“Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr sûresi, 1-3)
Bazen düşünüyorum; bu günahlar, günaha düşmeler, sonra tevbe edip tekrar geriye dönmeler, aslında bize haddimizi bildirmek için... “Busun sen! İşte hakikatin budur! Bu kadarcık birşeysin!” dedirtmek için.
Kendimize iltifatlar düzecekken tam, aklımızı başımıza getiren şey günahlarımız. (Nasr ve Fetih sûrelerinin içinde fetih müjdesinden hemen sonra istiğfarın öğütlenmesi ne kadar da anlamlıdır bu noktada.) “Ne yapıyorum ben ya? İnsanım en nihayet. Kusur, insanın imzasıdır. Ben de kusurluyum...” dedirtmek için varlar belki. Zira onlar olmasa, insan nefsinden gaz almaya müsait. “Aslansın, kaplansın!” demekle coşturulmaya müsait. Ama günahlar, bu yolda çarptığımız duvarlar gibi oluyor. “Ben kimim ki?” diyorsunuz o zaman. “Ben kimim ki, kemalde varlıkla boy ölçüşeyim? Daha bir çizgide bile gidemiyorum.”
İnsan doğru bir gözle bakarsa, günahın bile barışık/sempatik bir yanı var. Biraz Melamîce dursa da sözlerim, yanlış olduklarına kani değilim. Her dairede mücadele farklı. Allah’ın karşısına geçtiğinde elbette günahından utanacaksın. Ondan pişman olacaksın. Beyazın yanında durunca siyahın siyahlığından şikayet etmesinde beis yok. Ama siyah kendiyle başbaşa kaldığında siyahlığıyla barışmasını da öğrenmeli. Çünkü nihayetinde bu siyahlık onla beraber yaşayacak. İnsan hep kusurlu olacak. Günah hep varolacak... Peki, böylesi kusurlu, iflah olmaz, iğrenç olduğumuza inanırsak; toplum içinde özgüvenle nasıl varolacağız?
İşte burası benim tartışma alanım: Halk ve Hakk alanlarını karıştırmama meselesi...
Bediüzzaman da bir yerde aczin halka değil, Hakka gösterilmesi gereken birşey olduğunu söylüyor. Ondan cesaret alarak aynısını günah için de mantıklı gördüğümü belirtmek istiyorum. İnsan günahkâr olduğunu Allah’ın huzurunda olduğu an düşünmeli, itiraf etmeli, evet. O zaman pişmanlık duymalı, evet. Kendisinden şikayet etmeli, evet. Ama diğer yandan halka yüzünü döndüğü zaman, o yönlerini gizlemeli... (Malumunuz, fasık-ı mütecahirin gıybetini etmek dahi caizdir.) Allah’ın setrettiğini açmamalı. Kendi nefsiyle hesaplaşırkense bilakis yine tavrını net ortaya koymalı.
Peki gururuyla hesaplaşırken? Hah, benim nirengi noktam burası. Gururuyla hesaplaşırken günahlar insanın elinde güzel bir malzeme. Hani gururlanacak hiçbir yanı olmadığına dair haklılık veriyor, koz kazandırıyor insana. “Sen misin sahib-i kemal? Daha iki dakika önce menfaatin için yalan söylüyordun!” diyor ve kendisini hizaya çekiyor. Günahlar, gururun belini kırıyor.
Bu yönüyle günah gerçekten iyi birşey. (Bunu söylediğime inanamıyorum.) Nefse, haddini bildiren birşey. Kusur, bizim imzamız. İnsan, imzasından doğru yerde olduğun müddetçe neden şikayetçi olsun? Ben de bazı bazı günahlarımdan şekva ediyor, ama bazı bazı da onlarla barışıyorum. “İnsanım işte...” diyorum. “İnsanım ben de. Çok şükür, yalnızca insanım. Fazlası olmadığımı günahlarımdan anlıyorum. Bu bilgi bana yetiyor.”