Yediğin şey SEN MİSİN?
Almanların ünlü ata sözü “du bist was du isst” yani “Ne yersen o’sundur” sinir biliminin mideyi ikinci beyin ilan etmesinden dolayı yeniden gündemde ve bu sefer eskisinden çok daha sağlam argümanları var.
Modern bilim sayesinde artık beslenmeyi sadece enerji kaynağı ve yapı taşlarını yenilemek için yapmadığımızı biliyoruz. Yediklerimizin ruh halimiz, davranışlarımız, sağlımız, kararlarımız, siyasi ve dini görüşlerimiz ve bütün bunların yorumlanmaları üzerine etkileri olduğu gösterildi. Beslenme tedavileri depresyon, bunama, parkinson ve kanser gibi ilaçların bile etkilerinin son derece sınırlı olduğu hastalıklarda kullanılıyor.
Yeni bilgiler ışığında sindirim sistemimizi bir nörolog gözüyle sizlere anlatmama izin verin. Mide ve bağırsaklarımızda bir kedinin beyninde bulunan sinir hücreleri kadar sinir hücresi ve bir domuz beynindeki nörotransmitter çeşitliliği kadar nörotransmitter mevcut. Bu yapıları ilk inceleyen bilim insanları “gereksiz” gibi gözüken bu sinir ağının tek işlevinin bağırsakları hareket ettirmek ve sindirimi düzenlemek olmadığını anlamışlardı. Teknolojinin ilerlemesi sayesinde artık bu “ikinci beyin” dediğimiz yapının birçok önemli görevi bulundu
İkinci beyin esas beyinimiz ile iki yönlü bir iletişim halinde. Yani sürekli olarak elektromanyetik hızda mesajlaşıyorlar. Mesela mutluluk hormonu dediğimiz seratonin’in %90 nı bağırsaklarda üretilip bu sinir yolakları ve dolaşım ile yukarı beyine yollanıyor. Erkeklerin kalbine giden yol midelerinden geçer o kadar da yanlış bir tanımlama değilmiş. Bu iki beyin arasındaki iletişim köprüsü olan “vagal” sinirin uyarılması yada kesilmesi durumunda epilepsiden depresyona birçok “ruhsal” hastalığın tedavisi yada tetiklenmesi mümkün.
Öte yandan ikinci beynimizin orta boşluğunda yemek atıklarının olduğu bölgede mikrobiyata denilen bir bakteri ve DNA-RNA havuzu bulunmaktadır Bu havuz vücudumuzdaki toplam hücre miktarının 10 katıdır. Yani kendi DNA’ mız kendi bedeninde azınlıkta. İnsan davranışlarının temelinde DNA ve onun ürünlerinin ne kadar önemli olduğu düşünülürse ve mikrobiyatanın DNA cümbüşünün sadece bağırsak boşluğunda kalmadığı bilgiside buna eklenince insan davranışlarında beslenmenin etkisinin ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.
Birinci beyin ve ikinci beyinin aralarındaki bağlantı ve mikrobiyatanın davranışlarımız hatta anılarımız üzerine nasıl etkide bulunduğunu anlatmak için yapılmış iki deneyi sizlerle paylaşmak ve sonrasındada bütün bu bilgiler ışığında nasıl beslendiğimizin sağlığımız ve kişiliğimiz üzerine etkisini ve belkide en önemlisi tükettiğimiz hayvansal gıdaların kaynağı olan “canlılara” uyguladığımız çağdışı işkence ve soykırımın nasıl insanı etkilediğini tartışalım.
