“Şirin’in Ferhat'a gizlice mektup yolladığını duyan Padişah kızını yanına çağırttı ve “üç gün içinde düğünün olacak, bilesin” dedi. Şirin, babasına, Ferhat’tan başkasını istemediğini, başkasına vermeye kalkarsa kendini öldüreceğini kesinlikle bildirdi. Padişah, Şirin’in bu sözleri üstüne iyice öfkelendi. Adamlarına buyurdu: “O Ferhat denen dağ deliciyi çıkarın zindandan, söyleyin ona, hemen bu şehirden çekip gitsin. Yoksa boynunu vurdururum.” Şirin babasının yanından çıktığında yıkılmış gibiydi. Gene de umutluydu. Zindanın kapısına koştu. Adamlar Ferhat’ı çıkarıyorlardı. Şirin, Ferhat’a “dağlarda bekle beni” diyebildi. Hemen Ferhat’ı uzaklaştırdılar, götürüp şehrin kıyısına bıraktılar. Ferhat su getirmek için oyduğu dağa çıktı. Bir mağara oydu kendine. Orada yalnızca acılarını ve umudunu yaşamaya koyuldu. Düğün başlamak üzereydi. Ertesi gün çalgılar çalınacaktı. Vezirin oğlu tıraş olmuş, yenilerini giymişti. Sarayda baş döndürücü bir gidişgeliş göze çarpıyordu. Kadınlar Şirin’i kandırmaya çalışıyorlardı uzun uzun. Sözü biri alıyor, öbürü bırakıyordu. Şirin susuyordu. Bir fırtına öncesinin sessizliği gibiydi. Üstünde ne yapacağını bilenlerin dinginliği vardı. Su şaşırtan ve korkutan dinginlik, akşama doğru kesin bir sevince bırakmıştı yerini. Son dakikaya kadar Ferhat’a kavuşmayı deneyecek, kavuşamazsa odasının penceresinden usulca aşağıya bırakacaktı kendini. Yaşamakla da, ölmekle de Ferhat’ın olabileceğine inanıyordu. Gülüyor, şarkılar söylüyordu. Akşam geceye doğru değişirken, sarayın kapısını bekleyen bekçinin yanına gitti. Ondan kendisini kapıdan bırakmasını istedi. Şirin, sarayın kapısındaki bekçiye dedi ki: Gün doğdu umut kırıldı Bırak beni gideyim Dünyam bütün karardı Bırak beni gideyim Ben topraktan ayrılamaz bir suyum Denizlerini özleyen gemiyim Uçuşlara susadı kanatlarım Bırak beni gideyim Çekildi özsularım dallarımda Onmaz bir durgunluğum yalnızlıkta Her geçen gün biraz daha geceyim Bırak beni gideyim Tutkuyu tutma kapılarda Nilüferler boğulmadan sularda Acılar onu yıkmadan dağlarda Bırak beni gideyim Nasıl olsa yolum çizili benim Ben ya Ferhat demişim ya da ölüm Ey benim yoldaşım umut gözlüm Bırak beni gideyim Bekçi sessizce açtı kapıyı, tek söz söylemeden. Şirin gecenin karanlığında usulca süzüldü dışarıya. Karanlığı boydan boya koşuyordu. Ferhat’ı bulmak için sabahı beklemeliydi. Bir ağacın dibine çöktü, beklemeye başladı. Gece bitmek bilmeyen bir ağırlık gibi uzadıkça uzuyordu. Şirin, uyanık, düş gördü sabaha kadar. Bu düşlerin her birinde, kendisini çoğaltan, yücelten, kendisinin çoğalttığı, yücelttiği Ferhat vardı. Sabahı anlatan ilk ışıklar Doğu’da kıpırdanmaya başlayınca, Şirin, “ölüme de, yaşamaya da benzer bir gün doğuyor” dedi. Gün doğudan ilerledi, Şirin’in ayaklarına kadar geldi ilk ışıklarıyla. Şirin dağa doğru yürümeye başladı. Dağ onu yokuşunda engelleyecek yerde, onun yürüyüşüne yürüyüş, gücüne güç katıyordu. Uçuyordu sanki dağın yükseklerine. Ferhat’ın mağarasının dorukta olduğuna inanıyordu. Doruğa yaklaşınca “Ferhat” diye seslendi. Şirin’i özlemle kucaklayan Ferhat ona şunları söyledi: Umutların doğduğu