seen from China

seen from Malaysia
seen from China

seen from Australia

seen from Türkiye
seen from China

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Australia
seen from Türkiye
seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from Italy
seen from China
seen from Finland
seen from Ukraine

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. 'Hünerdir' diye söylemiyorum. Belki değildir. (En azından her zaman değildir.) Fakat, biraz da meslek hastalığı olarak, bu illete bulaştım. İflahım da pek mümkün görünmüyor. Her neyse... Mezkûr kusurumdan dolayı nurcular mabeyninde bazı tatsızlıklar yaşadığım da olmuştur. Mesela: Daha yirmili yaşların başındayken, 'prof' titrili bir ağabeye, İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname'sinde rastladığım bir bilgiden bahsetmiştim. Beni gayet şiddetle fırçalamıştı. Risale-i Nur'dan başkasını okumaktan menetmişti. Tabii, söyleşinin şiddetinden, biraz da edebimden, yüzüne birşey demedim. İçimden ise sayıklıyordum: "Be mübarek, sen, Risale-i Nur'dan başka kitap okumadan mı profesör oldun?"
"Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" meselesinde nurculara bir riyakârlığın hâkim olduğunu düşünmekteyim. Herkese teşmil etmekten teberri ederim. Fakat, alelekser, başka kitapları da okuyorlar, fakat biraraya geldiklerinde 'sanki okumuyormuş gibi' yapıyorlar. Çünkü hepsinin az-çok bir tahsil hayatı var. Bazıları, tıpkı yukarıda ismini vermek istemediğim 'prof' ağabey gibi, en zirvelere kadar çıkmış. Kimseye sadece Risale-i Nur okuduğu için böyle payeleri vermezler. Risale-i Nur profesörü, doçenti, doktoru vs. yoktur. Kaldı ki, isterse gönülleri olmasın, hayat mecburiyetlerle örülü bir süreçtir. Hepsi ilgilendikleri mesleklerle meşguliyetleri içinde başka bazı metinleri okumak mecburiyetinde kalırlar. Ancak, kendi meclislerinde buluştuklarında, kimse birbirine böyle şeyler yaptığını söylemek istemez. "Risale-i Nur'la iktifa etmek" bu manada, en azından şahitliklerim kadarıyla, hiçbir nurcunun başaramadığı birşeydir. İlla önünüze metinler çıkarılır. İlla gönüllü-gönülsüz okursunuz. Ancak onları elbette mürşidinizin metinlerini okur gibi okumazsınız.
Burada benim "Risale-i Nur'la iktifa etmek" meselesini anladığım şekil tebarüz ediyor: Risale-i Nur'la iktifa etmek bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin, bence, kastettiği "meslek olarak Risale-i Nur'da kalmaktır." Yani pergelin sabit ayağını Risale-i Nur'da tutmaktır. Ki, sadece nurcular değil, bütün terbiye ekolleri böyle yapar. Hatta cümle meslek erbabı zaten bu hassasiyeti gözetir. Televizyonun keşşâfı John Logie Baird hakkında okuduğumu anımsıyorum. (İnşaallah hafızam beni yanıltmıyordur.) Üniversite hayatında iki bilimdalıyla birden ilgilenince, hocası, bir kenara çekip 'gayretini birisine teksif etmesini' öğütlüyor. Zira bizim irfanımızda da "Herşeye elini atan herşeyden mahrum kalır!" denmiştir. En azından herkes bu kadar herşeyi kuşatamaz. Nakşibendi, Kadirî, Rufaî, Şazelî veya Halvetî vs. tarikatına da girseniz, eğer başka ekollerle de bağınız varsa, size onları kesmenizi salık verirler. Çünkü mesafe almak için 'tevhid-i kıble etmek' şarttır. Bediüzzaman Hazretleri de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruhtan ders aldığı bu 'tevhid-i kıble' meselesini talebelerine "Risale-i Nur'la iktifa etmek" olarak yansıtmıştır. Lakin burada vurgulanan 'Risale-i Nur okuyan herhangi birinin bir daha başka hiçbir kitabı okumaması gerektiği' değildir. Hayır. Böyle anlarsak yanlış olur. Vurgulanan 'odak noktası olarak Risale-i Nur mesleğinden ayrılmaması' gerektiğidir. Aynısını, hangi mürşide gitseniz, o da söyler. Kendisine birden fazla mürşid tutmaya çalışanı tasavvuf mesleğinde de hoşgörmezler. Dikkat, gayret, dirayet, hamiyet dağınıklığına sebep olur çünkü.
