıldı. Milletvekili seçileceği lâfları üzerine, zaten Meşrutiyetten korkan Abdülhamit tarafından Suriye ve Adana valiliklerine uzaklaştırıldı ve orada öldü. Eserleri «Külliyatı Ziya Paşa» ismiyle birkaç defa yayımlanmıştır. Çevirilerinin en önemlisi Moliere’in “Tartuffe” çoğu basılmıştır.
Namık Kemal
Vatan ve hürriyet şairidir. 1840’da Tekirdağ’da doğdu, 1888’de Sakız’da öldü.
Geniş yankılar yaratan eserleriyle vatan, millet ve hürriyet idealini aşılamaya çalıştı. Namık Kemal ilk ününü Şinasi’nin gazetesi, «Tasvir-i Efkâr» daki makaleleri ile sağladı. Abdülaziz’in istibdadına karşı kurulmuş olan «Yeni Osmanlılar Cemiyeti» nde Namık Kemal de vardı. Cemiyeti, hükümet öğrenince Paris’e kaçtı. Avrupa’da Hürriyet gazetesini çıkardı ve genel af çıkınca İstanbul’a döndü ve ateşli makaleler yayımlamaya başladı. «Vatan yahut Silistre» isimli piyesinin halkta heyecan uyandırması üzerine, 1873 yılında, Abdülaziz tarafından Magosa kalesinde hapsedilmek üzere Kıbrıs’a sürüldü. «Zavallı Çocuk», «Âkif Bey», «Gülnihâl» isimli piyeslerini orada yazdı. V. Murat padişah olunca İstanbul’a döndü, il. Abdülhamit’in tahta çıkmasından sonra tutuklandı. Beraat ettiği hâlde Midilli adasına sürüldü. Tanzimat devrinin en gür sesli şairi olan Namık Kemal, Sakız’da zatürreeden öldü.
Halit Ziya
Uşaklıgil, Türk hikâye, roman ve makale yazarıdır. 18159’da İstanbul’da doğdu, 1945’te aynı yerde öldü. Gerçek roman anlayışıyla ilk ve büyük Türk romancısı, Romancılığa Batı tekniğini, hayatı, tabiiliği getirdi.
Halli Ziya İyi bir öğrenim gördü ve gençken edebiyata merak sardı. İzmir’de Fransızca öğretmenliği, gazetecilik yaptı, çeviriyle uğraştı. 1893’te Reji İdaresinde, sonra sarayda kâtip oldu. Darülfünun’da Batı Edebiyatı okuttu. Batı Edebiyatını ve eski Türk yazarlarını inceledi. Cumhuriyetten önceki Türk edebiyatının en büyük romancısı Halit Ziyanın üslûbu iyi olmakla beraber. Arapça ve Farsça kelimelerle ağırdır. Fakat edebiyatta dalma iyi ve doğru bir gelişmenin varlığını benimseyen sanatçı, 1930’dan sonra, Mai ve Siyah, Aşk ı Memnu isimli büyük romanlarını sadeleştirmiştir. Servetii Fünun dergisi çevresindeki romancıların lideri kabul edilir. Çok düzenli konuşan ve gayet kolay yazan bir sanatçıydı. Romanlarında kahramanlarını ve olayın geçtiği çevreyi bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır.