Bilmem, iyi olmalısınn
Neden

titsay
Stranger Things
hello vonnie

blake kathryn
Jules of Nature
we're not kids anymore.
cherry valley forever

❣ Chile in a Photography ❣
$LAYYYTER
I'd rather be in outer space 🛸

Discoholic 🪩

#extradirty

Kiana Khansmith
Three Goblin Art


Kaledo Art
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
ojovivo
h
seen from Saudi Arabia
seen from Jamaica

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Ecuador
seen from United States

seen from Spain
seen from Australia
seen from United States
seen from Canada
seen from United States
seen from Romania
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@melankoliningunlugu
Bilmem, iyi olmalısınn
Neden

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Yaşamak ne ki, her saniye nefes bile alıyorum!
Eskiden çok şey yazardım. İstemesem de yazardım. Ağzına kadar dolu bir bardak gibi eklenen her damlada taşardım. Suçlu hep son damla olurdu. Oysa hiçbir damla suçlu değildi, ben hepsini affetmiştim.
Güzel olan her şeye başımı çevirdim. Kitaplarım rafları doldursun istemedim. Başkası için yazdığım üç beş yazıyı sevip de hiç tanımadığım insanlar beni sevsin istemedim. Yazmaya değil ama yazının kâğıda dökülmesine, kitapların raflarda sıraya girmesine sırt çevirdim.
Yazdığım kadınlar yazmayı bıraktığım yaşta kaldı. Ölüler büyümez derler, aslında giden hiç kimse büyümez. Ölsün ya da ölmesin, yaşasın ya da yaşamasın giden hiç kimse gittiği günden bir gün daha büyümez insanın içinde.
Önceleri hep anlatacak bir şeyim olurdu. Muhtemelen hala da vardır. Fakat anlatma isteğim yok sanırım. Belki de anlaşılma beklentim anlaşılacağıma olan umudumun gerisinde kaldı.
Hayattayım. Tıbbi olarak tüm hayati fonksiyonları yeterli, hukuki olarak tam ehliyetli ve devlet gözünde yetişkin bir vergi mükellefiyim. Yaşamak buysa, yaşıyorum işte!
-Emre
kin, öfke, nefret!
hisset, damarlarımdan organlarıma akıyor öfke. dinle, ayak parmaklarımndan tırnak uçlarıma kadar kendimi teslim ediyorum bir kez daha nefrete.
tunçtan bir kılıçla köküne kadar doğranmış bir ceset hiç görmedin sen ya da bir bombayla patlayan vücudun uzuvlarının insanda açtığı yaraları bilmedin zaten.
kaçma benden, ellerim kıl, tırnaklarım kılıç; bu öfke, bu nefret daha başlangıç. dur, dinle! bak gözlerime, ne ölümlere tanık oldum ben. gitme, yaklaş! dokun tenime; ne yangınların odunu kömürü oldum evvelden.
bir! iki! üç! yedi! izliyorum sonu gelmez bir yangının tüm bedenimi ele geçirmesini. ellerimde kan var, dilimde kıyamet; hazır ol, seni bekliyor evliyaların tövbelerinden dönmüş taze bir cinnet.
sakla kendini benden, alev oldum yanıyorum; kaçır kendini dilimden, zehir oldum öldürüyorum; sakın kendini benden, kıyamet oldum kıyıyorum.
dergah değilim ben, sığınma bana. güneş değilim, ay değilim; tapma bana. zehirim, öfkeyim, etini kemiğinden sıyıracak bir acının vücut bulmuş haliyim. dert değilim, deva değilim; ölmek için her gece yaratanına yalvaracağın buhranın ismiyim.
saklanma, aklındayım senin. kaçma, damarlarına kadar ezberindeyim. bak gözlerime! gör! alev alev yanıyorum! bak gözlerime! izle! batırdım iki yüzlü bir neşteri tenime; kanıyorum. kin, öfke, nefret; artık hepsi benimle!
Emre
Merhaba nasılsınn?
bilmem, nasıl olmalıyım?
“Yenilmedim, sadece eskisi gibi önemsemiyorum.”
—

