Gavsi Ozansoy / Yeni çıkan tangoları ve rumbaları öğrenmek için, nasıl Yüksekkaldırım'dan bir defa geçmek kâfiyse, her mevsimin şiir modasını takib için de, arada bir Küllük'e uğramak yetişir
Sırtını eski Beyazıd camiine dayamış "Küllük" bile sonunda ültra modern şairlerin şerrinden kurtulamıyarak, birkaç gün içinde garib bir şöhrete kavuşmuştu. Küllük nasıl bir yerdir? Burayı genç ve yaşlı ediblere bir nevi sığınak yapan hususiyetler nelerdir? Müdavimleri kimler? Gazete ve mecmua sütunlarında sık sık bu isme raslıyanlar, bunu da merak etmiş olsalar gerek.
Hatırlardadır. Bir müddet evvel yeni nesli temsil etmek iddiasında, fakat oldukça acayib, kargacık burgacık yazılar ve resimlerle dolu bir edebiyat mecmuası çıkmıştı. Bilmiyorum, bir hafta mı yaşadı, yoksa on beş gün mü? Herhalde ömrü kabuğunu parçalayıp, uçmağa kalkışan bir haşerenin ömründen daha uzun sürmemişti. Bu mecmuanın zarfına ve mazrufuna uygun, bir de acayib ismi vardı: "Küllük."
O vakit bu isimden mana çıkaramıyanlar birbirlerine soruyor, münevver muhitlerinde şu tarzda konuşmalara şahid oluyorduk:
"- Yahu, bu ne biçim isim. Nereden hatırlarına gelmiş acaba?"
"- Beyazıdda bir kahvenin adıymış. Edebiyatçılarımızın, bilhassa genç şairlerin ekserisi orada toplanır, sohbet eder, münakaşalara dalarlarmış. Hâsılı enteresan bir yermiş."
"- Tuhaf şey. Benim bildiğim küllük diye horozların eşindiği yere derler."
"- İyi ya, işte. Gene arada münasebet var demektir. Burada da genç şairler eşeleniyor.
Hülâsa, sırtını eski Beyazıd camiine dayamış, senelerden beri yeşil akasyaların ve kestane ağaçlarının altında yorgun, unutulmuş dinlenen "Küllük" bile sonunda ültra modern şairlerin şerrinden kurtulamıyarak, birkaç gün içinde böyle garib bir şöhrete kavuşmuştu. Bu şöhret hâlâ da devam ediyor. Beyazıdın bu eski ve köhne kahvesi bir gün edebiyat tarihimizde de yer alırsa, pek şaşmamalıdır.
Küllük nasıl bir yerdir?
Küllük nasıl bir yerdir? Burayı genç ve yaşlı ediblere bir nevi sığınak yapan hususiyetler nelerdir? Müdavimleri kimler? Gazete ve mecmua sütunlarında sık sık bu isme raslıyanlar, bunu da merak etmiş olsalar gerek.
Edebiyatçılarımızı Küllük'e çeken birinci hususiyet ucuzluğudur. Fakat, bu sene Dünya Harbi buraya da tesir etmiş. Kahve beş kuruştan altıya çıkmış. İkincisi de temizlik hususundaki kalenderliği olacak. Zira, modernist şairler, bunda orijinal bir cazibe, bir nevi estetik buluyorlarmış. Diğer hususiyetleri de gölgesinin, dilencisinin ve kundura boyacısının bolluğu. Küllük'e devam edenlerin bir vazifesi daha vardır. Günde birkaç defa ayağa kalkıp, ihtiram vaziyeti almıya mahkûmdurlar. Zire Edirnekapı'ya göç edenler, Beyazıd camisinde namazları kılındıktan sonra omuzlar üzerinde bu kahveden ve bu faniler arasından geçerler. O vakit kahveyi muvakkat bir sükût kaplar, münakaşalar kesilir, yalnız Arif Dino meşhur gözlüğünü alnına iterek, bu havayı tamamlamak için yüksek sesle şu meşhur şiirini söyler:
"Taştan mantar tarlası,
Çok yaşasın ölüler."
Herkes ayakta ve ihtiram halindedir. Fakat, eğer üstad Necib Fazıl da aramızdaysa; o, bu harekete bir ilâve yapar. Cenazenin arkasından yedi adım yürür. Çünkü, İslâmî an'ane böyledir.
Küllük'te neler duyulur?
Yeni çıkan tangoları ve rumbaları öğrenmek için, nasıl Yüksekkaldırım'dan bir defa geçmek kâfiyse, her mevsimin şiir modasını takib için de, arada bir Küllük'e uğramak yetişir. Nasıl ki, bu defa da öyle.
Daha kahveden içeri girer girmez, genç şairlerin masasından yükselen şu taze mısralarla karşılaştım:
"Hem tesbih satarım
Hem kâğıd oynarım
Hem de zurna dinlerim
Çalan olursa.
