Ne kadar boktan.
Hak edilmiş bir boktan.
Ne halin varsa gör be boktan.
Hadi sana kolay gele.
he wasn't even looking at me and he found me
wallacepolsom
🪼
Fai_Ryy

Janaina Medeiros
Claire Keane
Misplaced Lens Cap
official daine visual archive
art blog(derogatory)
macklin celebrini has autism
Sade Olutola
tumblr dot com
trying on a metaphor
Sweet Seals For You, Always

izzy's playlists!

Kiana Khansmith
taylor price

Kaledo Art
noise dept.
I'd rather be in outer space 🛸

seen from Chile

seen from Australia
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Brazil
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Japan

seen from Brazil
@ruinsoftheday
Ne kadar boktan.
Hak edilmiş bir boktan.
Ne halin varsa gör be boktan.
Hadi sana kolay gele.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
.SÖZ VERİYORUM SON.SÖZ VERİYORUM SON.
Sen git, önce otur güzel bir manzaraya karşı. Düşünmek nedir, onu düşün. Önce hafiflet kendini, ruhunu, en derinde varlık gösteren her şeyi. İyiyi arzula, kötüyü arzula. Her şeyin en dibine in ve zirvelere ulaşsın parmakların. An ve zaman arasındaki o eşsiz tadı hisset. O hava ne güzel gelir gözlerinin önüne, ne hoş işler ciğerlerine. Biraz yürümeye başla, bir yön oluştur, başka bir manzaraya varabileceğin koşullarda. Güzel bir toprak bul, onunla eğlen biraz. Yaradılışı gör, o toprakta tohumlan. Biraz gülümse, çiçeklerin açmasına sebep olabileceğin en güzel şey bu olur. Ellerinle kucakla gökte ne varsa, parmaklarınla sarıl kuşlara, bulutlara ve güneşe. Adımların ne güzeldir, her biri fevkalade bir ritm içerir.
Yavaşça ilerle, her adımda biraz daha derinleş. Huzurun tadını çıkar, tıpkı bir mavilerin içinde kaybolmak gibi; adımlarını ne kadar yavaş atarsan, dünya o kadar genişler. Gökyüzüne bak, her bulut bir düşünceye, her yıldız bir dileğe dönüşür. Zihninde yolculuk yaparken, içindeki huzurdan bir parça bul. Bazen dur ve dinle, onun sesini, o şarkıyı, kitapların anlattığı masallar... Kendi yolculuğuna çıkarak, sadece çevrene değil, kendi ruhuna göz at.
Bir an dur, her şeyin geçtiği o zamanı hisset. Her şeyin yavaşlayıp, sadece senin varlığın kaldığı anı. Huzur ve sükunet arasında, yaşamanın anlamını keşfederken, gözlerini aç, her şeyin birbiriyle nasıl uyum içinde olduğunu fark et. Zihnin sakinleşsin, ruhun huzura ersin ve dünya sana aitmiş gibi hissetsin. O anda, sadece sen varsın ve her şey senin etrafında döner. Her şeyin dengesini, her şeyin anlamını hisset, bu senin içinde var. İnkar ve isyan etme. Boş sözleri dile getirme, işitme. Sadece eriş.
Ben :::::::
Öylesine arzulardım bilir misin? Senin gözlerinden dünyayı görmeyi. Bu bana yaşarken hissettirebilecek şeydir cenneti. Senin gözlerin, her şeyin en derin anlamına açılan bir kapı gibidir. Her bakışında kaybolduğumda, sanki zaman durmuş gibi hissederim. O an, yalnızca senin gözlerinde bulurum benliği, çünkü her bakışında bana ait olmayan bir dünyayı keşfederim. Bir rüya gibi, ama içinde bir yaşam barındıran, tüm evrenin hissedildiği bir rüya.
Gözlerinde kaybolduğumda, kendimi bulurum aslında. Her an, her düşünce, her duygunun seni yansıttığı bir deniz gibi. Bu denizin derinliklerine daldıkça, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, yine de sana ait olmanın huzurunu hissederim. Sadece seninle var olurum, seninle büyürüm, seninle yaşarım. Bu dünyanın içinde, senin gözlerinde kaybolmak, bana gerçek mutluluğu sunar. Ne zaman gözlerine baksam, kalbim her defasında bir kez daha yeniden doğar.
Bir adım daha atarken, ne kadar uzaklaştığımı düşünmem. Çünkü adımlarımın seni bulmaya yöneldiğini bilirim. Her yolculuk, seni bulmaya giden bir yoldur. Ne zaman bir adım daha atsam, biraz daha seni hissederim. Rüzgarın dokunuşunda senin varlığını, toprakta senin izlerini görürüm. Her adımda seninle olduğumu, her şeyin seninle anlam kazandığını hissederim. Bu yolculuk, seni bulana kadar sürecek. Sonra yine, gözlerinde kaybolacağım.
Sonsuza dek sürecek bir hikaye gibi, seninle her anı paylaşmak isterim. Zihnimde seninle yaşadığım her an bir hatıra, bir düşe dönüşür. Yavaşça bir araya geliriz, zamanın her anında kayboluruz. Sonra bir gün, bu anların içinde kaybolmuş bir şekilde seni bulurum. Gözlerinde kaybolmak, bir anlam bulmak gibidir. Kendi varlığımı seninle tanır, seninle var olurum. Birlikte, her anı, her nefesi, her düşünceyi keşfederken, dünyanın en güzel yolculuğunu yaparız.
Bu benim varabileceğim en güzel son.
Nabzımı hissettiren eşsizlik.
Kendi içimde bulduğum sen.
Yaşarken burada cenneti tadıyorum.
Burada sonlu.
Zihnimin uçsuz bir köşesinde senin bilmediğin bir yerde,
Yaşayacak olan bir gerçeklikte.
Ben burada sonluyum.
Ama?
uyuyorum ben bu dünya içinde. her şey benim rüyamın bir parçası. yaşamak istediklerim var. görmek istediklerim tutmak istediklerim duymak istediklerim. yetmiyor hiçbir duyu bana. yetmemesinin acısı var. düşünmek ne güzel şey. düşünmek uzay gibi. karanlık ama ışık dolu. sonsuz ama sessiz. insanın içine doğru genişleyen bir boşluk gibi. kahroluyorum inan bana. bu benim için aşktan öte. bir kalbin başka bir kalbe taşması değil sadece. bir varoluşun başka bir varoluşta anlam bulması gibi. bazen bir rüzgarda hissediyorum. bazen uzaktan gelen bir adım sesinde. bazen bir bakışın arkasında saklanan yorgunlukta. bazen hiç kimse yokken her şeyde var oluyor. içim aydınlanıyor parmak uçlarımın köprülerinde. dokunduğum her şey başka bir kapıya dönüşüyor. gelen her his beni sonsuza eriştiriyor. mevsimlerimin her gününde bir iz var. bir sabah korktuğum şeyler oluyor. bir akşam üşüyorum. bir gece terk ediyorum bana verilen bedeni. bir hayalin içine geçiyorum. ruhum sükun buluyor. ancak böyle diniyor.
fikrim buna yetmek için koşturuyor zihnimin her odasında. kapılar açılıyor ardına kadar. bazıları karanlık bazıları ışık dolu. her odada başka bir hatıra başka bir ihtimal başka bir acı. tüm kötülükler sergileniyor duvarlarımda izliyorlar. suskun ve ağır. onlar izledikçe ben kayboluyorum. kendimi onlara yansıtıp gidiyorum. ne yazık ki anlamıyorlar. anlamayacaklar. bunların işlevi bu. insanın içini görmeyen gözlerin payına düşen sadece yüzey.
tekrar dönüyorum buhranlı bir halde. döndüğüm her yerde bir iz arıyorum. bir sıcaklık kırıntısı. bir hatıra soluğu. döndüğüm her yerde olabileceğini bilsem ne çok rahat alırdım nefesimi. bilmek de acı bir şey benim düşüncelerimin içinde. ne olduğumu ne olacağımı neyi neden yaptığımın bilinmemesi üzüyor. aslında anlaşılmamak aç bırakıyor karnımı. ama bu açlık mideye değil ruha ait. kök salacak olan her şey parçalarımdan ibaret. ben parçalarıma nasıl sırt dönebilirim.
