TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
NASA
Sweet Seals For You, Always

titsay
Monterey Bay Aquarium
Doug Jones
Interview Vampire Daily
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
I'd rather be in outer space 🛸

taylor price

ellievsbear
🩵 avery cochrane 🩵
hello vonnie

@theartofmadeline
Game of Thrones Daily
macklin celebrini has autism


Andulka
seen from Türkiye

seen from Romania
seen from Colombia
seen from New Zealand
seen from Indonesia

seen from Indonesia

seen from Japan

seen from Netherlands
seen from Singapore
seen from Singapore

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
@ah-val

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
LÂDİKLİ AHMET EFENDİ
Son Günleri ve Vefatı
Son zamanlarında hasta yatarken, “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrularak “ALLÂH var oğlum. Allâh var, keder yok!” demiştir.
Evlatlarından birisi eline varıp, “Baba hakkını helal et!” dediği zaman “Oğlum, bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olacağım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur.” der.
Ve tarihler 8 Haziran 1969 Perşembeyi gösterirken rahmet-i Rahmân’a kavuşur.
Vefatından bir kaç ay sonra oğlu Zekeriya “Haydi, odaya gel emanetleri ver.” diye bir ses duyar.
Bu odada 1967 yıllarında meydana gelen Küba krizi çözülmüş.
Kore savaşındaki olayların seyri değiştirilmiş.
Odaya geldiği zaman odanın kapısı kilitli olduğu hâlde 3 kişi içeride namaz kılmaktadır. Hemen o da namaz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan konuşur. “Sen otur dayanamazsın.” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Bir lokma verirler, ağzına atar fakat tadı hoşuna gitmez çıkarır. Belli etmeden kenara koyar. Üç kişiden biri “O lokmayı yeseydin babanın vazifesine sen devam edecektin, nasibin bu kadarmış” der. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi “Tayy-i Mekân” elbisesi, birisi mühür, öbürü de şeceredir.
“Beraber kabrine kadar gidelim, babanın kabrini birlikte ziyaret edelim.” derler. Yolda giderlerken bir şahıs bunları görür. “Bu adam fazla yaşamaz” derler. Kapalı ve bürgülü olan kabristanın biraz dışında namaz kılarlar. Namaz kılınan yerde o sene otlar kurumaz. Kabirden ayrılıp ağaçlık bir yerden geçerlerken içlerinden bir tanesi ‘ALLÂH!’ deyince ağaçlar secdeye kapanır gibi olur. Oğlu oraya düşer bayılır. Onlar da giderler, gözden kaybolurlar.
Salihlerden bir mübarek zât varmış.
Bir Cuma günü,
Evde un kalmayınca merkebine yüklemiş buğdayı,
Değirmene doğru koyulmuş yola...
Değirmene vardığında, çuvalı indirirken merkep kaçıyor.
Merkebi aramaya çıksa, Cuma namazı kaçacak.
Kendi kendine;
“Sen nereye gidersen git, ben Rabbimin emrinden çıkmam,
Doğru Cuma namazına gidiyorum..” diyor...
Vakit giriyor ve huşû içinde ibadetini yapıyor...
Cumadan sonra bakıyor, merkep hâlâ yok...
Tarlaya gitse merkep lazımdır. Un için zaten yine merkep lazım.
“Ben şimdilik eve gidip biraz dinleneyim, sonra çaresine bakarız” diye düşünüyor...
