Aralık ayında
5 Pazartesi
5 Salı
5 Çarşamba
Günü yaşanacakmış.
823 yılda bir oluyormuş...
Hadi hayırlısı 🙏
seen from China

seen from Malaysia

seen from Germany
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States

seen from France
seen from Netherlands
seen from T1

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from T1
seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from Türkiye
seen from Singapore

seen from New Zealand
seen from Singapore
Aralık ayında
5 Pazartesi
5 Salı
5 Çarşamba
Günü yaşanacakmış.
823 yılda bir oluyormuş...
Hadi hayırlısı 🙏

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
O gece bütün hikâyeler yarım kaldı…
Adını bilmediğimiz ama acısını yüreğimizde hissettiğimiz binlerce can…
6 Şubat 2023
Unutmadık, unutmayacağız.
Bir Çağın Aynasında Kendimize Bakmak
“İnsanlar görüyorum ama akıl göremiyorum. Sesler duyuyorum ama konuşacak birisini bulamıyorum. Dilleri güzel ama kalpleri boş…”
Hasan Basri Hazretleri’nin bu sözü, asırlar öncesinden bugüne uzanan bir not gibi. Okuyup geçmek mümkün değil; insanı durduruyor, düşündürüyor.
Bugün etrafımıza baktığımızda insan eksikliği yok. Her yer kalabalık, her yer ses. Konuşan çok, anlatan çok, fikrini söyleyen çok. Ama anlayan az. Dinlemek yerini cevap vermeye, düşünmek yerini tepkiye bırakmış durumda.
Akıl var ama hikmet yok. Bilgi var ama feraset yok. Her konuda fikrimiz var ama kendimizle yüzleşmeye zaman bulamıyoruz.
“İletişim çağındayız” deniyor; oysa hiç bu kadar iletişimsiz olmamıştık. Mesajlar hızlı, cümleler kısa, duygular yüzeysel. Kalpten kalbe giden yollar kapalı. İnsan, derdini açacak bir yürek bulamıyor; bulsa da yük olmaktan korkuyor.
“Dilleri güzel ama kalpleri boş” sözü belki de en ağırı. Güzel konuşuyoruz, doğru cümleler kuruyoruz, yerinde alıntılar yapıyoruz. Ama sözlerimiz kalpten gelmiyorsa sadece gürültüye dönüşüyor. Kalbi doldurmayan her söz, zamanla insanı da boşaltıyor.
Bu çağın en büyük yoksunluğu belki de şudur: Sahicilik.
Herkes bir şeyler söylüyor ama kimse gerçekten orada değil.
Herkes görünüyor ama az kişi “var”.
Bu söz, başkalarını işaret etmek için değil, aynaya bakmak için söylenmiş gibi:
Ben dinliyor muyum?
Ben anlıyor muyum?
Benim dilim mi güzel, kalbim mi dolu?
Belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir insanı, bir sohbeti, bir kalbi… boş bırakmamayı seçebiliriz.
Ve belki de bugün, en büyük direniş budur.
Var Olmak Yetmez, Yaşamak Lazım
Kendime Uzak Kaldığım Yerlerden
Hayatın bir yerinde fark ettim ki yaşamak, sadece nefes alıp vermekten ibaret değilmiş. İnsan bunu ancak kendini tanımaya başladığında anlıyor. Ama tuhaf olan şu ki, kendini tanımak bazen bir ömür sürüyor. Belki de bu yüzden çoğumuz, yaşadığımızı sanarak aslında sadece “var olup” geçiyoruz hayattan.
Bazen düşünüyorum… Kaç kişi kendi iç sesini duyabiliyor? Kaç kişi gerçekten ne hissettiğini biliyor? Kaç kişi başkalarının koşusunu izlemekten kendi yoluna bakmayı unutuyor?
Ne acı ki çoğu insan, kendi hayatının seyircisi gibi. Bir ekranın karşısında oturur gibi; başkalarının mutluluklarını, acılarını, başarılarını izliyor… Ama kendi hislerine sıra gelmiyor.
İşte tam da burada başlıyor o derin kopuş… Bu yabancılaşma öyle derin ki, bir süre sonra insan kendi duygusunu bile tanıyamıyor. Ne istediğini bilmiyor, neyi sevmediğini bile tarif edemiyor. Çünkü kendine yabancılaşmanın bedeli, kendi iç sesinin tamamen kısılmasıdır.