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sana dokunmak mucize gibi bir şey-di
çok sevdim ve parçaladım, hepsi bu
beni etkilemedin hiçbir zaman. ne avuçlarını koklamak geldi içimden ne de parmaklarını sevmek. birçok kadını da sevmedim zaten. onlar adım attı ben de tuzak oldum, bekledim. aşkı ya da huzuru beklemedim. bekleyecek daha önemli şeylerim vardı.
iki göz oda bir evin vardı, çok güzel bir kadın değildin ama güzel sesin vardı. mükemmel parmakların yoktu, yine de güzel piyano çalardın. entellektüeldin, kültürlüydün ve dert edinecek sanatsal meselelerin vardı.
entellektüel olabilirdim, iki yakası bir araya gelmeyen şehrin kalburüstü semtlerinden birinde büyümüştüm. iyilik, sağlık ve huzur bana cazip gelmedi. iki vektörün bileşkesi ya da bir fizyolojik öğreti benim için her zaman bir kadının mutluluğundan daha önemliydi.
ben nefreti sevdim, ben öfkeyi sevdim, ben kini sevdim. zehir oldum, öldürdüm. iltihap oldum, hasta ettim. bir mezhep için birbirini kıran insanlara tutkuluydum. savaşı sevdim ben. barutu, silahı, patlayan bombaları ve on yirmi metre tepemden hızla geçen savaş uçaklarını… bir yanım hep ölüme koştu, durduramadım kendimi.
bir bedende iki ruhu taşımak ne kadar zor bilir misin? bir yanım vahşetti buram buram ve dokunan yanıyordu. bir yanım sanattı, fırçaydı, boyaydı. kırmızıydım, sarıydım, yeşildim ve bazen de cehennemdim, alevdim, ateştim.
şimdi neden seni ve onlarca insanı paramparça ettiğimi sorabilirsin. bu sorunun net bir cevabı yok. galiba sadece yıkmak ve yok etmek bana iyi geliyordu sende o kurbanlardan biriydin. bunu dramatize etmeye gerek yok. çok sevdim ve parçaladım, hepsi bu.
Emre
Senin Yıkımın Benim En Güzel Manzaram
Serseri nefretleri seversin sen. Ruhunu ve bedenini lüks, parıltı ve her türlü zinet karşısında satmayı da öyle. Kapa gözlerini, binlerce canavar var daha seni kucağında taşıyacak. Hala emilecek kanın var, hala kırılmamış yanların var; daha çok kıracaklar her yanını.
Hiç acımıyorum, yıkımın ve enkazın, en güzel manzaram. penceremi açtığımda keşke gözyaşların çıksa karşıma, çığlıkların ninni olsa, nefretim bir tas çorba ve kirpiklerini yaksam kış gününde kibrit niyetine.
Bir bardak su, bir dilim ekmek, bir yer sofrasında bir tas humus, benim en büyük lezzetim biliyor musun? Avlusu siyah üzüm kokan evlerin huzurunu hiçbir şeye değişemedim.
İlim ve sanat, olgunluk gerektirir. sanat, ilmin en lezzetli yorumudur. şiirin de, sanatın da, kadının da ve hatta aşkın da bilimsel bir yanı vardır. Ama sen, hiçbir şeyi hak etmiyorsun.
Sırtındaki benlerin yerini söyleyecek kadar bedenini, düşlerindeki kırıkları çizecek kadar ruhunu ezbere biliyorum senin. Az buçuk anatomi bilgim var ve bir insanı meydana getirmek için sperm ve yumurtadan çok karakter ve asalete ihtiyaç olduğunu çok iyi biliyorum.
Basit yaşamak senin olsun, felsefi meseleler seni aşar. her türlü şarabın tadına bak. şımar, kadehleri kır! sinirlen, kalpleri parçala! sev, düşleri yık! Seversin sen felaketi ve her türlü sahte delikanlılığı. Haydi, susma, çığlıklar at.
Bu şehir, bu yeşil, bu mavi, bu kırmızı… Hepsi senin olsun, bütün renkler siyah beyaz gözlerinde erisin. Göğü delemeyen gökdelenler ve büyük çarşılar gırtlağını yırtsın. Ben, gidiyorum. Ben ölmedim, yaşıyorum. Yangınlara düştüm, kendi iç savaşımda kendime yenildim, kül oldum, kabil oldum habili vurdum, melek oldum şeytanın peşinden koştum. Ölmedim. Yaşıyorum ama ben gidiyorum.
EMRE
Hiç Hak Etmeyen Adamların Başında Can Çekişmeyi Marifet Sanıyorsunuz
Neyini kaybedebilir insan bir duygusal yıkım karşısında en fazla? Kimliğini mi? Cesaretini ve inancını mı?
Her acı insanı öldürseydi zulüm denen bir mesele tedavülde olmazdı.
Bir ağustos sabahı Halaskargazi'de nasıl sırtımdan vuruldum, kimsenin haberi var mı? Tek kurşunla ve keskin bir nişancının en usta hüneri ile… İlk vurulmam değildi ama en lezzetli acıların başlagıcıydı.
Kıyametlerim vardı, korkularım ve endişelerimde doluydu. Bir yatağa girip hemen uyuyakalamazdım. İnsanlardan korkar ve fikirlerimin iktidarına yenilirdim. Kendi kendime muhalefet birisiydim. Çokça yaşama tutunmaya çalışmış, tam sessizlik hali içinde kendi kendini sarmayı başarmış birisiydim.