Eve yaklaşınca, ahırdan merkep sesi geliyor.
“Hanım, bu merkebin burada işi ne?” diyor. O da,
“Efendi, bugün ödüm patladı, az kalsın ölüyordum” diyor:
“Bir aslan merkebi önüne katmış, bir o tarafa, bir bu tarafa, derken ahıra kadar getirdi. Ben de korkudan odanın bir köşesine saklandım. Pencereden baktım, aslan geldiği gibi gitti.”
Adam;
“Hanım, bu bizim merkep değil mi?” diye soruyor. Hanım da,
“Evet bizim merkep” diye cevap veriyor.
Adam şaşırıp kalıyor... Hanımı bu arada,
“Bey, senin karnın açtır. Taze un geldi, ekmek yaptım” deyince adam hayretle,
“Hanım, un nereden geldi?” diyor.
“Sorma bey! Komşumuz değirmene gitmiş, kendi unu yerine bizim unu getirmiş, yanlışlığı anlayınca da unu bize bıraktı. Yani unumuz geldi...
Sana bir haberim daha var bey! Bizim komşu bahçesini sulamış ancak kanalı açık unutmuş, bizim bahçe de sulanmış!”
Mübarek zat, hanımından bunları duyunca ellerini açmış ve şöyle dua etmiş:
“Allah’ım!
Ben senin bir emrini yerine getirdim, sen benim üç ihtiyacımı gördün.
Sana ne kadar şükretsem azdır Ya Rabbi...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Semüre İbni Cündeb (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu: *“Birbirinize Allah’ın lâneti, gazabı ve cehennem azâbı ile lânet ve beddua etmeyiniz!”*
Ebû’d-Derdâ (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu: *“Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar. Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet edene döner.”*
Kaynaklar: Ebû Dâvûd, Edeb 45; Tirmizî, Birr 48
*HADİS-İ ŞERİFLERDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ*
Değerli kardeşlerim; bir Müslümanın en belirgin, en ayırt edici vasfı, diline sahip çıkması ve ağzından çıkan her sözün nereye varacağını iyi hesap etmesidir. Günlük hayatın telaşı, yorgunluğu ve stresi içinde bazen çok çabuk sinirlenebiliyor, sabrımızı kaybedip dilimizin bağını hiç düşünmeden gevşetebiliyoruz. Ancak unuttuğumuz çok mühim bir gerçek var: Ağzımızdan çıkan her bir kelime, aslında imanımızın gücünü ve kalbimizin ahlak kalitesini gösterir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bugün bizlere rehberlik eden bu iki mühim hadis-i şerifte, beddua ve lanet gibi kötü sözlerin manevi alemde nasıl tehlikeli bir yolculuğa çıktığını çok açık ve net bir dille bizlere öğretiyor. İnsan, anlık bir kızgınlıkla söylediği kötü bir sözün rüzgarla uçup gittiğini, dünyada öylece kaybolduğunu zannedebilir. Halbuki Efendimizin bize gösterdiği nebevi ölçüye göre, söylenen hiçbir kelime sahipsiz kalmıyor; ya amel defterimize bir hayır olarak yazılıyor ya da ahirette karşımıza çok ağır bir yük olarak çıkıyor.
