"Yüce Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.!
Nice insan ömrünü, izzeti (şerefi, gücü, saygınlığı) yanlış yerde aramakla tüketti...!
Sanır ki gücü arkasında duranlardadır; makamı tanıdığı kişilerdedir; güvenliği sahip olduğu malda, oturduğu makam koltuğunda, kendisini koruyan bir devlette ya da ulaşabildiği güç sahiplerindedir.!!
Sonra tek bir an gelir ve hakikat gün yüzüne çıkar:
İzzetinin kaynağı sandığın her şey bir anda yok olup gidebilir; kalbini bağladığın herkes, daha kendi üzerindeki bir zararı bile savuşturmaktan aciz kalabilir.İşte o an,
Allah Teâlâ’nın neden 'İzzetin bir kısmı Allah'ındır' demeyip, aksine şöyle buyurduğunu anlarsın:
“Şüphesiz bütün izzet (ve şeref) Allah’ındır.”
Vallahi bu, sadece okuyup geçtiğimiz bir ayet değildir; bilakis kalbini onunla test edeceğin bir terazidir:
-Sen izzeti nerede arıyorsun?
-Kime boyun eğiyorsun? Kimden korkuyorsun?
-Ve kime güvenip dayanıyorsun?!"
"Allah, insanların hiçbir şey saymadığı bir kulu yükseltebilir; tüm dünyanın kendisine ait olduğu sanılan bir diğerini ise alçaltabilir.
Çünkü izzet (şeref ve üstünlük), gözlerin gördüğü şeylerde değildir...
İzzet; kalplerin sahibi olan, tüm iradeyi elinde tutan ve her işin nihayetinde kendisine döndüğü Zat’ın katındadır.İşte bu yüzden bu ayet, bize sapkınlığın en tehlikeli biçimlerinden birini ifşa etmek için gelmiştir:
İnsanın inananları bırakıp, gücünü, itibarını ve izzetini onların dışındakilerin yanında araması...
Sanki izzetin tamamının Allah'ın elinde olduğunu unutmuş gibidir.Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele! Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dost edinenlerdir. Müminlerin yanında izzet mi arıyorlar? Şüphesiz bütün izzet Allah’ındır.”
(Nisâ Suresi, 138-139. Ayetler)
Allah Teâlâ’nın söze nasıl başladığına bir bakın:
Müjde (beşaret) aslında insanı sevindiren haberler için kullanılır.
Fakat burada, onlarla alay etmek (tariz/tehekküm) amacıyla, canlarını yakacak bir durum için kullanılmıştır.
Yani: 'Kendilerini bekleyen o azabı onlara haber ver!' anlamındadır."
"Sonra Allah Teâlâ, onların bazı vasıflarını (şöyle) açıklamaktadır:“
Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dost edinenlerdir.
”Yani onlar sadece dünyevi ilişkiler kurmakla veya ticaret yapmakla kalmazlar; bilakis kafirleri veli/dost edinirler ve ancak Allah’tan istenmesi gereken şeyleri onların yanında ararlar.Ardından, sorunun asıl kaynağını deşifre eden o Kur'anî soru gelir:
“Onların yanında izzet mi arıyorlar?!”
Yani: Onların yanında güç, sığınak ve itibar mı arıyorsunuz?!
Hemen peşinden de hiçbir yanılgıya yer bırakmayan o cevap gelir:
“Şüphesiz bütün izzet Allah’ındır.”
Allah Teâlâ bize izzetin tamamının kendisine ait olduğunu ve onu başkasının yanında arayanın yolu tamamen şaşırdığını haber vermektedir.İşte tam bu noktada uzun uzun durup düşünmemiz gerekir...
Zira nice insan, sadece insanların rızasını ve beğenisini kazanabilmek uğruna kendi nefsini zelil etmiştir (alçaltmıştır)?"
"Ve nice insan, güç, mal ve saltanat sahiplerinin yanındaki itibarını kaybetmemek uğruna dininden ve ilkelerinden tavizler vermiştir?
Ve nice insan, kendi izzetini (şerefini ve gücünü) bir makamda, bir malda, şöhrette ya da nüfuz sahiplerine yakın olmakta sanmıştır?
Sonra Kur'an gelip ona şöyle der:“
Şüphesiz bütün izzet Allah’ındır.