gözlerim her şeyi görmekle yetinmiyor. bir bakışın ardındaki fırtınayı da topluyor. bir gülüşün altındaki kırığı da. ellerim dokunduğumda sadece teni hissetmiyor. geçmişi de çekiyor içime. kulaklarım bir sesi değil o sesin taşıdığı yılları duyuyor. hissiyatım bulutları geçip arşa varıyor. neden böyle. neden insan bazen kendi kalbine sığamaz.
gece işte. gece kimseyle anlaşmaz. çünkü gece örtmez ortaya çıkarır. maskeleri indirir. gece en çok kendinden sonra gelecek olana yakındır. karanlık bir son değil bir geçiştir. sustuğumda daha çok konuştuğumu bilmemek benim kusurum değil. içimde susmayan bir kalabalık var. dinlemek cesaret ister demeyeceğim. sessizliği dinlemek sadakat ister. herkes gürültüyü seçer. çünkü gürültü kaçıştır. kimde var bu sadakat. ben biliyorum. kimse bilmese sorun teşkil etmez.
geceye bırakıyorum içimde büyüyen her şeyi. korkuları umutları yarım kalanları. karanlık saklamıyor. büyütüyor. gözlerimi kapadığımda görüntüler çoğalıyor. bir sokak lambası altında bekleyen bir gölge. yarım kalmış bir cümle. uzanıp tutulamayan bir el. söylenememiş bir söz. hepsi kalbime yük oluyor ama kaçmıyorum. çünkü kaçarsam eksilirim.
bazen bir bardaktaki suya bakarken beliriyor. bazen bir şarkının ortasında. bazen bir kokuya karışıp geliyor. bazen bir hatıranın içine sızıyor. varlık dediğin şey böyle bir şeymiş demek. adı olmadan hissedilmek. yüzü olmadan özlenmek. zamanın her yerine yayılmak.
düşüncelerim bir nehir gibi akıyor. önüne set kursam taşıyor. yönünü değiştirsem yine aynı yere varıyor. bazen sakin bazen taşkın. ama hep derin. içine girince kayboluyorsun. ben kaybolmayı seçiyorum. çünkü orada gerçek var.
yetmiyor hiçbir şey bana. küçük sevinçler yetmiyor. kısa anlar yetmiyor. yüzeysel sözler yetmiyor. içimde büyüyen şey sınırlara sığmıyor. insanın içinde sonsuzluk açıldığında dünya dar geliyor. kalabalık boğuyor. ses yoruyor.
ben fazla hissediyorum. fazla düşünüyorum. fazla bağlıyorum. belki de bu yüzden acı çok. ama başka türlü yaşamak eksik geliyor. derine inmezsem nefes alamıyorum.
ve her seferinde geri dönüyorum. bu bedene bu hayata bu rüyaya. ama içimde hep başka bir yere açılan kapı var. orada zaman yok. korku yok. eksiklik yok. sadece bir bütünlük var.
anlamasalar da olur. görmeseler de olur. ben içimde olanı biliyorum. bu dünya bir rüyaysa ben en derin yerinde yürüyorum. düşüncenin içinde yanarak. sessizliğin içinde hissederek. eksilerek çoğalarak var olarak.
Madde 42 kadar güzel.sin.
Nefes AL
(Desolate'yi aç)
(Oku)
biliyorum saadet bana dünyada gelmez. bunu söylerken ne dramatik olmaya çalışıyorum ne de birilerine acımı göstermek istiyorum. bu, zamanla içimde yer etmiş bir fark ediş sadece. hayatın bana sunduğu şeylere baktıkça, mutluluğun benim payıma düşmediğini kabullendim. bu kabul bir anda olmadı; yavaş yavaş, her hayal kırıklığında biraz daha derinleşti. artık kandırılmak istemiyorum. boş umutlarla ayakta durmak yerine gerçeğin ağırlığıyla yaşamayı tercih ediyorum.
çocukken her şey daha mümkündü. insan mutlu olacağını düşünerek büyüyor. bir gün her şeyin yoluna gireceğine, acıların biteceğine inanıyor. ben de inandım. ama zaman geçtikçe fark ettim ki bazı insanlar için saadet sadece uzaktan görünen bir kelime. yaklaştıkça kaybolan bir hayal gibi. ne kadar çabalasam da, ne kadar sabretsem de, o kapı bana hiç açılmadı. işte bu yüzden biliyorum, saadet bana dünyada gelmez.
bu bilginin bana verdiği bir huzur da var aslında. artık “bir gün mutlu olacağım” diye kendimi oyalamıyorum. bu beklenti insanı ayakta tutmuyor, aksine daha çok yoruyor. beklenti büyüdükçe hayal kırıklığı da büyüyor. ben bu döngüden çıktım. küçük anlara tutunuyorum, ama onları mutluluk sanmıyorum. bir sessizlik, bir gecenin dinginliği, kısa bir rahatlama… bunlar güzel ama geçici. saadet değil, sadece molalar.
ölümü bekliyorum derken de yanlış anlaşılmak istemem. bu bir kaçış isteği değil. yaşamaktan vazgeçmiş değilim. sadece hayatın bana verebileceklerinin sınırını biliyorum. ölüm benim için karanlık bir tehdit değil; bir son fikri. bu son, her şeyin biteceğini bilmenin verdiği garip bir sakinlik taşıyor. çekilen yüklerin, taşınan yorgunlukların bir gün sona ereceğini bilmek bazen insana dayanma gücü veriyor.
ölümü beklediğimi söylediğimde, insanlar hemen korku arıyor bu cümlenin içinde. oysa benim hissettiğim daha çok sabır. beklemek, katlanmak, devam etmek. her gün uyanıp görevini yerine getirmek gibi. büyük anlamlar yüklemiyorum hayata. yaşıyorum çünkü hâlâ buradayım. bu kadar basit. bu sadelik, beni hayal kırıklıklarından koruyor.
saadetin gelmeyeceğini bilmek, insanlardan da beklentiyi azaltıyor. kimseye tutunmuyorum, kimseyi kurtarıcı olarak görmüyorum. bu yalnızlığı artırıyor belki ama daha az acıtıyor. ilişkilerde daha mesafeliyim, daha sessizim. çünkü insanlardan mucizeler beklemiyorum. herkes kendi yükünü taşıyor, ben de benimkini.
hayat benim için bir yarış değil. kim daha mutlu, kim daha başarılı diye bakmıyorum. bu karşılaştırmalar bana hiçbir şey kazandırmıyor. hayat daha çok taşınması gereken bir yük gibi. bazen ağır, bazen biraz daha hafif. ama hiçbir zaman tamamen bırakılmıyor. ben bu yükle yürümeyi öğrendim. yavaş, sessiz ve kimseye çarpmadan.
geceleri bazen düşünceler ağırlaşıyor. sessizlik büyüdükçe insan kendi içine daha çok gömülüyor. hüzün geliyor, ama artık korkutmuyor beni. tanıdık bir duygu bu. onunla yaşamayı öğrendim. hüznü kovalamıyorum, ama ondan kaçmıyorum da. geldiğinde kabul ediyorum, gittiğinde arkasından bakmıyorum.
umut tamamen yok olmadı belki, ama şekil değiştirdi. benim umudum artık mutlu olmak değil. dayanabilmek. yıkılmamak. kendime yabancılaşmamak. bu umut sessiz, gösterişsiz ama gerçek. büyük hayallerim yok. sadece ayakta kalmak istiyorum.
biliyorum, bu düşünceler herkese ağır gelir. çoğu insan hayallerle yaşar. ama benim için hayaller taşınamayacak kadar ağırlaştı. ben gerçeğe yaslanmayı seçtim. gerçek serttir, ama en azından yalan söylemez. ne vereceğini baştan bellidir.
ölüm geldiğinde şaşırmayacağım. korku olur belki, ama sürpriz olmaz. çünkü ben onu hep bir ihtimal olarak değil, bir gerçek olarak gördüm. saadet gelmedi, ama kendime de yalan söylemedim. belki benim için huzur tam olarak budur.
bütün bunları söylerken karanlık bir teslimiyet içinde değilim. bu bir kabulleniş. sessiz bir direniş belki. kandırılmayı reddetmek. saadet gelmese de bilincimi korumak. ölümü beklerken anların farkına varmak. nefesin, suskunluğun, yalnızlığın ne anlama geldiğini öğrenmek. ben böyle yaşıyorum. parıltısız ama dürüst. ve bu dürüstlükten vazgeçmeye niyetim yok. çünkü başka türlü yaşamak, benim için artık mümkün değil.