Oysa hayat, kendini keşfetme cesareti gösterenlere başka bir kapı aralar. Kendini dinleyebilenler; kendi kararlarını veren, kendi yolunu çizen, kendi yaşamının merkezine oturan insanlara dönüşür.
Ama kabul etmek gerekir ki bu yol kolay değildir. Kendini tanımak bazen yıllar alır. Bazen bir kayıpla, bazen bir kırılmayla, bazen de hiç hesapta olmayan bir gecenin sessizliğinde gelir o farkındalık. Önemli olan, bu yolculuğun hiç başlamaması değil midir aslında?
Ve içimde bir ses hep şunu fısıldıyor:
Belki de en büyük kayıp, yanlış hayatı yaşamak değil; kendi hayatını hiç yaşamamaktır.
Kendime Dürüst Olmak
Bazen gerçekten çok yoruluyorum.
Her şeye yetişmeye çalışmak, güçlü görünmek, iyi olmaya çabalamak…
Ama galiba artık şunu biliyorum: Ben de herkes kadar insanım.
Her şeye yetişmek zorunda değilim.
Yorulabilirim, isteksiz olabilirim, bazen sadece durmak isteyebilirim.
Dinlenmeye, susmaya, kendimle kalmaya hakkım var.
Kusurlarım, eksiklerim, kırgınlıklarım… hepsi benim bir parçam.
Ve ben, elimden gelen kadarıyla varım öyleyken bile güzelim.
Güçlü olmayı seviyorum ama artık biliyorum ki
güçlü olmak, hissetmemek değil.
Gerçek güç, hissettiğini bastırmadan yaşayabilmekte.
Ağladığımda da ben varım, güldüğümde de.
Rol yapmayı, maske takmayı sevmiyorum.
Çünkü başkalarını kandırmak kolay,
ama kendini kandırmak kadar yoran bir şey yok hayatta.
Ben, kendimi kandırmak istemiyorum.
En çok kendime karşı dürüst olmayı seçiyorum.
Ne hissediyorsam o, ne yaşıyorsam o.
İyiyim demem gerektiği için değil, gerçekten iyi olduğumda öyle diyebilmek istiyorum.
Ve iyi olmadığımda da susmadan, utanmadan “değilim” diyebilmek istiyorum.
Artık kendimi yargılamıyorum.
Her duygumun, her halimin bana bir şey anlattığını biliyorum.
Anda kalmak, sürekli mutlu olmak değil;
yaşadığın anı, duygusuyla birlikte kabul edebilmek.
Ve ben, artık kendime izin veriyorum:
Durmaya, ağlamaya, hissetmeye, gülmeye, yeniden başlamaya.
Çünkü kendime dürüst olduğum sürece hiçbir şey tam anlamıyla kötü bitmiyor.
Ne kadar yorulsam da, içimde bir yerlerde hep küçük bir umut kalıyor.
Ve o umut bana hep aynı şeyi fısıldıyor:
“Ne olursa olsun, sen yine de kendin olmaya devam et.”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sessiz Gidişlerin Hikayesi
İyi İnsan Gitmeye Karar Verirse… Dönüşü Olmaz.
Bazı insanlar var ya...
Çok konuşmazlar.
Küsmez, laf sokmaz, kapıyı çarpıp gitmezler.
Kırılırlar ama “boşver” der geçerler.
Üzülürler, belli etmezler.
Sinirlenirler ama yine gülümsemeye devam ederler.
Herkes onları mutlu sanır, çünkü hep içine atarlar.
Oysa sadece olay çıkmasın diye susuyorlardır.
Tartışmaktan, kendini anlatmaya çalışmaktan yorulmuşlardır.
“Zaten beni anlamayacaklar” deyip geçmeye alışmışlardır.
En çok da “nasıl olsa ben yine affederim” diye diye kendi kalplerini yormuşlardır.
Ama işin aslı şu:
İyi insanların da bir sınırı vardır.
Ve o sınır bir aşıldı mı, geri dönüşü yoktur.
Bir noktadan sonra kırgınlıklar büyür, yorgunluklar ağırlaşır.
Affetmek içinden gelmez artık.
Konu ne olursa olsun, susarlar bu kez.
Ne kavga ederler, ne açıklama yaparlar… sadece giderler. Sessizce.
Ve işte o sessizlik…
Her şeyin bittiğinin en net göstergesidir.
Çünkü gerçekten gitmeyi seçtiklerinde, dönmezler.
