Haneke Yine Yapacağını Yapmış
Bazı yönetmenler film çeker. Haneke biraz evin elektriğini kesiyor. Sonra seni o karanlıkta, ekrandan sızan o çiğ ve tekinsiz ışıkla tek başına bırakıyor.
The Piano Teacher'ı ilk izlediğimde odadan çiğnenmesi imkansız bir lokmayla ayrılmış gibi rahatsız olmuştum. Film bitmişti ama içimde bir yerlerde hiç bitmemişti. Haneke'nin sineması zaten tam olarak budur. Film bittiği yerde zihninde uğuldamaya başlar.
Geçenlerde fark ettim. Ben aslında Erika'dan ya da o rahatsız edici sahnelerden değil, filmin her yerine sinmiş o kontrolden rahatsız oluyormuşum.
Film boyunca bir tuhaflık vardı. Sanki kamera bile rahat oturamıyordu. Ben de oturamadım. Sürekli biri omzuma "Dik dur." diyormuş gibi izledim filmi.
Kontrol bazen çok uslu geliyor bana. Masaya sessizce oturuyor, kimsenin sözünü kesmiyor, her şeyi tıkır tıkır düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, odadaki herkes onun kurallarına göre nefes almaya başlamış.
Belki de kontrol, ruhun kendine yaptığı en sessiz işkence. Kimse bağırmıyor. Kimse kanamıyor ama içeride bir şey, yavaş yavaş nefessiz kalıyor.
Erika'nın sinema tarihindeki en korkutucu karakterlerden biri olmasının sebebi bana artık yaptıkları gibi gelmiyor. Hiç gevşeyememesi. Yıllardır omuzları kulaklarına değecek kadar kasılmış da bedeninin başka bir hali olabileceğini unutmuş gibi.
Ne zaman piyano çalsa içim rahatlayacak sandım.
Hatta notalar arttıkça odadaki sessizlik daha da büyüdü. İlk kez bir müzik beni sakinleştirmek yerine daha çok sıkıştırdı.
Bunu tanıyorum. İnsan bazen kendi içinde de nöbet tutuyor. Kimse dağılmasın. Kimse taşmasın. Kimse yanlış hissetmesin.
Sonra bir gün biri geliyor. Ya da Walter gibi bir arıza çıkıyor hayatında. İçeride yıllardır kapıyı usul usul tıklatan o taraf fısıldıyor: "Ben de buradayım."
Psikodramadan sonra filmi, o sandalyeleri ve Walter ile Erika'nın o yıkıcı karşılaşmasını yeniden düşündüm. Bu sefer Erika bana o canavarca mazoşizmiyle kötü biri gibi gelmedi. Çok yorulmuş biri gibi geldi. Annesinin dikte ettiği o steril odada gölgesini dışarıda bırakmaya çalışırken, bütün ömrünü kapının önünde nöbet tutarak geçirmiş biri.
Belki de gölge tam olarak böyle bir şey. Karanlık değil. Sadece uzun süre kapıda bekletilmiş, içeri alınmadığı için hırçınlaşmış bir misafir. Kapıyı çalıyor. Sen açmıyorsun. O da gitmiyor.
En sonunda kapıyı kırarak giriyor.
Haneke'nin filmleri bana bunu yapıyor işte. Kapanış jeneriği akıyordu. Bilgisayarı kapatamadım. Kalkıp bir kahve daha yapacak gücüm de yoktu. Film bitmişti ama odadaki sessizlik bitmemişti. Sanırım Haneke tam da bunu istiyor. Seni filmin içinde bırakmıyor. Filmi senin içine bırakıyor.