Egon Schiele - Sonbahar Güneşi
''İnandırıcı olmak için önce senin inanman gerekir.''
Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı
Sosyal Psikolog Philip Zimbardo’nun meşhur Stanford hapishane deneyinde* gönüllülerin mahkum ve gardiyan olduklarına inanmaları için bodrum katında oluşturulan sahte bir hapishane, üniformalar ve verilen yönergeler yeterliydi. İki haftalık deneye katılan gönüllüler rollerinin gücünü/acziyetini öylesine kabullendiler ki deney ikinci gününde kontrolden çıktı; sözde mahkumlar isyan çıkardılar. Bunun üzerine sözde gardiyanlar sözde hapishanedeki düzeni sağlamak amacıyla sözde mahkumlara daha yoğun şiddet uygulamaya başladılar. Kısa sürede bir simülasyonda oldukları gerçeğini yok sayan mahkum ve gardiyanlar arasındaki ilişki vahşete vardı. Bunun üzerine Zimbardo deneyi altıncı gününde sona erdirmek zorunda kaldı.
Yaşam da -deneyin ne kadar süreceğini bilemediğimiz- bir laboratuvarsa? İçine doğduğumuz sosyoekonomik ortamın olasılıkları/sınırlılıkları ile bedenimizin-aklımızın olasılıkları/sınırlılıkları ölçüsünde kendi kendimizi yarattığımız bir gerçeklik. Sartre’a göre insanın sıkıntısı da tam buradan doğuyor: “İnsan için belirlenmiş bir tasarı yok.”** Her şeyin olanaklı olması insanın laneti de mucizesi de olabilir. Sonsuz olasılıklar ve felaketler silsilesi içinde “inandıklarımız” neden kutup yıldızlarımız olmasın?
Bir deneyde olduğumuza inansak rollerimizi ne ölçüde ciddiye alırdık? Nelere isyan eder, kimlerin zalimi olurduk? Yoksa zaten olduk mu? Yeni bir inanç ve yeni bir rol üstlenmek için gerçekten o kadar geç mi?
Sanırım inanmak için inanmak yetiyor. Bir de böyle deneyelim; inanalım ve görelim.