yerde geldin Güneşle birlikte doğdun sabaha Mademki böylesine güzelliksin Bir dağ çiçeği taksan saçlarına Sarsılmazlığında bir kalesin Dünyada hiçbir ordu yıkamaz burçlarını Kıyıları çok uzak bir denizsin Benim diyen gemiler geçemez dağlarını Gülünç ettik ya ölümü ona bak Yaşarlığı en kesin belirleyebildik ya Artık ölüm her yerde utanacak Ferhat ile Şirin’e göz koymakla Kucağında ölüme ölüm demem Umudunda yok olmalar bir hiçtir Gökleri mavisinden koparmak isteyene Artık ölüm bir çıkar yol değildir Ölmezliği bulduk ya sonunda Varlığımızla yarattık sonsuzu Haydi kalk uzaklara gidelim Ölüm sonsuza bölmeden umudumuzu Şirin’in Ferhat’a söyledikleri: Ölümler kolay sandı sevinçleri Bire ona yüze bölerim sandı Duyuyorum en güzel sabahımda Ölüm boş yere yokluğa inandı Ölümler kolay sandı bitişleri Bir kılıçta sonsuza yıkacaktı Biliyorum en güzel inancımla Ölüm kendine yok yere inandı Ölüm her günkü gücüne yanıldı O sandı ki dur dese duracaktık Ölüm belki de bizi çocuk sandı Onu görür görmez ağlayacaktık Bir korkuyu sunacaktı da bize Korkuda çöller gibi yanacaktık O sandı ki o bize inanmazsa Biz ona çaresiz inanacaktık Ölümler kolay sandı sevinçleri Bire ona yüze bölerim sandı Biz bir olmuş iki aynı inançtık Ölüm eksikliğinde kalakaldı Yaratanlar Birer sonsuzluksunuz Olmazı yoksadınız bir evrende Ölüm alsa neyi alacak sizden Ölüm verse ne verecektir size Siz her açmaza birer umutsunuz Ölümünüzde suçumuz büyüktür Yaşarken acı çektiniz Ondan da biz suçluyuz Neyleyelim siz sonsuz büyüktünüz Biz pek ayak uyduramadık size Bizi size bırakmadı korkumuz Uyamadık büyüklüğünüze Siz birer tanrısınız Ferhat ile Şirin dağı aşıp bilinmedik uzaklara doğru yürümeye başladılar. Oysa büyük bir kalabalık peşlerindeydi. Onlar subaşlarında dura dura, çiçek toplaya toplaya ilerliyorlardı. Kalabalık, kızgın bir çabayla koşturuyordu. Başta büyülü sarkacıyla Müneccimbaşı, onun yanında Padişah, arkalarında vezirler ve damat, daha arkada da cellâtlar vardı. Bir subaşında yakaladılar Ferhat ile Şirin’i. Önce Ferhat’ı Şirin’den ayırmaya çalıştılar. Ayıramadılar. O zaman cellâtlardan biri Ferhat'ın sırtına bir bıçak sapladı. Ferhat, Şirin’le birlikte yere yıkıldı. Şirin’i götürmeye gelen Padişah kızının üstüne eğildi. “Kalk artık, bu iş bitti, gidiyoruz” dedi. Bir de baktı ki, Şirin de Ferhat’la birlikte gitmiştir. Padişah yanmasına yandı ama, ölümlerin ardından yanmak dayanmak mıdır? Şimdi yüzyılların basıp geçtiği bu uzak ülkede Ferhat ile Şirin her olmaza başkaldıran birer umut olarak masallarda, türkülerde, sevinçlerde, tutkularda, inançlarda yaşarlar. Kime sorsanız, Ferhat ile Şirin’in öldüğünü söyleyemez. Ölümün el uzatamadığı yerdedir onlar, onlar ölümsüzlüğün kendisidir. Yaşarken dirençtiler, yaşarlıkları bitince ölümsüz oldular. Ölüm bir yok etme tanrısı olmayı onlarla birlikte elden kaçırdı. Ferhat ile Şirin’den beri ölüm, yalnızca yaşamayanları alıp gidiyor. Bir direnci, bir güzelliği, bir inancı yaratmışlar için ölüm, o günden beri çaresiz bir gülünçlüktür.” - Afşar Timuçin, Ferhat ile Şirin (Destanlar) - Görsel: Ferhat ile Şirin Anıtı, Amasya











