Aslında küçüklüğümden beri kendimi aynı döngüde dolanıp duran ve aynı ritmi yaşayan sıradan biri gibi hissetmekteyim. Çoğu kez kendi kendime konuşup ruhumu ve zihnimi sık boğaz etsem de ne kadar şanslı biri olduğumun farkındaydım, asıl problem bu şansın bana hiçbir zaman yetmiyor olmasıydı. Doyumsuz muydum ? Kinci ? Güçsüz ? Sanmıyordum. Sandığım tek bir şey varsa oda kesinlikle yolunda gitmeyen bir kıvılcım olduğuydu ve ben bu git gide büyüyen kıvılcımın içinde yok olup duruyordum ki kim bilir belki de çoktan ateş almıştı bile. Ne yapmam gerekirdi ? Elbette sıradan bir şekilde, yeniden ve uslanmaksızın muhtaçlık kelimesini yerine getirip uygulayacaktım, öylede yaptım. Asıl sorun kendi kendime yetemememdi belkide, belkide bunu yapabilen milyonlarca insan varken ben yalnız olmayı gözümde kestirmeyi bırak, uygulamada dahi yarıda tökezleyip duruyordum. Hayatın kuralları da bunlarmış meğersem, düşe kalka öğrenip olgun kılarmışsın kendini. Bir zamanlar düşüp kalkmanın oldukça saçma birer rutin olduğunu düşünürdüm, bu tıpkı işinde başarılı olan birinin kademe atlamak isteyipte atlayamaması ve nefretiyle aynı süreci en başından alarak devam etmesiydi gibiydi. Aslında oldukça sağlıklıydım, iki kolum, iki bacağım yada iki gözüm vardı. Düşünebiliyordum, en önemlisi de aynı evde senelerimi geçirebileceğim bir aileye sahiptim. Şimdi sormak istiyorum. Ey Tanrım, bize bahşetmiş olduğun hayatın her bir karesini itinayla yaşayabilecek potansiyele sahipken, neden tıpkı lanetlenmiş bir meninin yaşamını bana layık göresin ? Sen yaratan ve var olansın. Sana bolca sığınan varken neden sadece her şeyin olumsuz tarafını bana gösteresin ? Sana bu kadar bağlıyken neden beni elinin tersiyle itesin ? Seni ki sorgulamak benim kudretim değildir, fakat böyle bir gezegende onca acılara, yokluklara ve intiharlara izin verebilen bir Tanrının var olduğunu yada hiçbir zaman var olmadığını düşünmek sanırım son zamanlarda daima düşündüğüm bir ek problemdi. Çevremdekiler hayatın gerçekte sadece üç kelimeden oluştuğunu söyleyip dururlardı hep, haklıydılar da. Bunlar başlıca ‘’ Aile, dost ve aşk ‘’ kavramlarıydı. Ya bunların hepsinde mutluysan kusursuzdun, yada bunların hepsinde yarımsan oldukça kusurlu. Ortada hiçbir denge yoktu işte. Ya yaşayan bir ölü olacaksın, yada bir sonsuzluk. Çoğu zaman bir kişinin beni o karanlık ve derin bir kuyudan çıkarıp içimi açarak okumasını beklerdim hep, şuanda da olduğu gibi. Her zaman düzelen bir şey olmadıkça anlatmanın da bir önemi olmadığı kanaatindeydim, ta ki şu saniyede mum ışığı önünde bir umutla içimde ki birikmişliği parmaklarımın arasında ki klavye ile bir sayfaya dökerken çaresiz bir biçimde benim gibi yaşayan yada yaşamış olan insanlar için bana ulaşmalarını istemekteyim. Burada yazdıklarım belki de bir kaç satırdan ibaret ama zamanla, en azından bu yazımdan sonra doğru olan kişinin beni bulup gözlerimin içine bakarak saatlerce, hiç gitmemeksizin hayallerimi dinleyeceğinin inancındayım. Buda tıpkı herkes gibi benimde farklı bir umudumdur, belki de son umudum. Beni bu zamana kadar mutlu edebilen şeyler ağaçların, gökyüzünün veya denizlerin neden yeşil ile mavi olduklarıydı. Uzayda kaç milyon yıldızın, kaç tane gezegenin var oluşuydu. Bana tebessüm ettiren şeyler rüzgarın tenime vurmasıydı veya güneşin kilometrelerce uzakta olmasına rağmen içimi ısıtabilecek kadar yakın olmasıydı. Belkide komik ve saçma gelecektir size fakat bunlarla yaşama tutunup her defasından yeniden doğmuşçasına hissettim ben. Neden zamanınızı dünyada yaşanılacak onca kusursuzluk varken birer insan olarak uyum sağlamayı yada kalan saniyelerimizi tıpkı peri masallarında ki gibi mutlu mesut geçiremeyiz ki ? Aslında bu konu da kapalı bir kutu gibi bulunması imkansız bir sorudur. Hepimiz dünyanevi ritme o kadar çok kaptırmışız ki kendimizi, sadece kurallar ile yaşayıp duruyoruz. O kadar çok yıpranmış ansiklopedi veya kitap sayfaları var ki tek hedefiniz insanların kusurlarını bulup dalga geçen birer iki yüzlü haline gelmişsiniz. Tıpkı bana da yaşattığınız gibi iskeletin üzerine yapıştırılan bir et parçasını değersizleştirip, çirkin damgası vurmuşsunuz ki aynalar dahi bakabileceğimiz en son yer haline geldi. Kısacası artık gerçek ve kalıcı bir bedene içten bir biçimde sarılmak, koklamak, dokunmak yada öpmek istiyorum. Hatta şuan da kalıcı olan hiçbir duygu yok der gibisiniz, bunu duyar gibiyim. O halde size şunu söylemek istiyorum. Hissizim diyen bir insan aslında hissedilmeye farkında olmasa dahi en içten muhtaç olan biridir ve aşkın kavramını saçma bulan kimselerde aslında nefes almaya devam ettikleri süreç boyunca tıpkı benim gibi geleceğe umut edenlerdir. Artık bir Tanrıya sahip değilim. Artık yıpranmış olan duygularımı onarma zamanım gelmişti. Umarım bu saniyeden sonra o doğru kişiyi bulabilirim ve umarım bunu okuyanlar da o doğru kişiye sahip olabilirler. Güçlü bir kadın olarak son söyleyeceğim şey ise hala sırt sırta verebilirsek insan için bir umut var demektir.