Kendi anadilimi çözmeden bütün yabancı dilleri öğrenmeye kaklkmadım. Hiçbir Farsça şiiri tam anlayarak okumadım Fransız aksanı ile konuşulan Arapçayı sever ama tek kelimesini düzgün bilmezdim. Kendi insanlığımın felaketini çözmek için önce konuşmayı değil önce dinlemeyi öğrenmeliydim.
Onlarca kadın tanıdım, feryatları çoktu. Birçoğu kısa depresif sancılı feryatlardı ve bazıları kendisini hiç hak etmeyen adamların yanı başında can çekişmeyi marifet sanıyordu.
Bir hayal kırıklığının nasıl içsel bir ağrı yaptığını kitaplarda ya da bir şarkının nakaratında değil tüm akıl hastalıklarının tedavisini görüp hiçbir kimyasalın ve merhemin kırgınlıkları silemediğinde daha net anladım.
Kursağımda kalan hayaller vardı, uçuk kaçık şeyler değil. Kütüphane kapısında beklediğim bir yakınım hiç olmadı. Koşturmak ve yetişmek içime işlemişti. Ömrümün hiçbir ağustosunda bir pazar kahvaltısını tatlı bir gülümsemeyle yapmadım.
Onlarca insanın yarasını sardım, gece boyu hıçkırıklarını dinledim ve deniz kıyısında yatsıdan hemen sonra sadece bakıp acıyla gülümsediğim hiç kimse olmadı.
Bütün felaketleri sahiplendim. Yılanı sevdim, akrebi avcuma aldım, ateşi dudaklarımın arasında tuttum. Hepsinin masum bir yanı var. En kudretli zehirlerin bile içinde masum bir taraf var.
Felaketin içinde saklı güzel hatıraları keşfettim. İnsan bir avuç toprak değildi ama bir gün mutlaka toprağa karışacak ve cana can katacaktı. Dünyevi tüm meselelerimi bir kenara koydum, yarayı sarmayı değil sevmeyi, sızıyı uyuşturmayı değil öpmeyi öğrendim.
Kısa psikotik uykuları saymazsak deliksiz uykularım yok denecek kadar az. Binlerce feryat var, hissediyorum ve duyuyorum. Bir felaketin kıyısında mayhoş bir reyhan kokusu ile karışık yanık fesleğenin avcundayım.
Aklım dışında mukayyet olabildiğim bir mesele yok. Yüklerimden mi arınıyorum yoksa kan kaybıyla birlikte gelen nahoş baş dönmesi ve soğuk terlerin korkusu mu, bilmiyorum.
EMRE
her kadın ayrılıktan sonra yeniden doğar.
hissiyatım, uğruna saman yarası gecelerini biriktirip cennetler doğuran bir kadının yarım kalması kadar felaket.
içimdeki bütün ağırlığın bir nefese sığdığını gördükçe duyarsızlaştığımı hissediyorum.
ne zaman sağıma fıratı soluma dicleyi alsam tanrının huzurundan ana rahmine düşen bir cenin gibi ürkek ve emanet bir huzurla uyanıyorum.
içimde derin bir ağrı var, hissediyorum. basit cümleler kurulacak bir mesele değil, uzun uzadıya anlatılacak bir husus. anlatmak istemiyorum, insan ruhunun bir ağırlığı var, ruh yanmadan, dudaklar suya muhtaç kalmadan insan bunu fark edemiyor.
insanlık ne kadar değişirse değişsin yürüdüğü yollar hep birbirine çıkıyor. insanların yüzeysel yaşantıları ve birkaç fotoğraf karesine sığdırdığı hayatın ağırlığını ben kendi kaburgalarımın arasına sığdıramıyorum.
bir akıl hastanesinin kokusunu ezbere biliyorum. bir inlemenin nakaratlarını ve bir kadının umutlarını sığdırdığı adama koşarken alnından akan terdeki inancı da öyle.
kadınlar elips varlıklar. yarı çapları her noktadan birbirine eşit değil. matematiksel olarak böyle, bunu hiçbir yaralı kadın düşünmez, yaralı kadının tek arzusu bir an evvel ilkel bir arzuyla yarasına iyi gelecek erkeğe sarılmak ve hemen iyileşmektir. isadan önce de, isadan sonra da dünyada böyle bir düzen yok.
sahiplenmek istemiyorum, insanlardan kaçıyorum. insanlar… bir ağacı kesipte evsiz kalan kuşun çığlığından rahatsız olacak kadar ahlaksız.
toprağa uzak olan herkesten kaçıyorum. insan… topraktan geldi ve toprağa dönecek. herkesin bir iklimi, içinde büyütebileceği farklı tohumları vardır. insanlar birbirine tohum olmak için tanışır, toprağı birlikte okşamak ve rutubet kokusuna birlikte yön verebilmek için anlaşır. bir gökdelendeki tutuklu, bunu nasıl anlayabilir?
sahiplenmek insanın haddine değil. her kadının kaybettikten sonra donuklaşıp her şeyi söylemek istediği ama hiçbir şey söyleyemediği alışagelmiş bir kıyameti vardır. o kıyametten kurtulan her kadın yeniden doğar, çiziklerle ya da güzel çatlaklarla.
EMRE

