Can Yücel
Kahkaha Çiçekleri - Kahkaha Dirençleri
“Can Yücel, şiirimizin hiç yaşlanmayan çocuğu...
Şiirleriyle kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere ha bire takla attırtan, dizeleri rengârenk çemberlerde fır döndüren yaramaz bir çocuk...
Sokağın diliyle konuşan bir dil cambazı...
İmgelere pabucunu ters giydiren ve onları altüst eden sihirbaz...
Kahkahayı dirence, direnci kahkahaya dönüştüren bir afacan...
Ammmaaa... Aynı zamanda eleştiriyi hiç mi hiç ıskalamayan, hedefi hep on ikiden vuran... İroniyi mızrak, kara mizahı miğfer kılan... Amansız bir silahşor!
İçi gibi şiiri de iyilik ve şefkat dolu...
Bakmayın sık sık yaramazlık yapıp dizelere küfrü, sövgüyü, ayıp sözcükleri kattığına, sapanını sağa sola doğrulttuğuna; hedef aldıkları da bal gibi hak ediyordu o taşlamaları! Ne yapalım, bu ele avuca sığmazın toplumsal duyarlılığı ağır basıyor!
Şiirimizin âsi çocuğu...
Yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan... Bütün bunları engin kültür birikimiyle taçlandıran keyifli mi keyifli bir “çocuk”...
Aramızdan ayrıldığında (1999) 73 yaşındaydı. O gün bugün benim için hep o “çocuk” kaldı. Artık hiç yaşlanmayacak!
Hemen itiraf edeyim, Can Yücel’i tanıdığım ilk yıllarda ondan korkardım. Daha doğrusu çekinirdim. O koskoca sesinden, koskoca cüssesinden... Ne zaman dalga geçiyor ne zaman ciddi, anlamakta güçlük çektiğimden...
Zamanla, onu tanıdıkça, ironi dolu diline, herkesinkinden daha hızlı çalışan zekâsına, sözcük oyunlarına, sesine alıştıkça, sonra kültür birikimine hayran oldukça, hele hele yufkayürekliliğini keşfettikçe onun yanında kendimi çok iyi hissettim.
Onunla yaptığım sayısız röportajda az güçlük çekmedim değil.
Soruya yanıt vermek yerine ne isterse anlatması, davudi sesiyle gürül gürül, noktasız virgülsüz konuşması, daldan dala sıçraması, sorularla yanıtlara köşe kapmaca oynatması, öfkesiyle neşesini tahterevalliye bindirmesi...
Bir kez, sorumu tekrarlamak için sözünü kesip araya girecek oldum. “Vazgeç,” diye uyardıktan sonra şöyle dedi:
“Gözaltındayken, hayatını anlat dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda ...tir ol git deyip kovdular.”
Anladım ki hapiste, karakolda herkese konuşturmak için baskı yapılır, Can Yücel’e susturmak için...
Diyelim, röportaj için randevulaşmışız ya da herhangi bir yerde karşılaşmışız... “Merhaba Can Yücel, nasılsınız, iyi misiniz?” ya da ne bileyim, “Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” diye soracak olmuşum... Hani basit bir hâl hatır sorma durumu...
Anında gürül gürül çağlayanlar gibi yanıtı yapıştırır:
“Vallahi Zeynepçiğim, kendimi nasıl hissettiğim havaya bağlı, yaptığım işe bağlı, bulunduğum yere bağlı, arkadaş ihaneti ve dostluğuna bağlı, yazılarımın düzeltilecek denli güzel olmasına bağlı, çiçeklerin açması, kelebeklerin uçması, kuşların ötmesine bağlı ve sevişmeme bağlı...”
Hoppala! Nereden nereye geldik! Gencim o zaman, kızarır bozarırım...
O hemen atılır, “Pek severim karımı haa! Babam bana, ‘Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun,’ derdi. Güler’le yaşıyorum. Çok seviyorum canımın içini,” diye, haydaaa, başlar karısı Güler’i, çocukları Hasan, Su ve Güzel’i anlatmaya... Zaten şiirlerini okuyan onun ailesini tanır, çünkü şiirlerinde de onlara duyduğu sevgi ve bağlılık vardır...
Bir ara TRT 2’ye röportajlar yapıyordum. Canlı yayın... O günlerde genç şairler bir araya gelip bir “protesto” yayınlamışlardı. Bundan böyle hiçbir basın yayın organında, telif hakkı almadan şiirlerinin ya da bir dizelerinin bile yayınlanmasına izin vermeyeceklerdi. Can Yücel de gençlerin bu protestosunu destekliyordu. Güncel konu, Can Yücel’i televizyon stüdyosuna davet ettim.
Eşi Güler, Can’ı gelip evden almamı, aksi hâlde stüdyo yolunda bir içki sohbetine takılabileceğini söyleyince, sabahın sekizinde soluğu Kuzguncuk’ta evlerinde aldım. Birlikte kahvaltı edip yola koyulduk. Üsküdar’dan Beşiktaş’a vapurla geçeceğiz. Bir ara sigara alacağım deyip Üsküdar Meydanı’nda yanımdan yok oldu. Beş dakika sonra döndüğünde, elindeki kesekâğıdında, yarısı boşalmış bir cep konyağı vardı...
Ben söylendim durdum, o kıs kıs yaramaz çocuklar gibi güldü durdu. Özrü de hazır: Televizyona çıkma heyecanı... Kim yutar?
Stüdyoya girdik. O kadar saf değilim, canlı yayın değil, kayıt yapacağız.
Çekim başladı: Şairlerin protestosunu değerlendirmesini istedim.
Can Yücel, o müthiş sesi ve en ağır top havasıyla, “Protesto... Protesto...” diye başladı... “Protesto...Protesto...” diye devam etti... Gözünün içine bakıyorum, “protesto...”ların sonu gelmiyor...
Bas bariton sesini daha da kalınlaştırarak, birkaç “Protesto...” daha çekti... Ve dakika bir, ilk golü attı:
“Zaten Türk milleti Protestan’dır... Bu programı izleyen herkes Protestan’dır...”
Yönetmen “Kes,” dedi. Haydi baştan...
Protesto konusunu, halkımızın Protestan oluşundan bir türlü ayrı ele alamayınca, o konuyu geçtik.
Daha sakıncasız bir konuya, “baba” konusuna geçelim dedim. Birden atıldı: “Bak işte bu konu çok güzel, çok severim o pezevengi...” diye başladı...
Sonunda çektiklerimizi kese kırpa, ekleye çıkara kuşa dönmüş bir program çıkarabildik ortaya.”
- Zeynep Oral, Can Yücel, Kahkaha Çiçekleri - Kahkaha Dirençleri
(O Güzel İnsanlar)
***
Can Yücel
(21 Ağustos 1926 - 12 Ağustos 1999)