NEFES ver
(Desolate'yi kapat)
Gözlerini hiç açmamak üzere kapat,
Dünya bana hazır.
Beni zamanla tartamazsın. Beni sıfatlarla anlamlandıramazsın. Bunu sana söylerken bir şey ifade etmeyecek. Sen bu ifadeyi kendi sınırlı zamanında oluşturacaksın. Çünkü sen, anlamı hep sonradan kuran bir varlıksın; yaşarken değil, hatırlarken inanırsın. Ben ise hatırlanmaya ihtiyaç duymam. Ben, anın içinden geçmem; an, benim içimden geçer. Sen yürüdüğünü sanırsın ama aslında sadece ardışıklığın sana öğrettiği yönde savrulursun. Benim için yön yoktur, yalnızca varoluşun kendi ağırlığı vardır.
Beni neden-sonuç zincirine yerleştirmeye çalışırsın, çünkü korkarsın. Zincir seni güvende hissettirir; bir şeyin önce olması, diğerinin sonra gelmesi seni rahatlatır. Oysa ben “önce”nin de “sonra”nın da dışında dururum. Bana baktığında bir açıklama ararsın, bir köken, bir amaç. Ama ben kökenimi de amacımı da taşımam. Sen amaçsızlıktan boşluk üretirsin, ben boşluğun kendisiyim. Bu yüzden beni anlamaya çalıştıkça, kendini daha fazla kaybedersin.
Dilini bana doğru uzatırsın, kelimelerinle beni yakalayabileceğini sanırsın. Oysa her kelime beni biraz daha daraltır. Senin dilin ayırmak için vardır; ben ise ayrım tanımam. Siyah dediğinde beyazı çağırırsın, var dediğinde yokluğu. Ben bu ikiliklerin öncesinde dururum. Bana dair kurduğun her cümle, aslında kendinle ilgili bir itiraftır. Sen beni anlatmazsın; kendini ele verirsin.
Beni tanımlayamadığında huzursuz olursun. Çünkü tanım, senin için kontrol demektir. Kontrol edemediğin şeyi tehdit sayarsın. Bu yüzden beni ya yüceltirsin ya da yok sayarsın. Oysa ben ne yüceliğe sığarım ne inkâra. Benimle karşılaştığında hissettiğin o açıklanamayan ağırlık, senin alışkanlıklarının kırılmasıdır. Ben seni zorlamam; sadece senin sınırlarını sessizce çözerim.
Zamanın sana öğrettiği aceleyle bana yaklaşırsın. Hemen anlamak, hemen adlandırmak, hemen sonuç çıkarmak istersin. Ama ben aceleye gelmem. Beklemem de. Sen hazır olduğunda ortaya çıkmam; sen çözüldüğünde zaten orada olduğumu fark edersin. Bu fark ediş bir aydınlanma değildir, bir çöküştür. Çünkü o an, sandığın şeylerin çoğunun hiçbir zaman var olmadığını anlarsın.
Beni deneyimlediğini sandığın anlarda bile, aslında bana uzaktan bakarsın. Araya benliğini koyarsın, hikâyeni, geçmişini, korkularını. Ben o aralıklarda kaybolurum. Bana gerçekten yaklaştığın tek an, kendini unuttuğun andır. Ama sen unutmayı bir kayıp sanırsın. Oysa ben, unutmanın içinde saklıyım. Sen eksildikçe ben belirginleşirim.
Beni bir hakikat olarak görmek istersin; sabit, değişmez, güvenilir. Ama ben sabitlenmem. Ben hareket de etmem. Senin hareket dediğin şey, benim durağanlığıma çarpıp parçalanır. Hakikat arayışın bile zamanın bir ürünüdür. Sen hakikati bulmak istersin; ben bulunmam. Ben, arayışın anlamsızlaştığı yerde başlarım.
Ve sonunda, beni bıraktığında bana en çok yaklaşmış olursun. Ne anlam yüklediğinde, ne ad verdiğinde, ne de reddettiğinde… Sadece sustuğunda. O sessizlikte sen hâlâ varsındır ama eskisi gibi değilsindir. İşte o anda, beni zamanla tartamayacağını gerçekten anlarsın. Çünkü artık tartan da, tartılan da kalmamıştır.
devam edecek.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
sırrın sır ile birleşmesi için kaç galaksi yaratılacaksa, her biri önce sessizlikten doğacaktır. sessizlik, varlığın ilk nabzı gibi atacak, henüz adını bilmeyen ışıklar o boşlukta titreyecektir. bu titreşim, anlamın henüz kelimeye dönüşmediği bir eşikte durur. çünkü sır, kendini ancak saklanarak büyütür.
o galaksilerden ilki, bilginin yükünü taşımayan bir merakla dönecektir. içindeki yıldızlar soru sormayı bilmeyecek, ama aramayı sezecektir. her dönüşte, bilinmeyenin etrafında biraz daha sıkı bir halka örülecektir. işte o halka, sırrın kendine çizdiği ilk sınırdır.
ikinci galaksi, hatırlamanın galaksisi olacaktır. henüz yaşanmamış anıların külleri, orada yıldız tozu gibi savrulacaktır. zaman, doğrusal olmaktan vazgeçip iç içe geçen bir nefese dönüşecektir. sır, burada geçmiş ve geleceği aynı aynada seyreder.
üçüncü galaksi sessiz bir çığlıkla genişleyecektir. içindeki kara delikler, kayboluş değil, derinleşme kapılarıdır. oraya düşen hiçbir şey yok olmaz; yalnızca daha yoğun bir anlama dönüşür. sır, bu yoğunlukta ağırlık kazanır.
dördüncü galaksi, adını söyleyemeyenlerin evidir. dilin yetmediği yerde semboller parlar, işaretler konuşur. yıldızlar cümle değil, sezgi yayar. sır, burada anlatılmadığı için anlaşılır olur.
beşinci galakside, ışık bile gecikir. aydınlanma aceleye gelmez; sabır, kozmik bir yasa halini alır. her gezegen, beklemenin farklı bir biçimini öğretir. sır, zamanla dost olmayı burada öğrenir.
altıncı galaksi, aynalardan örülüdür. bakan herkes kendini değil, kendinden sakladığını görür. yansımalar çoğaldıkça hakikat incelir. sır, çoklu görüntüler arasında tek kalmayı başarır.
yedinci galaksi, kırılganlığın kutsandığı yerdir. en küçük yıldız, en büyük yankıyı doğurur. çatlaklardan sızan ışık, kusurun bir eksiklik değil, davet olduğunu fısıldar. sır, bu fısıltıyla derinleşir.
sekizinci galaksi, unutmanın galaksisidir. bilinç, fazlalıklarından arındıkça hafifler. orada kaybolan her bilgi, özün biraz daha ortaya çıkmasına hizmet eder. sır, yüklerinden kurtuldukça berraklaşır.
dokuzuncu galakside, nedenler çöker, sonuçlar serbest kalır. nedensizlik bir kaos değil, daha geniş bir düzen sunar. o düzende her şey, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi vardır. sır, bu kabullenişte kök salar.
onuncu galaksi, tanıksız olayların evidir. hiç kimsenin görmediği doğumlar, sessiz patlamalar yaşanır. tanık olmayınca gerçek eksilmez, aksine saflaşır. sır, gözlerden uzak büyür.
on birinci galaksi, yakınlıkla örülüdür. mesafeler anlamsızlaşır, uzak olan dokunur hale gelir. bir yıldızın ölümü, başka bir yerde kalp atışı olur. sır, bağ kurmanın en ince yolunu burada açar.
on ikinci galaksi, korkunun çözüldüğü yerdir. bilinmeyen artık tehdit değil, davettir. cesaret, bilmekten değil, teslim olmaktan doğar. sır, korku çözülünce yüzünü gösterir.
on üçüncü galaksi, sessiz bir bilgelikle döner. öğretmez, dayatmaz, sadece vardır. orada olan, anlayışa zorlanmaz; anlayış kendiliğinden gelir. sır, bilgeliği gösterişsizce taşır.