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
bir erkeğin ilkel cinsel istekleri olmasa koca bir hiçsin
yatağından çıkmaya üşenen bir kadınsın, sol yanında bitmiş sigaran, sağ yanında haramdan sana sığınmış hatıraların.
uykulu gözlerle bakma, kalk ve yıka suratını. sen de insansın, güzellik uykusu senin sabahına sığmaz. omzunda yüklerin var senin. kalbinde çatlakların var ve geçmişinde hiç sevmemiş adamların saklı.
umutsuz gözlerini izlemeyi seviyorum, bu şehirdeki onlarca umutsuzu da öyle. sosyolojik bir felaketin tanımsız ve boyutsuz bir nesli var tam karşımda. her şeyi bilen cahil bir neslin onlarca güzel kadınından birisin. büyümemiş bir erkeğin ilkel cinsel istekleri olmasa bir et yığınından öte bir şey değilsin.
gözlerinde kafesteki bir kadının çaresizliği var. kafeste yaşamak bu toprakların kaderi, her bulduğu hududa tel örgü çekip birkaç eli tüfekli asker dikmekte öyle.
fantezilerini susma, insan gafildir, avlanır ve unutur. sakalı olan herkes masum bu ülkede. seven de, döven de. erkeği de erkeklikle geçineni de.
utanıyor musun sarılmaktan? korkuyor musun sarıldığın bedenin aldatmasından? yalanlar çok mu ürkütüyor seni? yoksa inandığın yalanların doğrusu mu senin ciğerini asıl yakan?
duvar olmuş önüne gelenek ve göreneklerin, ne sevmene izin veriyor ne öpmene. siper olmuş aydınlığa kavuşmana mezhebin, ne yürümene izin veriyor ne öğrenmene. sünni mahallesine tutsak bir yahudi gibi en koyu müslüman sensin şimdi.
yıka yüzünü, uykulu gözlerin benim merhametsiz kalbimde bir yere dokunmaz. omzumda ki yüklerden senin yüklerine sıra gelmez. aç gözlerini, benim içimde bu öfke varken benden kimseye hayır gelmez.
Emre
İmdat! Aklımın İçerisindeki Her Şey Tutuşuyor
Kaybettiğim hiçbir şeyi geri kazanmak gibi bir niyetim yok. Eğer gerçekten hak etseydim, kaybetmezdim. Uzun cümleler kurmayı sevmiyorum, her şey düğümleniyor. Ellerim karıncalanıyor, dirseklerimde irice bir ağrı var.
Gün bitip, başımı kapının arkasına yasladığım zaman aklımdan sisli düşünceler geçiyor. Sabah nasıl güne başladığım, ilk sigaramı saat kaçta yaktığım… her şey tatlı bir bellek kaybının arasında kayboluyor.
Güzel şeyler olabilirdi. Olmadığı için kendimi suçlamıyorum. Yalnızca uçurumun kenarına nasıl geldim, bunu tam anlamıyla çözmeye çalışıyorum. Başarısızım. Çözemiyorum.
Canımın yandığını hissetmiyorum. Kanımda bir zehir var, dolaşıyor. Kalbim attıkça kanımdaki zehir kılcal damarlarıma kadar yayılıyor. Dokunduğum yer yanıyor, dokunduğum çiçek soluyor ve kimsenin haberi yok; alev alev yanıyorum.
Geceleri başımı yastığa koyduğumda, başucuma tarifi zor bir boşluk hissi çörekleniyor. Majör depresif bozuklukların, kat kat örülmüş içsel sıkıntılarından çok farklı. Dünyanın bütün cinayetleri ellerimde düğümleniyor, depremler ayaklarımın altında oluyor, derin bir uğultu… sağır oluyorum.
Hiç bilmediğim şehirlere gidesim var. Çöller, bozkırlar, uçsuz bucaksız taşralar… Denize uzak ya da denize yakın, hiç fark etmez. Durduğum yerde yanıyorum ben.
Aklımın içerisine giren her şey tutuşuyor, imdadıma yetişecek hiçbir ilaç yok, imdadıma yetişecek hiçbir tılsım yok. Yanıyorum.
Uyku ilaçları artık eski dozlarında uyutmuyor, bünyem iyiden iyiye bağışıklık kazandı. İkinci nesil antipsikotikler içimdeki korkuları dindirmiyor. Gücün içinde boğuluyorum, suyun içinde yanıyorum. Hayat tuhaf.