Ancak, bununla beraber, şunu da kabul ediyorum: Avam-ı nâsın metinlerle ilişkisi havassın ilişkisi kadar serbest olamaz. Çünkü avam okuyacağı metinlerin, eğer varsa, kem tesirlerinden kendisini koruyacak yeterli donanıma sahip değildir. Bu nedenle ulemamız avama İncil'i, Tevrat'ı vs. okumayı yasak etmiştir mesela. Fakat Hüseyin-i Cisrî Hazretleri gibi niceleri bu metinleri sıhhatle analiz ederek Aleyhissalatuvesselam Efendimizi müjdeleyen detayları beyanda bulunmuşlardır. Veyahut, mesela, tahrif olmuş böylesi metinlerin tutarsızlıklarını analiz eden eserler vardır.
Nasıl? Çünkü onlar âlimdir. Biz değiliz. Onların okudukları pâk denizlerini bulandırmaz. Bizim küçük havuzumuz bir damla pislikle bile çamur olur. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerinin bu tür uyarılarını "Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" olarak algılayıp anlatanları da büsbütün silip atmıyorum. Yalnızca bu hususta ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasının geçmişten günümüze takip ettiği yola bağlı kalalım istiyorum. O da nedir? Eğer kafası karışacaksa kişinin okumamasıdır. Eğer göğsü kaldırabilecek çaptaysa okuyabilir. Şayet siz herhangi bir ilim adamına Risale-i Nur mesleğini anlatırken "Bu meslekte gidecekler bir daha Risale-i Nur'dan başka kitap okumayacaklar!" derseniz, gülmesini geçtim, arkasını dönüp gider. Böyle bir yasağı hiçbir İslam âlimi şimdiye kadar koymamıştır. Bence Bediüzzaman Hazretleri de koymamıştır. En azından herkes için böyle bir yasak yoktur.
Hakikat aşkına şunu da dillendirmeden geçmeyelim: Nurcuların kendilerini Risale-i Nur'dan başka metinlere kapatmaları bazı iyi sonuçlar vermiş olabilir mi? el-Cevap: Olabilir. Evet. Elhamdülillah. Nurcuların Risale-i Nur metinlerine kapanmaları, ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan, hatta bazı bazı şirk-bid'a propagandası da içeren, kimi popüler eserlerin 'tesirsizliğini' sağlamıştır. Buna misal olarak yakın zamandaki Ali Şeriatî tartışmalarını analım mesela. İslamcılık ekolüne mensup olanlar, uzunca bir süre, 'ellerine ne geçse okuyarak' zamanlarına hâkim olmaya çalışmışlardır. Özellikle Mısır'dan, Pakistan'dan, İran'dan kimi parlatılan isimler (ve daha başkaları) İslamcıların düşünce dünyasını etkilemiştir. İyisine birşey demeyiz ama çok kötü etkilenmeler de olmuştur. Hatta ehl-i sünnet itikadını bırakıp başka modernist, şiî veya selefî yollara düşenler az değildir. Bu düşüşlerde temel etken, daha ehl-i sünnet olmanın ne demek olduğunu bilmeden, istikametsiz metinlerle muhatap edilen avamın yaşadığı savrulmadır. Nümunesi çoktur. Nurcular, bu tarz savrulmalardan epeyce korunmuşlardır, zira o popüler eserleri ekseriya hiç bilmezler. Yazarlarını da tanımazlar. Kapanışları bu anlamda bir kalkandır desek yalan olmaz. Ancak...
Ancak bir de terazinin öteki kefesi var. Mürşidim diyor: "Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı." Nass-ı hadisle 'dalalet üzere birleşmeyeceği' haber verilen ümmet, aynı zamanda, kuşattığı bütün cemaatler, tarikatler, meslekler için bir istikamet ayarıdır. İstikamet aynasıdır. İstikamet cetvelidir. Kendi adımlarının yörüngesini o aynada sorgulamayan ve "Mü'min mü'minin aynasıdır!" sırrına mazhar olamayan gruplar, bir süre sonra, istikametten de saparlar. Buz parçası olan enaniyetini havuza atmayı başarmak güzel birşeydir. Maşaallah. Fakat o cemaat de kendini ümmet havuzuna atmıyorsa 'cemaat kadar bir buzdağıyla' maraz çıkarmaya başlar. Üstad Hazretleri yukarıda Alevilik-Emevilik kıyası yapıyor. Biz buna en yakın tecrübemiz FETÖ'yü de ekleyelim. Bu tehlike her cemaat için vardır.
