olmak istedigim seyin icinde miyim bilmiyorum. bu beni suclu ve kotu hissettiriyor. cok kotu hissediyorum
seen from China
seen from Russia
seen from China
seen from United States
seen from Türkiye
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from Türkiye
seen from Poland

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from China
seen from United States
seen from Yemen

seen from United States
olmak istedigim seyin icinde miyim bilmiyorum. bu beni suclu ve kotu hissettiriyor. cok kotu hissediyorum

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
bu aralar ragnar icime sevda kacar editiyim
Düşmeyi Öğrenmek
İnsan yenilmeyi bilecek. Bilmedi mi ilk tökezlemesinde yerin dibine girip kalkamam sanıyor. Bu sebeple zaten ne kadar erken yaşta düşersen, o kadar erken yaşta kalkmayı öğrenirsin. Böylece de erken yaşta düşmeyi öğrenmiş olursun.
Hayatta bize hata yapmayı hep tu kaka diye öğrettiler, sanki hata yaparsak bir anda çok kötü olacakmışız, sanki bir anda iblisin dünya üzerindeki yansıması haline geliverecekmişiz gibi. Oysaki hiçbir şey öyle değil.. “Hatasız kul olmaz” derler ya, bu çok doğru. Kendisine gerçek aynasında bakıp da kendisinde asla hata görmeyen insan bile kendi açısından çıktığında ona o aynadan bakıp da birçok hata okuyan insanla karşı karşıya kalır. Yani hata var. Hayatın bir parçası. Sen kendinde hata görmesen bile o senin doğru sınırların içinde yoktur en fazla. Ya başkaları? Ya başka değerler, ya başka kültürler? Elbette tersini de doğru. Bazen kendine her baktığında kocaman bir yanlış görürsün aynada… zamanla kendinden tiksinirsin bile bu kadar çok hata, yanlış vs. yaptığın için. Oysaki doğruları seninle aynı sıklıkta olmayanlar için senin hataların aslında hiç yoktur.
Diyeceksin ki “e bana ne? Ben kendi dünyamda, kendi içimde, kendi doğrularımla yaşıyorum. O hâlde benim dünyam, benim hatam.” Doğrusun da biliyor musun? Kendinden tiksinmekte, kendini yermekte, kendini üzmekte pek doğrusun doğrusu.. ama ya bu neden böyle, hiç düşündün mü? Çünkü sen düşmeyi öğrenmemişsin. Belki defaatle düşmüşsün ama düşmeyi hâlâ bilmiyorsun. Düşerken nerede duracağını, nereye kadar düşebileceğini, düştüğün takdirde başına neler gelebileceğini hesaplamayı, nasıl kalkabileceğinin ihtimallerini değerlendirmeyi…
Ben çok düştüm mesela, bence. Bir yerde düştüğüme inanamadım, ben kendimden uzaklaşmaya bile başladım. Bu kadar hata yapan, bu kadar başarısız olan ben olamazdım. Bu mutsuzluk bana ait olmamalıydı. Birçok insanın özlediği hayata sahiptim (öyle diyorlardı mutsuzum dedikçe bana), herkes benim yerimde olmak istiyordu (bana ne ki herkesten?, diyordum) ve şımarık ilan ediliyordum. Bu şımarıklıktan olsa gerek baya da yalnız bırakıldım. Belki kızdılar, kendi hayallerini ben yaşıyorum ve o hayalleri yaşadığım hâlde mutlu olamıyorum diye rahatsız oldular benden, “minnetsiz” dediler muhtemelen arkamdan ve usulca “şükürsüz” diye tısladılar dişlerinin arasından ve bok gibi kaldım ortasında bilmediğim bir dilin, şehrin, kültürün. Damdan düşmüş gibi değil de daha çok Ankara’da, Afyon’da ya da Erzurum’da anlatılan o damdan dama zıplarken soğuktan donan kedi gibi..