Kanımın çekildiğini hissediyorum. Gözlerime bir ağırlık çöküyor. Uyku değil. Nefret! Çenem kasılıyor. Öldüğüm zaman cennete mi gideceğim yoksa cehenneme mi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, cennet arkamda, cehennem göğsümün ortasında.
Nefret! Hissediyorum, dilimin altında bile nefret var. Pelin gibi acı, zehir gibi öldürücü, irin gibi pis… iltihaplı bir nefret. Kan, ter, gözyaşı, öfke, kin…. Her şey saklı. Hiçbir ilaç ruhumu bedenimden uzaklaştıramıyor.
Hissediyorum. Artık yolun sonu uzak değil. Her geçen gün daha da yaklaşıyorum. Aklım başımdan uçuyor, yerine bambaşka bir adam geliyor. Beynimin sekize ona bazen on ikinin katlarına bölündüğünü hissediyorum. Gözlerim yuvalarına büyük geliyor, kirpiklerimin kökünün yandığını hissediyorum. Tüylerim diken diken, kanımda dolaşan zehrin tadı genzimde. Nefret!
Cümle kurmakta iyi değilim. Kaskatıyım. Uçan kuşları görmüyorum, deniz mavi mi yoksa siyah mı ayırt edemiyorum. Gökyüzü sisli, güneşi göremiyorum. Kaldırımlar çamurlu, yürüyemiyorum. Nefret! Zehirleniyorum.
EMRE
Gözaltı torbalarına ya da akan rimeline değil bu sefer kendine bak.
En uzağa gidebilirsin. Yaşadığın şehri değiştirir, kimsenin içmediği içkiyi içebilir, ismini telaffuz dahi edemeyeceğim bir şehre yerleşebilirsin. Güzel bir çatı katında yaşayabilir ya da matematiksel alanda, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında huzuru arayabilirsin.
Zor değil, burnunu kaldırtır, kaşlarını aldırtır, sesini eğitir, insanların gözlerini boyayabilirsin. Nihayetinde tapınmak insanın genlerinde var. İnsanlar bir süre sana da tapabilir. Peki, kimsin sen?
Sevdiğin bir adam vardı, böyle söylerdin. Hayallerin ve hedeflerin vardı. Benim hedeflerimin imkansız oluşunun aksine gerçekçiydi ve ilerliyordu. Huzuru enine boyuna serdiğin ve sır gibi sakladığın güzel fotoğrafların vardı. Ne oldu şimdi hepsine?
Bir adam vardı, gitti. Yak sigarayı, koy rakıyı, aç Müslüm’ü… Rakı tek içilmez, masaya bir adam koy, rolü eski dost; yeni sevgili olsun. Dudakların dudaklarına karışsın, üç şiir yaz, beş şarkı oku. Bu mu hayat?
Herkes fahişeleri eleştirir. Her kadın için genelev ucuz fahişelerin çalıştığı bir namussuzluk yuvasıdır. O ya da bu, hala insanların önemli bir kısmı ortaçağda yaşıyor. Dünya’nın düz olup olmaması ile pi’nin üç virgül on dört alınması insanları ortaçağdan çıkartmaya yetmiyor. Fahişeleri düşünürken neredeyse hiç kimse iki bacak arasına düşkün adamları düşünmüyor. Ya da… Düşünmek istemiyor. Dünya hala ortaçağın kucağında.
Yanıp sönen ışıklar beni hep rahatsız eder. Saatin çıtırtısı da ve ağustos böceklerinin sesi de öyle. Sessizliğin bir uğultusu var benim çantamda, başımın altına onu koymadan uyuyamam.
Kimsin sen? Kapa radyoyu, bırak cebindeki son paranla aldığın ağrı kesicileri. Kaçma.
Bir kez olsun fahişeleri suçlamak yerine bir fahişe gibi düşünmeyi deneyen kadın ol. Empatiden ya da duyarlılıktan söz etmeyeceğim sana. Sen iki paket sigara hediye eden herkesi tanrı yerine koyan bir kadınsın, bunlar harcın değil.
Aç gözlerini. Kimsin sen? Şimdi, karşımda bir adam için damarlarına birkaç kimyasal katıp seratoninle sersem bir gün geçirerek iyi olduğuna inanacak aciz kadın mısın?
