PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
𓃗
taylor price
NASA
ojovivo
KIROKAZE
One Nice Bug Per Day

Kiana Khansmith

gracie abrams
Noah Kahan
Cosmic Funnies

Jar Jar Binks Fan Club
d e v o n

Sade Olutola

#extradirty

if i look back, i am lost
Show & Tell

seen from United States
seen from Spain

seen from Iraq

seen from Malaysia

seen from Serbia

seen from France

seen from Nepal

seen from United States
seen from Venezuela
seen from Norway

seen from United States
seen from United States
seen from Indonesia
seen from Poland
seen from Ecuador

seen from Nepal
seen from Netherlands
seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from United States
@belkidebirharfimben

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Mekke İttifakını olduğundan küçük görmek istemem. Fakat Mekke İttifakını olduğundan büyük görmek de istemem. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz
Fatiha'daki 'biz' hangi biz?
Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münferitlik kazanır

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Efendim, elhamdülillah, Sözler Risalesi'nde 327'inci, Yirminci Söz'deki 5'inci okumamız. #risaleinur
Sözler okumalarımıza devam ediyoruz!

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sözler okumalarımızda 20. Söz'deyiz. Musa aleyhisselamın kıssasından, Bakara sûresinin ismini 'bakara' yapan yerden, kurbanın da hikmetini öğreniyoruz.
Allah bizi nasıl yaratıyor?
Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmam-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmam-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun 'derslerine gelmesini' istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imamlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmam Şafiî rahimehullahın dahi zekasını övdüğü birisidir.) İmam-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanısıra hem de bir 'insan sarrafı' olduğu anlaşılıyor. Hatta yine Hanefî imamlarının en büyüklerinden İmam Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yani, Hazret, talebenin sağlamını bulunca 'cebinden masrafını karşılamakla olsun' tutuyordu.
Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.
Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:
Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.
Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.
Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.
Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.
Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.
Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:
"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur."
Toparlarsam: Kendi vücud dairemizden bakarak "Allah vücudumuzu nasıl halkediyor?" diye düşünmek bizi müşküle sokuyor. Zira biz kendimiz kadar var şeylerin içinde bir hilkati asla başaramıyoruz. Yoktan vara çıkaramıyoruz. Bunu kavramak için kendimizden daha düşük vücud dairelerine bakmalıyız. Onlarla aramızdaki nisbeti düşünerek bir parça Hüda'nın bizi nasıl yarattığını tefekküre yeltenebiliriz. Ancak burada da teşbihten sakınmak elzemdir. Çünkü, hakikatte orayı kavrayabiliyor değiliz, kavramak mümkün de değildir. "İmanımızı kurtaracak kadar ihata bize yeter!" derim, vesselam.
Deistler cevap versin.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Psikolog ihtiyacımız beslemesizlikten artıyor.
Yahu biz daha kolay ölebilmek için mi evrim(!) geçirdik?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan!" 14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...