Birinci deneyimiz hafıza ve yediğimiz gıdalar arasındaki ilişki hakında. Bu deneyde bilim insanları solucanları bir labirente yerleştiriyorlar. İki yön var karşılarında . Ya bir tarafa gidip hayatta kalacaklar yada diğer tarafa gidip elektrik şoku nedeni ile ölecekler. Bu deneyi 100 solucan ile yapıyorlar ve defalarca tekrarlıyorlar. Solucanlar her seferinde istatistiksel bir fark yaratmayacak şekilde ortalama %50 %50 eşit dağılarak ilerliyorlar. Sonra bu deney modelini değiştirip ilk model de ölen solucanları sıfır kilometre bam başka solucanlara yediriyorlar. Ve bu labirente daha önce hiç girmemiş bu sıfır kilometre solucanları labirente bırakıp ne yapacaklarına bakıyorlar. Esasen beslenme ve hafıza -zihin-tercih arasında bir ilişki yoksa bu yeni solucanların tıpkı bir önceki deneyede olduğu gibi yine eşit dağılmaları gerekmektedir. Ancak sonuç böyle çıkmıyor. Solucanlar “nedense” elektrikli ölümü daha az oranla seçiyorlar.
Bu deneyde solucanların ölen akranlarının düştüğü hataya nasıl daha az düştüklerinin açıklanması gerekiyor. “Nasıl oluyorda bir solucan bir başka solucanın et parcalarını yiyip onun ölümüne sebep olan tehlikeden uzak kalmayı tercih edebiliyor? “ . Hafızanın proteinler ile ilişkili olduğu biliniyor. Canlılar anılarını ve öğrenme davranışlarını beyinlerindeki hücrelerde proteinler depolayarak ve onları fosforluyarak gerçekleştiriyorlar. Özellikle solucanlar gibi ilkel hayvanlarda ilkel bir bağırsak bulunduğundan bu hafıza proteinlerinin daha az parçalanarak emilmesinden hafıza ilintili proteinlerin zaten yine daha az gelişmiş olan solucan sinir sistemine alınması ve bu sayede yeni solucanların elektrikli yolu daha hiç tecrübe etmeden hatırlayıp seçmemeleri en olası teori.
Bu deneyin insan ve beslenmesi ile ilgili ne gibi çıkarımları olabilir? Yani yediğimiz gıdaların sadece yapı taşlarını tüketmiyorsak onların genetik, epigenetik ve kazanılmış tecrübelerinide tükettiğimize göre acaba özellikle hayvansal gıdalarda tüketilen canlıların tıpkı bu solucan deneyinde olduğu gibi “anıları, korkuları, hüzünleri,öfkeleri,acıları” bize aktarılıyor olabilir mi?
Bu teorimi klasik bilim adamlarının hemen çürütmeye çalıştıklarını ve itiraz edeceklerini düşünebiliyorum ancak çağımızda klasik bilim adamının fizikteki Newton kadar hatrı sayılır bir revizyona ihtiyaç duyduğunu unutmamak lazım. Ben yinede onların itirazlarını sizlere dillendireyim.
Bu teorime ilk itirazları solucanların ilkel oluşu bizim ise sözde ilkel olmayışımızdan dolayı , solucanlardaki kadar geçirgen bir bağırsak yapımızın olmadığı olacaktır. Tükettiğimiz hayvanlarda solucanlar kadar ilkel olmadığı için bu örneğin geçerli olamayacağını söyleyeceklerdir. Hata sonrasında tükettiğimiz gıdaların genetik materyallerinin, proteinlerinin ve diğer yapıtaşlarının en küçük parçalarına kadar parçalandıktan sonra emildiğini ve bundan dolayı solucanların bu örneğinin insanlar için geçerli olamayacağını söyleyeceklerdir. YANILIYORLAR
Bi kere yediğimiz gıdaların genetik materyallerinin en küçük yapı taşlarından çok daha kompleks formlarının bile sindirim sistemimizden hem de sinirler aracılığı ile vücudumuza alındığı ; hatta bize yabancı bu protein parçacıkları ve genetik materyallerin alzheimer , parkinson ve ALS gibi hastalıkların sebep sonuç ilişkisinde yer aldığı gösterildi. Yani yediğimiz gıdaları en küçük yapı taşlarına ayırmıyoruz.
