Gece 1-3 nöbetindeydim ve görevlerden dolayı günlerce doğru düzgün uyumamıştım. Gece nöbet tutabilecek bir durumda değildim aslında, çünkü uykusuzluğu iliklerime kadar hissediyordum. Bir ara eşek gibi ayakta uyumuşum, kafamı nöbet kulübesindeki cama çarpınca uyandım, o anda miğferim yere düştü onu almak isterken bir kez daha başımı cama vurdum. Aldığım darbelere rağmen tam olarak uyanamıyordum, yarı uyanık haldeydim. Belki uykum açılır diye dışarıya çıktım. Bir aşağı bir yukarı yürüyorum ama yalpalayarak, ayaklarım birbirine dolanıyor. Şubat ayıydı ve hava buz gibiydi ama uykumun açılmasına yetmiyordu. Hem üşümemek hem de düşmemek için tekrar nöbet kulübesine girdim. Göz kapaklarımla savaş halindeyim ne yapsam olmuyor, beynim uykuya teslim olmuş durumda.
Dışarıda soğukla birlikte şiddetli bi' rüzgar da vardı ve ağaçların dalları sallandıkça ürkütücü bi' ses çıkıyordu ama o sesler bile beni kendime getiremiyordu. O kadar uykusuzdum ki ağaçları insan olarak görmeye başlamıştım. Silahımla ağaçların yanına gidip insan olup olmadıklarını kontrol ediyordum. O gece, dosta korku düşmana güven veren bir askerdim.
Uykuya daha fazla yenik düşmemek için şarkı söylemeye başladım, "İsyanım yanışıma ölüm bile susuyor, ardına dönüp giden sen misin a kadın" diye kendimi şarkıya kaptırmıştım ama hâlâ yarı uyanık vaziyetteyim. Tam o sırada nöbet kulübesinin kapısı açıldı, dönüp baktığımda başcavuşla göz göze geldik. O an uykudan eser kalmadı tabii, lakin bunun için artık çok geçti. "Ayakta uyuyorsun lan, bi' de sarkı söylüyorsun!" dedi. Her sey apaçık ortada olduğu için inkâr etmeye çalışmadım, "Komutanım nöbetin başından itibaren uykuyla cebelleşiyorum" dedim. Bu disiplinsizligim sonucunda iki hafta çarşıya çıkmama cezası almıştım. Gayet makul bir cezaydı.
Bu şarkıyı her dinlediğimde aklıma o an düştüğüm acınası durum geliyor. Yaşadığım o sıradışı(!) olay nesilden nesile aktarılsın diye burada da paylaşmak istedim.