Damdan düşsen kalkarsın çünkü ben kımıldayamadım. Öyle her an düşmeye hazır, düşeceğimi bilerek ama donduğum için kaçamayarak, sadece çevremi henüz donmamış gözlerimi hareket ettirerek izleyerek donakaldım. Sonra da ilk baharın ardından çakıldım yerin dibine.. İlk baharın diyorum çünkü depresyon öyle kötü olayların ardından ortaya çıkacak gibi bir şey söz konusu değil açıkçası – benimki harika bir bilim ödülü ardından patlamıştı. Ödül alıp yetersizliğini, yarasızlığını, üretkensizliğini görür mü insan? Görüyormuş…
Neyse, o düşüş sonrası başkası olmaya çalışmak vs. derken defalarca düştüm, en fenâsı da içten içe düştüm, özden öze çöktüm. Ve bir gün düşmeyi öğrendim. Artık aynı tezeğe basmıyorum, basmak zorunda kalınca da nasıl düşeceğimi biliyorum. Hazırlıklıyım…
Ama hayatta asla her şeye hazırlıklı olamazsın ve birden çok kez farklı şekillerde düşeceğini bilmek zorundasın.. Şimdi de içinde bulunduğum bambaşka bir düşüş… Bir dediğim değil, birden farklı düşüşü yaşıyorum bu sıralar aynı anda. Baya da canım sıkılıyor açıkçası. Nasıl baş edebildiğime kendim de inanamıyorum sıklıkla. Dışarı çıkıp kendime bakıyorum, başkası olsam takdir ederdim diyorum ama içime döndüğümde “Allah seni kahretmesin, lanet kadın” diyorum mesela.
Kendime çok kaba ve sertim, farkındayım. Bugün duştan önce aynada kendime bakıyordum. Aklıma defaatle düştüğüm geldi çocukken. İlk başlarda bisikletten düşüp koşarak babama giderdim eve, o da dizimi temizler, sarardı. Çocuksun işte, bir daha düşüyorsun, bir daha düşüyorsun ama o maymunluktan asla kurtulamıyorsun. Bisikletten düşüp basıp gidip çocuk parkında ağaçların tepelerinde zıplayıp maymun gibi sallanıyorsun. O korkusuzluğu, o “düştük ne olmuş” umursamazlığını yitirince patlıyor işte insan aslında… Neyse. Baktım baktım, dedim ki aslında ben acıyı hissediyorum. Acı eşiğim yüksek mi düşük mü bilmem, ben acıyı hissediyorum, sadece dayanıklıyım sanırım. Ne zaman dayanıklı oldum diye düşündüm sonra. Çok düştüm ya, o ara oldu sanırım. Ağlasam da bağırsam da acının azalmayacağını söylemişti babam oksijenli su basarken açık yaraya. Sonra işte ben de düşünce kalkan, bisikletle uçup sürüklenince ağzım burnum patlakken gülen, camiye gidip üstünü başını kendi temizleyen, canım acıyor diye ağlamayan birine dönüştüm. Çünkü düşmeyi öğrenmişim…
Şimdi sıra kanserle düşmeyi öğrenmekte, şimdi sıra grantı kaçırıp başarısız olmayı öğrenmekte, şimdi sıra belki de en sevdiklerimi kaybetmeyi normalize etmeyi öğrenmekte… Ağlayınca acısı azalmıyor açıkçası.. ama fiziksel düşüşün ruhsal ve mental düşüşten kolay yanı da o… Ruhsal olarak daha zor öğreniyor insan ve hatta bazen hiç de öğrenemiyor (bkz. ben).
Neyse, kalkayım da Dream Theater konserine gideyim. Siz bunu okuyup, şunu dinlerken…
41 yas hesabi
Makaleye oturmadan önce ikinci ekranın fotoğrafını bu güz bir tapınakta çektiğim bir fotoğrafla değiştirmek istedim. İstemez olaydım…
Şu ekran arka planını değiştirme işi beni çok yoruyor bazen, kafamdaki fotoğraf belli dahi olsa. İsteyeceğim klasörler MacBook sistemde en altta, karma karışık.. buna bir de benim zaten en derli toplu hâlimin bile karışıklığı eklenince yeni indirdiğim bir fotoğrafı bulmak için bile 10 takla atmam gerekiyor..
Hâliyle klasörde durmadan ve sabırsızca aşağı yukarı yapıp dururken — sanki daha kolay bulabilecekmişim gibi — karşıma müezzanın (kedim.. nam-ı diğer Boklu) bebeklik fotosu düştü.
Suratında hâlâ — o kadar temizlenmesine rağmen — zift var, siyah beyaz, leş gibi.. gözleri kocaman bakıyor kameraya ama yarım tabii fotoğraf. Ve Y kuşağına özel bir gençlik özentiliği olarak siyah beyaz.. Neden yahu. Hep ara güler yüzünden bence. Her kuşak kendisinden önceki kuşağa biraz özenir ya, bizim kuşağın nostalji hastalığı bambaşka seviyedeydi… Ne gerek varmış zaten yaş aldıkça rengini yitirecek anıları saçma sapan daha gösterişli ya da daha hüzünlü dursun diye simsiyah ve bembeyaz çekmeye? O gençlik içerisinde duyulan hüzüne özlem, yaş aldıkça zaten günün gerçeği hâline gelecekken üstelik.