”İzzet, insanların seni alkışlaması değildir.Meşhur olmak da değildir.Güç sahiplerine yakın olmak da değildir.Dünyadan, insanların gözünde büyük görünen şeylere sahip olmak da değildir.Gerçek izzet; kalbinin Allah ile aziz (vakarlı ve güçlü) olması, insanların rızasını satın almak için dinini satmaması ve insan korkusuyla asla haktan taviz vermemesidir."
"Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kim izzet (şeref ve üstünlük) istiyorsa, bilsin ki izzetin tamamı Allah’ındır.” (Fâtır Suresi, 10. Ayet)
O hâlde kim izzet istiyorsa, onu Allah’tan istesin.Kur'an bize, dış görünüşteki (zahiri) manzaraya aldanmamayı öğretir.Zira batıl ehlinin güçlü, hak ehlinin ise zayıf olduğunu görebilirsin.
Malın bir toplulukta, silahın bir toplulukta, medyanın bir toplulukta, gücün ve otoritenin ise bir başka toplulukta olduğunu görebilirsin.
Fakat bunların hepsi sadece birer sebeptir; mülk ve egemenlik en nihayetinde yalnız Allah’ındır.Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân Suresi, 140. Ayet)
Ne hiçbir güç kalıcıdır, ne hiçbir saltanat baki kalır, ne de hiçbir devlet sonsuza kadar sürer."
"İnsanlar göçüp gider, nesiller birbirini takip eder, güçler el değiştirir; fakat Allah Teâlâ asla değişmez ve O’nun sünneti (koyduğu ilahi kanunlar) başkalaşmaz.
Bu yüzden bir müminin, geçici bir güç uğruna ahiretini veya dinini satması yakışmaz; batılın bir anlık yükselişini de onun sonsuza kadar galip geldiği şeklinde yorumlamaması gerekir.
Sonra Kıyamet Günü'ndeki o diğer manzaraya bir bakın...
Ne gücün, ne malın, ne ilişkilerin, ne de makamın hiçbir fayda vermediği o güne:
“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere: 'Bize bakın (bizi bekleyin) da nurunuzdan bir parça alalım' diyecekler. Onlara: 'Arkanıza dönün de (dünyaya gidin) orada bir nur arayın!' denilecektir.” (Hadîd Suresi, 13. Ayet)"
Dünyadayken izzeti (şeref ve gücü) Allah’tan başkasının yanında arayan insanlar, Kıyamet Günü bir de bakmışsınız ki müminlerin nurunun peşine düşmüşler.İşte tam bu noktada, hayatını Allah için yaşayanlar ile insanlar için yaşayanlar arasındaki gerçek fark ortaya çıkar.
Sonra müminler şöyle derler:
“Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz sen her şeye kadirsin.” (Tahrîm Suresi, 8. Ayet)
Demek ki insanın Kıyamet Günü ihtiyaç duyacağı o nur orada başlamıyor; aksine, daha dünyadayken başlıyor."
"-(O nur) namazdan gelir.
-Doğruluktan (sıdıktan) gelir.
-Günahları terk etmekten gelir.
-Sabit kadem olmanın (direnmenin) ağır geldiği anlarda, hak üzerinde sebat etmekten gelir.
-Seninle Allah arasında, hiç kimsenin bilmediği gizli (salih) bir amelin bulunmasından gelir.
İşte bu yüzden, dünyanızı sizi aldatmasına izin vermeyin.
İnsan tüm güç sebeplerine sahip olabilir; fakat izzete ancak Allah’ın izniyle sahip olabilir.
Ve insan insanların gözünde fakir (ve aciz) olabilir; fakat Allah katında çok aziz (ve değerli) olabilir ..
"Ve insan, beşerin (insanların) gözünde zayıf ve aciz olabilir; fakat Allah ile güçlüdür.
Zira asıl ölçü kimin daha çoğuna sahip olduğu değil; kalbin, her şeyin mutlak sahibi olan Zat ile birlikte olup olmadığıdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân Suresi, 139. Ayet)
İşte mümin; ne batılın karşısında ezilip zelil bir hayat yaşar, ne de kendi gücüne aldanıp kibre kapılır.
Bilakis o, korku ile ümit (havf ve reca) arasında yaşar; sebeplere sarılır, fakat kalbini sebeplerin yaratıcısına (Müsebbibü'l-Esbâb'a) bağlar."