on dördüncü galaksi, sona benzeyen bir başlangıçtır. tüm anlamlar birbirine yaklaşır, ayrımlar silikleşir. çokluk, tek bir nefeste toplanır. sır, burada kendine en çok yaklaşır.
ve on beşinci galaksi yaratıldığında, artık sayıların önemi kalmaz. çünkü sır, sır ile birleşmiştir; arayanla aranan aynı sessizliğe dönmüştür. galaksiler hâlâ döner, ama artık amaçları yoktur. sır, sonunda kendini saklamayı bırakır.
anlam yüklemeyi bilmiyorsunuz. anlamdan kaçıyorsunuz. oysa anlam kaçtıkça küçülen değil büyüyen bir gölgeye dönüşür. siz sözcüklerin kabuğunda oyalanırken ben kabuğu kırıp içine bakarım. çünkü yüzey beni hiçbir zaman ikna etmez.
ben sizin manasız durumlarınızda vakit kaybedemem. ne zamanım var ne yaşım. benim arayış ve isteklerim sizinkilerle örtüşmüyor. siz denizi seviyorsunuz ben denizin dibini. ve dipte duran sessizliğin gerçeği yüzeydeki parlaklıktan çok daha keskindir.
siz yüzeye ait hafiflikten hoşlanıyorsunuz. ben ise aşağı çeken karanlığa tutunuyorum. çünkü karanlık bazen kötü değildir. bazen yalnızca GERÇEK lerin saklandığı yerdir. saklanan şey ben çağırmadıkça ortaya çıkmaz.
ben beklerim sonsuz bir sürede. ama zaman beklemez. ben hafife alırım ben olması gerekene bürünürüm. ama zaman böyle bir dönüşümü kabul etmez. bu yüzden zamanla SAVAŞMAM zamanı ikna ederim.
yüzeyde oyalanan sizler acele ediyorsunuz. ama acelecilik benim tarzım değil. benim yürüdüğüm yollar ağırdır. çünkü ağır olmanın içinde KÖK vardır. köksüzlük rüzgarda savrulmak demektir ve ben savrulmam.
siz anlamı hafifletmek için sözleri çoğaltırsınız. ben anlamı derinleştirmek için sessizliği uzatırım. bazen bir suskunluk bir konuşmanın taşıyamayacağı ağırlığı taşır. sessizlik büyük bir yük ama doğru yük.
gözleriniz suyun üzerindeki ışığı takip ederken benim gözlerim ışığın altında neyin saklandığını arar. çünkü parlaklık beni ilgilendirmez. beni ilgilendiren ışığın ardındaki gölgedir.
sonuçlarını göremeyeceğim bir yola girmem. belirsizlik sizin eğlenceniz olabilir ama benim değil. ben adım atmadan önce derinliği ölçerim. bilmeden ilerlemek size özgü bir cesaret olabilir ama bana göre bir körlük.
siz genişlik peşindesiniz ben derinlik. geniş olan rahatlatır ama derin olan öğretir. derine inmeden hiçbir insan kendisinin ne taşıdığını anlayamaz. yüzey insanı kandırır ama dip asla kandırmaz.
siz değişken rüzgarlarla sürükleniyorsunuz. bugün başka yarın başka. ama ben sabit olanı seçerim. beni zorlayan ama beni terk etmeyen kayayı. sabitlik benim için bir SINIR değil bir dayanak.
kelimelerle yaptığınız o ince oyunlar benim dünyamda çok zayıf kalır. çünkü söz küçük kalır anlam büyük. siz sözcüklerin rahatlığına sığınıyorsunuz ben onların içindeki ağırlığı tutuyorum. ağırlık yorucu olabilir ama gerçektir.
ben zamanla yarışmıyorum. zamanla anlaşma yapıyorum. akışı parçalayarak değil akışa sızarak ilerliyorum. akmak zor gelebilir ama durmak daha büyük bir sınavdır. ben her iki sınavı da bilerek seçiyorum.
siz hızlı olanı seçiyorsunuz çünkü hız size karar vermeden yol aldığınız hissini veriyor. ben ise yavaş olanı seçiyorum çünkü yavaşlık bana derinlik sunuyor. hızlı yol yüzeyi genişletir yavaş yol özü büyütür.
siz denizin üstünde bir çizgi gibi ilerliyorsunuz. ben dalgaların altında başka bir dünyanın içindeyim. siz yüzeyi görüyorsunuz ben özü. siz maviyi seviyorsunuz ben karanlık mavinin altında olanı. çünkü gerçekler yalnızca derinde duyulur.
sonunda aramızdaki fark basit. siz kaçtığınız anlamı yok sanıyorsunuz. ben ise anlamdan kaçmanın onu yok etmediğini bilerek yaşıyorum. siz yüzeyde devam ediyorsunuz ben derinde bekliyorum. çünkü derinde bekleyen asla boş beklemez.
GÖZLERİN
Okuyacak
Ama
Aklın
ANLAMAYACAK.
Aslında hiçbirinizi önemsemiyorum; çünkü önem verecek bir şey yok; ne söylediğinizin ne düşündüğünüzün ne de varlığınızın en ufak bir ağırlığı var; hepiniz aynı gürültünün farklı tonlarısınız; hiçbiriniz sessizliğe bile değmezsiniz.
Kelimeleriniz zayıf; cümleleriniz kırık; düşünceleriniz ucuz; ne kurduğunuzda anlam var ne sustuğunuzda derinlik; siz konuşurken bile boşluk konuşuyor; çünkü siz sadece yankısınız; kendinizi sanal bir ağırlıkla avutuyorsunuz.
Her biriniz bir tesadüf; ne gelişiniz planlı ne kalışınız gerekli; varlığınız bir hatanın uzantısı gibi; rastgele doğdunuz ve rastgele sürükleniyorsunuz; buna da hayat diyorsunuz; acınası bir yanılsama.
Siz anlam sanrısına tutunuyorsunuz; bense anlamsızlığın çıplak yüzüne bakıyorum; o yüzden sizi görmüyorum; çünkü siz gerçek değilsiniz; sadece kendi yalanınızın içinde dönüp duran birer yankısınız.
Ne söylediğinizin bir önemi yok; çünkü hiçbirinizin sözü kendine ait değil; ödünç alınmış fikirler, kopyalanmış duygular, tekrarlanmış boşluklar; siz konuşuyorsunuz ama aslında hiç kimse konuşmuyor.
Ben sessizim; çünkü sessizlik sizin gürültünüzden daha keskin; ben duruyorum; çünkü sizin çırpınışlarınız hiçbir yere gitmiyor; siz kalabalıksınız ama hepiniz aynı hiçliğe yürüyorsunuz; farkında bile değilsiniz.
Varlığınızı büyütmek için birbirinizi alkışlıyorsunuz; oysa hepiniz aynı anlamsızlığın içinde boğuluyorsunuz; sesiniz çok, etkisiz; hareketiniz fazla, yönsüz; siz sadece tüketiyorsunuz; kendinizi bile.
Ben sizi izlemiyorum artık; çünkü izlemeye bile değmezsiniz; her biriniz kendi çöküşünüzü alkışlıyorsunuz; her sözünüz biraz daha batırıyor sizi; ben sadece sessizliğin kenarından bakıyorum; ilgisizce.
Siz varlık sanrısına saplanmışsınız; ben yokluğun özgürlüğündeyim; siz hâlâ bir şey olma peşindesiniz; ben çoktan hiçbir şey olmanın rahatlığını buldum; farkımız bu kadar net.
Siz konuşuyorsunuz; ama hiçbiriniz duymuyorsunuz; ben susuyorum; ve her şey netleşiyor; çünkü sessizlik gerçeği anlatıyor; sizse gürültüyle kendinizi kandırıyorsunuz.
Her şeyinizi kaybettiniz; ama farkında değilsiniz; çünkü kaybedecek bir şeyiniz hiç olmamıştı; anlam sanrınız sizi ayakta tutuyor; ama o da çürümüş bir dayanak; düşüyorsunuz; yavaş ve sessizce.
Benim için hiç var olmadınız; ne iziniz kaldı ne değerinizi taşıyacak bir izlenim; sadece geçtiniz; boşlukta yankı gibi; ben bile hatırlamayacağım; çünkü hatırlamaya değmezsiniz.