Bu demek oluyor ki tükettiğimiz bir tavuğun etini yediğimiz zaman özelliklede o tavuğun sinir sistemine ait parçalarında (ki aslında santral ve periferik sinir sisteminin olmadığı neredeyse hiçbiryer yok) tükettiyoruz. O tavuğa ait hafıza proteinleri ve belkide daha bulamadığımız bir sürü duygu proteinleri veya onların kalıntıları mevcut. Ve biz bu tavuk etini tükettiğimiz zaman bazen bu protein veya genetik materyal kalıntılarınıda kendi sinir sistemimize aktarıyoruz. Yani beslenirken sadece tavuğun enerji ve yapı taşı kaynaklarını değil “ruh-tin-zihin-nörokimyasal elektrik fırtınasından sorumlu biyolojik molekülleri” diyebileceğimiz kısımlarınıda kendi benzer bölgelerimize ulaştırıyoruz. Muhtemelen avcı toplayıcı bazı yamyam kabilelerin “güçlü savaşçının kalbini yersen onun cesareti sana geçer” mitosunun altında yatanda benzer mekanizmalardır.
İkinci deneyimiz ise tükettiğimiz gıdaların ve antibiyotiklerin, bağırsağımızdaki iyi huylu bakterilere dolaylı olarakta davranışlarımız üzerine etkisi ile ilgili. Bu deneyde de farelerin bağırsaklarındaki bakterilerin yanına bir toksoplazma türevi bakteri yerleştiriliyor. Dikkat ederseniz farelerin ne genetikleri nede büyüdükleri sosyal çevre değiştirilmiyor sadece bağırsaklarındaki bir bakteri değiştiriliyor. Deney sonucunda mikrobiyataları değiştirilen bu farelerin doğal avcıları olan kedilerden korkmak yerine büyük bir sevgi besleyip onlarla oyun oynamaya çalıştıkları ve deney sonucunda da çoğunun kediler tarafından öldürüldüğü gözlemlenmiş.
Evet ne oldu yine o klasik bilim adamlarına? Nerede o davranışçı Freud’iyan lar, genetik davranışçılar? Burada fare doğal avcısı olan kediden korkmak kadar ilkel ve eski bir davranışı sadece bağırsaklarında yaşayan bir bakteri türünü ekleyerek değiştirebildiniz. Ne genetiği ile oynandı nede sosyal çevresi ile nede seanslar yapılıp çocukluk travmaları ile yüzleştirildi.
Bu deney çok etkili bir şekilde tartışmasız olarak davranışlarımız ile bağırsağımızda ki mikrobiyata arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Davranış paternlerimizin , bırakın yediğimiz gıdalar ile ilişkisini ; özelliklede gereksiz kullanılan antibyotikler sebebiyle sürekli olarak yapısını bozduğumuz bağırsağımızda yaşayan bakterilerimizin ne kadar ilintili olduğunu göstermektedir.
Tükettiğimiz hayvansal gıdaların kaynağı olan hayvanlara tarım çağının başından beri ama özelliklede son yüzyılda uyguladığımız şiddet, hapsetme, anneden erken ayırma, acı çektirme, kötü beslenme, işkence etme, genetikleri ile oynama, onları sosyal ilişkilerinden yoksun bırakma gibi sözde “insancıl” (esasen insanı insan olduğu için utandıran) yöntemlerimizden dolayı bugün sofralarımız da bulunan hayvansal ürünlerin zaten sağlıksız olduğunu ve hipertansiyon, şeker hastalığı, bunama, şizofreni , parkinson, kanser gibi birçok hastalığa sebep olduğunu zaten biliyorduk. Şimdi bu yeni bilgiler ışığında tükettiğimiz gıdaların kaynağı olan hayvanların mutsuzlukları, bozulmuş ruh halleri, üzüntüleri, acıları, öfkeleri de bize aktarılıyor olabilir mi şeklinde bir soru sormanın çok da yanlış olmadığı kanaatindeyim.