Kıymetli kardeşlerim; Allah Rasûlü (s.a.v) ilk hadis-i şerifinde bizlere çok kesin ve net bir sınır çizerek buyuruyor ki: *"Birbirinize Allah’ın lânetiyle, gazabıyla ya da cehennem azabıyla beddua etmeyiniz."* Bu mühim ikazın sebebi esasen çok açıktır: Müslüman, her zaman yapıcı olan, karşısındakinin iyiliğini isteyen ve ona rahmet dileyen insandır. Bir din kardeşinin hem bu dünyada hem de ahirette ebedi olarak helak olmasını istemek, onun tamamen Allah'ın o geniş rahmetinden uzak kalmasını temenni etmek bir mümine asla yakışmaz. İkinci hadis-i şerifte ise Efendimiz, haksız yere edilen o lanetin, o ağır sözün nereye gittiğini adım adım açıklayarak her birimizi açıkça uyarıyor. Buyuruyor ki, *siz birine lanet okuduğunuzda, o kötü söz gökyüzüne doğru yükselir ama semanın kapıları o çirkin kelimeye kapatılır. Bunun üzerine o söz yeryüzüne geri iner, ancak yeryüzünün kapıları da ona açılmaz. Gidecek hiçbir sığınak, tutunacak hiçbir yer bulamayan o kötü söz, en sonunda dünyada hedef alınan kişiye yönelir; şayet o kişi bu laneti gerçekten hak etmişse onda kalır, eğer hak etmemişse, o ağır söz havada kalmaz ve tam bir adaletle onu söyleyen kişinin kendisine, kendi hanesine geri döner.*
Kardeşlerim, gelin bu ilahi ölçüyü, bu sarsıcı manevi gerçeği hayatımızın merkezine koyarak hep birlikte etraflıca düşünelim. Bugün iş yerimizde, evimizde, trafikte veya komşuluk ilişkilerimizde maalesef çok rahat beddua edildiğine, kötü sözler söylendiğine şahit oluyoruz. En küçük bir anlaşmazlıkta, ufak bir tartışmada veya haksızlıkta *"Allah belanı versin", "Kahrolasıca", "Cehennemin dibine git"* gibi ağır kelimeler dilimizde çok kolayca sarf ediliyor. İnsanlar bu kelimelerin ne kadar dehşetli bir günah taşıdığını, ilahi terazide ne büyük bir vebale sebep olduğunu tam olarak hesap edemiyorlar. Halbuki okuduğumuz hadisler bize açıkça öğretiyor ki, haksız yere ettiğimiz her beddua, aslında kendimize doğrulttuğumuz gizli bir oktan farksızdır. Karşınızdaki insan o cezayı hak etmediyse, o anlık öfkeyle söylediğiniz kelam göklerden geri çevrilir; döner dolaşır, sizin kendi evinizin huzurunu kaçırır, işinizin, kazancınızın bereketini eksiltir ve kendi ahiretinizi ziyan eder. Dinimiz bizden her şartta, en sıkıntılı ve en zor öfke anında bile adalet çizgisini korumamızı, dilimizi bedduaya değil, her zaman hayır duaya alıştırmamızı talep etmektedir.
Kardeşlerim, sözün özü; bu nebevi derslerden kendimize çıkaracağımız en net vazife, ne kadar canımız yanarsa yansın, ne kadar haksızlığa uğrarsak uğrayalım dilimizi bir beddua vasıtası haline getirmemektir. Gerçek mümin, haksızlığa uğradığında dahi dilinin vakarını ve duruşunun asaletini koruyan, beddua etmek yerine meseleyi Allah'ın mutlak adaletine havale edebilen olgun kimsedir. Bizler ailemizde evlatlarımıza kızarken, iş yerimizde birine sinirlenirken *"Bir anlık öfkeyle söyledim, aslında niyetim kötü değildi"* mazeretinin arkasına sığınmayı artık tamamen bırakmalıyız. Ağzımızdan bir laf çıkacağı zaman, bu sözün manevi kapılardan dönüp dolaşıp kendi başımıza büyük bir iş açacağını her an hatırda tutmalıyız. Öfkemizi imanımızın verdiği sabırla dindirmeli, dilimizi güzel kelamların, hayırlı duaların anahtarı yapmalıyız ki, Rabbimizin sevgisine, rahmetine ve ebedi hoşnutluğuna mazhar olabilelim.