Çünkü onlar kolay gitmez…
Ama giderlerse, gerçekten bitmiştir içlerinde bir şeyler.
İyi biri size defalarca anlayış gösteriyorsa,
bu sizin hak ettiğinizden değil… onun kalbinin güzelliğindendir.
Ama lütfen unutmayın:
Hiç kimse sonsuza kadar güçlü duramaz.
Hiç kimse sonsuza kadar susamaz.
En sakin görünen insanların içinde bile sessiz fırtınalar kopar.
O yüzden iyi insanlara kıymayın.
Sadece ses etmiyorlar diye hiçbir şey hissetmediklerini sanmayın.
Bir gün o suskunluk, en sert cevaba dönüşebilir.
Ve o gün geldiğinde…
Gerçekten çok geç olabilir.
Sadece Anmak Yetmez… Unutmamak, Ders Almak ve Değişmek Zorundayız
Bugün 17 Ağustos…
Takvimler, Türkiye tarihinin en kara sabahlarından birini hatırlatıyor. 1999 yılında, saat 03.02’de bir milletin kalbine kazınan büyük acı başladı. Resmî rakamlara göre 17 binden fazla insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı, yüzbinlerce kişi evsiz kaldı.
Ancak sayılar ne olursa olsun, o gün yaşananlar sadece bir deprem değildi.
O gün yaşananlar, ihmallerin, denetimsizliğin, umursamazlığın enkaz altında bıraktığı hayatlardı.
26 yıl geçti üzerinden.
Peki, ne değişti?
Her büyük depremden sonra aynı cümleleri tekrar ediyoruz:
“Allah beterinden korusun.”
Dualar ediliyor, gözyaşları dökülüyor, anmalar yapılıyor…
Ama sistematik bir değişim?
Ne yazık ki hâlâ çok yavaş, hâlâ çok eksik.
Her yeni sarsıntıda aynı korkuyu yeniden yaşıyoruz.
Çünkü hâlâ zemin etütleri tam yapılmadan binalar inşa ediliyor.
Çünkü hâlâ kentsel dönüşüm, sadece rantsal dönüşüm olarak algılanıyor.
Çünkü biz hâlâ depremi unutuyor, hatırlamak için bir yenisini bekliyoruz.
Oysa 17 Ağustos sadece bir anma günü değil.
Aynı zamanda sorumluluklarımızı hatırlama günü.
Ve unutmamamız gereken bir şey var: Deprem değil, ihmal öldürür.
Bugün gökyüzü ağlıyor olabilir…
Ama asıl mesele bizim hâlâ uyanmamış olmamız.
O gün doğmamış çocuklar bugün genç yetişkinler…
Ama biz onlara daha güvenli bir ülke bırakamadık.
Deprem sadece birkaç dakika sürer.
Ama ihmallerin acısı bir ömür sürer.
Artık sadece dua etmek yetmiyor.
Bu ülkenin her bireyi, sadece vatandaş olarak değil;
birer anne, baba, evlat, komşu olarak da bilinçlenmek ve sorumluluk almak zorunda.
Yerel yönetimler, merkezi idare, özel sektör, STK’lar, eğitim kurumları…
Hepimiz aynı zincirin halkalarıyız.
Ve o zincirin en zayıf halkası kadar güvendeyiz.
26 yıl geçti.
Yeter artık.
Yeni kayıplar yaşamamak için, geçmişten ders alma zamanı çoktan geldi de geçiyor.
Bugün kaybettiklerimizi saygıyla anarken,
geleceği korumak için ne yaptığımızı da sorgulama günü.
Çünkü sadece anmak yetmez…
Değişmek zorundayız.
Bugün 17 Ağustos... Büyük acının yıl dönümü.
26 yıl geçti üzerinden. Ama Türkiye’de değişen pek bir şey yok.
Hâlâ her depremden sonra sadece "Allah beterinden korusun" demekle yetiniyoruz.
Aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ ders almıyoruz, hâlâ önlem almıyoruz.
Gök yüzü ağlıyor bugün...
Ama insanoğlu hâlâ uyanmıyor.
26 yılda değişmesi gereken çok şey vardı.
Unutulmaması, unutturulmaması gereken acılar vardı.
Ama biz, zamanla unuttuk; unuttukça da aynı hataları tekrar ettik.
Artık sadece dua etmek yetmiyor.
Sorumluluk almak, bilinçlenmek ve önlem almak zorundayız.
Bugün sadece kaybettiklerimizi anma günü değil; geleceği koruma sorumluluğumuzu da hatırlama günü.