Akıl hastalığı nedir, biliyorum. Pençesindeyim ve her gece bununla mücadele ediyorum. Zihnimi kemiren tuhaf bir ağrı, hacmi kötü kokan bir cisim var. Bir insana bakınca hiçbir duygu hissetmiyorum ve öfkeden kuduruyorum. Takıntıları koy bir kenara, alışkanlıklarını cebine sakla. Aynaya bak. Aldığın kaşlarının eğrisine doğrusuna yarıçapına değil, gözlerinin tam ortasına bak. Kim var orada?
Cebinde bilmem kaç anahtarın, cüzdanında birkaç düzine insanın hatıra vesikalık fotoğrafı var. bir kişiyi sığdıramadığın kalbine kaçını sığdırdın hakikaten?
Aç gözlüsün sen. Nankör ve huysuzsun. En uzağa gidebilirsin, fotoğraf makinenle itin iti kovaladığı caddeleri her gece ayrı ayrı çekebilirsin. En yakışıklı adamı elde edebilir, en tatlı parfüm kokusunda uyuyabilirsin. Peki ya sonra? Aç gözlerini, her şeye aç olan gözlerini bu sefer kendin için aç!
Bak tam ortasına gözbebeklerinin. Ben bakmaya tahammül edemezdim, sen bakmayı dene. Kim var orada? Huzursuzluktan kıvranan çocukluğunu görüyor musun? Peki ya fersah fersah geçmişindeki kapatamadığın iltihaplı kudurmuş yaralarının ağrısını?
Hastasın sen, hücre zarından proteinin kaç yolla taşındığını bilmene gerek yok. Kaburgalarının arasında bir ağrı varsa hastasındır ve bu gerçeği hiçbir şey değiştirmez.
Evvelki haziranın sonunda, temmuzun başında… Bir Akdeniz şehrinde elimi çekip kaburgalarının üzerine bastırmıştın. Orası ağrıyordu, huzursuzdun, tepiniyordun ve bende bu kadar hasta değildim. Yanıp sönen ışıklarda uyuyamasam da hala saatin sesine tahammül edebiliyordum.
Hastaydın, ilk kez o zaman söylemiştim. Geçmişinde ağrıyan kırık yanların vardı ve ben dokunduğum an çığlıklar atarak kaçmıştın. Pekala, sakladın her türlü iç kanamanı. Şimdi?
Çok seven bir adam vardı, reddettiğin adamlar da vardı. Her sabah en güzel parfümü sıkıyordun ve fotoğraf makinenle birkaç uğursuzlukta sanat arıyordun. Bulamadın. Bulamayacaksın. Kendini de bulamadın. Bulamayacaksın
Aç gözlerini. Geç aynın karşısına. Bak! Gözaltı torbalarına ya da akan rimeline değil bu sefer kendine bak.
EMRE
Bu Ayrılık, En Güzel Mektubum Olsun
Ansızın kesişecek gene yollarımız, inanıyorum. Kaç sene sonra, kestiremiyorum. Hiç beklemediğim bir Çarşamba, hiç ummadığım bir kasım, hiç tahmin etmediğim bir sonbaharda. Ya da bir cumartesi sabahı, Akdeniz’e açılan bir şehirde…
Yan-yana eskittiğimiz günlerimiz, geri gelecek ve ben gene sana masal okuyacağım. Ömrümüz azalacak, hayallerimiz çoğalacak. İsmimiz ne dost olacak, ne düşman. Sen gene yaralı olacaksın, ben gene yarana merhem. Ellerin belki daha yaşlanmış olacak ve parmakların kalemi tutarken titreyecek. Gözlerine bakmadan kalemi tutmana yardım edeceğim, her gecenin şiirini birlikte yazacağız.
Hasta gecelerin olacak, iliklerini sızlatacak belki ağrılar. Senin canın yandıkça, benim daha çok canım yanacak, susacağım. Sen terleyeceksin, pencereleri açacağım; sen üşüyeceksin üzerine kat kat battaniyeler örteceğim. Uykun gelecek, gözlerini kapayacaksın ve ansızın ayak seslerime uyanacaksın. Başına bir bardak ılık su bırakmadan, üzerini örtmeden, yalnızlığının kanayan tarafına merhem olmadan ayrılmayacağım.
Gözlerin daha dolu olacak o günlerde, biliyorum. Kim bilir ne acıları taşıyacak kirpiklerin. Kim bilir ne feryatları susacak dudaklarının kuru yanları. Sen en güzel dost, sen en huysuz kız çocuğu, sen en naif ayrılık, sen en tatlı geçmişsin. Şimdi kalbine iyi bak.
EMRE