Rabbim bizleri haksız yere ettiği beddualar yüzünden kendi huzurunu, bereketini ve ahiretini ziyan edenlerden eylemesin. Dudaklarımızdan her daim rızasına muvafık, hayırlı ve yapıcı kelamlar dökülmesini nasip eylesin.
Âmîn. Velhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn.
Bismillahirrahmanirrahim,
“Hayır! İnsan gerçekten azar. Kendini yeterli gördüğü için.” Alak 6,7
Bu iki ayet insanın en gizli kırılma noktasını açığa çıkarır. Çünkü insan çoğu zaman zayıflığıyla değil gücüyle kaybeder. Mesele günah boyutundan ego boyutuna döner. Allah'a şirk koştuğunun farkına varamaz.
İnsan açken arar. Muhtaçken yönelir. Eksilince dua eder. Ama ne zaman ki içinde sessiz bir cümle oluşur: “Ben artık oldum”
işte o an görünmeyen bir kayma başlar. Bu kayma bir anda olmaz. Çok ince, çok sessiz ilerler. İnsan bir şey başarır ve ilk başta şükreder.
Sonra içinden bir düşünce geçer: “Ben yaptım.” Bir süre sonra bu düşünce kökleşir: “Ben olmasaydım olmazdı.” Ve en sonunda insan fark etmeden şuraya gelir: “Ben her şeye yeterim.”
İşte ayetin işaret ettiği yer tam burasıdır.
İnsan kendini yeterli gördüğü an Allah'la bağını gevşetir. Ellerini kaldırıp dua edemez hale gelir. Şükür gider. Tevazu silinmeye başlar. Çünkü artık içten içe bir ihtiyaç hali kalmamıştır. Ve ihtiyaç hissetmeyen yönelmez.
Oysa insanın hakikati muhtaçlıktır. İnsan nefesine muhtaçtır, kalbinin atışına muhtaçtır, aklının yerinde kalmasına bile muhtaçtır.
Ve bütün bunların ötesinde her şekilde, her durumda Allah’a muhtaçtır.
Ama insan bu muhtaçlığı unuttuğu an kendi gücüne inanmaya başlar. İşte bu, hakikatten kopuşun başlangıcıdır.
Ayet “azar” der. Azmak sadece taşkınlık yapmak değildir. Azmak, sınırları unutmak, sınırları aşmak demektir.
Kendini olduğundan büyük görmek demektir.
İnsan kendini güçlü sandığı için azar. Halbuki gerçek güç insana ait değildir. İnsana verilen bir emanettir. Ama insan emanetin sahibi 'zan' ettiği an o güç onu yükseltmez, düşürür.
Bu yüzden bu ayet bir tehditten çok bir aynadır. İnsana kendini gösterir.
Der ki:
“Dikkat et seni düşürecek olan şey eksikliğin değil, tam olduğunu sanmandır.”
İnsan çoğu zaman dış sebepleri suçlar. Şeytanı, dünyayı, insanları. Ama bu ayet der ki:
Asıl tehlike içeridedir, nefsine dikkat et.
Çünkü insanın en büyük yanılması şudur: Kendini dünyanın merkezinde zannetmek.
İnsan güçlendikçe kendini merkeze koyar olaylar onun etrafında dönmeye başlar.
Ve bu, onu hakikatten uzaklaştırır.
Ama insan tekrar durup şunu hatırlarsa: “Ben kulum, ben muhtacım, benim gücüm bana ait değil, bu güç bir gün benden alınacak”
işte o an içindeki kayma durur. İnsan tekrar yerine döner.
Bu yüzden kurtuluş güçlü olmakta değil, muhtaç olduğunu bilmektedir.
Ve bu ayetin özü şudur: İnsan Allah’sız kendini yeterli sandığı an kendini kaybetmeye başlar. Nefsi emmare onu ninnilerle uyutur. Bir gün uyandığında çok geç kaldığını mutlaka anlar ve bedeller mutlak ödenir....