Bunun sebebi de, üzerine kapanılan metinlerin, üzerine kapanıldıkça, yanlış yorumlanmaya başlanmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin bir meselede 'ne demek istediğini' anlamaya çalışırken, üstadları olan, İmam-ı Rabbanî gibi, İmam Gazâlî gibi, Abdülkadir-i Geylanî gibi mürşidlerin 'neler söylediğine' bakmayanlar, yani ümmet siğasına kendi görüşlerini çekmeyenler, büyük ihtimal o hazretin cümlelerini de saptırırlar. Haricîlik, Mutezîle, Cebriye, Müşebbihe, Mürcie, Şia vs. nasıl kendi anlayışlarını nasslara dayatarak ümmetin ekserinin, yani fırka-i nâciyenin, fehmindeki selametten mahrum kalmışlardır; aynen öyle de; nurcular da 'acaba' dedikleri yerde ehl-i sünnet ve'l-cemaat aynasına bakmazlarsa 'aşırı yorumlarına' kapılıp giderler. Dışarıya kapanmak her idraki güdükleştirir. Her cemaati sapkınlaştırır. Hatta seküler alanlarda bile iletişim/etkileşim yoksunluğu bilgi fakirliğine sebep olur. Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Ancak o cemaat kendi 'grubumuz' değil ehl-i sünnet ve'l-cemaattir. Bizim grubumuz sünniliğin bir küçük şubesidir sadece.
Çok konuştum. Sizi de sıktım. Bu konuları çok tartışıyoruz. Herhalde iyi-kötü kimi değişimler de hâsıl oluyor. İnşaallah istikametimiz hayra olur. Haklı başlamanın haklı kalmanın garantisi olmadığını Alevilik misali bize açıklıyor. Haksız başlamanın haksız kalmanın garantisi olmadığını da Emevilik misali bize gösteriyor. Kim ümmete uygun adım yürümeye çalışırsa o istikamet kazanıyor. Kim kendi sanrısına, güya biricikliğine kapılırsa, işte o da, tıpkı FETÖ'nün uğradığı gibi bir kem akıbete uğruyor. Allahu Teala ayaklarımızı ehl-i sünnet ve'l-cemaat istikametinden ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.
İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?
Yıllar önce İhsan Kasım ağabeyden dinlemiştim: Arap dünyasından misafirleriyle muhabbet ederlerken, konu dönmüş dolaşmış, Abdükadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütuhû'l-Gayb isimli eserine gelmiş. İhsan Kasım ağabey demiş ki: "O kitabın kerameti vardır." Misafirlerden bazıları ilk kez duydukları bu hakikate nazlanıp itiraz etmişler: "Kitabın kerameti olur mu canım?" demişler. İhsan Kasım ağabey de manaca "Hodri meydan!" deyip bir öneride bulunmuş: "İnanmazsanız tecrübe edelim. 'Bismillah' deyip bir tefeül yapın. Bakın bakalım ne çıkacak?" Hemen kitaplıktan aldıkları Fütuhû'l-Gayb'da tefeül yapmışlar. Karşılarına, hatırımda yanlış kalmadıysa, şöyle bir cümle çıkmış: "Ey helva yiyenler!" Tabii meclisteki herkesin tüyleri diken diken olmuş. Neden mi? Çünkü onlar da o sırada helva yemekteymişler. "Âmenna!" ve temenna ile kitabı yerine kaldırmışlar.
Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:
"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"
Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:
"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. 'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır. O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..." İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...
Evet, elhamdülillah, bir yandan da Risale-i Nur okumalarımızı sürdürüyoruz. 18. Söz'ün ana metniyle vedalaştık bugün. Deizme karşı nübüvvetin 'ilgi delili'ni konuştuk. Kur'an Müslümanları(!)nın da kulağını çektik tabii.
Selamün aleyküm arkadaşlar. Güzeller güzeli muhabbet kuşu Cikcik yeni bir macerasıyla daha karşınızda. Aman canım, tevazuya gerek yok, Allah
Cikcik'le Salih Kayra'nın maceraları devam ediyor.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir yandan da Risale-i Nur okumalarımız sürüyor.
233. dersimizde (14. Söz'ün de 7. dersi oluyor) 14. Söz'ün 5. Meselesi ile vedalaştık. Ana metin bitti gibi. Şimdi önümüzde hâtime ile zeyl var. Bu bölümün başlığı: "Koskoca Allah küçücük insanla niye bu kadar ilgileniyor?" Tevfik Hüda'dan. #RisaleiNur
Nurcuların cenneti 'garanti' mi?
Yalçın Sayın, Babam Cemil Meriç'e dahledilmiş hatıratında, Meriç merhumun komada yatarken birden gözlerini açıp kendisine "Proses kelimesini Kerim Sâdi nasıl kullanıyor?" diye sorduğunu aktarır. Devamında da der ki: "(...) Kanama geçirmiş bir beyin, ama çok büyük bir elektrik akımı gibi, sağlığını-sıhhatini düşünmüyor. Kelimelere sadakatinden dolayı 'proses'e en uygun karşılığın ne olduğunu, Kerim Sâdi Bey'in ona nasıl bir karşılık bulduğunu, soruyor." Nörolojinin böylesi olaylara dair bir izahını, yakınlarda okuduğum Deli Doktorları'nda, Dr. Jeffrey A. Lieberman şöyle açıklıyordu: "Amigdala-prefrontal korteks-hipokampus sisteminizin birincil varlık sebebi 'deneyimlerinizden ders çıkarabilmenizi' ve 'gelecekte karşılaşabileceğiniz benzer koşullarda' tepki verme yetinizi iyileştirmenizi sağlamaktır. Bir dahaki sefere ormanda ayıyla karşılaştığınızda, olayın ilk karşılaşma deneyiminize benzerliği sizi çabucak/otomatikman tepki vermeye sevkedecektir."