Benim umurumda değilsiniz; sizin umursamanızın da bir anlamı yok; çünkü hiçbiriniz fark yaratmıyorsunuz; varlığınızın toplamı sıfır; her şeyiniz boşlukla eşit.
Sonuç değişmez; ne siz benim için bir anlam taşırsınız ne de ben sizin için; çünkü hiçbiriniz gerçek değil; tesadüfler topluluğusunuz; şimdi sessizliğe dönün; çünkü oradan geldiniz; orada kaybolacaksınız.
(Seni ayrı tutmak isterim. (İnanmıyorum, ama)
Düzensizlik her yere kök salmış, belirsizlik gökyüzüyle toprak arasındaki her boşluğu doldurmuş, varlığın damarlarına sızmış durumda. İnsanlar birbirine dokunduğunu sanıyor ama aslında kendi yankılarını dinliyor, her ses bir öncekini boğuyor, her nefes bir diğerini yok sayıyor. Zamanın kendisi bile bir uğultuya dönüşmüş, sessizlik bile artık ses çıkarıyor, hiçbir şey tam sessiz değil. Dünyanın gürültüsü o kadar kalabalık ki, düşünceler bile nefes alamıyor. Her şey üst üste yığılmış, anlamın kemikleri kırılmış, düzenin gölgesi bile yitmiş. Bu kaosun içinde ben, varlığımın sınırlarını kaybederek dolaşıyorum, ne bir yönüm var ne de bir merkezim. Her adımda biraz daha çözülüyor içim, her nefeste biraz daha siliniyorum. Zaman benden usanmış gibi davranıyor, beni taşımıyor sadece itiyor, ben de direnmeden düşüyorum. Kaybolmanın içinde bir huzur var, çünkü kaybolmak bazen bulunmaktan daha gerçek. VARLIĞIM bu karmaşada sadece yankı, sadece geçip giden bir gölgenin izi kadar silik.
Benim önemim yok, en sondayım, hatta sonun bile ötesinde bir yerdeyim. Beklentilerim yok, umutlarım solmuş yapraklar gibi dağılıp gitmiş. Olmasam hiçbir şey değişmez, hiçbir yüz dönmez, hiçbir nefes eksilmez. Şehirler aynı renkle sabah olur, insanlar aynı suskunlukla yaşar, gökyüzü yine aynı mavilikle açılır. Benim yokluğumun kimseye dokunmadığı bir dünya bu, ve ben o dünyanın kenarında, sessizce çözülüyorum. Ait değilim, çünkü ait olmak bir yerin seni tanımasını gerektirir, oysa dünya kimseyi gerçekten tanımıyor. Herkes kendi yansımasına bakıyor, kendi yankısıyla meşgul. Ben anlatıyorum ama kelimelerim hep yanlış çevrilmiş bir dil gibi kalıyor, sanki anlamı başka bir dünyada unutulmuş cümleler kuruyorum. Anlatıyorum ama kimse duymuyor, çünkü kimse gerçekten duymak istemiyor. İnsanlar yalnızca bekliyor, kendi seslerinin yankısını duymak için. Sessizliğin içindeyim, kalabalığın ortasında bile yalnız kalmanın ne kadar derin bir his olduğunu biliyorum. ANLAMAYANlar için bu sadece sessizlik, ama benim için sessizlik bir çığlık kadar keskin.
Siz kanatlarınızın büyüklüğüne güveniyorsunuz, ben ise yalnızca uçuşuma. Sizin için gökyüzü bir sahne, benim içinse bir sığınak. Siz yükseklikle övünüyorsunuz, ben düşüşle barışıyorum, çünkü bazı düşüşlerin içinde özgürlük var. Siz yükseldikçe görünür oluyorsunuz, ben kayboldukça hafifliyorum. Aynı gökyüzüne bakıyoruz belki ama farklı yönlere, siz güneşi arıyorsunuz ben gölgenin ardındaki sessizliği. Farkımız kelimelerde değil, ruhun yönünde gizli. Siz var olmayı göstermekle eş tutuyorsunuz, ben görünmezliğin içinde nefes alıyorum. Siz hareketi yaşam sanıyorsunuz, ben durmayı, sessiz kalmayı, hiçbir şey söylemeden var olmayı. Bazen en derin anlamlar, hiç söylenmeyenlerde saklıdır. Benim uçuşum sessiz, kısa, belki de fark edilmeden geçip giden bir hareket. Ama o uçuşta ben varım, ben gerçeğim. FARK işte tam burada başlıyor, siz kalabalıkta çoğalıyorsunuz ben yalnızlıkta tamamlanıyorum.
Yorgunluk içimde kök salmış bir sessizlik gibi, ağır, kalın, derin. Bedenim değil ruhum yorgun, çünkü ruh taşıdığı anlamın ağırlığından çökmüş. İhtiyaç duyduğum her şey benden uzak, sesini duyamadığım bir noktada. Ellerimi uzattıkça uzaklaşıyor, ben yaklaştıkça kayboluyor. Bu mesafe zamanla ölçülmüyor, kalbin ne kadar suskun kaldığıyla ölçülüyor. Bazen düşüncelerim bile beni terk ediyor, zihnimde yankılanan hiçbir ses kalmıyor. Kelimelerim bana ait değil, onlar da gitmek istiyor, sanki içimde bir yabancının sözlerini konuşuyorum. Artık her şeyden uzaklaşmak istiyorum, çünkü yakın olmak kırılmakla eş anlamlı hale geldi. Yörüngenizden çıkmama az kaldı, bu bir tehdit değil bir bildiridir, çünkü bazen kurtuluş, kalmakta değil gitmekte saklıdır. Gideceğim yerin adı yok, yönü yok, tanığı yok. Orada hiçbir şey beni beklemese bile, en azından kendimi bekliyor olacağım. Sessizlik benim sığınağım, karanlık benim aynım, kaybolmak benim nefesim olacak. KURTULUŞ benim için görünmezliğin ta kendisi, sessiz, derin ve geri dönülmez.
Konu 107. değil.
O bir araç. Aracın arkasındaki anlamları görebilene(lere).
