His ettiğin onca karanlık, derin, soğuk ve eşsiz duygulardan çevrendeki hiç kimsenin farkında olmamasına alışmak hayatlarımızda farkına vardığımız ilk acılardan biri, bazılarımız kaçar hislerini dökmekten çünkü ne his ettiğini anlatabilecek kabiliyete ne de o anki hislerini anlamayı başaracak biri vardır etrafta. Ebedi yalnızlığın temelini insanın yaratılışında yatar, her insanın yalnız olduğunu iddia etmek şaşırtıcı olmadığı gibi garipsenecek bir durum da olamaz. Anlatmaya çalışılan, oyalanılacak insanlar ve neşeli geçen vakitler değil, mutlu insanların bile kendi içlerinde yalnız olmalarıdır.
Yaşanılan acıların insan ruhunda oluşturduğu ağırlık bedenin hareketlerini kısıtlayarak, yaşanılandan uzaklaşmaya izin vermez. O zamanlar ruhun bedeni yararak uzaklaşması gerekir gibi ucuz tavsiye zıvanalarını bir kenara bırakırsak vicdanımızla geçirdiğimiz her dakika acizliğimizi, ruhumuzla geçirdiğimiz her an ise yalnızlığımızı yüzümüze vurur. Bunu hiçbir zaman üzücü bir vaka olarak görmedim aksine iç yüzümüzle yüzleşmek yaşadığımız dünya şartlarında herkese nasip olmayan bir lüks maalesef. Onların değişiyle insan gibi yaşamak için pek çok işle meşgulüz. Vicdanımız bize anlatacakları bizi koştuğumuz bu anlamsız maratonda geriye düşürmekten başka hiçbir işe yaramayacak bu sebepten ruhumuzla yüzleşeceğimiz gün, birileri suratımıza tükürecek.
Sorgulamak, ilk kaçınmamız gereken oldu tarihten beri ama düzeni sorgulamak her zaman daha kolay oldu kendimizi sorgulamaktan. Herkes korktu zamanın acımasız sorgusundan ve vicdanın sert tokatlarından.
Zaman çarkı boşuna dönüyor, gece ile gündüz insanlara çoktan küstü bile ama bu hayal kurmaya engel değil çünkü bir kayanın bile düşleri var.