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz!" hadis-i şerifinin bir hikmeti de buradan bize gözkırpmaktadır belki, arkadaşım. Yani 'üzerine yaşanılan' neyse ölüm anını da 'o doldurmakta'dır. Geriye dönüp bizi o bulmaktadır. Çünkü, tecrübeler üzerinden beyne (veya beyin üzerinden kalbe/ruha) gönderilen mesajlar, hafızadan başka yerlerde de hıfzedilmekte, itinayla saklanmaktadır. (Ruha kaydedilense zaman kaydından büsbütün kurtulur.) Özellikle, yüzeydeki aklın devredışı kaldığı şok anlarında, alttaki bu yazılar daha okunur bir hale gelmektedir. (İçeride nice zamandır biriktirilen nihayet dışarıya taşmaktadır.) Öyle ki, nefes alırken her neye olursa olsun gösterilen sadakat, ölüm anında "İşte buradayım!" deyip sırrını açığa vurur. Nümuneleri de oldukça çoktur.
Mürşidimin, "Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur dairesine giren 'imanla kabre gireceğine' gayet kuvvetli senetler var..." nevinden ifadelerini de bu zeminde kavrarım ben, arkadaşım. Yani onu 'garanti' şeklinde ele almam. 'Asabiyet' ekseninde yorumlamam. Ya? 'Ümit' olarak yaklaşırım. 'Sadakat' sonucu olarak görürüm. Şöyle bir misalle de yaklaşımımı açabilirim sana: Nasıl bir alanın öğrencisi, derslerini sadakatle takip etmekle, aldığı derslere sadakatle çalışmakla, yani kendisine tanınan 'hazırlık sürecini' buna sarfetmekle, buna yoğunlaşmakla, emekle 'sınavda muvaffak olma ümidini' elde eder. Kim onu görse "Bu çocuk imtihanı verir inşaallah!" der. Aynen öyle de, bir nur talebesi, ehl-i sünnet dairesinde akaid-i imaniye üzerine çalıştığı için, hayatını yoğunlukla İslamî manalar doldurduğu için, umulur/beklenir ki, kabre imanla girer. O sınavı muvaffakiyetle atlatır. Yoksa kimse 'papazdan cennet arsası satın almış gibi' bakamaz bu meseleye. Hiçbir nur talebesi öyle yap(a)maz. Akıbetin ne olacağı hiç belli olmaz. Akıbet ancak ümit beslenendir. (Karşısında da dengesini sağlayacak bir endişe çekilebilir.) Bu işin asabiyetle ilgisi yoktur. Gayretle ilgisi vardır. Dersini çalışan çocuk elbet sınavdan başarılı olmayı ümit eder.
Japon fizikçi Michio Kaku da, Paralel Dünyalar'ında, sık yapılan işlerin 'benzerlerinin yapılmasını kolaylaştıracak' nörolojik yollar inşa ettiğini söyler beyinde. (Biz buna 'meleke kesbetmek' diyoruz.) Hatta 'bisiklet sürmek' misalini kullanır izah ederken. Malumunuz, bisiklet sürmek, ilk günlerinde zor yapılan bir iştir. Sürücüler titrer, düşer, sarsılır. (Ben hâlâ süremiyorum mesela.) Ancak tekrar edildikçe kolaylaşır. Çünkü beyinde bisiklet sürmek için yapılacak işler nizama sokulur. Karla kaplanmış bir arsada yürümek gibidir bu. Yürüdükçe yol daha bir yürünesi olur. İnsanların sıkça kullandığı hatlar belirgin şekilde ortaya çıkar. Öncekilerin açtığı yolu takip etmek sonrakini hızlandırır. Cenab-ı Hakkın bu kanunu iman dairesinde de işletmesinden daha normal ne olabilir? Fakat, bize düşen, kendimizi emniyette sanmak değildir. Aksine sınava daha çok çalışmaktır. Bâtınımızda daha çok hakikat biriktirmektir. Şok anında dışa vuracak içimizi ehl-i sünnet itikadıyla doldurmaktır. O zaman ümidimize verilebilecek bir paye olur. Eğer bu yönde bir mesaimiz yoksa, kusura bakılmasın, kendisine bir isim takmakla kimse geçiş bileti temin edemez. Orada varlığın yasası değişiktir: "Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır."