Barışa Atılan Kırık İmza--19 Yıllık Kuşatma ve Hrant
“Barışı’ı unuttuk. Oysa hayat, hâlâ Barış’ı düşündüğümüzde gülümsüyor bize. Barış’ı gün günden daha az hatırlıyoruz. Belki eski bir dostun yüzü gibi belleklerimizden silindikçe kendi hayatlarımız da küsüyor bize. Savaşı iyi tanıyoruz: Yerinden yurdundan edilen insanlar, açlık, umutsuzluk, ölüm.
Unuttuğumuz Barışı düşleyebiliriz. Düşleyebilmek, en büyük gücümüz. Biz düşledikçe Barış canlanacak, soluk almaya başlayacak. Önce bir sussun silahlar. Ölüm sussun. Hayat konuşsun.
Biz, hala hayatın mucizesine inananlar, hayatla aramıza savaş sokmayalım. Kim olursak olalım, inançlarımız, görüşlerimiz ne olursa olsun, hayatlarımız savaşa neresinden bulaşmış olursa olsun, aynı yalın, berrak talebin altına birlikte imza atabiliriz. Biz, Barış isteyenler, birbirimizden uzak durdukça, Barış daha uzağa kaçıyor. Bu sefer milyonlar bir araya gelelim. Bu Barış, bizim Barış’ımız olsun.
Barış isteyenler, gelin Barış için barışalım. Barış için bir milyon imzamız olsun. Barış’a birer imza verelim.”
***
Verdim gitti be...
Savaşın ölümü imzamdan, benimki de Barış’tan olsun!
Verdim Gitti Be... - Hrant DİNK - Agos - 11 Ekim 1996
Bir çözümsüzlük girdabında, hayatın heder olunmasının bilfiil yıkımın her ne olduğunu gördüğümüz günün üstünden 19 yıl geçti. Bildiğini okuyan bir beşerinin, kalanlara ve tüm öteki sanılanlar adına sunageldiği savunma hattının delik deşik olunmasının üstünden tam 19 yıl geçti. Hiçliğin, hiç kılınmanın, yaraları, davaları, yüzleşme çağrılarının kimlerden ve her nasıl bildirildiğinin sorgulanmadığı bir zaman diliminde, ortak çabayı, müşterek ol imdat çığlıklarını görünür kılan bir kalemin kırılmasının üstünden 19 yıl geçti. Sayılı anın o zamanın nasıl da yıkıcı olduğu, tahrip ettiği kadar fazlasıyla çürütücü olduğunu bilip de bellediğimiz bir 19 yıl geçti. Zor olanın menzilinde, hiç değilse sözün kıymeti, kıyamete gerek kalmadan anlaşılır diyebilen bir temsilin yok edilmesinin sancısı üstünde 19 yıl, ne çok zaman!
Ermeni kimliğinin açmazlarını, Türkün bir türlü farkına varmadığı küçük detayları ve hiç ama hiçbir türlü bitmeyen ama / fakatları aşabilmek için bir ihtimali var edebilen uzun uzun anlatılsa, günlerce sürecek bir hikayeye sahip olan bir ismin, Baron Hrant Dink’in katledilmesinin üstünden 19 yıl geçti. Milli mutabakat olarak anılagelen yapının, sessiz ve hala derinden var olduğu gibi, dönem içerisinde de önce linç kampanyası, ardından açılan o meşum dava süreci, bitimsiz bir karaşınlık içinde var ettiği yok etme güdüsüne kurban edildi Hrant Dink. İsimlerini köşe bucak sakladıkları komutanlar, kıdemli komiserler, altı üstü bürokrat denilirken, valilik makamından, göreve atanmış gibi çıkagelen kendileri meçhul kimliklerden mülhem avukatlar, siyasetçiler, her devrin adamı olagelen dün fetö, bugün menzil yarın bilmem kimci olanlarla, dün o devleti savunduğunu iddia ederken var edilmiş karanlığı sorgulayacağına antlar içip, hala havanda su dövenlerin var ettiği bir imeceye kurban edilmişti Hrant Dink, 19 yıl önce, ne çok zaman!
İsimleri uzunca bir listeyi tanımlayan Ramazan Akyürek, Veli Küçük, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Sabri Uzun, Engin Dinç, Ali Fuat Yılmazer, Reşat Altay, Ergun Güngör, Celalettin Cerrah, Muharrem Güler, Yasin Hayal, Erhan Tuncel ve nihayetinde Ogün Samast (bugün serbest!) gibi birbirlerinden her durumda aksi odaklardan insanların birlikteliğinde, milli ve yerli bir müştereğin katlettiği, buna yol verdiği bir zeminde o adalet tahayyülünün nasıl sümen altı edildiği gözler önüne serilmemiş midir, hala mı? Gülen yapılanmasının varlığının yanında, ırkçı hizbin hemen her koldan sabah akşam hedef gözettiği, günbegün yayınlarda / köşe yazılarında hatta ol dönem sürmanşetten hedef kıldığı / buna göz yumulan bir ülkede halen cinayetin kimin ya da kimlerin işlediğine dair bir şüphe söz konusu edilebilir mi? Dersim’in karanlıklarla buluşmasına vesile kılınmış, ilk yerli / kadın pilotumuz diye gönenç ifadelerle anlatılan o Sabiha Gökçen’in geçmişinin araştırılmasının, Xatun Sebilciyan olabileceğine dair bir anı, anlatı, sorgulama çabasının nihayetinde Ermeni’nin varlığını sual etmenin, kimlerin o insanın canını çalıp, bambaşka birisine dönüştürülebildiğini anlamaya çabalamanın sonu katledilmek miydi? Sekiz sütuna bu adama haddini bildiriniz diye coşa duran manşetlerin, ekranlardan ağızlarındaki salyaları akıtarak, hududunu bilsin canım Ermeni, gereken neyse yapılır yoksa diye bir şeyler geveleyenlerin “cinayet sonrasında” sessizlik perdesinin ardına saklanmasının misal hesabını kim verecektir ki her nasıl? Tetikçi O.S. rumuzundan, devletin gerektiğinde kullandığı, bir sır küpü Çakıcı gibi bir karanlıkla özel hasbıhal edebilecek Bay Samast’a dönüşümünün akıbetini sual eden kalmış mıdır? Hedef kılınanın davasını sulandırıp, gerçek örtbas edilebilir mi? Ankara’nın karanlık dehlizlerine terk edilmeyecektir buyrulurken, bir arada, bizim de boyumuzu aştı diyen o dönemin başbakanı, bugünün baş efendisinin de elinin / imkanının yetmediği bir hak tanımı, adaletsizlik gerçekken, sahiden kim verecektir Ermeni’nin hesabını her nasıl, ne zaman? 19 Yıl, ne uzun zaman!
Birbiri içine geçmiş fragmanlar gibi, katman katman bir cinayet tahayyülü var edilir. Ne ki en başta andığımız barışa ulaşılamaması gibi, o kökü kazılması gereken karanlıkla da bir mücadele var edilmez. Baron Hrant Dink, bütün o kuşatma halleri, linç pratikleri açık ve aleni nefrete yem etme hallerinin ortasında / öncesinde ve sırasında barışı aramaktan bir an olsun geri kalmayan bir temsildi. Sıradan insanın, önceliğinin hayattaki tüm o kutsi değerler olarak gösterilen emtia, birikimin paranın pulun değil doğrudan sözün birlikte her dem beraberce yüzleşerek, seslenişi işiterek var edilebilecek bir miras olduğunu işler, boyuna yazardı. Yaşamla ölüm arasındaki ufak bir aralıkta, hakikatini savunan bilinen, bilinmeyen niceleri gibi. Tıpkı, Krikor Zohrab, Taniel Varujan, Siamanto, Melkon Gürciyan (Hrant), Yervant Sırmakeşhanlıyan, Paramaz ve Yoldaşları gibi, Levon Ekmekçiyan gibi, Sevag Şahin Balıkçı gibi, muammalara kurban edilmiş Maritsa Küçük ve daha nicesi gibi. Tıpkı, geçmişten bugüne var edilmiş tüm devletin gölgesinin değdiği kırımlara kurban edilmiş insanlar gibi, bir şeylerin değişmesinin sorgulanabilirlik ile söz konusu olacağını imgelerdi. Sözün kerametinin her türlü yıkıma, yok oluşa rehin edilmiş yukarıdaki sayılan insanlar gibi katledilenler de dahil var edilmiş bütünlüklü bir imece olduğunu, hayatta yan yana durarak söz konusu edilebileceğini düşünmüştü, düşündürmüştü Baron Dink, 19 yıl ne çok ama çok sıla zaman!
Bugün yaşadığımız coğrafyanın hakikatinin barıştan yana değil savaştan, zulümden ve nefretten el bularak biçimlendirildiğini görüyoruz. Kalemin kılıca esir olunduğu bir araf içinde debelenip duruyoruz. Baron, Hrant Dink’in memleketin ezel ebed savunulagelen o kötücül istikameti karşısında barış erdemini sahiplenme isteminin nasıl da boşa düştüğünü gördüğünüzde kaybın derinliği de apaçık ortaya çıkıyor. Ötesi, öteki sanılan Ermeni’den başlayarak kimselere tek bir iyi günün, sulhu yaşayan bir zeminin konulmadığı memleketin hayat vermeyeceğini yaşayarak gösterendi kendisi. Ne hazindir ki, onca zaman, o kadar uzun bir süre sonrasında dahi bir hiçlik gibi, barışı savunanlar halen linç ediliyor. Sınırın hemen ötesindeki bir yıkım (savaş tamtamları ile) destekleniyor. Daha yeni burnumuzun ucunda Amerikası, Rusyasının gözetiminde Kürdün, Süryani, Ezidi, Alevi, Ermeni ile birlikte kotardığı Rojava imecesi katlediliyor. Diğer yanda aşağı yukarı üç haftadır İran’da açlık / sefalet ve baskılarla geçen bir ömre isyanın var edildiği bir toplu avaz var ediliyor. İnsanlar kesilen internetin ağlarına imdat çığlıklarını bırakıyor. Bir oh olsundur çekilip duruluyor. Bir kez olsun yukarıda en başta Baron Hrant Dink’in o birlikte barışı seslendirelim mefhumu öteleniyor. Yine anlaşılmıyor. Bu hallerle, bu kadar ağır bir sınamanın her an kapımızdan / eşiğimizden içeriye bizleri de bulabileceği bir zeminde 19 yılın en büyük eksikliklerinden birisi de o kayıp / silinmeye yüz tutan barıştır anlıyor muyuz! Hrant Dink’in ardından yaşanan boşluk, bıraktığı izin derinliği, kesintisiz olagelen hayat memat mücadelesinde her nelerde eksik kalındığını da göstere gelir, hala ve hala. Yarın yeniden 19 Ocak, o kaldırımlarda artık resmen olamayan Ermeni’nin, Rum, Süryani, Kıpti, Keldani, Katolik, Ezidi ve Kürdün ve nicesinin ortak yazgıymış gibi var edilen geleceksizlik vizyonunda eksik konulmasının hesabı ne olacak, kim verecektir! Bugün bir kere daha yinelemelidir, Meleti’li bir yetimin ardından, onca var ettiği sözün arkasından neredesiniz sahiden hiç mi kaybın derinliğini görmüyorsunuz? Duvarlara çarpa çarpa, sessizlikle kuşatılmış olagelen, bir tabu kılınmak istenen Ermeni’nin hakikatinden dem vurmak ne zamandır, hangi acılar, daha hangi sınavlar vardır, kalmıştır, sahiden de, durup da düşünüyor musunuz? Hakikati, yalın gerçeğin yükünü hiç mi sormuyorsunuz, sahiden? Ahpariğimizi kim katletti, Ermeni halkını bir süreç dahilinde kim / kimler susturdu, ısrarla yalnızlaştırdı, artık fark ediyor musunuz? Tümüyle bir menzildeki düşünü / aklı fikri kim yarım koydu, kimler rengimizi çaldı, umudumuzu, barışımızı, seslerimizi...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: DHA – Evrensel Gazetesi