'Acz' ve 'fakr' üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü 'fakirlik' açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yani bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın 'hayatta kalmak' diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik manada.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyadeleştikçe hassasiyet de ziyadeleşir. Hassasiyetler ziyadeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yani birşey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyade ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir.
Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de 'acz' konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyadeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken 'e-bilme' yani 'yapabilme-edebilme' kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle birşey oluyor: En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş 'e-bilme'ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların 'yapabilme-edebilme' kapasiteleri de artıyor. Mesela: Bitkiler çok az da olsa menfaatleri olan şeylere doğru yönelebiliyorlar. Köklerini uzatıyorlar, yapraklarını çeviriyorlar falan.
Hayvana geldiğinizde 'e-bilme' kapasitesi biraz daha yükseliyor. O da menfaati olan şeye, yani arızîliğini telafî edeceği desteğe, doğru hareket edebiliyor. Hatta bazı hayvanlar avları için kilometrelerce yol alabiliyorlar. Peki iş insana geldiğinde? İnsan hayvandan da beter. Bazen menfaati için kıtaları bile aşabiliyor. Hatta Ay'a bile çıkabiliyor. Merakının peşinde aklıyla yıldızları/karadelikleri kovalıyor. Nice galaksilerde ilgisiyle/hayaliyle geziyor. Eğer bu zâhirî tasarrufu 'e-bilme' kabul edersek insan hakikaten sayılanlar içinde en az acizi. Bir taş üzerine gelen tank paletinden, dozerden, hiltiden, balyozdan vs. kaçamaz. Fakat insan hem kaçar hem de gerekirse varlığına kastedenin anasını ağlatacak yöntemler geliştirir. Bu anlamda sahiden taşa, bitkiye, hayvana benzememektedir. Lakin bu benzemeyiş onu acizlikten kurtarmış mıdır? Yoksa gözümüzü aldatan birşeyler mi var? Bence, evet, var.
Neden var? Çünkü bu tarz 'e-bilme'ler aslında 'yaratmak' değil. Evet. İnsan sahiden yaratıcı olsaydı ihtiyaç duyduğu hiçbirşeyde yoksunluk çekmezdi. Ama, hayır, çekiyor. Bir zamanlar gençken sonra ihtiyarlıyor. Bir vakitler sağlıklıyken sonra hastalanıyor. Biraralar tokken sonra acıkıyor. Bu gelip-gitmeler düpedüz arizîlik belirtisi. Arızî olan varoluşu için gerekli şeylerde yoksunluk çeker. Çünkü yaratıcı değildir. "Mazhar değil memerdir." Yani 'üzerinden gösterilen' veya 'üzerinden nakledilen'dir. Bir televizyon ekranı gösterdiği şeyleri yaratıyor sayılamaz. Çünkü iletilmediği an yoksunluğa düşer. Bir kablo taşıdığı elektriğin yaratıcısı değildir. Çünkü kesildiğinde acizleşir. Memer de, yani oluk da, taşıdığı şeyin yaratıcısı olamaz. Zira o şey akıtılmadığı anda onsuzlaşır, yoksullaşır, kurur.
Yaratan yarattığında yoksunluğa düşmez. Yoksunluğa düşüyorsak yaratıcı değilizdir. Sözgelimi: Beşerî üretişlerde bile, 'bütün parçaları siz üretmediğinizde' veya 'bütün hammaddeler sizde bulunmadığında' o üründe yoksunluğa düşmeniz ihtimali yüksektir. Ve böyle şeyler sıklıkla yaşanır. Motor gelmez. Mercek gönderilmez. Çark yetişmez. Ondan dolayı teslimatlar da gecikir. Ancak bütün parçalara/hammaddelere sahip olan bir firma/ülke üreteceği şeyin yoksunluğunu yaşamaz. Zira ihtiyacın gelişi anında üretim de yapılır. Ancak herhangi bir sebeple üretim yapılamadığında yoksunluk çekilir. 'Üretim' gibi kusurlu bir misali aslında bizi 'yaratıcılık' arşına çeksin diye verdim. Çünkü yaratıcılık öyle bir üretimdir ki, yalnız mutlak ilme, mutlak iradeye, mutlak kudrete ihtiyaç duyar. "Ol!" der olduruverir. Belki zaten madde olarak gördüğümüz şeyler Onun "Ol!" emrinde sınırlı şahitliklerimizdir.