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
mülteci. edebi başlıklar yok artık.
huzur ağır geliyor bana, hazmedemiyorum. yalnızlık serin ama güvenli, tek kişilik bir sofra eksik ama daha dürüst geliyor. bir sofraya iki kişi oturmayı beceremiyorum ben. ne zaman iki kişi otursak ilk hangimiz kalkacak diye beklerken aç kalıyorum.
dün gece fark ettim, ben artık hiç kimsenin ayakkabısını kapı önünden alıp da ayakkabılığa yerleştirmiyorum. öte yandan, ben de ayakkabımı kapı önünde bırakıyorum. alışkanlık olmuş. aidiyet kavramını sitemle ya da kal diyen gitmelerle değil özüyle sözüyle, köküne kadar silmişim. kim gelse kalkıp gideceği dakikayı bekliyorum; dakikalar çoğalırsa saatlere sıkışıyorum.
unutmak için unufak olmak gerekirmiş; bir bütün olarak unutamazmış insan; nerede duydum, hatırlamıyorum. dört yıl evvel tanıştığım insanın yüzünü tanıyıp ismini hatırlayamadığım da daha iyi anladım bunu. içimde tartıştığım bir iddianın haklılığına diz çöktüm, teslim oldum.
unutabilmenin makul hafifliğine mi kavuştum yoksa hatırlamanın ağırlığına mı dayanamadım, dürüst bir cevap veremiyorum. ancak şunu biliyorum ki, huzur ağır geliyor bana; ben huzuru kaldıramıyorum. kapalı perdeler, kanayan bir yara, iyileşmesinden korktuğum bir ağrı; benden biri olmuş çıkmış.
bunun için birine ya da birilerine mi kızmalıyım bilmiyorum ama ben yabancılaştım. cümlelere, kelimelere, seslere ve belki daha birçok şeye. kendi yüzümde mülteci şimdi gözlerim, kendi şehrimde ıssız bir misafir artık adımlarım, tanıdık bir bedende yabancı bir adam bundan sonra ruhum.
Emre
Sana dokunmak mucize gibi bir şey-di