Her sabah yürürken sen önümdeydin, ben sadece sana baktım.
Arada bir de yere baktım, düşmemek için.
Sessizliği öğrendim. Susmayı… Uzaktan sevmeyi…
Aslında ben öğrenmedim bunları; sen öğrettin.
Sabahın ayazında otobüs durağında beklediğin anları hatırlıyorum.
Kırmızı atkın boynuna dolanmış olurdu ama boynun hep biraz açık kalırdı.
İçim cız ederdi, “üşüyor” diye.
Saçmalık biliyorum…
Beyoğlu’nda çalışıyor olmama rağmen, sırf seni biraz daha görebilmek için Karaköy otobüsüne binen, seninle birlikte Karaköy’de inen bendim.
Komando merdivenlerini tırmanıp Galata Kulesi’nin yanından Beyoğlu’na yürüyen de…
Sayende kilo da verdim, teşekkür ederim.
Akbilini uzatıp “Uzatır mısınız?” dediğin an…
O ses tonun hâlâ kulağımda.
Her sustuğunda sanki adımı anıyorsun gibi gelirdi bana.
“Aylak… aylak…” diye sesleniyormuşsun gibi.
Ama işte hayat…
Bir gün o durakta, “Bu ne güzel bir sürpriz?” diyerek boynuna sarıldığın adam ben olamadım.
Kaçamadım da oradan.
Sonra sponsoru Bomonti ve Tuborg olan şişelerle, İstiklal’in küf kokan bir köşesinde aylaklık ettim.
Seni hiç suçlamadım. Yanlış anlama.
Bu benim tabiatım.
Her su alışımda kendimi o şişelere bağladım biraz daha.
Ben seni uzaktan sevmeyi öğrendim ya…
O bana yeter.
Teşekkür ederim.