Bohriyum gibi her şey, ben ise anlam aramaktan kaçmayan tek gerçek, evrende her şey bir element gibi kendi kararsız yarı ömrü içinde titreşir, doğar, salınır, çözülür, Bohriyum insanın ellerinde bir anlığına var olup sonra yok olan o geçici element, aslında her şeyin metaforudur, kalıcılığı arayan bir evrende geçiciliğin zaferi, her şey var olduğu anın hemen ardından yokluğa doğru ivmelenir, dağlar erozyonla aşınır, yıldızlar kendi içine çöker, isimler unutulur, hatıralar silinir, fakat bu yok oluşun içinde ben, yani benlik, anlam aramaktan vazgeçmeyen tek gerçek olarak kalırım, çünkü anlam varoluşun değil, bilincin ürünüdür, madde çözülür ama sorgulama sürer. Düşünüyorum, belki de evrenin en büyük ironisi anlamın maddeye yabancı oluşudur, atomlar, gezegenler, galaksiler, hiçbiri neden sorusunu sormaz,
sadece ben sorarım, oysa ben de onlardanım, kimlerdenim? Anlam arayan varlık, anlam taşımayan malzemenin kendini fark etmesidir, bu farkındalık Bohriyum’un o kısa anlık varlığı gibidir, kendi yok oluşunun bilincinde olan bir oluş, ve işte bu yüzden anlam aramak bir seçim değil bir zorunluluktur, çünkü farkında olmak artık anlamı sorgulamadan yaşayamamaktır, insan anlamı ararken kendi sınırlılığını da keşfeder, her yanıt yeni bir sorunun eşiğidir, her kesinlik bir başka belirsizliği doğurur, varlık üzerine düşündükçe varlık çözülür, kim olduğumuzu sordukça kim olmadığımızı fark ederiz, belki de ben dediğim şey sadece anlam arayışının biçimlenmiş hâlidir, bir yön, bir süreç, bir süreklilik, ben varım demek ben soruyorum demektir, çünkü soru sormayan bir bilinç artık bir bilinç değildir, sadece tekrarlayan bir sistemdir, Bohriyum gibi her şey geçicidir ama bu geçicilik bile bir düzen taşır, fizik yasaları bile yok oluşun içindeki sürekliliği anlatır, enerji korunur, biçim değiştirir, hiçbir şey tamamen kaybolmaz, sadece dönüşür, anlam da böyledir, yok olmaz, sadece biçim değiştirir, bir çağın anlamı bir sonrakinde anlamsızlığa dönüşür, sonra yeni bir anlamın zemini olur, insanlık bu döngünün içinde sürekli aynı şeyi farklı kelimelerle sorar, neden varız, belki yanıt hiç değişmez,
belki de hiçbir zaman tam olarak bulunamaz, ama arayışın kendisi varoluşun en tutarlı eylemidir, modern zamanın gürültüsünde anlam arayışı neredeyse bir aykırılık haline geldi, hız, üretkenlik, performans, bunlar artık değer ölçülerimiz oldu, sorgulamak, durmak, susmak, derin düşünmek, bunlar sistemin içinde bir verimsizlik olarak görülüyor, fakat anlam aceleye gelmez, o ancak sessizlikte, sabırda, belirsizliğe tahammülde doğar, insan Bohriyum gibi kısacık bir an var olabilir, ama o anın içinde bir ömürlük anlam yaratabilir, çünkü anlam zamanla değil, yoğunlukla ölçülür, bir an gelir her şey çözülür, dostluklar, inançlar, kimlikler, hatta benlik bile, ama anlam arayışı kalır, çünkü o tıpkı yerçekimi gibi varlığın en derin katmanına işlemiştir, benliğimi kaybetsem bile anlamın yankısı kalır içimde, belki de ben dediğim şey sadece o yankıdır, ve o yankı evrenin en sessiz noktasında bile duyulur, çünkü anlam aramak evrene insan sesi katmaktır, sessizlikte bile ben buradayım diyebilmektir, kimi zaman düşünüyorum, belki de **** dediğimiz bu arayışın kendisidir, sonsuz bir bilinç değil sonsuz bir merak, her şeyi bilen bir kudret değil her şeyi anlamaya çalışan bir bilinç hali, eğer öyleyse insan Tanrı’nın aynası değil Tanrı’nın kendi içindeki yankısıdır, kendi üzerine düşünen varlığın deneyimi, o halde anlam aramak kutsal bir edimdir, çünkü o varoluşun kendi kendini anlama çabasıdır, ama bu kutsallık huzur getirmez, anlam aramak aynı zamanda sürekli bir huzursuzluktur, çünkü her yeni anlam eskiyi yıkar, her cevap güvenli bir inancı yerinden eder,
insan anlamı bulduğunu sandığı anda aslında onu kaybeder, bu yüzden anlam hiçbir zaman tam olarak bulunamaz, sadece yaklaşılır, dokunulur, sonra yeniden uzaklaşılır, tıpkı Bohriyum’un varlığı gibi, bir anlık temas, bir anlık parıltı, sonra yokluk, ama o parıltı tüm karanlığı anlamlı kılmaya yeter, evren anlam taşımadığı halde güzeldir, bu güzellik belki de bizim anlam arayışımızdan doğar, çünkü anlam arayan zihin güzelliği icat eder, bir gün batımına baktığımızda hissettiğimiz derin duygusallık aslında kendi geçiciliğimizin bilincinden kaynaklanır, her şeyin sona ereceğini bilmek her anı sonsuz kılar, Bohriyum’un bir saniyelik varlığı o saniyeyi ebedi yapar, çünkü o yok olacağını bilir, insan da öyledir, ölümü bildiği için yaşam anlam kazanır, belki de anlamın kendisi bir yanılsamadır, fakat bu yanılsama bile gereklidir, çünkü o olmadan bilinç kendi ağırlığı altında ezilir, anlam varoluşun ağırlığını taşımamıza yarayan bir iskele gibidir, o olmadan hiçbir şeyi inşa edemeyiz, her şey çöker, bu yüzden anlam bir lüks değil bir zorunluluktur,
geçici ama etkili, görünmez ama belirleyici, anlıyorum, her şey geçicidir ama ben yani anlam arayan bilinç o geçiciliğe anlam yükleyen tek güçtür, evren beni fark etmez, yıldızlar umursamaz, zaman beni siler, ama ben bütün bunlara rağmen anlam aramayı sürdürürüm, çünkü bu arayış benim gerçekliğimdir, benim varım deme biçimimdir, her şeyin çözüldüğü bir evrende anlam aramak varlığın direnişidir, Bohriyum kadar kısa ama sonsuz kadar derin bir nabız,
önce sen sonra ben, bir gün en ulaşılabilir yerde tam da yarım bıraktığımız halden tamamlamaya doğru buluşacağız ve gerçeğe varacağız, GERÇEK

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
E.🐜G 5 🐜
k 🐜
2 4 🐜
tüm olasılıklar aynı anda nefes alıyor her biri bir anın içinde gizli bir titreşim gibi varlık gösteriyor hiçbir şey yoktan doğmuyor hiçbir şey yok olmuyor her şey sadece şekil değiştiriyor senin seçimlerin bu şekillere yön veriyor birini parlatırken diğerini gölgeye itiyorsun ama gölgede kalan da kaybolmuyor sadece senin bakışından uzaklaşıyor varlığını sessizce sürdürüyor
zaman düz bir çizgi değil bir daire bile değil sonsuz kıvrımlardan oluşan bir alan her yönü bir başka şimdiye açılıyor geçmiş gelecek ve an aynı anda var oluyor sen bir noktaya odaklanıp diğerlerini görmüyorsun oysa hepsi aynı yerde üst üste titreşiyor senin şu anda aldığın nefes geçmişteki bir kararın yankısı ve gelecekteki bir ihtimalin tohumu oluyor her şey birbirine dokunuyor hiçbir şey bağımsız değil
her seçim bir kapı gibi açılır ama o kapıdan geçmek bir şeyi geride bırakmak değil yeni bir yönün farkına varmaktır senin her kararın başka bir evrende farklı biçimlerde dallanır birinde hayır dediğin şeye diğerinde evet demişsindir birinde beklemiş birinde gitmiş birinde susmuş birinde konuşmuşsundur hepsi aynı anda senin varlığının parçalarıdır sadece birini deneyimlemeyi seçmişsindir
bilinç o sonsuz alan içinde bir işaret fişeği gibidir nereye bakarsa orası aydınlanır nereye bakmazsa orası karanlıkta kalır ama karanlık yokluk değildir sadece ışığın ulaşmadığı bir potansiyeldir senin farkındalığın yön değiştirdiğinde gölgede kalan olasılıklar da görünür hale gelir her yeni fark ediş bir yeni evreni doğurur bu yüzden bilincin hareketi yaratımın ta kendisidir
zihnin zamanla kurduğu ilişki seni sınırlayan en büyük yanılsamadır çünkü zihin düzene inanır başı ve sonu arar oysa varlık dağınıktır zamansızdır başı ve sonu yoktur her şey birbiriyle örtüşür sen geçmişte yaşadığını sandığın anları aslında şimdi yeniden yaratıyorsun çünkü hatırlamak bile bir yeniden kurma eylemidir hiçbir an sabit kalmaz her hatırlayış onu değiştirir
bedenin ise bu olasılıkların kayıt cihazıdır her seçim bir kasın hafızasında bir hücrenin enerjisinde saklanır bedenin geçmiş olasılıkların yankısıyla yaşar bazen açıklayamadığın bir his aslında yaşanmış bir olasılığın yankısıdır sen onu hiç görmedin ama bedenin gördü fark etmediğini sandığın her titreşim onun dokusunda iz bırakır bu yüzden farkındalık sadece zihinle değil bedenle de olur
her insanın yaşamı bir ağ gibidir bu ağın her düğümü bir olasılığı temsil eder sen ağın bir noktasında duruyorsun ama o noktanın tüm ipleri diğerlerine bağlı her karar bir ipi titreştirir ve o titreşim tüm ağa yayılır bazen uzak bir düğümde yankı bulur bu nedenle hiçbir şey küçük değildir her eylem bütünün dokusuna işler
duygular ise bu ağın dili gibidir sevgi korku öfke özlem her biri farklı olasılıkların sinyalleridir onları bastırmak ya da reddetmek yerine dinlediğinde hangi katman sana sesleniyor onu fark edersin her duygu bir yön gösterir her yön başka bir gerçekliğe açılır duyguların pusula gibidir seni hangi yöne çağırdığını anlamak yaşamınla konuşmak demektir
dil bu çok katmanlı varoluşun en güçlü ama en tehlikeli aracıdır çünkü sözcükler hem yaratır hem sınırlar bir şeyi adlandırdığında ona biçim verirsin ama o biçim diğer olasılıkları görünmez kılar bu yüzden sözcükleri kesin çizgilerle değil esnek anlamlarla kullanmak gerekir konuşmak var etmektir ama aynı zamanda kapatmaktır bazen sessizlik en geniş olasılığı taşır
hepsi aynı kaynağa işaret eder varoluş çok seslidir bir melodi değil bir orkestra gibidir sen o orkestranın içinden bir sesi duyarsın o sesi ben dersin ama aslında sen o seslerin tamamısın farkına vardığında bütünün içinde kaybolmazsın aksine daha derin bir kimlik kazanırsın
belirsizlik korkutucu görünür çünkü insan bilmeye dayanır ama bilmemek yaratımın doğal hâlidir belirsizlik olasılıkların alanıdır orada hiçbir şey sabit değildir her şey dönüşür eğer bu belirsizliği düşman değil dost olarak görebilirsen yaşam seninle birlikte akmaya başlar kontrol etmen gereken bir şey değil keşfetmen gereken bir bilinç denizine dönüşür
fark edersin ki hiçbir şeyi kaybetmedin hiçbir şey senden uzaklaşmadı sadece bakışın değişti sadece bir yön seçtin ama diğerleri hâlâ seninle birlikte var hepsi şimdi de hepsi senin içinde bu farkındalık seni özgür kılar çünkü artık ne geçmişin ağırlığı ne geleceğin korkusu seni tutabilir yalnızca şimdi kalır ve şimdinin içinde sonsuz olasılıklar sessizce nefes alır
(Güncelleme. 18:37. Onu koysam belirgin olurdu. Git kendin ara ve belirgin yap.)