Sanırım burada devreye giriyor işte o “deneyim” muhabbeti. Doğrudur, deneyim “yaş”ananla elde edilir. Kimisi 40’ına gelir ergendir, kimisi 20’sinde feleğin çemberini yere sermiştir de, 40’takinde olup da 20’sindekinde olmayan şey “oha, zaman akıyormuş hem de hiç bilmeden fark etmeden” kavramıymış.
Yok efendim ama sen de dolu dolu yaşadın şimdi.. doğrudur ama yaşadım ya arkadaşlar, geçmiş zaman hani bir yerde. Dolu dolu yaşamış olmanız, yaşadıklarınızın geçmişte kaldığı gerçeğini asla değiştirmeyecek.
Her yaşanmışlık da zaman içerisinde bir özlem olarak zaten içinize çökecek. Neyse, konu bu değildi…
Müezzanın o fotoğrafını gördükten sonra istemsizce üzerine tıkladım açmak için ancak açamadım tabii ve ikinci ekranı kapladı o kocaman gözleri. Bakıştık biraz, sonra senelerce yanında olamadığım geldi aklıma.. dolu dolu yaşadın denilen tüm o şeylerin, yitirdiklerime, izlediklerime, sevdiklerimden uzak geçen zamana asla değmediğini anladım bir daha. Bir daha diyorum; zaten senelerdir içimde tuttuğum, zaman zaman patlayan ve belki de beni en sonunda hasta eden üzüntü tam da bunlardan neden ya.
Ve komik olan, böyle baktım, o zaman geri de gelmeyecek. Elimi uzatsam müezza karşımda ama dokunabileceğim tek şey fotoğrafı. Henüz hayattayken bile yanında olamıyorum şu an dahi.
Hani aslında bayadır yazmak istediğim şey, kanser olduğumu öğrendikten sonra ben umarsız davrandıkça arkadaşlarımın ve ailemin “bu hayatı değiştiren bir hastalık, sen de olgunlaşacaksın, hayata daha farklı bakacaksın” demesine maruz kaldıkça “yoooo.. acımadı ki acımadı ki” kıvamında “ne kadar değiştirebilir beni Allah aşkına, dümdüz hastalık işte. Hayata bakış açımı ben istemedikçe hastalık mı değiştirecek” diye düşünme seviyesinde takılırken, aniden çevremde olması gereken, bunu beklediğim, arkadaşım, dostum, yakınım dediğim insanların nasıl ölü taklidine büründüğünü görmem sonucunca “a oha, aslında beni değiştiren bu hastalığın kendisi değil, insanların sonucunun ölüm olma ihtimali olan bir rahatsızlık durumunda beni nasıl göt gibi ortada bırakıp bir ‘nasılsın’ı sormamayı seçmeleriymiş” farkındalığına varmam ile ilgili konuşmaktı ve asıl değişimin değeri sürekli ama sürekli yanlış insanlara verdiğimi görmem olduğundan bahsetmekti… ama işte önce dedim "Avrupa’daki hocayla yazdığımız makalenin editine bakayım", sonra dedim "dur bakmadan hele bir ben şu arka planı değiştireyim", derken kendimi kocaman bir geçmiş hesaplaşmasında buldum.
Yalan yok, bunda “02:07 Joep Beving, Maarten Vos” etkisi de var. Ben fotoğraflara saplanmaktan kaçıp düşüncelerimi kafamdan uzaklaştırmak için uğraştıkça müezzanın fotoğraflarına düşüverdi ezgileri.. kala kaldım…
Neyse, demem o ki.. bazen idealleriniz sizi çok büyük hayal kırıklıklarına sürükleyebilir — eğer o idealleri kurarken kendinizi değil de aslında sizi hiç umursamayacak olan bir halkı, bir milleti ve bir ülkeyi öncelediyseniz.
Yapmayın.
Önce kendiniz ve sevdikleriniz gelsin.
Hayat böyledir insan peşine düştüğü şeyden mahrum bırakılır çok sevdiğiyle sınanır korktuğuyla yüzleşir nerede kalbin yorulmussa derdin orada birikir

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kendimi geliştirmek insanlarla sosyalllesmek istiyorum ama bunu yapmak çok zor en büyük sorunum da üşengeçlik
Üst üste geliyor ama bitecek, izah etmekte zorlanıyorsun ama netleşecek, en çok da fedakarlıklarına üzülüyorsun ama vicdanın rahat, hiç geçmeyecek gibi geliyor ama unutulup gidecek; herkes gibi ve her şey gibi, değmeyecek belki ama bu sabır seni başka biri yapacak.
😛