Lafı bu denli çoğalttım. Acaba nereye geleceğim? Şuraya geleceğim: Bence acz/fakr aslında aynı şeyin iki yüzü gibi. Yani esasında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Ancak resmin başka açılardan okunuşunu bize ifade ediyorlar. Her ikisinden de öğrenmemiz gereken yoksunluğumuz, arızîliğimiz, yaratıcı olmadığımız-olamayacağımız, yani mahlukiyetimiz vs. Ancak acizlik 'bizzat ferde nazar edince' görünüyor. Fakirlik de 'ferdin etkileşimde bulunduğu herşeye bakınca' ortaya çıkıyor. Bunu da şöyle bir misalle açmayı deneyeyim: Sözgelimi, ben, kaç kiloluk bir ağırlığı kaldırabiliyorum? Zorda kalırsam elli kiloyu kaldırıyorum varsayalım. (Gençlikte fazlasını da kaldırırdık ya neyse.) Temsilde 'elli kilodan sonrası' benim 'acizliğimi' belirler. Yani o kadar acizimdir ki elli kilodan fazlasını kaldıramam. Ancak bu veriden 'ihtiyaç' okuması çıkmaz. Fakirliğin cevabı böyle bulunmaz. Zira fakirlik ne yapıp-yapamadığıma değil de 'neyle etkileşim içinde bulunmak zorunda olduğuma' bakar. Evet. Havayı kaldırmak ağır gelmiyor ama havaya muhtacım. Hayatta kalmak için onunla bir etkileşim içindeyim. O beni etkiliyor. Ben de onu etkiliyorum.
Varlığı benim de varlıkta kalabilmem için gerekli. İşte bu 'dışa dönük okumam' ile 'fakirlik' ölçülebilir oluyor. Benim varolmam için ne kadar şeyle etkileşim içinde olmam lazım? Ohooo... Say say bitmez. Peki onları yaratabiliyor muyum? Hayır. O halde ben 'nihayetsiz fakir' sayılmalıyım. Çünkü ihtiyaç duyduğum şeylerin hilkati elimde değil. Onları yaratan yaratmaya devam ederse ben de etkileşime devam edebilirim. Ve, eyvah, ensemde bir tehlike daha var. Benim de varlıkta kalabilme durumum kesin değil. İşte burada da acizlik açısı devreye giriyor. Ben 'e-bilme' anlamında da pek 'gücü yeter' bir adam değilim. Yaratmak elimden gelmediği gibi etkileşmemek de elimde değil. Güzelce ifade edebildimse buraya kadar, ki o da şüphelidir, birazdan hepsini birbirine bağlayabiliriz.
Ben ne 'e-bilme' anlamında muktedirim ne de 'etkileşmeme' anlamında gınaya sahibim. Son minvalde tek başıma değil herşeyle birlikte birşey oluyorum. Aslında taş da böyle oluyor. Bitki de böyle. Hayvan da yine. Ancak üzerlerindeki sanat bendeki kadar girift olmadığı için benim kadar hassaslaşmamışlar. Bozulmaları kolaylaşmamış. Kıvamları o denli inceliğe varmamış. Malum, kıvam inceleştikçe, tutturmak güçleşir, bozmak kolaylaşır. Çünkü çok sayıda şeyin çok hassas mizanlarla konması-kollanması gerekir. Hah, şimdi, evrimcilere de bir laf sokup gideceğim:
Evrimin 'daha güçlü olma' eğiliminin sonucu olarak insan sonucuna vardığını söylüyorsunuz. (O zaruretin sebebini de kurcalamak lazım amma!) Yani taştan geliştik bitki olduk. Bitkiden geliştik hayvan olduk. Hayvandan geliştik insan olduk falan filan. Peki insan sormadan edemiyor: Neden bu sözde gelişmişlerin varda kalma oranı yukarı çıkıldıkça azalıyor? Yani bir taşın varda kalması için korunması gereken denge miktarı ile bir bitkininki bir olmuyor. Bir bitkinin hayatta kalma ihtimaliyle bir hayvanınki de uyuşmuyor. Taşın taş olarak kalabilmesi ihtimali bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimalinden çok daha yüksek. Bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimali hayvanın hayatta kalabilme ihtimalinden çok daha yüksek. (Bir ağacın yüzde yetmişine bile zarar verseniz, evet, kalandan tekrar yeşerebilir. Ama hayvanlar hayatî bölgelerine gelen binde birlik zararlardan bile ölürler.) Yani mahlukatın 'sözde evrim hiyerarşisindeki her yükselişi' hayatta kalma ihtimallerini düşüyor. O halde evrim 'daha güçlü' yapmamış ki bizi. 'Daha kolay ölebilir' olmak için evrim geçirmiş gibiyiz. O halde dünyevî anlamda bu mahlukatın eline geçen ne? Daha kolay ölmekle mi mutlu olmalılar? Yani daha fani olmakla? Daha fani olmak, dünyevî anlamda, kâr sağlamaz ki. Kaybedişi hızlandırır, arttırır, çoğaltır, o kadar. Gelişimin amacı 'daha kolay bozulmak' olabilir mi hiç?