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sarhoşun biri Kadı Efendi'nin huzuruna çıkarak alaycı bir biçimde sorar;
Ey Kadı Efendi! Hurma yesem bana zarar verir mi?
Hayır.
Ekmek ve biraz çörek otu yesem?
Onun da zararı olmaz.
Su içsem?
İç, zarar vermez.
Sarhoş sırıttı:
İyi de bu hurma, ekmek ve su bir araya gelince hurma şarabı oluyor. O zaman neden haram?
Kadı İyâs gülümsedi, yerden bir avuç toprak aldı:
Sana bu toprağı atsam bir yerin acır mı?
Hayır.
Biraz su serpsem?
Bir şey olmaz.
Peki bu toprakla suyu karıştırıp kerpiç yapsam, kurutup başına vursam nasıl olur?
Sarhoşun yüzü düştü ve sessiz kaldı..
Kadı İyâs sakince karşılık verdi:
İşte o da böyledir.
Şeytan insanı bir anda harama daldırmaz. Önce toprak diye avucuna alır, su diye hafifletir, güneş diye zamana yayar. Sen 'bunda bir şey yok' dedikçe o kerpici pişirir. Sonra bir bakmışsın, başını yaran şey, dün 'zararsız' dediğindir.
Küçük günahlar vardır, birbirini çağıra çağıra kalbi karartır. Masum adımlar vardır, ucunda uçurum gizlidir. Nefis, 'zararı yok' dedikçe şeytan kerpici kurutur. Müminin feraseti ise toprağa su katmadan önce işin sonunu görmesidir.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin Öğrettiği Kısa Ve Çok Sevaplı Zikirler:
Ebû Zerri’l-Ğıfârî (ra) dedi ki:
“Ya Resûlallah bana bir tavsiyede bulun, dedim. Buyurdular ki:
‘Bir günah işlediğin zaman arkasından bir iyilik yetiştir ki, onu yok etsin.’
Dedim ki:
‘Ya Resûlallah, Lâ ilâhe illallah, hasenattan mıdır?’
Resûl-i Ekrem (sav):
‘O, hasenatın (iyiliğin) en üstünüdür.’ buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel, c.5, s.169; Mecmau’z-Zevâid, h.79761; Câmiu’l-Ehâdis ve’l-Merâsil, h.2393)
Peygamberimizin zevcesi Hz. Safiye (r.anhâ) diyor ki:
“Tesbih çekmekte kullandığım dört bin hurma çekirdeği önümde bulunduğu sırada, Resûlullah (sav) yanıma girdi.
‘Ey Huyey’in kızı, nedir bunlar?’ diye sordu.
‘Bunlarla tesbih çekerim, dedim.’
Resûlullah Aleyhisselâm:
‘Başına dikildiğim kadar müddet içinde bundan daha çoğunu çekeceğin tesbih yok mu? Ben, sana çekmekte olduğun tesbihten daha çok olanını öğreteyim mi?’ diye sordu.
‘Öğret ya Resûlallah, dedim.’ Buyurdu ki:
‘Subhânallâhi adede halkıhî. (Allah’ı, yarattıklarının sayısınca tesbih ederim.) de.” (Ebû Dâvud, Vitir, h.1503; Nesâi, c.3, Sehv 94, s.77, h.1350)
Peygamberimizin zevcelerinden Hz. Cüveyriye (r.anhâ)’den rivayet edilen bir hadis de şöyledir:
“(Kendisi), namazgâhında Allah’ın zikri ile meşgul iken Resûlullah (sav) ona uğramıştı. Sonra Peygamber (sav), gündüzün yarısına yakın (yine) Cüveyriye’ye uğradı ve ‘Hâlâ (sabahki) halin üzere misin?’ diye sordu. O da ‘Evet’ dedi.
(Bunun üzerine) Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu:
‘Dikkat et, sana söyleyeceğin bazı kelimeleri öğreteyim: Üç defa Subhânallâhi adede halkıhî, üç defa Subhânallâhi rızâ nefsihî, üç defa Subhânallâhi zinete arşihî, üç defa Subhânallâhi midâde kelimâtihî.” (Tirmizi, c.5, s.556, De’avât 103, h.3555; İbni Mâce, h.3808; Müslim, c.3, Zikr 79 (2726))
Bu tesbihlerin manaları şöyledir: “Mahlûkatının sayısınca Allah’ı tesbih ederim. Kendi zatının rızasınca Allah’ı tesbih ederim. Arşının ağırlığınca Allah’ı tesbih ederim. Kelimelerin mürekkebi miktarınca (sayısı kadar) Allah’ı tesbih ederim.” Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz her tesbihi üçer defa okudu.
Peygamberimizin amca kızı Hz. Ümmühâni dedi ki:
“Peygamber (sav) bir gün bana uğradı. ‘Ey Allah’ın Resûlü, ben artık ihtiyarladım ve zayıf düştüm. Bana oturarak yapabileceğim bir amel tavsiye et.’ dedim. Buyurdu ki:
‘Yüz defa Allah’ı tesbih et, (Subhânallah de). Bu, İsmailoğulları’ndan altmış köleyi âzad etmene denktir. Yüz defa tahmid okuyarak Allah’a hamd et, (Elhamdülillah de). Bu, Allah yolunda savaşmak için eyerlediğin ve dizginlediğin yüz ata denktir. Yüz defa ‘Allahu ekber’ de. Bu, yüz kabul edilmiş deve kurbanına denktir. Yüz defa da tehlîl oku, (Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdü yuhyî ve yümît bi-yedihil-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr, de).