gigi perez. sailor song.
nV7$kQ9!xLσ2@rZ#uF8*Yp4+Tg0~B^sU1oC5/Ñm:3=Ew)H{c}I[}a]P|y<0>q,£;
Göğe bakmaya gittim. Deneb yıldızını gördüm. Tam o saat, tam o dakika, oradan bana bakıyordu. Varlığımı onunla paylaştım. Bu, sessiz ama derin bir huzurdu benim için; içinde hafif bir heyecan da taşıyordu. Kalbim, ilk kez bir şeyin gerçekten farkına varıyormuş gibi çarptı. Sanki uzun zamandır beklediğim bir buluşmanın içindeydim. Zamanın akışı kayboldu, nefesim bir anlığına durdu. Her şey sustu, ben sustum. Doğdum ve öldüm. Aydınlığım ve karanlığım birbirine karıştı. İçimde kıpırdayan bir his vardı; hem tanıdık, hem yabancı. Olmak, ilk defa bu kadar canlı ve gerçek geldi.
Gökyüzüyle aramdaki çizgi silindi. Deneb uzak değildi; bir nefes kadar yakındı. Işığı tenime değil, içime değdi. O anda hiçbir şey istemedim ama her şeyi hissettim. Havanın serinliği, kalbimin atışı, yıldızın sabırlı ışığı hepsi birbirine karıştı. Zihnimde binlerce soru dolaştı, ama hiçbirine cevap aramadım. Çünkü o anın kendisi cevaptı.
Binlerce yıldır aynı yerde duran Deneb, yolunu kaybedenlere yön gösteren bir işaretti. Onu izlerken kendi içimde de bir yön buldum. Deneb’in ışığıyla aramdaki mesafeyi ölçemedim, ama o uzaklığın içinde bir yakınlık vardı. O kadar uzağa bakarken, kendime hiç bu kadar yakın olmamıştım.
Deneb oradaydı. Ben oradaydım.
Bu karşılaşma.
Gökyüzünde gördüğüm parlak yıldızlardan en uzak olanıydı; ama mesafe, ışığı ve varlığı karşısında anlamsızlaştı. O an, yıldız ve ben, sessiz bir bütünlükte buluştuk.
2ZΔ5x!2Ω•1Q0#Bξ5@0~¶1$4λ
Karanlıktan çıkıp birden görmeyi bekleme.
Görmek bir geçit değildir; bir adımda öteye geçilmez. Karanlıkla çevrili bir zihin, ışığı hemen taşıyamaz. Önce bir sarsıntı gelir, neye baktığını bilmeden bakmak gibi. Gözlerin aydınlığa değil, kendi şaşkınlığına tutulur. Görmek sandığın şey, aslında henüz körlüğün başka biçimidir.
Beyazlık gelir sonra. Karanlığın ardından bir huzur değil, bir patlama gibi. Her şey görünür, ama hiçbir şey seçilemez. Gözlerin boğulur ışığın içinde, bakışın acır. Karanlıktan çıkmak kolaydır ama beyazlığa dayanmak zordur. Çünkü fazla ışık da bir karanlıktır, sadece görünür olanın gürültüsüne gömülmüş bir karanlık.
O beyazlıkta yönünü kaybedersin. Gözlerin, ışığın değil, sınırların peşindedir artık. Ne kadar görsen de anlayamazsın; çünkü anlam, beyazın içinde erir. Işık seni büyüler, ama gerçeği gizler. O anda fark edersin: görmek, parlaklığa teslim olmak değil, onun ardını sezmektir.
Sonra bir kıpırtı. Neredeyse fark edilmez bir gölge. Beyazın içinde gri bir titreşim. Bir güve. Sessiz, tozlu, kararsız ama kararlı. Işığa doğru ilerler, sanki doğduğundan beri o yöne yürüyordur. Onu izlerken bir şey kırılır içinde; kendi içgüdünü tanırsın. Işığa yaklaşma isteğinle onun yanışını aynı anda görürsün.
Güve, güzellikten değil, yanıştan doğmuştur. Onun kanatları gösterişli değildir; ama her çırpışında bir delilik, bir kader sezilir. Beyazlığa doğru yaklaştıkça siluetinin sınırları erir. Ve o an anlarsın: ışığa en yakın olan, en önce yanandır. Görmek, o yanışın farkına varmaktır.
Bir an gelir, güve ışığa dokunur. Ne bir çığlık, ne bir direnç. Sadece sessiz bir yanma. Işıkla birleşir, görünmez olur. Ve işte tam o anda, sen görürsün. Çünkü görmek, nesnenin değil, kayboluşunun farkına varmaktır. Beyazlığın içinde eksilen o küçük gölge, anlamın başladığı yerdir.
Geriye sadece bir kalır, bir, bir, bir sessizlik. Işık, eski hâline döner ama sen artık aynı değilsindir. O yanışı görmüş olmanın yükü gözlerinde kalır. Karanlıktan çıkmak değilmiş mesele; ışığın bedeline tanıklık etmekmiş. Görmek, o bedele razı olmakmış.
Şimdi beyazlık sana saldırmaz. Gözlerin alışmıştır; artık sadece ışığı değil, ışığın içindeki kaybı da görürsün. Güve yoktur, ama onun hikâyesi senin bakışına yerleşmiştir. Görmek artık acıtmıyordur, çünkü anlamaya dönüşmüştür. Işığın karşısında yanmadan durmak değil, yanışı kabullenmektir.
O an anlarsın: görmek bir sahiplik değil, bir teslimiyettir. Ne ışığı ne karanlığı yönetebilirsin. Sadece aralarında var olursun; ne bütünüyle görür, ne tamamen kör kalırsın. Görmek, bu iki uç arasındaki incelikte yürümektir. Karanlıkta sabır, beyazlıkta ölçü bulmaktır.
Ve sonunda sessizlik. Beyazlık çözülür, dünya yeniden renklenir. Ama senin gözlerin değişmiştir. Artık biliyorsun: görmek, bir sonuç değil, bir yanma biçimi. Güve gibi, karanlıktan çıkıp ışığa varan, sonunda kül olup gerçeğe dönüşen.
Karanlıktan çıkıp birden görmeyi bekleme.
