Bazı oyunlar eğlendirmez. Sadece hayatta tutar.
Bir oyun içinde sıkışıp kaldığımızı fark ettiğimizde, oyunu değiştirebilir miyiz? Yoksa kurallar önceden yazılmış mıdır?
Turing Apartmanı’nın 4. katında, 1945 numaralı dairede, Alice yatakta oturmuş ayılmaya çalışıyordu. Yine yoğun, bin bir parçaya bölündüğü, aslında tam olarak hatırlayamadığı bir gecenin sabahına uyanıyordu.
Odada gözlerini gezdirdi. Geceden kalma izlerde kendini aradı ve gözü masasındaki dizüstü bilgisayara takıldı.
Ortasından ısırılmış bir elma... Belki sadece sulu bir meyveden alınan sıradan bir ısırıktı ama bir tırtıl için aylarını geçireceği bir sığınaktı. Alice içinse sihirli bir yolculuk… Ne zaman kapağını açsa, önünde yeni bir dünya belirirdi.
Büyük-küçük, doğru-yanlış, uzun-kısa, güzel-çirkin, eski-yeni, hızlı-yavaş… Tüm sıfatlar anlamını yitirirdi. Duygu kaybolur, sadece izleyici olurdu o anlarda. En sevdiği anlardı bunlar. Aklındaki deli sorulara dur dediği, etrafın keşmekeşini unuttuğu, kalabalığın ve çirkinliğin içinde kendine nefes alacak bir alan yarattığı o anlar…
"Keşke her şey bu kadar basit olsa..."
Bu sabah yine o anlardan birine yelken açmak üzere kendini yataktan attı. Şu sıralar sabahları pek bir şey yiyemiyordu. Kendine biraz çeki düzen vererek masanın başına oturdu.
Önce maillerini kontrol etti. Sonra kendini İtalya sahillerinde buldu. Küçük köylerinde gezindi. Manarola kıyılarında şarap içti, dağ eteklerindeki renkli evlerin camlarından içeri baktı. İçlerinin de dışları kadar renkli olup olmadığını düşündü. Sonra Portofino kıyılarına geçip yelken açtı engin denizlere.
Kulağında "I Found My Love in Portofino"… Andrea Bocelli’nin sesiyle uzaklara daldı.
Ne güzel hayatlar vardı keşfedilmeye değer… Ne güzel anlar vardı insanlığın yaşadığı…
Kendini oralarda hayal etti. Çünkü bu anların dışındaki her an, kendini bin bir parçaya bölünmüş hissederdi. Aklında deli sorularla bir kara deliğin içinde çırpınır dururdu.
Yine o anlardan birinde, diline pelesenk olmuş bir sözcükle kendi kendine söylenmeye başladı:
"Neden aklıma takıldı ki bu kelime?"
Kendi kendine sormaya devam etti:
"Hapis nedir? Dört duvar arasında olmak mı? Gardiyanların ve hükümlülerin bulunduğu bir ortamda yaşamak mı? Küf kokan bir zemin üzerinde yatıp, alabildiğine karanlık bir zindanda korkuyla fare tıkırtılarını dinlemek mi? Yüze takılmış bir demir maske mi? Gürültünün içinde bulamadığım sessizlik mi?
Veremediğim bir ara mı? Susturamadığım zihnim mi? Kaybettiğim anlar mı?
Geçip gittiğini bile anlamadığım zamanlar mı?
Hakkıyla alamadığım nefes mi? Bulamadığım aşk mı? Olamadığım orgazmlar mı?
Şişeler dolusu devirdiğim içkilere rağmen uyuşturamadığım zihnim mi? Ne yapacağımı bilemediğim araf hallerim mi? Kalbimin sesini duyamamam mı? Güçlü sorularımın olup, cevaplarını asla bulamamam mı?
Düşlemeyi unuttuğum hallerim mi? Dış dünyaya tutunamam mı?"
Bunları kendi kendine sorabilmesi bile bir gelişmeydi aslında. Bazı insanlar için soru sormak, sesini çıkarmak bile lüks sayılabilirdi.
Çünkü bazı insanların istek, arzu ve hayalleri… Başkalarını mutsuz, umutsuz, halsiz, hayalsiz, umarsız, amaçsız ve tutsak edebilirdi.
Alice, bunu çok küçük yaşta öğrenmişti.
Bazıları için "beyaz tavşanı kovaladığı" bilinmezlikle dolu, karanlık, nemli bir kuyunun sonu her zaman mutluluk ve hazla bitmeyebilirdi.
Bunu, kendi kuyusunda hissettiği sert ve acımasız bir cisimle karşılaştığında anlamıştı.
Ne olduğunu tam olarak bilmiyordu. Her şey bir anda olup bitmişti. Ama bir şeyden emindi: Karşısındaki kişi için bu an, son derece huzur ve mutluluk verici olmalıydı.
Bunu, karşısındaki kişinin yüzündeki gülümsemeden, inlemesinden ve sonrasında gelen huzurlu uyku halinden anlayabiliyordu. İşte o zamandan beri kendi kuyusuna doğru çıkılan her yolculuk, yolculuğa çıkanın kapılarını zevkle açarken, ona da çözülmesi gereken bin bir soru bırakarak sonlanıyordu. Bol “neden” ile başlayan sorular…
Cevaplar ne kendisinden gelebiliyordu, ne de başka insanlardan geleceğine inanıyordu. Çocuktu ve yapmayı bildiği ya da bilmek istediği tek şey oyundu. O da oyununu böyle kurdu; kuyuya girilen her an için güçlü bir soru buluyordu. Hem bu oyunlar herkesin oyunları gibi de değildi; mutlaka bir ödülle sonlanıyordu. Suskunluğunu sağlayacak pek çok mükâfatı oluyordu.
Ama en güzeli, bir gün uyanacağını umut edebileceği, bir cadıdan hediye edilmiş "elma" idi. Onunla baş başa kaldığında hayatındaki her şey aydınlanıyor, farklı dünyalara yolculuk edebiliyor, sorularına cevaplar aramayı bırakabiliyor hatta yeni ve umut dolu sorular sorabiliyordu.
En umut dolu sorusunu yine çıkılan yolculuk esnasında keşfetti. Hayat çarkının ortasında çarkı çevirme gücüne sahip olduğunu fark ettiğinde, istediği yöne çevirebileceğini anladığında bir karar vermek zorunda kaldı.
Devam eden bu döngünün içinde mi kalacaktı, yoksa artık bu oyunu sonlandırmanın bir yolunu mu bulmalıydı?
Bu da Alice’in çözülmeyi bekleyen "enigma"sıydı…