Hadisin râvîsi der ki:
Bunun sevabı gökle yer arasını doldurur. O gün seninki gibi bir amelde bulunmadıkça, hiçbir amel, bu kulun amel defterine yazılıp yukarı çıkamaz. Aynı ameli işleyen müstesna.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.6, s.344)
Kaynak: Miftâhu’r-Rüşd
Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur:
"Bazı mümin kullarımın imanını fakirlik korur; onu zengin etsem ahlâkı bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını zenginlik korur; onu fakir etsem kalbi bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını sıhhat korur; onu hasta etsem edebi bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını hastalık korur; onu sıhhatli etsem hali bozulur.
Ben kullarımın işlerini ilmimle tedbir ederim; ben onların kalplerini ve gizli hallerini çok iyi bilirim. "
Bir şeyin hoşumuza gitmeyişi onun kötü ve hayırsız olduğunu göstermez.
Bazen hoşlanmadığımız şeylerin içinde, daha sonra pek çok hayrın bulunduğunu görürüz. Mümin için acı-tatlı her iş hayırlıdır.
Bazı sıkıntılar mümine manevi dereceler kazandırır; sevabını çoğaltır, onu yüce Allah'a yaklaştırır.
Bazı sıkıntılar müminin kusurlarına kefaret olur, onun günahlarını temizler.
Bazı sıkıntılar, mümini kötü işlere bulaşmaktan alıkoyar; acı onu meşgul eder, günaha ve zulme giden yolunu tıkar.
Bazı sıkıntılar mümine dünyada verilmiş bir cezadır, onu burada çeker, âhirete cezası kalmaz. Burada üzülür, orada sevinir.
Bazı sıkıntılar müminin kalbini niyaza, dilini duaya alıştırır. Yüce Allah müminin edep içinde inlemesinden, yani samimi bir kalple Rabb'iyle konuşmasından hoşlanır; onun sesini meleklerine dinletir. Allah kırık ve yaralı gönüllere özel olarak nazar buyurur, mahzun kullarını çok sever.
İsrâ, 13. Ayet:Bismillahirrahmanirrahim:
Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.
İsrâ, 14. Ayet: "Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!" deriz.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
EZAN VE SELA :
''Adem (a.s.), günah işlediğinde şöyle dua etti:
Ya Rabb! Muhammed'in hakkı için Benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, Ben Onu daha yaratmadım.
Adem: Ey Rabb'im, Sen Beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sutunları üzerinde 'La ilahe İllAllah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
Allahu Teala dedi ki: Doğru söylüyorsun ey Adem, O (Muhammed s.a.v.) Benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden Onun (Muhammed s.a.v.) hakkı için istedin, Ben Seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben Seni yaratmazdım''
BU OLAY DA ALLAH-U TEALANIN İSMİNİN YANINDA EFENDIMIZIN İSMİNİN YER ALDINI GÖRÜYORUZ
Allâhü ekber, Allâhü ekber, Allâhü ekber, Allâhü ekber.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü en lâ ilâhe illallah.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.
Hayye ale’s-salâh, Hayye ale’s-salâh.
Hayye ale’l-felâh, Hayye ale’l-felâh.
Allâhü ekber, Allâhü ekber.
Lâ ilâhe illallâh🌹
Ey Allah'ın Resulü! Salat ve selam senin üzerine olsun.
Ey Allah'ın habibi / sevgili kulu. Salat ve selam senin üzerine olsun.
Ey arşın (göğün en yüksek katı) nuru! Salat ve selam senin üzerine olsun.
Ey Allah'ın yarattıklarının en hayırlısı. Salat ve selam senin üzerine olsun.
İNCELİGİ DÜŞÜNÜN Kİ DOGDUMUZDA EZAN İLE KARŞILANIRIZ
VEFAT EDİNCE SELA İLE UGURLANIRIZ
EZAN İLE SELANIN ANLAMI OKUNDUGUN DA İNSAN HAYATINDA
AYNI CENNETİN KAPISINDA OLDUGU GİBİ
🌹ALLAH MUHAMMED🌹 EZAN dan SELA ya
RABBİM EFENDİMİZE ALEYHİSSALATŮ VESSELLEMA NE KADAR DA DEGER VERMİŞ
VARLIGIMIZIN İLK NİŞANESI KULAGA
(EZAN )
SONSUZ EBEDİ BİR HAYATA GEÇİŞTE DE (SELA)....
Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu:
“İnsanoğlunun ağzından çıkan her sözün kendisine faydası değil zararı vardır. Ancak iyiliği emretmesi, kötülükten sakındırması ve Allah Teâlâ’yı zikretmesi bunun dışındadır.”
(Tirmizî, Zühd 62)