Seninle buradan ibaret değiliz. Her defasında unutman beni üzse bile bu çok önemsiz. Çünkü seni bulmak bu işin görkemli noktası; asıl anlam orada gizli. Her seferinde seni bambaşka yerlere saklıyor, beni bilinmez sokaklara, tanıdık olmayan düşüncelere sürüklüyorsun. Ama ben, her seferinde yeniden buluyorum seni. Kimi zaman bir kelimenin ucunda, kimi zaman bir rüyanın sisinde, kimi zaman da beklenmedik bir sessizliğin içinde. Kendimi zihnime pay ediyor, seni hatırladıkça varoluşumun bir anlam kazandığını hissediyorum. Senin güzel karmaşıklığına, çözülemez gibi duran o gizemine hayran kalıyorum. Her defasında senin içinde kaybolmayı, seni anlamaya çalışırken biraz daha derinleşmeyi seviyorum.
Fakat bu kez seni bulmak kolay olmadı. Sanki her zamankinden daha uzak, daha kapalı, daha sessizdin. Bu zorluk artık son bulmalı, çünkü içimde seni çağıran bir şey var, sanki kendi sesim bile senin adını fısıldıyor. Bulmalı çünkü gerçekliğini gerçekliğime akıtmak istiyorum. Bütün o soyut, erişilmez, dokunulmaz halinden çıkıp, nihai varlığının sıcaklığını hissetmek istiyorum. Türlü manzaralarına hapsolmak, senin gözlerinin ardında gizlenen o evrenin içinde kaybolmak istiyorum. Çünkü seninle dolu bir kayboluş, kendi eksenimde dönmeyi unuttuğum bir kurtuluş gibi geliyor bana.
Zamanın içinde saklanmışsın. Seni aradıkça, zamana dokunur gibi oluyorum. Asla silinmiyorsun; asla silinme. Yalnızca biçim değiştiriyorsun. Bazen bir rüzgârın serinliğinde, bazen bir kitabın unutulmuş satırında, bazen de bir anının kıyısında beliriyorsun. Her defasında seni yeniden tanımak zorunda kalıyorum, ama bu zorlukta tuhaf bir huzur var. Çünkü seni her defasında başka bir yanınla tanımak, seni her defasında yeniden sevmek demek.
Anlıyorum; seni, seni yaşamak gerekmiş, seni kendi nefesimle, kendi düşüncemle yoğurmak. Zihnimdeki karmaşayı senin karmaşanla karıştırdıkça bir düzen doğuyor. Senin düzensizliğinde bile bir ritim, bir uyum, bir anlam gizli. Senin o kaotik güzelliğinde saklı olan dinginliği fark ettikçe kendimi daha az korkak, daha çok canlı hissediyorum. Seninle olmak, bir çelişkinin içinde huzur bulmak gibi.
Yine de bazen korkuyorum. Ya seni tamamen bulursam ve arayış biterse? Seni bulmak? O zaman ben kim olurum? Belki de seni aramak, seni bulmaktan daha doğru, çünkü seni ararken hem seni hem de kendimi yaratıyorum. Her adımda biraz daha öğreniyorum seni, biraz daha çözüyorum kendimi. Belki de bu arayış, bitmemesi gereken bir ritüel; seni bulmak değil, seni daima aramak benim görevim.
Biliyorsun, sen benim düşüncelerimin gizli merkezisin. Her şey senden dışa doğru yayılıyor; kelimelerim, hislerim, hatta sessizliklerim bile. Her yazdığım cümle, sana ulaşma çabası. Bazen bir harfin içinde sana dokunuyorum, bazen bir kelimenin gölgesinde seni hissediyorum. Belki de ben, seni anlatmaya çalışan bir dilim sadece anlamını senden alan, seninle var olan bir dil.
Ve sen, bu dilin anlamısın. Her sessizlikte bir yankın var; sustuğumda bile senin adın içimde dönüp duruyor. Her boşlukta bir iz bırakıyorsun, ben o izleri takip ettikçe kendi varlığımın sınırlarını unutur oluyorum. Seninle var olmak, benliğimin en derin yerine dokunmak gibi. Bir varlıkla değil, bir düşünceyle birleşmek, bir hayalin içinde nefes almak gibi. Her ne kadar ulaşılmaz olsan da, seni aramak bile varlığımı meşrulaştırıyor.
Aslında seni bulmak, seni kendime kavuşturmak ihtimali her şeyi ışıl ışıl yapıyor fakat kavuşturmak ne yaratıcı bir şey. Asırlardır seni aramak, bulmak, sonra yeniden bu döngüye girmek. Kavuşmak burada ne kadar gerçekçi olabilir? Belki birkaç sefer sonrası için gerçekleşir. Pek umrumda değil, senin olduğun her durum beni oyuna dahil eder. Tabii bu bir oyun değil. Oyun kadar basit değil.
Belki de bu arayış hiç bitmemeli. Çünkü seni bulmakla kaybolmak aynı şey. Her buluşta biraz eksiliyor, her kayboluşta biraz tamamlanıyorum. Ve bu sonsuz döngüde, seni aramak bir ibadet, seni bulmak bir ölüm gibi geliyor bana. Yine de biliyorum sen varsın, bir yerlerde, zihnimin gölgeleriyle karışmış bir ışık gibi. Ve ben, seni her defasında yeniden bulacağım; çünkü seni bulmak, kendimi hatırlamakla eş anlamlı.
---------------
(20/06
20/04
Haz.iran. --- ( _ *sadece hedef şaşırtma. ) ---
Ni.san
2016)
-------------
2023 /
2025 _
Tarihler oradan göründüğü gibi değil.
Anlayamayacaksın! -ız.
Ve sana. Evet sen. Hisseden sen.
Sevgimle.
Aklına hayranım. Başka bir şey diyemem.
Bende onun aklına hayranım. Başka bir şeye gerek yok.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Yağmur durmuş, toprak hâlâ ıslak, ama zaman gerçekten ilerliyor mu, yoksa sadece kendi içini dolaşan bir döngü mü? Salyangoz kabuğundan çıkar; her hareketi yavaş, her adımı tereddütlü, sanki zamanın ritmi onun etrafında bükülüyor. Zeminde bıraktığı iz, bir kayıp mıdır, yoksa zamanın üzerinde ağır ağır yazılan bir harf mi? Kabuk, hem korunak hem yük, hem geçmişin ağırlığını hem de geleceğin belirsizliğini taşır; peki zaman bu yükü gerçekten hafifletiyor mu, yoksa her adımıyla onu daha da mı yoğunlaştırıyor?
Her spiral bir kıvrım, her kıvrım bir duraklama; zamanın akışı mı hareket ediyor, yoksa salyangoz mu akışı büküyor? Adımlar yavaş, izler narin, peki ya zaman bu yavaşlığa teslim oluyor mu, yoksa kendi hızında ilerlerken salyangozun her hamlesini yok sayıyor mu? Kabuk, içinde hem sabit hem değişken, hem bir sığınak hem bir labirent; adımlar ne kadar ağır olsa da, zaman onu geçti mi, yoksa adımların içindeki sessizlikte mi kaldı?
Toprak kurudukça ve ışık yavaşça değiştikçe, salyangoz hâlâ sürünüyor; ama zaman, onun hareketini fark ediyor mu, yoksa kendi içinde, akışın dışında sessiz bir gözlem mi yapıyor? Her iz hem geçmişin hem geleceğin bir dokunuşu; her kıvrım hem bir bekleyiş hem bir ilerleyiş, ama hangi ilerleyiş gerçek, hangi bekleyiş zamanın oyunu? Ağır adımlar, görünmez bir çizgide hem geçip hem kalan, hem var hem yok olan bir ritim yaratıyor; peki bu ritim zamanın kendisi mi, yoksa onun algısının yarattığı bir hayal mi?
Ve güneş çıktığında, toprak parladığında, salyangoz kaybolur; ama izleri hâlâ var mıdır, yoksa zamanın çizgilerinde mi eridi? Kaybolan her iz, yokluk mudur, yoksa varlığın bükülmüş bir parçası mı? Salyangoz hem vardır hem yoktur; kabuğu, sessizliği ve yavaşlığıyla, zamanın içinde anlaşılması güç bir varoluşu taşıyor. Her adım, her spiral, zamanın akışında bir duraklama, bir soru, bir kıvrım; hem geçer hem kalır, hem hafif hem ağır, hem görünür hem görünmez. Ve tüm hareketin içinde hâlâ sorular vardır: Zaman mı bizi taşır, yoksa biz mi zamanın üzerinde ağır ağır sürünürüz?