Sıkıntıya gelemem
Avâreyim avâre!"
Meğer bu, Nurullah Ataç'ın keşfettiği, yeni bir şaheser, şair Oktay Rifat'ın en son şiiri imiş. Bir diğer masada Asaf Halet Çelebi, yakasında bermutad beyaz ve kocaman bir gül, etrafındakilere anlatıyordu. Ne konuştuklarını işitmedim. Fakat, bahsin sonuna geldikleri zaman, hep birlikte Asaf Halet Çelebi'nin en meşhur mısraını okumaya başladılar:
"Om mani padme hum
Om mani padme hum."
Vakit öğle. Kahvenin karşısındaki açık lokantada birçok kimseler oturmuş, yemek yiyorlar. Bu sırada bir garsonun yükselen sesi bütün şair midelerinde aksisadalar bırakarak, dağıldı:
"- Kes, bir döner!"
Arif Dino dayanamadı. Yumruğunu garsona doğru uzatarak, dostlarının çok beğendiği bir şiiri âdeta okumadı, haykırdı:
"Dönen kebab dönmez olsun!"
Yanındaki simitçi ile pazarlık yapan bir genç şair heyecana kapıldı. Arif'e döndü, ve sesinin bütün azametiyle şu cevabı verdi:
"- Yüzlük simit sağ olsun."
Artık Celâl Sılay yerinde duramazdı. Bir hamlede Arif Dino'nun sırtına atladı:
"- Koca Arif, seni öperim. Sen bir dâhisin!" diye bağırdı.
Sonra genç şaire dönerek, ilâve etti:
"- Bana bak. Seni unuttum zannetme, sen de bir dâhi sayılırsın!"
Demindenberi bu sahneyi hayretle seyreden tarihçi Emin Âli, yanında oturan Mükrimin Halil'e:
"- Bunlar ne acayib sözler kuzum. Fakat a efendim, bu çocukların hepsi cahil. Ne tarih bilirler, ne coğrafya, ne de diğer ilimlerden birini. Meselâ, şu genç aklı sıra bir espri yaptı. Ne demişti. Ha, evet buldum. "Beşlik simit sağ olsun" dedi. Sorun bakalım kendisine, simidin nasıl yapıldığını bilir mi?"
Emin Âli'nin bu ithamları gençleri fena halde sinirlendirdi. İçlerinden biri:
"- Üstad, diye haykırdı. Genç nesli hor görmeyiniz. Bu memlekete hakikî san'atı biz tanıttık."
Emin Âli:
"- Efendim, efendim. Ne buyurdunuz. Siz şiir yazarsınız, fakat vezin ve kafiye bilmezsiniz. Nesir yazarsınız, amma türkçe bilmezsiniz. Çocuklar siz okuyun. Ya, tahsil edin evlâdlarım."
Cavid Yamaç'ın tahammülü kalmadı:
"- Şiir yazmak için vezin ve kafiyeye, nesir yazmak için türkçe bilmiye ihtiyacımız yok. Biz, şekilden nefret ediyoruz."
Ve münakaşa daha böyle birçok teferruat üzerinde uzadı, gitti.
Küllüğün şayanı dikkat son tipi
Kahveden çıkarken, Küllüğün en sevimli tiplerinden biri, seyyar kitabcı İsmail Hakkı Okutur yanıma geldi. Bugün kederli duruyordu. Sebebini sordum. O, sıkılarak:
"- Bana bir iş, dedi. Ahvali hazıra malûm. Artık, kitab satılmıyor."
Sonra eliyle hâlâ münakaşaya devam eden gençleri göstererek:
"- Bunlara çeşid çeşid kitab buldum, getirdim. Birini almadılar. Bakalım şimdi bir yeni kitabım var, belki bu işlerine yarar?" diye ilâve etti.
Kitaba göz ucuyla baktım. Üzerinde iri harflerle şu isim yazılıydı: "Tımarhane."
"- Peki ya eskiler, onlar da kitab satın almıyorlar mı?"
"- Onlar mı? Fiatı 10 kuruşa düşünce, kendi kitablarını alıyorlar."
Meğer, İsmail Hakkı Okutur yeni bir usul bulmuş. Küllüğe gelen üdebanın birer birer isimlerini tesbit ediyor, sonra işporta işporta dolaşıp, onlara aid eserleri topluyormuş. Ertesi günü masalarına giderek:
"- Haydi baylar. Güzel kitablarım var, tanesi 10 kuruşa." diye haykırıyor, bu hale tahammül edemiyen ediblerimiz de eserlerini satın alıyorlarmış.
Bu zekâyı selâmladıktan sora, Küllük'ten ayrıldım.
edebiyatsoylesileri.com'un notu: Yazım özellikleri değiştirilmemiştir.
(Gavsi Ozansoy/ 17 Mayıs 1941 / Son Posta gazetesi)












